4. bölüm · BİR CİNAYET MESELESİ

4. Bölüm: KAPILARIN ARDINDA

Masal Derin Güneş

Sabah olmuştu. Güneş perdeden sızan sarı ışığıyla odama doluyordu ama ben gece boyunca tek bir saniye bile uyuyamamıştım. Hareketsizce yatmış, tavanı seyretmiş, en ufak bir çıtırtıya bile kulak kesilmiştim.

Kapımın hâlâ kapalı olduğuna emin oldum. Tırnak izleri... hâlâ oradaydı. Çatlak... biraz daha uzamış gibiydi.

Yavaşça yataktan kalktım. Ayaklarım yere değerken sanki zemin biraz soğuktu. Normalden fazla. Evin içi sessizdi. Ama artık sessizlik bana huzur vermiyordu. Aksine… tuzak gibiydi.

Kendime kahve koydum. Sıcaklığı ellerime geçti ama içimi ısıtmadı. Mutfağın köşesindeki dijital saate baktım: 08:47. Saatin ekranında, anlık bir parazit kayması oldu sanki. Gözüm yanıldı sandım. Ama içimde bir düğüm daha atıldı.

Kapı zili çaldı.

O an zaman durdu.
Saatlerdir hiçbir şey olmamıştı.
Bu kapı zilinin sesi… bir kırılma gibiydi.

Kapıya yaklaştım. Dürbünden baktım. Kimse yoktu.
Kapıyı açtım.

Kapı önünde sadece bir zarf vardı.
Ne isim vardı, ne adres.
Sadece soluk, sarımsı bir zarf.
Ve üzerinde elle yazılmış, eğri büğrü tek bir cümle:

> “Kapalı kapılar ardında olanları unutma.”

İçim ürperdi. Dışarı baktım. Apartman boşluğu sessizdi. Ne bir ayak sesi, ne bir komşu.
Zarfın içini açmadım.
Açmaktan korktum.

Evde daha fazla kalmak istemedim. Havanın sertliği içimi uyandırıyordu. Hızla üzerimi giyinip dışarı çıktım. Adımlarım beni istemsizce tekrar markete götürdü. Aynı yer. Aynı raflar.

Ama bu sefer yalnız değildim.

Kasada sıra beklerken önümde duran kadının omzuna asılı çantadan küçük bir defterin ucu sarkıyordu. Siyah kapaklı, kenarları yıpranmış. Bir anlığına defter bana tanıdık geldi. Nereden bildiğimi bilmiyorum. Kadın cebinden kartını çıkarırken defter yere düştü. Eğilip aldım.

Elime aldığım anda bir şey oldu.

Gözüm karardı.
Sanki birkaç saniyeliğine her şey… yok oldu.
Ve bir görüntü.
Karanlık bir oda. Duvarları çatlak. Zemin taş.
Bir kapı… yavaşça açılıyor.
Kapının ardında… ben varım.

Kadın defteri elimden hızla aldı.
“Teşekkür ederim,” dedi gülümseyerek. Ama o gülümseme… sanki yüzüne ait değildi.
Ve sonra gitti. Arkasına bakmadan.

O an içimde bir ağırlık oluştu. Ne aldığımı hatırlamadan poşetleri taşıyarak eve döndüm.
Zarf hâlâ oradaydı. Açmadım.
Ama elim onun üstünden geçerken parmaklarım titreşti.
Zarf, soğuktu. İçinde bir şey… var gibiydi.

Gece yaklaşırken o gün hiçbir şey yapamadım. Sadece bekledim. Bir şeylerin olmasını bekledim.
Ve oldu.

Tam mutfağa geçtiğimde, oturma odasından bir ses geldi.
TV kendiliğinden açılmıştı.

Ekranda karıncalı bir görüntü vardı. Ses yoktu.
Bir adım attım. Ekranda birden görüntü belirdi.
Karanlık bir merdiven.
Statik sesin içinden bir fısıltı duyuldu:

> “Sedef… gördüğünü inkâr etme.”

Koşarak fişi çektim.
TV kapandı.
Ama ekran kapanmadan önce, o anlık yansımasında bir yüz gördüm.
Benim arkamda.

Kapılarımı kilitledim. Perdeleri çektim. Telefonumu sessize aldım.
Ama zihnimde yankılananlar susturulamıyordu.
Birileri… beni izliyordu.
Birileri bana bir şey hatırlatmak istiyordu.
Ama ben… neyi unuttuğumu hatırlamıyordum.

Ve gece olduğunda, başucumdaki defteri tekrar açtım.

Sayfada bu kez tek bir kelime vardı:
"Yarın."

