3🐺Bu Yüzü Unutma Bigem

Vaveyla Yazarı: Gece Kuşu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 3🐺Bu Yüzü Unutma Bigem

"Artık bin yıl esir kalsam da unutmazdım; insan kendi vatanını bir çift gözde de bulabiliyormuş."

🐺

Kaybın pençesiyle hiç tanışmamış olan insanın en büyük korkusu, şüphesiz ki bir gün sevdiği bir kişinin yokluğuna uyanmak olacaktır.

Aslında hepimizin zihni kayıp denen bu dipsiz uçurumun varlığını bilir ama bizzat görmedikçe derinliğini asla hayal edemez.

Ancak sevdiklerinin kaybını bir kere tatmış; o soğuk boşluğa bir kez bakmış olan bir kişi için korku; artık bir olasılık değil, kaçınılmaz bir gölge gibidir. Artık onların en büyük korkusu, diğer sevdiklerini de birer birer kaybedeceği düşüncesine sonsuz bir döngüyle hapsolmaktır.

Ben de hapsolmuştum bu sonsuz döngüye.

Babamın beni terk edişinin ve yurdumdan koparılışımın yakıcı travması, kalbimin üzerinde ebedi bir yara bırakmıştı. O yaradan sızan korku da on beş yıldır beni esir tutuyordu.

Şimdi ise o kanlı elleri gördüğüm ve panik dolu sesi işittiğim an, sevdiğim birini daha kaybetme düşüncesi esir tutulan ruhumu sızlatmaya yetmişti.

O an, kılıcımın kabzasında buz tutan elimle yüzleşmek durumunda kaldım. Evet, Andre'yi seviyordum.

Ona bu zamana kadar bana baktığı gözle bakamasam da saf bir adanmışlıkla yaptığı onca şeyi kalbimin en kuytu köşesinden söküp atamazdım. O, bu entrika ve yalanlarla örülü sarayın içinde dahi çok masumdu. Yüreğinde ne politik bir hesap ne de bana karşı beslenen gram kötülük taşımıyordu. O, sadece sevdiği kadına ulaşmaya çalışan samimi bir gençti.

Andre’ye karşı beslediğim o gizli şefkatin ve kaybetme korkumun anlık itirafı, zihnime benden izinsiz inmeye başlayan bir sis bulutu gibi yayılmaya başlamıştı. Gözlerimin önünde beliren bu duygusal bulanıklığı fark ettiğim an, kendime gelmek için hızla silkindim.

Zırhımı yeniden kuşanırken göz pınarlarımdan kaçan birkaç sıcak gözyaşı damlası yanaklarımdan süzüldü. Neyse ki yoğunlaşan yağmur, bu utanç verici insanlık anını gizlemişti. Gözyaşı döktüğüm asla belli olmamıştı.

Gerçi, bunun ne önemi vardı ki?

Ölümcül bir tehlike kapıdayken bu maskeyle uğraşmak çok saçmaydı.

Yine de ben, buzlu börü kızı kabuğumu kolayca kırıp atamıyordum işte! Çünkü o kabuk, on beş yıldır benim hayatta kalma mekanizmam olmuştu.

Kendine gel Ayra! Andre tehlikede!

İçimden kendime fısıldamış olduğum bu gerçekle endişem, anında duygusal kargaşamın yerini aldı ve sesimdeki tüm hassasiyeti silip süpürdü.

Sadece, "Nerede?" diye sordum.

Onun nasıl ve ne hâlde olduğunu oraya vardığım zaman görebilirdim fakat şimdi en ufak bir detay bile vakit kaybıydı. Andre'nin bana, bize ihtiyacı olabilirdi ve benim önceliğim; elbette ki bir an evvel onun yanına varabilmek olmalıydı.

Hizmetçi kız, sorumun keskinliği karşısında kan çanağına dönen yeşil gözlerini benimkilere dikti. Gözlerindeki dehşet, içinde bulunduğumuz durumun ciddiyetini haykırıyordu. İçim titrese de belli ettirmemeye çalıştım ve ona odaklandım.

