4. bölüm · Bir Gölgem Var

BÖLÜM 3

Fazilet

Kadere inanırdım. Belki de bu yüzden mesajın belirlediği son günde yola çıkmıştım. Evet, o mesaj geleli üç gün olmuştu. Kendime inanamıyordum ama şaşırmıyordum da.

Annemin ölümünü kabul etmediğim, o bir yıl gibi şimdi de öldürüldüğünü kabullenemiyor olmalıydım. Kendimden korkuyordum.

İçimde bir yerde saklanıyordum ama aynı zamanda da yola çıkmış gidiyordum.

Sanki kendimle saklambaç oynuyordum. Hem bulunmak istemiyor, hem de sobelemeye çalışıyordum.

Bu işin sonunda kaybedenin yine ben olacağımı biliyor gibiydim. Bu yüzdendir ki yerle bir olmuyordum çünkü zaten zeminde yaşıyordum.

Dışarıya karşı taktığım maskem yerli yerindeydi. Kimse bana baktığında korkak, umutsuz birini göremezdi. Hatta uçurum kenarında yürüdüğümü anlayamazdı.

Pınar’ın gözünde bile kurtarılmayı kabul etmiş, yeni bir hayata başlayacak umut dolu biriydim. Evet, canımın yandığını biliyordu fakat yanmaya başlayalı üç gün olduğunu bilmiyordu.

Hayatım ellerimin arasından kayalı çok olmuştu. Peşinden de koşmamıştım. Şimdi depresif biri olabilirdim ama eskiden öyle değildim.

Ben çiçeğimi gömdüğümde
solmuştum...

Mutfağa girer, kat kat pastalar yapar annemin doğum gününü kutlardım.
Plaja gitmeyi severdim mesela. Akşamında soğumuş kumun aksine, ısınan denizde yüzmeyi de öyle.

Mutfakta yemek yapan annemin yanında, yüksek sesli bir şarkıya, olmayan yeteneklerimle eşlik etmeyi de severdim.

Ama sevdiğim şey sadece bunlar değildi. Ağır olan da işte buydu.

Annemin üflediği mumda dilediği dilek olmayı severdim.

Denizden çıktıktan sonra, kaç yaşında olursam olayım elinde havluyla beklemesini severdim.

Önce kızıp sonra benimle şarkı söylemesini severdim ben. Şimdi bunlar yokken ne anlamı vardı ki?

Tekin’le olan son konuşmadan sonra en son bu sabah konuşmuştuk. O gün hiç yaşanmamış gibi sadece ev hakkında konuşmuştum.

Evi almıştım, geriye oradaki noter işi kalmıştı. O da o akşamın konusunu hiç açmadı, görüşme bir dakikayı bile geçmemişti zaten, ama telefonu kapatırken bana “Sesinin iyi gelmesine sevindim.” demişti.

Ve şimdi her şeye rağmen elimde valizlerim, yanımda tek dostum Pınar. Başka hiçbir şeyim yok. Bütün o eski eşyaları bir ikinci el dükkanıyla anlaşıp aldırdım. Sadece bendim.

Ve... ve unutmak istemediğim bazı anılarım. Birkaç fotoğraf, bazı küçük eşyalar. Pınar bana bunlara ihtiyacım olduğunu söylediğinde reddetmiştim ama gece kalktığımda onları alıp valizime koymuştum.

Pınar homurdanarak küçük voltalar atmaya devam etti. Bir o yana, bir bu yana başımı döndürmüştü artık. “Pınar, yerinde dursan mı artık, yemin ederim başım döndü.” dedim dayanamayıp.

“Bu İstanbul’dan nefret ediyorum.” diye söylendi. “Hiç mi taksi olmaz koca şehirde, olanda almıyor, bu ne saçmalık.” Voltalarına devam ederken karşımda durdu.

“Aşçı bu yemek hızlı pişiyor yapmam diyor mu? Ya da polis bu hırsızlık küçük değmez yakalamaya diyor mu?” Sinirle ve sabırsızlıkla ellerini beline yerleştirdi. Sonra kendi kendine cevapladı. “Demiyor.” Yüzümde gülümsemeyle onu izledim.