Defteri hızla kapattım. İçimden bir ürperti geçti. Bu kelime, o zarf, televizyondaki fısıltı… hepsi birbirine bağlanıyordu. Ama nasıl?
Yarın ne olacaktı?
Kim demişti bunu?
Ben mi yazmıştım?
Yoksa başka biri mi?

Ayağa kalktım. Salona geçtim. Saat gece yarısını geçmişti ama zaman durmuş gibiydi. Dışarıda bir tek araba sesi bile yoktu. Komşuların dairelerinden gelen televizyon ya da mutfak sesi… hiçbiri duyulmuyordu. Her şey sessizdi.

Fazla sessiz.

Pencereye yöneldim. Perdeleri hafifçe araladım. Sokağa baktım.
Hiçbir şey yoktu.
Ama tam karşı apartmanın en üst katında, pencerenin önünde bir silüet gördüm.
Hareketsizdi. Beni izliyor gibiydi.
Perdeyi hemen kapattım.

Bu gece burada kalırsam delirebilirdim.
Montumu giydim. Ayakkabılarımı sessizce ayağıma geçirdim. Anahtarı cebime atarken hâlâ tereddüt ediyordum ama ev… sanki beni dışarı itiyordu.

Sokak soğuktu. Hava kuru ve sabitti. Ay gökyüzünde donmuş gibi asılıydı. Sanki zaman, bu sokağa işlemiyordu. Adımlarımı hızlandırdım. Nereye gideceğimi bilmeden yürümeye başladım.

Bir süre sonra kendimi eski bir çocuk parkının önünde buldum. Salıncaklar rüzgâr olmamasına rağmen hafifçe sallanıyordu.
Bir banka oturdum. Derin bir nefes aldım.

Tam o sırada, arkamdan birinin yaklaştığını duydum. Ayak sesleri yavaş, ama netti.
Dönmedim.
Bir an için o sesi duymazdan geldim.
Ama sonra bir ses işittim.
“Sedef?”

Donup kaldım. O sesi tanıyordum.
Ama tanımıyor gibiydim de.
Boğuk, fısıltı gibi.
Çocukken tanıdığım birini rüyamda görüp sesini hatırlamaya çalışmak gibi…
Yavaşça döndüm.

Ama…
Kimse yoktu.

Banka tekrar oturdum ama elim ayağım titriyordu. Bu bir oyun muydu?
Yoksa ben mi bu oyunun içindeydim?
Gözlerimi kapadım. Derin nefesler almaya çalıştım.

Bir ses daha… bu sefer kulağımın hemen arkasında:
“Unutma Sedef, hepsi sen başladığında başladı.”

Ne kadar süre parkta kaldım bilmiyorum. Ama sonunda korku, meraktan ağır bastı. Geri dönmeye karar verdim. Yolda hiçbir araba geçmedi. İnsan da yoktu.
Sanki şehir nefesini tutmuş, beni izliyordu.

Eve geldiğimde kapının altından bir şeyin içeri kaydırıldığını fark ettim.
Zarf… değil.

Fotoğraf sararmıştı. Eskiden çekildiği belliydi.
Ama daha garip olanı, fotoğrafta ben vardım.
Arkamda ise… net seçilmeyen ama insan şekline benzeyen gölgeler.

Fotoğrafın arkasında titrek bir yazıyla sadece şu yazıyordu:

> “Hâlâ yalnız olduğunu sanma"

Bu gece bana bir şey anlatılmak isteniyor. Ama ne?
İpuçları zarfla, defterle, televizyonda çıkan görüntüyle, o yabancı kadınla, parkta duyduğum sesle önüme seriliyor.

Ama parçaları birleştiremiyorum.
Ve en kötüsü… içimde bir yer, bu parçaları daha önce birleştirdiğimi söylüyor.
Sanki bu döngü daha önce yaşandı.
Ve ben… her seferinde unuttum.

Yatağa uzandım. Uyuyamayacağımı biliyordum ama bedenim buna mecburdu.
Göz kapaklarım kapanırken, son bir düşünce zihnime saplandı:

> Ya bunların hepsi gerçekse?
Ve gerçek olan tek şey… delirmemse?

Uyku gelmedi. Gözlerim kapalıydı ama zihnimde sürekli aynı görüntüler dönüp duruyordu.
Fotoğraf.
Zarf.
Televizyondaki yüz.
O ses… kulağımın hemen arkasından gelen o tanıdık ama yabancı ses.

Yalnız değildim.
Bunu biliyordum artık.
Ama o “birileri” kimdi?
İnsan mıydı… yoksa ben artık kendimden mi ibarettim?

Sabaha karşı gözlerim istemsizce kapandı. Uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken bir rüya—ya da kabus—gördüm.
Karşımda o kadın vardı. Markettekinden farklıydı bu sefer. Yüzü netleşmişti. Gözleri simsiyah. Dudakları kımıldamadan konuşuyordu:

> “Hatırladığında geç olacak, Sedef. Geriye dönemezsin.”