"Söylesene nerede?!"

Titreyen dudaklarını zapt etmeye çalışırken aynı şekilde kontrolsüzce titreyen elini ağır çekimdeymişçesine havaya kaldırdı ve korkuyla çıktığı yeri işaret etti.

Lukan'ın da benim de bakışlarımız, bir şimşek hızıyla kızın işaret ettiği noktayı buldu: Açık olan mutfak kapısı ve onun ardındaki o loş, sessiz koridor.

"Mu-mu-mutfaktan çıktıktan sonra yu-yukarı kata çıkan koridorda," dedi kız. Sesi beynine hücum eden şokla kesik kesikti. "Yerde uzanmış vaziyette..."

Cümlesinin tamamlanmasını bekleyemezdim. Andre'nin konumunu öğrendiğim an, yayından fırlayan bir ok misali hareket ettim. Hızla mutfak kapısına doğru koştum.

Hizmetçi kızın ağzından çıkan diğer kelimeler, şimdi bir fısıltıdan ibaretti ve artık kulaklarıma ulaşamayacak kadar geride kalmışlardı. Yalnızca Lukan'ın endişeyle yere basan ayak seslerini arkamda sert bir ritimle işitiyordum ama onu beklemeye vaktim yoktu. Bu yüzden ondan önce, koca mutfağın buğulu ve telaşlı atmosferini bir solukta aştım.

Karşımda, ne olduğunu anlamaya çalışan kalabalık bir hizmetli kümesi koridorun girişini tıkıyordu.

Duraksamadım. Onların dağılmasını beklemeden, "Çekilin önümden! Kenara geçin!" diye bağırdım.

Gürleyen emir dolu sesim, sarayın o gürültülü mutfak atmosferinin tam ortasına bir yıldırım gibi düştü.

Hizmetliler üşüştükleri yerden korkuyla ayrılmaya ve bana hızla yol vermeye başladılar.

Bu sayede hizmetlilerin oluşturduğu canlı engeli aşıp bana tarif edilen o loş, dar koridora kendimi atabildim. Gürültü arkamda kaldı. Şimdi önümde sadece sessizlik, belirsizlik ve sırtını buz gibi duvara yaslayarak yere yığılmış kanlar içinde bir beden vardı.

Gördüğüm manzara, aklımın kabul sınırlarını zorladı.

Göz bebeklerimin bu dehşet tabloyu daha iyi seçmek istercesine, kontrolsüzce büyüdüğünü hissettim. Bütün kanım yüzümden çekilip damarlarıma hücum etti.

O anki saf endişe ve panikle, sanki bütün kaleyi uyandırmak istercesine, "Andre!" diye bağırdım.

Sesim, duvarlarda acı bir çığlık gibi yankılandı ama yukarıda devam edilen eğlencenin kulağıma dolan müzik sesini bastırmaya yetmedi.

Sesimi duyan yaralı Andre o ağır, tükenmiş bedeniyle zorlukla başını kaldırdı.

Gözleri, içinde bulunduğu durumun yorgunluğuyla kısılmıştı ama yüzüme baktığı an, o kısık bakışlarda dahi tanıdık bir parıltı yakaladım.

Güçlükle yutkundu. Gelenin ben olduğumu tam olarak anladığında o acısına rağmen tebessüm etmeye çalıştı. Dudaklarının köşesi, zoraki bir çizgi halinde yukarı kalktı. Bu tebessüm, bir kahramanlık gösterisinden çok teslimiyet ve huzur içeriyordu.

Hızla yanına koşup yanı başında diz çöktüm.

Alnından boncuk boncuk damlayan soğuk terler yanaklarından süzülüyor ve göğsünün hemen altında, gösterişli beyaz ceketini kana bulayan o koyu kırmızı lekenin üzerine düşerek buharlaşıyordu. Kanın yoğun, metalik kokusu buram buram burnuma doluyordu.

Ona dokunmak istedim. O kanlı ve tükenmiş vücuda ulaşıp o masum ruhun acısını dindirmek istedim.

