Bölümler 7Şu an: Yıllar Sonra
"Merhaba, Kayra."
Duyduğum o iki kelimeyle birlikte, damarlarımdaki kanın bir anlığına buz tuttuğunu hissettim. Beş koca yıl geçmişti.
Karşımdaki çocuk çocukluktan çıkmış, boyu bosu devrilmiş, omuzları genişlemişti ama o damarıma basmaktan keyif alan serseri ruhu milim değişmemişti. Apartman boşluğundaki o loş ışıkta, sol yanağındaki o tek gıcık gamzesiyle bana öylece bakıyordu.
"Bana bak," dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak ona doğru tehlikeli bir adım attım.
"O gıcık çeneni topla ve bana bir daha sakın o isimle seslenme Atlas! Benim adım Alya. A-L-Y-A! Öğrenemedin mi beş yılda?!"
Atlas hiç bozuntuya vermeden hafifçe öne doğru eğildi. Aramızdaki mesafe o kadar kısaldı ki, gözlerinin içindeki o meydan okuyan kahverengi hareleri netçe görebiliyordum.
Üstelik o taze nane ve hafif odunsu kokusu tam burnumun dibindeydi."Öğrenemedim değil, komşu," diye fısıldadı, sesi koridorda tehlikeli bir melodi gibi yayıldı.
"Sadece bu isim sana daha çok yakışıyor. Sinirlenince tam bir Kayra oluyorsun; sert, inatçı ve huysuz."
"Ben huysuz falan—"
"Oğlum Atlas! Sonunda be lan," diyerek araya girdi Barkın, Atlas’ın omzuna sertçe vurarak tüm büyüyü bozdu. "Kızla didişmeyi bırakın da yürüyün, ilk günden geç kalıyoruz. Atlas’ın arabasıyla gidiyoruz okula Alya, hadi düş önümüze."
"Ne?!"
Gözlerim şaşkınlıkla yuvalarından fırladı. "Ben bunun arabasına falan binmem Barkın! Dolmuşla giderim daha iyi!"
"Saçmalama Alya, geç kalıyoruz diyorum," dedi Barkın beni kolumdan hafifçe çekiştirerek.
"Atlas’ın arabası varken ne dolmuşu? Yürü hadi."
Atlas arkasını dönüp merdivenlere doğru ağır adımlarla inmeye başlarken omzunun üzerinden bana doğru baktı ve o sinir bozucu şekilde göz kırptı.
"Bin bakalım Kayra. İlk günden o küçük ayakların yorulmasın."
Dişlerimi birbirine bastırarak peşlerinden merdivenleri indim. Apartmanın önüne çıktığımızda, Muğla'nın o yakıcı eylül güneşi doğrudan yüzüme vurdu.
Ama asıl yüzüme vuran, kaldırımın kenarında duran siyah, içi dışı baştan aşağı lüks kokan o spor arabaydı.
Atlas cebinden anahtarı çıkarıp düğmeye bastığında arabanın farları göz kırpar gibi yandı.Ben tam ön koltuğa geçip yerimi garantilemek için hamle yapacaktım ki, Barkın benden önce davranıp ön kapıyı açtı.
"Ben öne geçiyorum, bacaklarım sığmıyor arkaya," diyerek kuruldu koltuğa.
Harika.
Gerçekten harika bir pazartesiydi!Mecburen arka kapıyı açıp kendimi deri koltuğa fırlattım ve kapıyı hışımla kapattım. Atlas da sürücü koltuğuna geçip oturduğunda, dikiz aynasından bakışlarımız doğrudan kesişti.
Aynadaki kahverengi gözleri alayla parlıyordu.
Arabayı çalıştırdığında motorun o güçlü sesi arabanın içini doldurdu.
"Müzik aç kanka, uykumuz açılsın," dedi Barkın torpidoyu kurcalayarak.
Atlas, elini vitese atarken gözlerini aynadan ayırmadı.
"Arkadaki huysuz misafirimiz yüksek sesten rahatsız olmasın?"
diye sordu, sesindeki o gizli dalga geçme tonu beni çıldırtmaya yetmişti."Sen benim keyfimi düşünme, önüne bak sen!" diye arkadan öne doğru çıkıştım, kollarımı göğsümde birleştirerek iyice geriye yaslandım.
Atlas hafifçe güldü, o derin gülüşü arabanın içine yayıldı ve teypte melankolik, hafif kısık sesli bir şarkı dönmeye başladı. Muğla’nın begonvilli sokaklarından geçip okula doğru ilerlerken, dikiz aynasından beni izlediğini her saniye hissedebiliyordum.