Uyandığımda boğazım kuruydu. Sanki sabaha kadar çığlık atmışım gibi. Elimle boğazımı ovaladım. Terden sırılsıklamdım.

Bir an için her şeyin bir kâbus olduğuna inandırmak istedim kendimi.
Ama yatak başımdaki komodinin üzerinde fotoğraf hâlâ oradaydı.

Kalkıp banyoya gittim. Yüzüme soğuk su çarptım. Aynaya baktım. Göz altlarım morarmıştı. Ama gözlerimde başka bir şey vardı…
Yabancı bir yansıma.
Kendi yüzümün içinde başka biri varmış gibi.

Mutfağa geçtiğimde saat 07:38’i gösteriyordu.
Çok az uyumuştum ama daha kötüsü...
Uyandığımda hiçbir şey bitmemişti.
Hâlâ buradaydım.
Hâlâ içimde o bilmediğim karanlıkla beraber.

Zarfı masanın üzerine koydum. Yanına da fotoğrafı.
Defteri açmadım bu kez.
Açarsam içinden çıkacak olan şeyin beni geri çeviremeyecek bir yere götüreceğinden emindim.
Ama sonra düşündüm.

> Ya bu döngüyü kırmanın tek yolu defteri açmaksa?

Elim deftere uzandı. Parmaklarım sayfaların kenarına dokunduğunda hafif bir sıcaklık hissettim. Sanki defter canlıymış gibi.
Açtım.

Bu kez sadece bir kelime değil, bir çizim vardı.
Köşelerinde yanık izleri olan, kurşun kalemle karalanmış bir oda çizimi.
Ve odanın içinde… ben vardım.
Yüzümde yok gibi bir ifade.
Ama gözlerimin önünde açık duran bir kapı.
Ve o kapının ardında… karanlık.

Kapalı kapılar.
Açılan kapılar.
Hepsi aynı yere çıkıyor gibiydi.

Telefonumun ekranı ışık verdi.
Bildirim yoktu. Ama ana ekranımda bir şey değişmişti.

Duvar kâğıdı.
Ben değiştirmemiştim.
Artık siyah fonda beyaz, el yazısıyla yazılmış bir cümle vardı:

> “Gözlerini aç, Sedef. Kapatma artık.”

Donup kaldım.
Telefonu hemen kapattım. Bataryayı bile çıkarmak istedim ama bataryası çıkmayan modellerden biriydi.
Kendimi banyoya attım.
Su sesi her zaman bana gerçekliği hatırlatırdı.
Ama bu kez, duşun altındayken bile o cümle gözümün önünden gitmiyordu.

Kapıyı kilitlememe rağmen kendimi güvende hissetmedim.
Artık hiçbir yer güvenli değildi.
Çünkü asıl tehlike içerideydi.
Beni yalnız bırakmayan, gözümün içine bakan, düşüncelerime sızan o şey…

Hava kararırken, dışarıda bir uğultu başladı.
Rüzgâr gibi değil…
İnsan sesi de değil…
Bir tür… uğuldayan mırıltı.
Aynı anda evin tüm ışıkları bir kez yanıp söndü.
Sonra bir sessizlik.
Öyle yoğun bir sessizlikti ki… kendi nefesimi bile duyamıyordum.

O an anlamıştım.
“Yarın” dedikleri, bugündü.

Kalktım.
Salona geçtim.
Televizyon kapalıydı ama ekranda yine yansıma vardı.
Bu kez yüz yoktu.

Kendimle göz göze geldim.
Ama ben değildim.
Yansıma farklı bir ben.
Sanki… daha yorgun. Daha yaşlı.
Ama o ben, gülümsüyordu.

Ve sonra…
TV’nin ekranı kendi kendine çatladı.

Deftere tekrar döndüm.
Yeni bir sayfa açılmıştı.
Bu sefer el yazısı daha netti.

> “Hazırsan, kapıyı aç.”
“Unutma, bu kapı tek yönlüdür.”

Tüm bu süre boyunca benden istenen neydi?
Hatırlamak mı?
Kaçmak mı?
Yoksa… teslim olmak mı?

Ayağa kalktım.
Adımlarım yavaş ama kararlıydı.

Kapıya yürüdüm.
Elim kapı koluna gitti.

Ve gözlerimi kapadım.

-----------------------------------------------------------------------
4. Bölüm bu kadardı umarım beğenirsiniz bu kitabı 25 yada 22 bölüm yapacağım duruma göre değişir izlenmeyi arttırıp beğeni sayılarını da arttırırsak bu kitabı basım evimde bastırabilme ihtimalim olur destekleriniz için şimdiden teşekkürlerrr🤭🐬☀️🫶🏻