Ancak bu arzunun zehri öylesine güçlüydü ki kendimi durdurdum.

O duygusal zaafı göstermemek adına ellerime hükmetmek zorunda kaldım. Sağ elimi, kılıcımın buz gibi kabzasına sıkıca sardım. Sol elimle de kaftanımın ağır, sert etek kısmını kavrayıp var gücümle sıkmaya başladım. Bu hareketim, içimdeki çığlığı bastırmak için uyguladığım fiziksel bir cezaydı aslında.

"İyi misin? Ne oldu sana böyle? Kim yaptı? Bunu kim yaptı?!"

Kelimeler ağzımdan dizginlenemeyen bir öfke ve endişe karışımıyla, art arda atılan oklar gibi çıktı.

'İyi misin?' sorusu bile ne kadar saçmaydı bu manzara karşısında? O an bunu düşünmemiştim işte! Mantığım ilginç bir şekilde devre dışı kalmıştı.

Andre, İliryalı olmasına rağmen bir Asyalı'yı andıran çekik kahverengi gözlerini acıyla kıstı. Masum masum yüzüme bakarken gözleri, gözlerime tırmandı.

"Sen..." diyebildi. Sesi o kadar hâlsizdi ki neredeyse sadece havayı titretiyordu.

Bir müddet sustu. Kupkuru kesilen dudaklarını hızlıca diliyle ıslattı ve zorlukla bir kere daha yutkundu. İnip kalkan adem elmasını gördüğüm an, yüzünü derin bir acıyla buruşturdu. Bu basit hareket bile canını epey yakmış olmalıydı.

"Sen gerçekten... Benim için mi endişelendin?"

Bu ölümcül anda dahi onu kanlar içinde bırakan ihanetten çok, benim gizli duygularımı doğrulatma arayışındaydı.

Yüzünde solgun bir mutluluk vardı. Hâlâ gülümseyebiliyordu. Normal bir zamanda olsa, eminim sevincinden havalara uçardı. Bu, onun ne kadar saf ve bana ne kadar bağımlı olduğunun acı bir kanıtıydı.

Ama olmamalıydı.

Ona ümit vermemek ve o anlık duygusal zaafımı daha fazla açığa çıkarmamak adına sessiz kaldım. Sadece, kılıcımın kabzasını sıkan elimle o duygusal zırhımı yeniden güçlendirdim.

"Bunu sana kim yaptı?"

Sorumu daha keskin, daha soğuk bir tonda yineledim. İstemesem de gözlerime bulaştığından emin olduğum endişe kırıntılarını yok ettim.

Buz gibi baktım yüzüne. Her zamanki gibi ruhum alınmışçasına. Çünkü artık duygusallığa yer yoktu. İhanetin kaynağını bulmalıydım.

Bu andan itibaren Andre’nin soluk dudaklarından dökülen kelimeleri can kulağıyla dinledim çünkü bu anlatacakları, benim görevimin başlangıcı olacaktı.

"Bilmiyorum. Ben yanınıza geliyordum. Bir askerden şüphe ettim. Onu durdurdum ve ne olduysa o an oldu. Çok hızlıydı. Ona engel olamadım."

Çok kısık bir sesle söyleyebildiği bu kırık dökük cümleler, hikâyenin gidişatını netleştirmişti.

"Neyinden şüphelendin?" diye sordum.

"Miğferi. Bir şövalye gibi zırhlı giyinmişti ama miğferi şövalyelere değil, piyadelere ait bir miğferdi. Bir şövalye asla böyle bir hata yapmaz. Kendi miğferini tanır."

"Nereye gitti Andre?"

"O... O yukarı çıktı."

O an Andre'nin zayıf bir veliaht değil, gerçekten iyi bir gözlemci olduğunu bir kere daha fark ettim.

Bu, sıradan bir muhafızın işi değildi. Büyük ihtimalle biri, içeri girebilmek adına şövalye kılığına bürünmek istemiş ancak ordu disiplininden ve giyim kurallarından habersiz olduğu için yanlış miğferi başına geçirmişti.

