6. bölüm · BİR CİNAYET MESELESİ

6. Bölüm: KARANLIĞIN EŞİĞİNDE

Masal Derin Güneş

Gün ağarmaya başladığında gökyüzü hâlâ griydi. Işık, karanlığın üzerine serilen ince bir örtü gibiydi; ne karanlığı tamamen kovabiliyordu, ne de günün sıcaklığını getirebiliyordu. Bu, bir geçiş anıydı. Sanki gerçeklik ile başka bir şeyin arasındaki sınır bulanıklaşıyordu.

Ve ben… artık neyin “gerçek” olduğundan emin değildim.

Hazırlanmadım. Ne çanta aldım, ne telefon. Sadece defteri koydum cebime. Ve anahtarı. Paslı, ağır anahtarı. Onu avucumun içinde tutarken, elim terliyordu ama bırakmak istemiyordum. Bir bağ gibiydi. Zamana açılan bir kapının anahtarı.

Kapıdan çıktığımda apartman sessizdi. Merdivenleri inerken her adımda zeminin biraz daha titrediğini hissettim. Sanki bina nefes alıyor, ben her adımda o nefesin içine daha çok çekiliyordum. Dışarı çıktığımda hava solgundu. Kuşlar hâlâ suskundu. Rüzgâr esmiyordu ama ağaçlar hafifçe sallanıyordu. Kendi içlerinden bir hareketle.

O ev… yıllardır gitmemiştim. Çocukluk yazlarımızı geçirdiğimiz, kahkahaların ve korkuların iç içe geçtiği o ev. Annemin annesinden kalma, kıyıda köşede kalmış bir taş evdi. Sessizdi, izoleydi. Ormanın kenarında. Ve en önemlisi: o yaz oradaydı her şey. İrem’le birlikte.

Otobüsle bir yere kadar gittim. Sonrasını yürümem gerekti. Yol uzundu ama ayaklarım kendi başına ilerliyordu. Zihnim hâlâ gece gördüklerimin ağırlığındaydı. Ama aynı zamanda bir tür kabulleniş vardı içimde. Sanki yıllardır ertelenen bir yüzleşmenin vakti gelmişti.

Evin yolu çamurluydu. Yağmur yağmamıştı ama toprak ağırdı. Adımlarımda geçmişten yankılar duyuyordum. Çocuk kahkahaları. Dal kırılma sesleri. Ve… sonra bir sessizlik. Uzun. Soğuk. Derin.

Evi ilk gördüğümde kalbim hızlandı. Hiç değişmemişti. Ya da her şey değiştiği için aynı görünüyordu. Taş duvarları yosun tutmuştu. Pencereler kararmıştı. Ama o hâlâ oradaydı. Zamanın unuttuğu bir an gibi.

Anahtarı cebimden çıkardım. Kapının önünde durdum. Elim titriyordu ama geri dönmedim. Anahtarı çevirdim.

Kapı açıldı.

İçeri adım attığımda nemli bir hava yüzüme çarptı. Kapalı kalmış yerlerin o tanıdık, boğucu kokusu. Eşyalar yerli yerindeydi. Ama hepsi ölü gibiydi. Hareket yoktu. Sanki o anı, yıllar önceki bir fotoğraftan kesip buraya koymuşlardı.

Salona girdim. Camın önündeki eski koltuk, duvardaki çatlak tablo… hepsi yerli yerindeydi. Ama bir şey eksikti. Ya da bir şey fazlaydı. Havada görünmeyen bir şey. Hatıra gibi, ama yaşayan.

Defteri çıkardım. Açtım.

Bir sayfa daha yazılmıştı.

“Merdivenin altındaki kapı. O gece oraya inildi. Şimdi sen de in.”

Kalbim sıkıştı.

Evet… bu evin bir bodrumu vardı. Ama hiç kullanılmazdı. Hep kilitliydi. Hep "boş" denirdi.

Salonun köşesindeki halıyı kaldırdım. Ahşap kapağın yeri belliydi. Küçük bir demir halkası vardı. Elimle tuttum, çektim. Kapak gıcırdayarak açıldı. Alttan soğuk, nemli bir hava yükseldi. Merdivenler karanlıktı. Cep fenerimi çıkardım, ışığı aşağı tuttum.