Bu yol bitmeyecekti ve bu çocuk, önümüzdeki iki yıl boyunca benim soluduğum havayı bile bana dar edecekti, orası kesinleşmişti.
Okulun bahçe kapısından içeri fırtına gibi girdiğimizde, arabanın içindeki o klostrofobik, buram buram Atlas kokan havadan kurtulduğum için derin bir nefes aldım. Ama bu ferahlama hissi sadece birkaç saniye sürdü. Çünkü Atlas arabayı park edip aşağı indiği an, Muğla Anadolu Lisesi’nin o meşhur dedikodu kazanı çoktan kaynamaya başlamıştı.
"O kim kızım? Yeni mi nakil gelmiş?""Şaka mı bu, meteor falan düşmüş bahçeye..."
Kulaklarımı etraftan yükselen fısıltılara kapatmaya çalışarak çantamın askısını daha sıkı kavradım.
Üzerindeki o salaş ama acayip havalı duran okul formasıyla Atlas, sanki buranın yıllardır popüler çocuğunun kendisi olduğunu kanıtlamak ister gibi rahat adımlarla yürüyordu. Barkın onun omzuna vurup
"Oğlum ben 12'lerin binasına geçiyorum, YKS denemesi var ilk ders. Atlas, müdür yardımcısının odasına git de hangi şube olduğunu öğren. Alya sen de sınıfına geç hadi," dedi ve bizi bahçenin ortasında bırakıp uzaklaştı.
"Sonunda," diye mırıldandım arkamı dönerek. "Sana serseri hayatında başarılar, Atlas. Umarım birbirimizi mümkün olduğunca az görürüz."
Tam arkamı dönmüş gidiyordum ki, arkamdan gelen o tanıdık ayak sesleriyle birlikte kolumda hafif bir baskı hissettim. Atlas, adımlarımı keserek tam önüme geçti.
Boy farkından dolayı yine o bildik gölgesi üzerime çökmüştü."Müdür yardımcısının odası ne tarafta, küçük fare?" diye sordu, gözlerini kısıp güneşten korunmaya çalışırken. "Buraları pek hatırlamıyorum. Bana eşlik edersin herhalde, ne de olsa eski komşuyuz."
"İşim var, Atlas. Git kendin bul," dedim, onu es geçmeye çalışarak.
Ama o inatla önümde durmaya devam etti. Sol yanağındaki o tek gamze, beni delirtmek için sabırsızlanıyormuş gibi yine belirdi."Barkın’a ayıp olur ama," diye fısıldadı, başını hafifçe bana doğru eğerek. "Söz verdim biliyorsun, gözüm üzerinde olacaktı. İlk günden kaybolursam abine ne deriz?"Gözlerimi devirip sinirle soludum. "
Yürü arkamdan, yürü!"Birlikte okul binasının o taze tebeşir ve ahşap kokan koridorlarına adım attık. Herkesin gözü üzerimizdeydi. Daha doğrusu, onun üzerindeydi. Müdür yardımcısının odasının önüne geldiğimizde kapıyı çalıp içeri girdi.
Ben de koridorda, pencerelerden sarkan begonvillere bakarak onun çıkmasını bekledim. Neden bekliyorsam? Aslında arkamı dönüp gitmeliydim ama içimdeki o tuhaf huzursuzluk beni buraya çivilemişti.Birkaç dakika sonra kapı açıldı. Atlas, elinde bir kağıt parçasıyla dışarı çıktı.
Yüzünde, dünyadaki en büyük kötülüğü planlamış ve başarmış o sinsi ama bir o kadar da yakışıklı gülümseme vardı.
Kağıdı gözümün önüne doğru salladı. "Bak bakalım, ne yazıyor burada?"Gözlerimi kısıp listedeki kalın harflerle yazılmış şubeye baktım: 11-B.Benim sınıfım."Hayır," dedim, sesim bir anda kısılarak.
"Bu gerçek olamaz. Şaka yapıyorsun."
"Kader, Kayra," dedi, kağıdı cebine sıkıştırırken.
Aramızdaki o bir adımlık mesafeyi kapatıp tamamen üzerime doğru eğildi. O taze nane kokusu koridorun ortasında tekrar etrafımı sardı. "Bu sene kaçışın yok. Tam arkandaki sırada oturuyor olacağım. Şimdi önümden yürü bakalım..." Göz kırptı.