Tam o sırada hıçkırarak yanıma çöken Lukan; ellerini ağabeyinin terli, soğuk yanaklarına yerleştirdi.

"Ağabey!" diye bağırdı. Sesi acıyla yırtılmış ve titrek bir şekilde dışarı çıkmıştı.

Lukan'ın burada olup Andre'nin başında kalmasını fırsat bilerek ben de hızla ayaklandım. Kanlı manzarayı izlemeye devam eden kalabalığa doğru döndüm. Sesimdeki börü hiddeti ile bir kere daha gürledim:

"Ne duruyorsunuz öyle?! Prensiniz yaralı! Biriniz hemen gidip hekime haber verin! Biriniz muhafızlara haber salın, Prens Andre'yi dikkatli bir şekilde odasına çıkarsınlar! Biriniz de şu lanet eğlenceyi durdursun! Hemen krala ve kraliçeye durumu bildirsin!"

Emrim, tartışmasız bir yasa gibiydi. Korkuyla ve büyük bir telaşla dağılmaya başlayan hizmetçiler, koridorun sessizliğini anında bozdular.

Gözlerim bu sefer hüngür hüngür ağlayan ve kardeşinin elini tutan Lukan'ı buldu. O kadar çaresizdi ki...

"Sen de burada kal Lukan. Andre'nin başından sakın ayrılma."

Andre, gideceğimi anlayınca itiraz etmek ister gibi dudaklarını araladı ancak konuşacak mecali kendisinde bulamadı. Acıyla dolan gözlerinin içine korku dolu bakışlarını yerleştirip gözlerime mahzun mahzun baktı.

Ona da Lukan'a da son bir kez daha bakıp, "Dikkatli olun," diyerek kardeşçe bir güvenle son talimatımı verdim. Arkamı dönüp gideceğim vakit Lukan panikle bağırdı:

"Sen nereye abla?!"

Lukan'ın sesi, arkamda bir uyarı ve yalvarış karışımıyla kulaklarıma dolarken durdum ama arkamı dönmedim. Kabzasını tutmakta olduğum kılıcımı hızla kınından sıyırdım. Keskin çeliğin sesi, taş koridorlarda acı bir feryat gibi yankılandı.

"Bunu yapana haddini bildirmeye! Burada kal ve dikkatli ol!"

"Tamam ama sen de dikkat et! Ortada hiç muhafız görünmüyor."

Doğru söylüyordu. Ne dışarıda ne de içeride hiç muhafız yoktu. Bu boğucu sessizlik ve gözle görülür boşluk sıradan bir nöbet değişimi değil, planlı bir aksaklığın ya da büyük bir felaketin habercisiydi.

O an, tıpkı bir börü gibi intikam arzusuyla yanıp tutuşmaya başladım. İçimde yanan bu arzu da harekete geçmedikçe canımı yakıyordu. Bu sebeple, Andre'nin masumiyetini bu koridorda bırakıp içerideki caniyi bulmak için yukarı kata doğru tırmanmaya başladım.

Biraz sonra beni, merdiven basamaklarında dahi üst üste yığılmış kanlı muhafız bedenleri karşıladı.

Daha temkinli davranarak ilerleyişimi sürdürdüm. Her adımımda yerde uzanan daha fazla muhafız görmek dişlerimi sinirle bilememe sebep oldu.

Andre'ye bunu yapan kişi ya tek başına değildi ya da tek başına bunca muhafızı hâlledebilecek kadar yetenekliydi.

Ağır ve dikkatli adımlarla onlarca odası bulunan uzun, gotik koridorda kanlı bir muhafız bedeninin daha üzerinden atladım.

Attığım her adımda ayakkabılarımın tabanı temas ettiği kan ile boyanıyor ve çıkardığı küçük, ıslak ses sinirlerimi geriyordu.