Ve sonra… indim.

Merdivenler taş kaplıydı. Eski. Islak. Her adım yankılanıyordu. Sanki bu evin altına değil… geçmişin içine iniyordum. Aşağı indiğimde küçük bir oda karşıladı beni. Ama bu oda… evin diğerlerinden farklıydı.

Duvarda bir ayna vardı.

Ve aynanın karşısında… bir sandalye.

Sandalyede biri oturuyordu.

Karanlıktı. Gölgelerin içinde. Ama bu sefer korkudan çok… bir kabulleniş vardı içimde.

Yaklaştım.

Oturanın yüzü netleşti.

Ben.

Ama… ben değil.

Gözleri kapalıydı. Cildi soluktu. Ama yüz bendim. Ya da bir zamanlar olduğum bendim. Yavaşça gözlerini açtı. Göz göze geldik.

Ve o an… bir şey oldu.

Zaman… çözüldü.

Ayna kırıldı.

Ama yansımam hâlâ oradaydı.

Aynanın içinden sesler yükseldi. Geçmişin yankıları. O gece. Çığlıklar. Adımlar. Ve İrem’in sesi.

“Beni burada bıraktınız.”

Birden her şey netleşti. Hatıralar birbiriyle birleşti. Gerçek kırıkları tamamlandı. Biz kaçarken… ben duraklamıştım. O dönüp bana bakmıştı. Elini uzatmıştı.

Ama ben… geri adım atmıştım.

Onu o eve hapsetmiştik.

Korkudan.

Şimdi o korku… geri dönmüştü. Ama artık kaçmayacaktım.

Sandalye boştu artık.

Ayna yoktu.

Sadece ben vardım.

Ve defter.

Son bir sayfa daha yazılmıştı:

“Kapanış başlar. Gözlerini kapat. Son kez gör.”

Gözlerimi kapattım.

Ve karanlığın içinden bir el uzandı.

Soğuk değildi.

Korkunç değildi.

Sadece… tanıdık.

Bir ses kulağıma fısıldadı.

“Şimdi sıra bende.”

Ve sonra… hiçbir şey.

Ya da her şey.

Gözlerim açıldığında ilk fark ettiğim şey: ışık.

Ne gün ışığıydı bu… ne de lambadan gelen tanıdık bir aydınlık. Bu, daha çok puslu bir aydınlıktı. Göz kırpışı kadar kısa süren ama zihne çivilenen rüya parçaları gibi: gerçek ile hayal arasında.

Tavanı tanımıyordum. Düz beyaz değil, ince çatlaklarla örülüydü. O çatlaklar… bir harita gibi. Bir şeyleri anlatmak ister gibiydi. Gözlerimle onları takip ettim. Sanki bana bir yön gösteriyorlardı.

Bir yatakta yatıyordum. Sertti. İnce bir örtü üzerimdeydi. Ama odada üşümüyordum. Aksine, bedenim garip bir şekilde hafifti. Sanki… uzun bir süredir bu yatağın içindeydim. Uyuyordum. Uyanmamıştım.

Şimdiye kadar.

Yavaşça doğruldum. Başım dönmedi. Ama sanki zemin yerinden kayıyormuş gibi geldi. Duvarlar sessizdi ama beni izliyor gibiydi.

Bir masa vardı. Üzerinde defter.

Aynı defter.

Ayağa kalktım. Ayaklarım zemine bastı ama hâlâ tam olarak burada değilmişim gibiydi. Derin bir nefes aldım. Ciğerlerim doldu ama hava… beklediğimden daha “eski” geldi. Sanki geçmişten kalma.

Masanın başına geçtim. Defteri açtım.

Sayfalar bomboştu.

Hepsi.

Ama son sayfanın köşesine, küçücük harflerle bir şey yazılmıştı.

“Geri döndün. Ama yalnız değilsin.”

Arkamdan bir çıtırtı geldi.

Donakaldım.

Yavaşça döndüm.

Kapı aralıktı. Ve kapının hemen dışında… bir siluet.

İnce. Kadın silueti.

İrem?

Kalbim bir an durdu sandım. Ama sonra o siluet, adım atmadı. Sadece orada durdu. Bekledi. Yüzü karanlıkta kalıyordu. Ama varlığı… tüm odayı dolduruyordu.