"...Sıra komşusu."
Beynim durmuştu. Dünya üzerindeki milyarlarca ihtimal arasından, Atlas’ın tam olarak benim sınıfıma, benim nefes aldığım o dört duvarın içine düşmüş olması evrenin bana "Sen çok güldün, biraz da ağla" deme şekliydi
.Sınıfın kapısını hışımla açıp içeriye ilk adımı attığımda, bizim o kemikleşmiş üçlü hemen gözüme çarptı.
En arka sırada, pencerelerin hemen yanında bizimkiler oturuyordu: Canım, her şeyim Sude ve grubun tek erkek üyesi ama kız dedikodusunda hepimizden daha profesyonel olan Arda.
"Kızım nerede kaldın, ilk günden geç yazılacaktın!" diye cıkladı Sude, parlak sarı saçlarını omzunun arkasına atarak. Ama gözleri benim hemen arkamdan sınıfa adım atan, gömleğinin düğmeleri açık, serseri havalı Atlas’a kaydığı an kelimeler ağzında tıkandı.
Arda ise elindeki kalemi sıraya bırakıp gözlerini kıstı. "Alya... Bu arkandaki meteor kütlesi de kim? Muğla’ya yeni bir soluk mu gelmiş, ben mi kaçırdım?""Eski bir kabus," diye mırıldandım, çantamı Arda ile Sude’nin tam ortasındaki o boş sıraya fırlatarak.
"İlkokuldaki o baş belası Atlas. Geri dönmüş. Üstelik karşı daireme taşındı ve şaka gibi, bizim sınıfta!"
"Oha!" dedi Sude, sesini kısmaya çalışarak ama gözlerini hâlâ sınıfa göz gezdiren Atlas’tan alamıyordu.
"Kızım, ilkokulda bu çocuk cüce gibi bir şeydi, sen bununla dalga geçiyordun. Bu ne ara böyle boy atmış? Resmen evrim geçirmiş!"
O sırada sınıfın diğer ucunda, pencere kenarında oturan Kaan’la göz göze geldik. Kaan, sırasına dik oturmuş, gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmadan bana bakıyordu.
Yüzünde o her zamanki sakin, ne düşündüğünü asla belli etmeyen ama bana bakarken hep yumuşayan o ifade vardı. Kaan bizim grupta değildi, kendi halinde, sessiz ve okulun en başarılı ve popüler çocuğuydu. Kimse bilmiyordu, Sude ve Arda bile... Ama Kaan uzun zamandır beni seviyordu. Bunu bana hiç söylememişti ama bir kız, bir erkeğin kendisine nasıl baktığından her şeyi anlardı.
Onun o temiz, uzaktan uzağa beslediği sessiz sevgisi, şu anki kaosun içinde bana güvenli bir liman gibi geliyordu.Kaan bana hafifçe tebessüm edip başıyla selam verdi.
Ben de tam ona gülümseyerek karşılık verecektim ki, sınıfın kapısından içeri adeta bir fırtına gibi Pera girdi.Pera...
Okulun popüler, her bastığı yerde topuk sesleri yankılanan, güzelliğinin fazlasıyla farkında olan kızı. İçeri girer girmez gözleri sınıftaki yeni yüzü, yani Atlas’ı buldu. Pera’nın gözlerinde anında o "Bu avı kimseye kaptırmam" parıltısı belirdi. Saçlarını havalı bir şekilde savurarak Atlas’ın tam önünde durdu.
"Selam," dedi Pera, sesini olabildiğince çekici tutmaya çalışarak.
"Yeni misin? Ben Pera."
Atlas, Pera’ya doğru baktı ama yüzünde en ufak bir etkilenme belirtisi yoktu. Sadece nezaketen, o sinir bozucu umursamazlığıyla kafasını salladı.
"Atlas," dedi kısa keserek
. Ardından Pera’yı resmen yok sayıp adımlarını doğrudan bizim sıraya doğru yönlendirdi.Sınıftaki herkesin bakışları Atlas’ı takip ediyordu.
Geldi, çantasını tam benim arkamdaki boş sıraya "pat" diye bıraktı ve oturdu. Sude ve Arda şok içinde bir bana bir arkadaki
Atlas'a bakarken, Atlas sıraya iyice yayılıp kollarını göğsünde birleştirdi. Tam ensemde onun o taze nane kokulu nefesini hissettim.Öne doğru eğildi, dudaklarını neredeyse saçıma değdirecek kadar yaklaştırdı ve fısıldadı:"Arka üçlü sağlammış Kayra. Ama unuttuğun bir şey var... Ben tam arkandayken, o üçlünün hiçbir hükmü yok."