Üstelik dışarıdaki yağmurda sırılsıklam olan kıyafetlerimden ve uzun, ıslak saçlarımın uçlarından süzülen damlalar yerle temas ediyor; her damla koridorda bir yankı oluşturuyordu.

Bu büyük bir sorundu çünkü koridor o kadar sessizdi ki çevredeki her bir ses bu sessizlikte büyüyordu. Neredeyse kendi hızlanmış kalp atışlarımı bile duyabiliyordum.

Bu esnada içim büyük bir hisle doldu. Hislerimde yanılmazdım. O buradaydı. Benim varlığımı hissetmişti ve biraz sonra ansızın önümdeki açık kapılı odadan çıkıp bana saldıracaktı.

Zaman bile sayabilirdim.

5...

Gözlerimi 2 adım ötemdeki odadan bir an olsun ayırmadan kılıcımı havaya kaldırdım ve savunma pozisyonunda, avını arayan bir börü çevikliğiyle ilerlememi sürdürdüm.

4...

Kaslarım gerildi. Her an yakın temas kurabilirmişim gibi kendimi sıktım. Nefesimi yavaşlattım.

3...

Yavaş ama seri adımlar atmayı aniden bıraktım. Taşın üzerine damlayan damlaların sesi bile durmuştu sanki.

2...

Sağ ayağımı kaldırıp son adımımı atacakken kılıcının parıltısı, tam karşımdaki sıska pencere camına yansıdı ve ani bir ışık hüzmesi gibi gözüme değdi. Yanılmadığımı bir kez daha, somut bir kanıtla anladım.

1...

Dudaklarımı zoraki bir gülümsemeyle hafif yukarı doğru kıvırdım. Hamlesinin yoğunlaşacağını düşündüğüm noktayı milimetrik bir hızla tespit ettim ve büyük bir çeviklikle eğildim.

O an...

Başımın üzerinden tıslayarak geçen keskin kılıcın havada bıraktığı uğultulu sesini kulaklarımda işittim.

Saniyeler önce üzerimden geçen o öldürücü çeliğin rüzgârı henüz dinmemişken ben, yapmam gerekeni yaptım. Eğildiğim yerden bir yay gibi hızla doğrulup elimdeki kılıcın keskin kenarını, karşımdaki kişinin kılıcıyla inanılmaz bir kuvvetle tokuşturdum.

Bu kez metalin metale vuruşundan çıkan o kuvvetli, tiz çınlama sesi dar koridorda sağır edici bir yankı oluşturdu.

Saldırgan, kılıcını benimkinden ayırmadan bütün ağırlığını üzerime verdi.

Amacı netti: Beni kendi kılıcımla duvar arasında sıkıştırmak ve nihayetinde bu taş duvara yaslayarak savunmasız hâle getirmek.

Onun bu bariz hamlesini anladığımı asla belli etmedim. Aksine, sanki güçsüzmüşüm gibi davranarak onun agresif oyununa ayak uydurdum. Vücudumun geriye doğru kaymasına izin verdim.

Ancak sırtım soğuk taş duvara yaslanmaya ramak kala, o anlık boşluğu yakaladım.

Sağ elimdeki kılıç rakibimin kılıcına kilitliyken sol elim hızla belimdeki saklı hançerime uzandı. Şövalye zırhlarının zayıf noktalarını çok iyi biliyordum. O beni sıkıştırmanın keyifli anını yaşarken beklemediği bir hızla hançeri, omuzunun hemen altındaki eklem noktasına sapladım.

Çelik, zırhın milim bir farkla boş olan yerinden tam isabetle girdi ve eti kolaylıkla yarıp geçti. Hançerimin içeri girdiğini hissettim.

Onun dudaklarından dökülen boğuk homurtu, koridorun sessizliğinde kayboldu.

Saplanan hançerin şiddetli acısıyla sarsılan saldırgan, hızla kendisini geri çekti.

Benden bu beklenmedik ve ölümcül karşı hamleyi asla beklemediği, hareketlerindeki sarsıntıdan ve yüzünü gizleyen çelik miğferin ardındaki titrek nefes alışından belliydi.