“Peki bu taksi şoförleri niye kısa yol deyip almıyor a...” deyip kendi kendini susturdu. “Etmeyeceğim, bu siktiğimin havaalanında 40 dakikadır dikilsem de küfür etmeyeceğim.” dedi sakinmiş gibi rol yaparak.

Küfür ettiğinin farkında mıydı? Değildi. Ben valizimi yere yatırmış, üstüne oturuyordum. 20 dakikanın sonunda ayaklarım pes etmişti artık.

Pınar ise tepemde bir o yana, bir bu yana gidip gidip geliyordu. Arada geçen taksilere el uzatıp durdurduğunda hep aynı cevabı alıp küfür ede ede geri dönüyordu.

“Pınar.” dedim gülmemeye çalışarak, bana döndüğünde gözlerinden alevler çıkıyordu. O, duygularını yoğun yaşayan biriydi. Sevgiyi, üzüntüyü, siniri ve kini; hepsi onun için en uçlarda yaşanan duygulardı. “Efendim Yeşim.” dedi.

“Küfür ettin.” dedim gülmemeye özen göstererek çünkü bu sefer sinirli gözleri beni hedefine alırdı ve bunu istemezdim. Kimse Pınar’ın sinirli yüzüyle karşılaşmak istemezdi. Fakat benim gözümde şu an bile çok tatlıydı.

“Etmedim, sakinim sustum.” dedi kendinden emin bir sesle. Gözlerimi imayla devirdiğimde sinirli gözleri beni buldu. Bu sefer dayamadım ve “Etmeyeceğim.” dedim onu taklit ederek. Anlamayarak beni izliyordu.

“Bu siktiğimin havaalanında...” dedim aynı onun gibi ama devam edemedim çünkü göz göze geldiğimizde büyük bir kahkahayla gözlerimi kaçırarak gülmeye başladım.

O sırada bir taksi daha yanaştı. Pınar hevesle öne çıktığında başka bir kadın ve adam taksiye bindi. Pınar omuzlarına düşürüp bana baktı.

Ardından başka bir taksi yanaştı ve oraya döndü. Bir adam taksiye ilerlerken Pınar neredeyse koşarak taksinin yanına, adamdan önce gitti. Taksiciyle konuşurken adam arkasından geldi.

Pınar bana eliyle “gel” işareti yaptığında kaşlarımı çatıp yanımızdaki üç valizle “Nasıl geleyim?” der gibi baktım. Ama o bana daha sert bakışlarını yolladığında oflayarak yerdeki sırt çantasını koluma taktım ve valizleri kaldırdım.

Tek elimle iki valizi tutmaya çalışırken gözüm sinirle Pınar’a kaydığında taksinin yanındaki adamla tartıştığını gördüm. Gözlerim büyüdüğünde valizleri hızla alıp yanına gitmeye çalıştım ama bu mümkün değildi. İki valizi aldığımda biri kalmıştı.

Telaşla bir valizle bir Pınar’a baktığımda adamın elinin kapıya gitmesi üzerine Pınar adamın sırtına atlamış, kolunu tutmaya çalışıyordu.

Gözlerim yuvalarından çıkarken şok olmuş bir şekilde birkaç saniye donakalmamın ardından valizleri bırakıp Pınar’ın yanına koştum.

“İlk ben geldim iri adam, çekil yolumdan yoksa kafanda saç bırakmam!” diye bağırıyor, adamın saçlarını yoluyordu. Adam ise Pınar’a ulaşmaya çalışıyordu fakat Pınar adamın beline bacaklarını sarmış, tehditler savuruyordu. Onu o istemeden indirmesi mümkün değildi.

İnsanlar etraflarına birikmiş birkaç kişi kameraya alıyordu. Hızla insanların aralarına daldığımda “Pınar!” diye bağırdım. “Napıyorsun adamın tepesinde, insene aşağı!” Pınar’ın dağılmış saçları arasında gözlerini gözlerime dikti. Gözlerinden ateşler çıkıyordu.