Benimle birlikte uyanmıştı.

Ve artık defter boştuysa da, hikâye devam ediyordu.

Bu sadece başlangıçtı.

Gözlerimi araladığımda, odada bir gariplik vardı. Havanın yoğunluğu... sessizliğin şekli vardı sanki. Burnuma gelen koku eski bir anıyı hatırlatıyordu; küf, nem ve eski defterlerin arasında sıkışmış zaman gibi.

Yavaşça başımı çevirdim.

İlk başta göremedim ama hissettim.

Yatağın hemen kenarında… biri vardı. Tam kenarda duruyor ama ileriye eğilmiyor, konuşmuyor, sadece izliyordu.

Nefesi boğazıma takıldı. Gözlerimi kısıp dikkatle baktım.Saçları omuzlarına dökülmüş, başı hafif yana eğik, gözleri boşluğa bakıyordu.
Bir kız.

Bir zamanlar tanıdığım… ama şimdi neredeyse hatırlayamadığım biri.

“İrem…” diye fısıldadım istemsizce.

Kız tepki vermedi. Sadece bir adım geri çekildi ama ayak sesi çıkmadı. Zemine basmıyordu sanki.
oturmak istedim ama vücudum buz kesmişti.
Yorganı yavaşça sıyırırken gözümü kızdan ayırmadım.

Tam o sırada, kızın dudakları kıpırdadı.
Bir kelime… tek bir kelime mırıldandı:

> “Kaç…”

Kalbim deli gibi atmaya başladı. Gözlerimi kırptım.

Ve o an kız yoktu.

Ama bir ses, odanın içinden, bir fısıltı gibi yankılandı:

> “Zaten geldiler…”

Ayağa kalktığımda ayaklarım yere değdi ama tam anlamıyla bastığımı hissedemedim.
Zemin soğuktu… ama bu soğuk, taşın ya da mermerin değil.
Nemli bir boşluğun soğuğuydu.
Sanki toprağın altından yükseliyordu.

Odanın kapısına yürüdüm.
Her adımda dizlerim titreşiyor, kalbim kaburgalarıma sığmıyordu.
Ama içimde tuhaf bir kesinlik vardı kapıyı açarsam bir şey olacak.
Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Elimi kapı koluna uzattım.
Parmaklarım terliydi, kayıyordu.
Ama bir şekilde bastım
Kapı yavaşça aralandı.

Koridor.
Bizim evin koridoru olmalıydı.
Ama…
Hayır.

Bu bizim ev değil.

Duvarlar daha yüksek.
Zemin daha eski.
Lambalar... sanki bir hastane koridorunun solgunluğunda yanıp sönüyor.
Ve hava boğucu.

Adım attım.

Her şey sessizdi ama ben... bir şeylerin beni izlediğini hissediyordum.
Tavan boşluğundan.
Kapı aralıklarından.
Hatta... kendi içimden.

Birden sağımda bir kapı açıldı kendi kendine.
Çıt diye değil, inleyerek.
Sanki ardındaki şey yıllardır tutulmuş da şimdi bırakılmış gibi.

Oraya bakmak istemedim.
Ama başım kendiliğinden döndü.

Kapının ardında bir oda vardı.
Ve odanın tam ortasında...

İrem.

Sırtı bana dönüktü.
Saçları ıslak.
Sanki az önce duştan çıkmış gibiydi ama buharlı bir sıcaklık yerine... çürük yaprak kokusu yayıldı.
Ayakta duruyordu.
Kıpırdamıyordu.
Ama onun orada olduğunu hissediyordum. Gerçekti.

Dudaklarım istemsizce açıldı.

“İrem?”

Kıpırdamadı.
Yalnızca başını biraz yana eğdi.
Sanki sesimi duymuş ama ne yapacağına henüz karar verememiş gibiydi.

Ve sonra… fısıltı tekrar geldi.

Ama bu kez İrem’in ağzından değil, odamın duvarlarından geliyordu.
Beni çağırmıyordu.
Uyarıyordu.

“Sedef... o artık senin bildiğin kişi değil.

“İrem?”

Bir adım attım.
Yine ses yok.
Ama... tedirginliğimi gizlemeye çalışsam da midemdeki düğüm çözülmüyordu.