Arkamdan gelen o derin, alaycı sesle birlikte tüylerim diken diken olurken, Kaan’ın sırasından bize doğru, ellerini sıktığını görebiliyordum.
Sude Atlas’ı süzüyor, Pera arkalardan bize dik dik bakıyor, Arda ise "Ooo, olay var" der gibi kaşlarını kaldırıyordu.
Muğla Anadolu Lisesi bu sene çok büyük bir savaşa ev sahipliği yapacaktı, orası kesindi.
Tarih dersinin geri kalanı, sıramın altındaki o buruşmuş kağıt parçasını sıkmaktan terleyen avcumla geçti. Atlas’ın arkamdan yolladığı o sessiz tehdit dalgaları, tarih hocasının anlattığı ilk çağ savaşlarından çok daha gerçek ve tehlikeliydi.
Nihayet o uzun, bitmek bilmeyen kırk dakika sona erdiğinde ve teneffüs zili koridorlarda yankılandığında derin bir nefes aldım.
Ama okulun ilk günü, dramanın dozunu düşürmeye hiç niyetli değildi.
"Beyler, bayanlar! Toplanın, acil durum toplantısı!"Sınıfın kapısından içeriye rüzgar gibi dalan Arda, elindeki topu sıramıza bırakıp heyecanla öne doğru eğildi.
Sude de çantasından çıkardığı aynadan bakışlarını çekip anında Arda’ya kilitlendi.
Bizim üçlü grup her zaman okulun nabzını tutardı ama Arda’nın bu gözlerinin parlaması, altından büyük bir bomba çıkacağının kanıtıydı.
"Ne oldu yine Arda? İlk günden ne bu celal?" diye sordum, gözlerimi istemeden de olsa arkada sırasına yayılmış, telefon kurcalayan Atlas’a kaydırarak."Kızım, asıl bomba okulun panosuna asıldı şimdi!" dedi Arda, sesini heyecanla yükselterek.
"Muğla Anadolu’nun bu seneki efsane futbol kadrosu sil baştan kuruluyor. Biliyorsunuz, abin Barkın zaten takımın kaptanı. Ama hoca bu sene şehir şampiyonluğu için tüm kadroyu sıfırlamış. Kimsenin yeri garanti değil, herkes seçmelere girecek! Seçmeler bu cuma!"
Tam o sırada, sınıfın pencere kenarından gelen o tanıdık, kendinden emin ses koridordaki kalabalığı bile bastıracak cinstendi.
"Seçmeler sadece formalite Arda. O forvet hattını bu sene de ben alacağım."
Sesin sahibine döndüğümde Kaan’ı gördüm. Okulun sadece en yakışıklı değil, kelimenin tam anlamıyla en popüler, herkesin peşinden koştuğu çocuğuydu. Futbol sahasının da tartışmasız en büyük yıldızı olan Kaan... Üzerindeki okul ceketini omzuna atmış, o ulaşılamaz ama karizmatik tavrıyla sırasından kalkıp bizim tarafa doğru adımladı. Bana doğru kısa, içimi eriten bir bakış attıktan sonra Arda’ya döndü.
"Kadroda kimlerin olacağını cuma günü herkes görecek. O formayı bu sene de kimseye bırakmaya niyetim yok."
"Formanın şimdiden bir sahibi olduğunu düşünmek büyük bir hata yalnız..."
Arkamdan gelen o derin, hafif alaycı ses tonu sınıfın ortasındaki tüm havayı bir anda buz kesti.
Ve Kafamı yavaşça arkaya çevirdiğimde, Atlas’ın telefonunu cebine koyduğunu ve sırtını duvardan çekip dikleştiğini gördüm.
Dudaklarındaki o sinsi kıvrılma yerli yerindeydi, sol yanağındaki o tek gamze yine bana meydan okuyordu.Atlas, Kaan’ın doğrudan gözlerinin içine bakarak ayağa kalktı. Boyu, okulun futbol yıldızı olan Kaan’la neredeyse başa baş geliyordu.
İki popüler ve tehlikeli güç, sınıfın tam ortasında, benim oturduğum sıranın hemen arkasında karşı karşıya gelmişti. ikisi de o takımın forveti olmak, o formayı sırtına geçirmek istiyordu.
"Hayırdır komşu?" dedi Atlas, Kaan’a doğru bir adım atarken sesindeki o umursamaz, serseri tavırla.