Hızlı hızlı nefeslerinin arasında “Bu adam bana ‘Çekil önümden, bücür!’ dedi!” diye hırlayıp adamın saçlarına biraz daha asıldığında, adam acıyla inledi.
“Görsün bakalım, bu bücür onu nasıl benzetiyor yedi cücelere,” dedi dişlerini sıkarak.

“İn üstümden, manyak karı!” diye bağırdı bu sefer adam. Bu, Pınar’ı daha çok sinirlendirdiğinde, kendini sallayarak adamın dengesini sarsmaya başladı.

“Pınar, in aşağı! Bak rezil oluyoruz!” dediğimde çevremizdeki insanlara baktım.
Birinin, “Şu deli kadına bak!” dediğini duyduğumda, bu sefer ben sinirlenmiştim. Benim arkadaşımla kimse böyle konuşamazdı.

Hiçbir şey söylemeden bunu söyleyen çocuğun yanına gidip, Pınar’ı kayda alan telefonunu elinden alıp videoyu durdurdum.

“Bir daha söyle,” dedim en sert bakışlarımla.
Çocuk ne olduğunu anlamadan boş boş baktı suratıma.
“Deli misin, versene telefonumu,” dedi.
Deli miydim?
Deliydim.
Şu durumda akıllı olamazdım zaten.

Dostum bir adamın omzundayken, adamın saçlarını yolarken ve bir havalimanında böyle bir durumdayken, akıllı kalabilir miydim?

Hem de dostum hakkında böyle konuşulmuşken.
Sanmıyorum.

En pis sırıtışımla ergenliği atlatamamış suratına baktım.
“Evet,” dedim.
“Şu deli kadından bile deli olabilirim bazen.”
Ve karnına en sert yumruğumu indirdim.

Acıyla inledi.
“Lan!” diye bağırıp elini kaldırdığında, Pınar’ın sırtına atladığı adam, sırtında Pınar varken yanımda belirip bana kalkan eli havada yakaladı.

Pınar adamın omzunda, ben adamın yanında, şoka uğramış şekilde o mesafeden Pınar’la birbirimize baktık.
Pınar, elinde adamın saçları varken donup kaldı.

“O elini kırarım senin, siktir git,” dedi korkutucu bir ses tonuyla adam.

İnsanlar dona kaldı.
Daha sonra onlara döndü:
“Dağılın lan,” dedi.

Pınar, adamın tepesinden insanların gidişini izledi.
Bu nasıl bir adamdı böyle?
Saçlarını yolan birinin arkadaşını koruyordu.

Herkes dağıldığında, Pınar sessiz bir kediye dönüştü. Adamın sırtında beklemeye başladı.
“İner misin artık? Ortada bir taksi kalmadı,” dedi adam, kafasını adamın omzundan uzatan Pınar’a dönerek.

Adamın boyu öyle uzundu ki, Pınar adamın sırtından atlayarak indi ve saçlarını düzeltip adamın arkasından yanına geçti.
“Şey... beyefendi...” dedi, saçlarını omuzlarına alarak.
“Özür dilemem gerekiyor gibi hissettim ama yapmayacağım, kusura bakmasanız yeter,” dedi adama.

Bu kız beni her seferinde şaşırtmayı başarıyordu.
Bir an adamın tepkisini görmek isteyerek adama döndüm ama gözlerinde şaşkınlığın dışında başka bir şey vardı.

Adamın Pınar’a bakışlarından bir şey geçti.
Dudağının kenarı bir saniyeliğine kıvrıldı fakat hemen geri düzeltti.

“Sırtıma çıkıp saçlarımı yoldunuz diye mi?” dedi kaşlarını kaldırarak, sahte bir şaşkınlıkla.

“Bunun için kusura bakılır mı hiç?” dedi, basit bir şey anlatıyor gibi.

Pınar bakışlarını kaçırsa da, adam ondan bakışlarını ayırmıyordu.