“İrem… ben geldim. Sen iyi misin?”

Hiçbir şey söylemedi.
Sırtı hâlâ bana dönüktü.
Ama artık sadece bir sessizlik değil... bir gerilim vardı odada.
Sanki odaya girdiğim an bir çizgiyi aşmıştım.

Yutkundum.
Bir adım daha attım.
Ve o anda, İrem’in omuzları usulca yükselip indi.
Nefes alıyordu. Hızlıca.

Ve sonra sesi geldi.
Kısık, çatallı, kararsız:

“Beni… buraya sen mi getirdin?”

Sözleri beynimde çınladı.
Ne demekti bu?

“Hayır,” dedim. “İrem, ne diyorsun? Biz seni… kaybettik. Günlerdir yoktun. Nerede olduğunu bile”

“Yalan söylüyorlar,” dedi.
Yavaşça döndü bana doğru.
Yüzü… tanıdıktı, ama gözlerinin içindeki bakış... başkaydı.
Yorgundu. Sanki gecelerce uyumamış gibiydi.
Ama asıl fark, bakışlarındaki soğukluktu.

“Kim yalan söylüyor?” dedim sessizce.
Sanki bağırırsam bir şey kırılacakmış gibi ürkekçe.

“Herkes. Sen bile.”

Donup kaldım.

“Ben... sana bir şey yapmadım. İrem, biz sadece seni bulmaya çalıştık. Korktuk. Hepimiz çok korktuk.”

Bir adım daha attı bana doğru.
Artık yüz yüzedeydik.
Ama aramızda hâlâ görünmeyen bir duvar vardı.
Gözlerimin içine bakmadan konuştu:

“Sen hatırlamıyorsun. Ama o gece… oradaydın.”

Bacaklarımın bağı çözüldü.
Ne gecesi?
Ne zaman?
Ben sadece o gece İrem’le...
Hayır. Hatırlamıyorum.
Ya da hatırlamak istemiyorum.

“İrem… ne diyorsun? Hangi gece?”

Bakışları sonunda gözlerime değdi.

“Sen beni orada bırakıp gittin.”

Bir anda başım zonklamaya başladı.
Görüntüler karıştı.
Kırık bir pencere.
Islak taş zemin.
Kahkaha mıydı, çığlık mıydı belli olmayan sesler.
Ve ben
Ben gerçekten orada mıydım?

“Hayır…” dedim, daha çok kendime. “Ben… bilmiyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum.”

İrem bir şey söylemedi.
Sadece yüzünde, acı ve kızgınlık karışımı garip bir ifade belirdi.
Sonra sırtını döndü.
Kapıya yürüdü.
Kapının eşiğinde durdu ve başını yana çevirip sessizce fısıldadı:

“Hatırladığında… çok geç olabilir.”

Ve çıktı.

Ben... orada kaldım.
Titreyen dizlerimle, uyuşmuş zihnimle, darmadağın olmuş bir gerçekle.

Kapı hâlâ açıktı.
Ama artık dışarıda yürünecek bir koridor yoktu.

Sadece karanlık vardı.
Ve ben, o karanlığın içindeki geçmişime bakıyordum.

İrem gittikten sonra odada bir süre kımıldamadan durdum.
O cümle hâlâ kulaklarımda çınlıyordu:

“Sen beni orada bırakıp gittin.”

Ne demekti bu?
Ben hiçbir zaman... böyle bir şey yapmazdım.
Yapmam.

Ama zihnim...
Zihnim sanki yavaşça açılan bir kutu gibi içinden tanıdık ama bastırılmış şeyler sızıyordu.
Gecelerce rüyama giren taş duvarlar...
Bir el feneri…
Bir adım daha atarsam çökecekmiş gibi duran çürük bir zemin.
Ve ben, İrem’in sesini duyar gibi oluyorum:

“Sedef, gitme...”

Yutkundum.
Telefonum çaldı.

Ekrana baktım: Deniz.

Açtım.
Sesindeki endişe hemen yüzüme vurdu:

“İrem’i gördün mü? Dışarı çıktı, ama nereye gitti bilmiyoruz. Kapıda durmuş, sonra yürümüş gitmiş... birden kayboldu!”