"Siz burada kendi kendinize planlar yapıyorsunuz ama... İstanbul’da oynadığım kulüp takımını ve abin Barkın’ın beni bu takıma dahil etmek için ne kadar sabırsızlandığını unutuyorsunuz galiba. O forvet hattı bu sene benim olacak."
Sınıftaki uğultu bir anda bıçak gibi kesildi. Pera arkalardan gözlerini ayırmadan heyecanla bu yüzleşmeyi izliyor, Sude ise şok içinde bana bakıyordu.
Kaan, Atlas’ın bu açık meydan okumasına karşı hiç istifini bozmadı. Dudaklarında o ulaşılamaz, popüler çocuğun kibirli gülümsemesi belirdi.
"İstanbul’da ne oynadığın beni ilgilendirmez, yeni gelen," dedi Kaan, ses tonunu bilerek sertleştirerek.
"Burası Muğla Anadolu. İkimiz de o formayı istiyoruz madem... O cuma günkü sahada terinin son damlasına kadar savaşman gerekecek. Kimin forvet olacağına Barkın kaptan olarak karar verir ama sahada seni kimin ezeceğine ben karar veririm."
Atlas hafifçe güldü.
O derin gülüşü içimde garip bir huzursuzluk yaratırken, bakışlarını Kaan’dan çekip doğrudan benim üzerime sabitledi.
"Savaşmak benim en iyi yaptığım şeydir," dedi, gözlerini gözlerime dikerek.
"Özellikle de sonunda kazanacağım ödül... eski bir hesapsa."Kaan’ın gözleri Atlas’ın bana bakışıyla birlikte anında karardı, ellerini cebinde sıktığını görebiliyordum.
Abim Barkın’ın kaptan olduğu o sahada, şimdi takıma girmek ve forvet numarasını kapmak için hayatımı cehenneme çeviren Atlas ve beni uzaktan uzağa sessizce seven Kaan karşı karşıya gelecekti.
Ve ben, bu iki devasa fırtınanın tam ortasında kalmış, cuma günü kopacak o büyük kıyameti bekliyordum.
Kaan ve Atlas arasındaki o gözle görülür elektriklenme, sınıfın tavanını delip geçecek boyuta ulaştığında araya giren şey acımasızca çalan ders zili oldu. Kaan, Atlas’a son bir kez "burası benim çöplüğüm" der gibi ters bir bakış atıp sırasına doğru ilerlerken, Atlas sadece o sinir bozucu, her şeyle dalga geçen tebessümünü yüzüne sabitlemekle yetindi.
"Kızım," diye fısıldadı Sude, hoca içeri girmeden hemen önce bana doğru iyice sokularak.
"Bu cuma o sahada kan çıkacak, benden söylemesi. İkisinin de gözlerinden resmen alev çıkıyor."
"Çıkarsa çıksın," dedim umursamaz görünmeye çalışarak ama içimdeki o huzursuzluk hissi dalga dalga büyüyordu.
"Beni hiç ilgilendirmiyor. İkisi de futbol manyağı işte."
"Bence olay sadece futbol değil Alya," diye araya girdi Arda, sırasının altından kafasını uzatıp sinsi bir gülüş atarak.
"Kaan’ın sana nasıl baktığını sağır sultan biliyor. Şimdi bu yeni serseri gelip doğrudan senin arkana çöktü. Kaan resmen bölgesini koruyan aslanlar gibi gerildi."
"Arda sus lütfen, hoca geliyor!" diyerek konuyu kapatmaya çalıştım ama kalbimin ritmi çoktan altüst olmuştu.
Haftanın geri kalan günleri benim için tam bir işkence gibi geçti. Koridorda ne zaman Kaan’la karşılaşsak durup bana o derin, korumacı gözleriyle bakıyor, iyi olup olmadığımı kontrol ediyordu.
Tam o sırada arkamdan beliren Atlas ise ya "Selam Kayra" diyerek ortamı geriyor ya da Pera’nın ona yaltaklanan tavırlarına tamamen tepkisiz kalarak gözlerini inatla benim üzerime dikiyordu.
Pera ise Atlas'ın bu ilgisizliğinin faturasını bana kesmek ister gibi koridorda her yanımdan geçtiğinde omuz atacak yer arıyordu.