Ben ne izliyordum böyle?
Sanki bir romantik komedi filminin içindeymişim gibi.

Adam bana döndü ve, “İyi misiniz?” diye sordu.
Saçlarında tel kalmadığına emindim.
Buna rağmen bana yardım etmişti.

Ben de halledebilirdim elbette.
Ama şu an bunun zamanı değildi çünkü adam fazlasıyla haklı bir konumdaydı.

“Ben iyiyim, asıl siz iyi misiniz?” dediğimde, adamın elleri saç diplerine gitti ve yüzünü buruşturdu.
Canı çok yanıyor olmalıydı.

Ardından bakışları Pınar’a kaydı fakat Pınar hâlâ adama bakmıyordu.

Gözleri bendeydi ve memnun bir ifadeyle bakıyordu.
Söylediği gibi pişman değildi.

“Kusura bakmıyorum,” dedi adam bütün karizmasıyla.
Pınar bu sefer adama döndüğünde gülümsedi.

Pınar, “Ben bakıyorum, taksim kaçtı sizin yüzünüzden,” dedi.
Gözlerimi Pınar’a diktiğimde, bana bakmıyordu; gözleri adamdaydı bu sefer.

“Benim de öyle,” dedi adam.
“Ayrıca şiddet gördüm. Bunun suç olduğunu biliyorsunuz, değil mi?”
Pınar umursamadan gözlerini devirdi.

“Siz de kime bücür diyeceğinize dikkat edin. Yoksa böyle, o bücür sizi kel bırakır.”
Adam, silik bir gülümsemeyle Pınar’ı izliyordu; sanki ondan etkilenmiş gibiydi.
Delirmiş olabilir miydim?

Adam, “Öyle olsun,” dedi ve yanımızdan uzaklaşarak hemen arkamıza yanaşan taksiye bindi.
Sırtı o yöne dönükken bizden önce nasıl fark etmişti taksiyi, bilmiyordum.

Ardından camı aşağı indirdi ve, “Size iyi beklemeler, Bücür Hanım,” dedi alaycı bir gülümsemeyle.
Ardından göz kırpıp camı kapattı ve taksi uzaklaştı.

Pınar sinir olmuş gibi gülümsedi.
“Akıllısı bizi bulmaz, delisi peşimizden ayrılmaz,” dediğinde kaşlarımı çatıp ona baktım.

“Sen misin akıllı?”

Az önce hiçbir şey olmamış, çok normal bir durumun içindeymişiz gibi söylediğimi sorguladı.

“Kızım, taksi için adamın sırtına atlayan, saçlarını yolan sen değil misin? Nasıl bir akıllı arıyorsun?”
Göz devirdi ve yere attığım valizlerin yanına yöneldi.
“Hak etti, pişman değilim.”

Valizlerimizin yanına vardık.
Ardından bir taksi yanımıza yanaştığında, Pınar şoförle konuştu ve adam inip valizlerimizin ikisini bagaja zor sığdırdı.
Diğer valizi de arka koltuğa koyduğunda, ben de valizin yanına oturdum.

Yolu bilen Pınar olduğundan, o öne oturdu.
Daha evimde hiçbir şey yoktu, bu yüzden Pınar’ın evine gidiyorduk.

Taksiye bindiğimizde huzurla ilk defa baş başa kaldım.
Camdan dışarıyı izlerken bir farkındalık yaşamıştım:

Artık İstanbul’dayım.

Ve gelir gelmez ilk olayımı da yaşamıştım.
Yol boyu sadece şehri izledim.
Trafik, diğer insanları rahatsız edebilirdi, belki birkaç gün sonra beni de rahatsız edecekti ama şu an bana bu şehri sindirme fırsatı tanıyordu.

Ve ben her şeye rağmen bu şehri sevmek istiyordum.
Yanımda getirdiklerim sadece güzel anılarımdı.
Çünkü kötülerini zaten burada bulacaktım.

Yine de bu şehre çektiğim kadar çektireceğim.