8. bölüm · BİR ÇOCUĞUN YAŞAMI VE YAKIN ÖLÜMÜ
VIII. Bölüm: Kırılan Sınırlar
Gözde için eve dönüş yolu, bir yürüyüş değil, kendi celladının gölgesinde ilerlediği sessiz bir tören gibiydi. Babasının öfkeden gerilmiş sırtı, her adımda biraz daha ağırlaşan bir tehdit gibi önünde yükseliyordu. Sokaktaki insanlar, yanlarından geçen bu baba-kızın içindeki fırtınadan habersizdi. Gözde, apartman kapısından içeri girerken omuzlarındaki yükün artık taşınamaz bir seviyeye ulaştığını biliyordu.
Kapı kapandığı an, babasının sessizliği yerini korkunç bir gürültüye bıraktı. Salona girmeyi bile beklemeden, vestiyerin önünde Gözde'nin kolundan tutup onu savurdu.
"Bize bunu nasıl yaparsın!" diye kükredi babası. "Benim adımı, şerefimi okul tuvaletlerine nasıl düşürürsün?"
Gözde duvara çarptığında hırkasının altındaki sargılı kolu zonkladı. Annesi mutfaktan fırladı, ellerini ağzına kapamış, korku dolu gözlerle bakıyordu ama tek bir adım atmıyordu. "Bey yapma, çocuktur..." diye fısıldadı ama bu cılız ses babasının öfkesini daha da körükledi.
"Çocuk mu? Bu yaşta rezil etti bizi! El alemin diline düştük!" Babası, Gözde’nin savunmasızca büzüldüğü yere doğru bir adım daha attı. Gözde, ilk darbe yanağına indiğinde sadece bir uğultu duydu. Acı, fiziksel bir histen çok, ruhunda açılan devasa bir çukur gibiydi. Gözlüğü yere düşüp bir kenara fırlarken, babasının hırsı dinmek bilmedi.
"O kızlar seninle dalga geçerken sen ne yapıyordun? Susup bekliyor muydun? Bizi bu kadar mı küçük düşürdün?" Her kelimeyle birlikte bir darbe daha iniyordu. Gözde artık ağlamıyordu bile; sadece bedeni sarsılıyor, hırkasının içine daha fazla gömülmeye çalışıyordu.
Annesi, "Yeter bey, öldüreceksin kızı!" diye çığlık attığında babası durdu ama öfkesi geçmemişti. Gözde'nin hırkasından tutup onu odasına doğru sürükledi. "Gir içeri! O fotoğraf silinene, o notlar düzelene kadar gün yüzü görmeyeceksin. Geberip gitsen daha az utanırdım!"
Kapı Gözde'nin üzerine kilitlendiğinde, odanın içindeki sessizlik artık bir sığınak değil, bir mezar gibi hissettiriyordu. Gözde, halının üzerine boylu boyunca uzandı. Yanağı yanıyor, hırkasının altındaki kolu kanıyordu ama o hiçbirini hissetmiyordu. Tek hissettiği, babasının son cümlesiydi: *"Geberip gitsen daha az utanırdım."*
Yavaşça doğruldu, aynanın üzerindeki çarşafa baktı. Onu sertçe çekip yere attı. Kırık gözlüğü olmadan aynadaki yansıması sadece bulanık bir lekeydi. Tıpkı hayatı gibi... Belirsiz, kirli ve istenmeyen bir leke. Emekleyerek pencerenin pervazına ulaştı. Dışarıdaki karanlık sokak lambalarının ışığında daha davetkar görünüyordu. Gözde ilk kez o 6. kattaki boşluğa bakarken korkmadı. Babasının "utancı" olmaktaysa, o boşluğun bir parçası olmak çok daha huzurlu bir son gibiydi. Ama, pencereden atlamak, çok dikkat çekerdi. Değil mi?