Bu şaşkınlık, benim için altın değerinde bir fırsattı.

Onun bu geçici zayıflığını fırsat bilip avını kovalayan bir yırtıcı gibi üzerine gittim.

Hiç beklemeden kılıcımı havaya kaldırdım ve acımasız bir kararlılıkla aşağı doğru indirdim.

Yarasına rağmen uzunca bir süre benimle o hâlde kılıcını tokuşturdu.

Metallerin çarpışma sesi, koridorun duvarlarını delmeye devam etti.

Ancak bu çatışmanın ortasında, gözlerimden kaçmayan kritik bir detay fark ettim: Saldırgan, elindeki ağır şövalye kılıcına ve onun uzunluğunun gerektirdiği tekniğe aşina değil gibiydi. Vuruşları beceriksizdi, ağırlığı istediği gibi kontrol edemiyordu.

Kılıcımı kendime doğru çektim. Bu benim için bir geri çekilme değil, taktiksel bir pozisyon almaydı. Savunma pozisyonunda kalıp saldırganın etrafında yavaşça dönmeye başladım.

O da yarasının acısına rağmen aynı titizlikle savunma pozisyonuna geçti ve benimle beraber dönmeye başladı. Aramızdaki mesafe sabitti ancak gerilim doruktaydı.

"Kimsin sen?" diye sordum sesime aşağılayıcı, buz gibi bir alay takınarak. Amacım onu konuşturmak, dikkatini dağıtmaktı.

Sessiz kaldı. Cevap veremedi. Gözlerimi kısıp yüzünü gizleyen miğferin dar aralığından görünen gözlerine odaklanmaya çalıştım.

Saldırgan, çekik olduğundan emin olduğum siyah gözlere sahipti ve o gözlerle bana aynı dikkatle, hatta yoğun bir merakla odaklanmıştı.

Nefes nefese önce gözlerime baktı, sonra yüzüme. Daha sonra bakışlarının yukarıdan aşağı doğru yavaşça süzüldüğünü fark ettim. Sırılsıklam olmuş kıyafetlerimi inceliyordu, bundan emindim ve bende her ne gördüyse gördüğü şeyin onu epey şaşırttığını da hissedebiliyordum.

"Buralı değilsin, değil mi?" diye sordum bu sefer. Yine cevap vermedi. Delici gözleri, kıyafetlerimden tekrar gözlerime tırmandı. Burnundan verdiği hızlı nefes sesiyle gülümsediğini anladım.

"Gözünüzden pek bir şey kaçmıyor gibi."

Kendimi yormadan onu daha da aşağılayan ses tonumla, tek kelimeyle, "Kaçmaz," dedim.

İlirya'nın diline de pek hâkim değildi. İlirce biliyordu ama sonradan öğrendiği telaffuzundan çok belli oluyordu.

"Buralı olmadığın belli," dedim ve analizimi yüksek sesle dile getirerek dikkatini dağıtmaya çalıştım.

"Elindeki kılıcın ağırlığı ve uzunluğuna bile yabancı birisin. Onu istediğin gibi kontrol edemiyorsun ama kılıç kullanmayı da bilmiyor değilsin. Yüksek ihtimalle daha hafif ve kısa kılıçlara yatkınlığın var. Saldırı taktiklerin de güzel fakat İlirya'daki askerlere bu taktikler öğretilmez. Çünkü senin taktiklerin hafiflik ve hız gerektiriyor ama sen, bunları üzerine geçirmiş olduğun ağır zırhlarla yapamadın."

Analizimi bitirdiğim an, dehşet verici bir ihtimal beynimde şimşek gibi çaktı. Yutkunmadan edemedim. Hatta sesim bir an güçten düşer gibi oldu. Hafiften kekeledim ama kendimi toparlamam uzun sürmedi.

"Bo-bozkırdan mı geliyorsun?"

Yurdumdan, hasret duyduğum topraklarımdan...

Bu düşünce yüreğimdeki bir tele dokunup onu sızlatırken saldırgan, hiç beklemediğim bir şey yaptı.