Ve sonunda, o beklenen gün geldi: Cuma.Öğleden sonraki son iki ders tamamen iptal edilmişti çünkü okulun geleneksel futbol seçmeleri vardı. Kızlar tribünleri çoktan doldurmuş, özellikle Kaan ve yeni gelen
"gizemli çocuk" Atlas’ı izlemek için adeta birbirlerini ezmeye başlamışlardı.
Pera, en ön sırada, amigo kızlar gibi yerini almış, gözlerini sahadan ayırmıyordu. Bizim üçlü ise tribünün biraz daha sakin, gölge bir köşesine çekilmiştik.
"İşte geliyorlar," dedi Sude, heyecanla kolumu sıkarak.Sahanın tünelinden önce abim Barkın çıktı. Kolunda kaptanlık bandıyla, 12. sınıf olmanın verdiği o ağırlıkla sahaya adım attı ve elindeki düdüğü çaldı.
Hemen arkasından, okul formalarından sıyrılıp yeşil-beyaz antrenman formalarını giymiş olan Kaan ve Atlas sahaya girdi.
Kaan, o alışık olduğumuz popüler, profesyonel sporcu havasıyla saçlarını geriye doğru atıp sahaya adım bastığında tribünlerden bir uğultu yükseldi.
Forması üzerine tam oturmuştu, kendinden acayip emindi.Hemen birkaç adım arkasından gelen Atlas ise formanın kollarını omuzlarına kadar katlamış, tekmeliklerini düzeltirken bile o serseri, umursamaz tavrından ödün vermemişti. Muğla’nın eylül güneşi tenini yakarken, o koyu dalgalı saçları alnına yapışmıştı.
Barkın düdüğü bir kez daha çaldı. "Evet beyler! Seçmeler başlıyor. Takımı ikiye böleceğim. Kırmızı yelekliler Kaan’ın takımı, yeşiller Atlas’ın takımı! Bugün o forvet yeleğini kimin giyeceğini kendi gözlerimle göreceğim. Hadi sahaya!"
Kaan, kırmızı yeleği üzerine geçirirken başını doğrudan bizim oturduğumuz tribüne doğru çevirdi.
Gözleri yüzlerce kişinin arasından sıyrılıp beni buldu. Göz kırptı.
O popüler, ulaşılamaz çocuk, o formayı benim için alacağını ilan eder gibi bakıyordu.Tam o sırada, yeşil yeleği tek hamlede üzerine geçiren Atlas da adımlarını sahanın ortasına doğru yönlendirdi.
Ama maça başlamadan hemen önce durdu. Başını ağır ağır yukarı kaldırdı ve dikiz aynasından bana bakıyormuş gibi, o kahverengi, meydan okuyan gözlerini doğrudan gözlerime dikti.
Elini kalbinin üzerine koyup, sadece benim okuyabileceğim şekilde dudaklarını oynattı:
“İzle beni, Kayra. Bu oyun senin için.”
Barkın’ın düdüğü ağzına götürdüğü o son saniyelerde, sahada saniyeler feci bir yavaşlamayla akmaya başladı.
Herkes pozisyonunu alıyor, tribünlerdeki uğultu tepe noktasına ulaşıyordu. Pera ön sırada heyecanla yerinde kıpırdanırken, Kaan bir anda taktik vermeyi bıraktı.
Herkesin şaşkın bakışları altında arkasını döndü ve ağır, kendinden emin adımlarla doğrudan bizim oturduğumuz tribünün önüne doğru yürümeye başladı.
Okulun en popüler, en ulaşılamaz çocuğunun adımları tam benim durduğum yerin hizasında son buldu.
Tribündeki yüzlerce göz bir anda Kaan’ın takip ettiği rotayı izleyerek bana kilitlendi.
Sude yanımda nefesini tuttu, Arda "Oha" diye mırıldandı.
Kaan, tel örgülerin ardında durup başını hafifçe yukarı kaldırdı.
O her zamanki mesafeli, kibirli popüler çocuk maskesini tamamen indirmişti; gözlerinde sadece bana ait olan o derin, korumacı sıcaklık vardı."Alya," dedi, sesi tel örgülerin arasından sıyrılıp sadece benim değil, etraftaki herkesin duyabileceği bir netlikle yankılandı.
"Bana şans dilemeyecek misin?"Donup kalmıştım.
Yüzümün alev alev yandığını hissederken, kalabalığın fısıltıları uğultuya dönüştü.
Pera’nın arkalardan bana nefret dolu bir bakış fırlattığını görebiliyordum.
"Kaan..." dedim sesimi bulmaya çalışarak. "Sen zaten okulun en iyisisin. Şansa ihtiyacın mı var?"