“Evet,” dedim, zor yutarak. “Ben… konuştum onunla. Ama…”

Duraksadım.
Devamını nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum.

“Ama ne?”

“Serin... o geceyle ilgili bir şeyler söylüyor. Sanki… ben bir şey yapmışım gibi. Sanki... onun başına gelenlerde benim payım varmış gibi.”

Karşıdan uzun bir sessizlik geldi.

Sonra Serin, usulca:

“Sedef, hatırlamıyor musun gerçekten?”

Böyle söylememeliydi.

“Ne demek ‘hatırlamıyor musun’? Ne olduğunu sen biliyor musun?”

“Ben... sadece… seninle konuştuktan sonra, o gece İrem’le yalnız kalmak istemediğini söylemiştin. O eve yalnız onunla gitmek istemediğini. Ama yine de... gittiniz.”

Dizlerimin bağı bir kez daha çözüldü.
Yavaşça yere oturdum.
O an, kafamın içinde bir şey çatladı.
Yüzeyin altından gelen bir görüntü...
İrem’in gözleri...
Karanlık bir merdiven...
Ve benim korkuyla geri çekilen adımlarım.

Ben onu orada... yalnız mı bıraktım?

Eğer öyleyse...
Ben gerçekten onun yanında değil miydim?

Yoksa... yanında olup da sessiz kalanlardan biri mi oldum?

Kapının eşiğine baktım.
İrem hâlâ gitmemiş olabilir miydi?

Yavaşça ayağa kalktım.
Çantamı aldım.
Ve ilk kez gerçekten, geçmişin peşinden yürümeye karar verdim.

Serin’in sesi çatallandı, kelimeleri bir yerde boğazına düğümlendi. Bekledim. Kalbim ritmini bozmuştu sanki; her saniye daha gürültülü, daha ürkek atıyordu.

“Serin… neyi biliyorsun?” dedim daha sert, daha titreyerek. “Bana anlat. Ne oldu o gece?”

Telefonun diğer ucundan yalnızca nefesini duyabiliyordum. Sonra fısıltıya yakın bir sesle konuştu:

“Ben hep sustum çünkü… çünkü biz de korktuk. Sadece sen değil, Sedef. O gece hepimiz oradaydık. Ama... en son sen İrem’le kalmıştın.”

Bacaklarımın bağı tekrar çözüldü. Duvardan destek aldım. O an, hatıralar çatlaklardan sızmaya başladı. Belirsiz görüntüler... taş duvarlara vuran bir fener ışığı... İrem’in yüzü... ağlıyordu. Bir karar anı. Bir adım ileri ya da bir adım geri.

“İrem bir şey görmüştü, değil mi?” dedim, fısıldar gibi.

“Evet,” dedi Serin. “Bize hiç anlatmadı ama… o gece bir şeyin peşinden gitmişti. Biz kaçtık. Sen kalmıştın. Sonra… geri geldiğinde hiçbir şey söylemedin. Sadece, ‘İrem kayboldu’ dedin. Ve biz de inanmak istedik. Hatırlamamak istedik. Ama... belki de sen gerçekten hatırlamıyordun.”

Bir sessizlik daha girdi araya.

Sonra ben konuştum. Yavaş, neredeyse çocuk gibi.

“Ben… geri dönmüştüm o odaya. Ama... o yoktu. Ya da ben görmemiştim. Ya da görmek istememiştim.”

“Şimdi ne yapacaksın?” dedi Serin, yorgun bir sesle.

Bakışlarımı hâlâ açık kapıya çevirdim. Dışarıda karanlık titriyordu. Sanki bekliyordu.

“İçeri girmem gerek,” dedim. “Karanlığın içine.”

Ve o an, içimde ilk kez... korkuyla birlikte bir kararlılık da vardı.

Çünkü artık biliyordum: Hikâyenin sonu kaçmak değil. Dönmekti. Yüzleşmekti.

Ve bu defa, İrem’i orada bırakmayacaktım.

-----------------------------------------------------------------------
Biraz kısa oldu bilerek çok uzatamadımm ama elimden gelenini yaptım gece okumak zevkli olur Korku ,polisiye, gizem ,cinayet falan umarım beğenirsiniz bu kadardı.🐬🫶🏻☀️