Elindeki ağır kılıcı yere bıraktı. Ardından başına uzanıp bir an bile tereddüt etmeden miğferini çıkarmaya başladı.

O adımlarını durdurunca ben de dönmeyi bıraktım. Olduğum yerde, onun 2-3 adım ötesinde kalıp büyük bir dikkatle bakışlarımı, miğferden sıyrılmaya başlayan yüzüne odakladım.

Önce saçları çarptı gözüme.

Büyük bir özenle aralarına örgüler yapılmış uzun, siyah saçlarını görünce bile nefesim kesilir gibi oldu.

Uzun saçları, üzerindeki zırhın omuz kısımlarından aşağı özgürce dökülürken onların özgürlüğünü; kıskançlığımı gizleyemediğim bakışlarımla seyrettim.

Herkes genelde sevdiği bir kişiyi kıskanırken ben, özgürce salınabilen saçları kıskanıyordum, evet.

Biraz sonra saldırganın yüzü de tüm çıplaklığıyla gözlerimin önüne serildi.

Siyah çekik gözlerinin hafif iriliği de vardı ve bu gözler bana hiç yabancı değildi!

Bu gözleri birkaç gün önce kalabalığın arasında görmüştüm! Hatta öyle ki herkesten farklı bakan gözleriyle oldukça dikkatimi çekmişti. Bunca zamanlık esaretimin ardından onun bakışlarında vatanımı bulabilmiştim.

Yanılmamışım.

O gerçekten de bir Türk'müş.

''Sen... Sen o'sun.''

Kendisini hatırladığımı anlayınca yüzünde geniş bir tebessüm belirdi. Tıpkı o gün bana baktığı etkileyici bakışlarla gözlerime baktı.

Yüzü bebek gibiydi. Yırtıcı keskinliğe sahip bakışlara ve gerçekten yakışıklı bir yüze sahipti.

İyi ama neden buradaydı?

Neden Andre'yi yaralamış ve sarayı kana bulamıştı? Bunu yaptığı takdirde iki devlet arasındaki antlaşmayı tehlikeye atacağını bilmiyor muydu?

Zihnimden geçirdiğim tüm sorular, onun dudaklarını kıvırıp gülümsemesiyle anlık buharlaştılar.

Miğferi, iğrendiği bir yabancı nesneden kurtulurcasına yere fırlattı.

Kara gözleri şaşkınlıkla bakan gözlerime kenetlenmişti.

Beni böyle görünce yüzündeki küstah gülümsemeyi kademe kademe artırdı. O sırada gözlerinin derinliklerinde yanan ateş, benim de ruhumu yakmaya başladı.

Sonra...

Sonra çok özlemiş olduğum öz dilim Türkçe ile, "Bu yüzü unutma bigem," dediği an yanmaya başlayan ruhumun saniyeler içinde küle döndüğünü hissettim.

"Çünkü ben seninkini asla unutmayacağım."

Kaşlarım, bu sahiplenici ve tehditkâr vaat karşısında refleksle çatıldı.

İçimde yanan ateşi tükürüklerimle söndürebilirmişçesine üst üste, çılgınca yutkunmaya başladım. Bu sefer cevap veremeyen, boğazı düğümlenen taraf ben olmuştum.

Ayrıca... Türkçe işitince ürpermeye başlayan tüylerim, bigem kelimesini işitince şaha kalkmıştı ve epey zaman geçmesine rağmen ürpertisini üzerimden atamamıştım.

Burada herkes bana kendi dillerinde olduğu şekilde prenses olarak hitap ederdi. Öz dilimde prenses yerine kullanılan "bige" kelimesini işitmeyeli çok olmuştu.

"Sen..." diyebildim ve sustum.

Ardından yeniden gücümü toparlayıp konuşabilmeyi denedim.

"Sen... Nasıl? Neden? Neden buradasın? Neden yaptın bunu?"

Yabancı, omuz silkerek umursamazca gülümsedi. Onun için Andre'nin hayatı ve saraydaki katliam, önemsiz bir detay gibiydi.