Kaan dudaklarının kenarıyla o ulaşılamaz, büyüleyici tebessümünü sundu.
Başını biraz daha yaklaştırıp gözlerimin içine baktı."O formayı almak için şansa ihtiyacım yok," dedi, ses tonunu bilerek biraz daha derinleştirerek.
"Ama o sahada savaşırken... sana ihtiyacım var. Senin tek bir kelimene."
Sınıftaki o gizli bakışmaların yerini artık tüm okulun önünde ilan edilen bir hayranlık almıştı.
Kalbim göğüs kafesimi döverken, Kaan’ın bu cesur hamlesi karşısında nutkum tutulmuştu.
Fakat o an sahadaki tek hareketlilik Kaan’ın adımları değildi.Hemen arkamızda, yeşil yeleğin içinde adeta canlı bir bomba gibi duran Atlas’ın çenesinin kasıldığını, dişlerini birbirine bastırdığını gördüm. Kaan’ın benimle konuşmasıyla birlikte Atlas’ın gözlerindeki o alaycı parıltı saniyeler içinde yerini saf, kapkara bir öfkeye bırakmıştı.
Elindeki futbol topunu o kadar sert sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.Atlas daha fazla dayanamayarak hızla öne doğru bir adım attı.
Kramponlarının çime batma sesi bile öfkesini ele veriyordu. Kaan’ın tam arkasında bittiğinde, o serseri, umursamaz havasından eser kalmamıştı.
Gözleri tamamen kararmış bir şekilde doğrudan benim gözlerimin içine baktı; o an sol yanağındaki gamzesi bile sinirden gerilen yüz hatları yüzünden kaybolmuştu.
"Sahanın ortasında romantizm yapmayı bırak da yerine geç" diye tısladı Atlas, sesi Kaan’ın omuzlarının üzerinden aşarak doğrudan bana ve Kaan'a çarptı. Sesi o kadar sert ve tehlikeli çıkmıştı ki, tribündeki fısıltılar bir anda bıçak gibi kesildi.
"Buraya boş çene çalmaya gelmedik. Şans dileklerin bittiyse, seni sahada ezmek için sabırsızlanıyorum."
Kaan, Atlas’ın bu öfkeli çıkışına karşı yavaşça arkasını döndü.
İki devasa güç, tel örgülerin hemen önünde, tüm okulun gözleri önünde burun buruna geldi.
Atlas’ın gözlerinden resmen alev çıkıyordu ve bu öfkenin tek sebebi, Kaan’ın az önce herkesin içinde bana söyledikleriydi.Barkın durumun kontrolden çıkacağını anlayarak düdüğünü acı acı çaldı.
"Kaan, Atlas! Geçin yerlerinize, maç başlıyor!"Kaan, Atlas’a tepeden bakan o popüler ve sakin tavrıyla son bir kez bana baktı, ardından sahaya doğru ilerledi. Atlas ise arkasını dönmeden önce gözlerini benden ayırmadı.
O kahverengi gözlerdeki yangın, bu maçın sadece forvet forması için değil, doğrudan benim için bir savaşa dönüştüğünün en net kanıtıydı.
Atlas’ın tel örgülerin ardında durup gözlerimin içine baka baka kurduğu o cümle, tüm tribünde bir uğultu koptuğu o anda kulağımda çınlamaya devam etti. Attığı o inanılmaz golden sonra bile gözü benden başkasını görmemişti.
"Oha..." Arda elini ağzına kapatmış, sahaya bakıyordu.
"Kaan’a bacak arası atmak mı? Bu çocuk intihar falan etmek istiyor herhalde. Kaan bunu o çimlere gömer."
"Kızım bu Atlas tam bir psikopat!" diye fısıldadı Sude kolumu sarsarak.
"Ama yalan yok, fena karizmatik çocuk..."
Ben daha Sude’nin lafına cevap veremeden, Kaan’ın arkadan gelen öfkeli krampon sesleri sahayı gerdi. Kaan, okul hayatı boyunca kimsenin karşısında böyle bir duruma düşmemişti.
O her zaman ulaşılamaz, her zaman mükemmel olan çocuktu.
Ve şimdi, tüm okulun önünde, şans dilediği kızın gözü önünde rezil edilmişti.Kaan, Atlas’ın omuz hizasına gelip hışımla onu kendi yarı sahasına doğru ittirdi.
"Çok konuşma, yeni gelen," dedi, çenesi kasılmış, gözleri nefretle kısılmıştı.
"Maç yeni başladı. O formayı sana yedirmem."
Atlas hiç istifini bozmadan, Kaan’ın sert müdahalesine karşı sadece hafifçe güldü. Omzundaki eli umursamazca silkeledi ve arkasını dönüp santra çizgisine doğru yürüdü.
Yürürken bana son kez göz kırpmayı da ihmal etmedi.
Abim Barkın sahanın ortasında dikilmiş, iki çocuğun arasındaki bu ölümcül gerilimi endişeyle izliyordu. Düdüğünü tekrar ağzına götürdü ve maçı yeniden başlattı.
İşte o andan sonra, sahada futbol bitti ve resmen bir gladyatör savaşı başladı.
Kaan, aldığı darbenin hırsıyla topu ayağına geçirir geçirmez adeta kükremiş bir aslan gibi ileri atıldı. Kırmızı yeleği rüzgarda dalgalanırken, önüne çıkan yeşilli oyuncuları sert ve agresif hamlelerle geçiyordu.
Atlas onun üzerine doğru hamle yaptığında, Kaan bu sefer topu kaptırmadı. Vücudunu akıllıca araya koyarak Atlas’ı sert bir omuz darbesiyle kenara itti ve pasını Arda’nın takım arkadaşına çıkardı.
Top tekrar Kaan’a döndüğünde, ceza sahasının dışından öyle bir şut çıkardı ki, top kalecinin parmaklarının ucundan geçip filelerle buluştu.
GOOOLL!
Skor şimdi 1-1'di.
Kaan attığı golden sonra tribünlere, doğrudan bana doğru döndü. Yumruğunu havaya kaldırıp göğsüne vurdu.
Yüzünde, popüler bir kralın tahtını korumuş olmasının verdiği o kibirli gurur vardı. Pera onun bu golüyle oturduğu yerde alkış tufanı koparırken, Kaan’ın gözleri sadece bende sabitlenmişti.
"Sana söylemiştim" der gibi bakıyordu.
Ama Atlas’ın pes etmeye hiç niyeti yoktu. Muğla’nın o kavurucu güneşi altında, iki çocuk da formalarından ter damlayana kadar birbirlerinin üzerine yürüdüler. Maçın geri kalan her dakikası ikili mücadelelerle, sert omuz omuza çarpışmalarla ve havada uçuşan tehditkar bakışlarla geçti.
Barkın kaç kere düdük çalıp ikisini ayırmak zorunda kaldı, ben sayamadım.Maçın bitmesine artık sadece dakikalar kalmıştı. Herkes nefesini tutmuş, son hücumu bekliyordu.
Top yeşil takımda, yani Atlas’taydı.
Atlas defansı hızıyla yarıp ceza sahasına girdiği anda, Kaan arkadan kayarak inanılmaz sert bir müdahalede bulundu.
GÜÜÜM!
Atlas acı dolu bir ses çıkararak çimlerin üzerine yığılıp yuvarlanırken, Barkın’ın acı düdüğü sahayı yıktı.
FAUL! VE PENALTI!
Tribündeki herkes ayağa fırladı. Kaan nefes nefese, saçları alnına yapışmış bir şekilde Atlas’ın tepesinde dikiliyordu.
Atlas ise yerde, sol bileğini tutarak acı içinde kıvranıyordu. Kalbimin bir anlığına durduğunu hissettim.
Ne kadar nefret etsem de, çocukluk düşmanımın o çimlerin üzerinde acı çekerek yatması içimde garip, tarifsiz bir sızıya neden olmuştu.
Atlas dişlerini sıkarak, acıyla inleyerek yerden destek alıp yavaşça ayağa kalktı. Sol bileğinin üzerine tam basamıyordu ama gözlerindeki o kapkara yangın sönmek bir yana, daha da büyümüştü.
Penaltı topunu eline aldı ve topu beyaz noktaya yerleştirdi.Kaan’la göz göze geldiler.
Kaan, "Buraya kadar," der gibi bakıyordu.Atlas penaltıyı atmak için gerildi.
Tam o saniyede, başını son bir kez tribüne, bana doğru çevirdi.
Acıdan sırılsıklam olmuş yüzüne rağmen, o sinsi ve serseri tebessümünü tekrar takındı.
Dudakları sessizce hareket etti ama ne dediğini anlayamadım.
Atlas arkaya doğru açıldı, hakemin düdüğüyle birlikte topa doğru koştu ve...
Bölüm etkileşimi