"Bunları bilmene gerek yok, bigem. Ama illa bir şey öğrenmek istiyorsan şunu bil: Benden sana asla zarar gelmez."

Omuzunda asılı duran hançerime bakıp gülümsedi.

"Emanetini alıyorum," dedi çılgınca. Ardından tek gözünü kırpıp devam etti:

"Ve onu benden almaya gelmeni dört gözle bekliyorum."

Bu küstahlığına karşılık içim inanılmaz derecede gıcıklandı. Kontrolümü kaybettim.

Kaşlarımı hırsla çattım ve yüzümdeki şaşkınlık dolu ifadeyi anında silip yerini saf öfkemin almasını sağladım. Haşin adımlarla onun üzerine doğru ilerledim.

Burnumdan öfkeyle nefes alıp veriyor, elimdeki kılıcın kabzasını var gücümle sıkıyordum.

O ise bu hâlime aldırmadan olduğu yerde öylece, sakin ve kendinden emin bir şekilde beni bekliyordu.

Saniyeler içinde karşısına geçip onu zırhının yakasından tuttum ve geriye doğru itmeye başladım. Karşı koymadı. Geri geri gitti ve sırtı duvarla buluşunca durmak zorunda kaldı.

Hızımı kaybetmeden elimdeki kılıcın keskin ucunu boynuna dayadım ama o, yalnızca gözlerime kenetlenmişti. Gözlerini gözlerimden ayırmadan gülümsemeye devam ediyordu. Biraz sonra ölebilecek olması umurunda bile değil gibiydi.

Gerçi... O gerçekten bir Türk ise bu duruma pek şaşırmamam gerekti çünkü Türkler, gözlerini kırpmadan ölüme seve seve gidebilecek nadir kavimlerden biriydi.

Boynundaki kılıcımın ucuyla dudakları arasındaki mesafe korkutucu derecede azdı. Onun alıp verdiği nefeslerin yüzüme tatlı bir sıcaklıkla vurabileceği mesafedeydim.

Kalp atışlarımın bu beklenmedik yakınlaşmayla hızlanmaya başlamasına o an bir mana veremedim ve ben de gözlerimi onun kara gözlerinden çekemedim.

Denedim ama ilginç bir şekilde bunu başaramadım. Büyülü gibiydi gözleri ve ben, o gözlerin içine çeken büyüsüne karşılık zayıflık gösterdim. Direnemedim.

"İyi oldu böyle, bigem. Şimdi böyle yakından baktıkça..." dedi ve başını boynundaki kılıcımın tehdidine rağmen biraz daha eğerek bana yaklaştırdı.

"...yüzünün her karışını zihnime kazıyabilmek çok daha kolay oldu."

Neredeyse fısıldayarak söylediği bu sözlere karşılık tüylerimin bir kere daha ürpermesi normal miydi? Peki ya kalbimin bana bu kadar yabancı davranması? Sanki başka birine aitmişçesine bu yabancı duyguları hissetmeye başlaması normal miydi?

Hayır hayır, değildi!

Aklımı bulandırmasına, yurdumun sesiyle beni teslim almasına izin vermemeliydim. Türk de olsa, o Andre'nin canına kastetmişti.

"Kes sesini artık," dedim sert bir tonda.

Yine umursamadı. Kılıcımın boynunda açtığı hafif kesikten süzülen kana bir anlığına gözüm kaydı.

O da bu anı fırsat bildi. Çevik bir refleksle kılıç tutan sağ koluma uzanıp bileğimi yakaladı ve kılıcımı hızla kendi boynundan uzaklaştırdı. Diğer eliyle de yakasında olan elimi yakalayarak beni kendi çevremde ustalıkla döndürdü.

O, omuzundaki yaradan ötürü acıyan canına karşılık dişlerini sıkarken benim de sırtım onun gövdesine yaslandı. Ben henüz direnip karşı koymaya başlayamadan kulağımda son kez sesini işittim.

"Benden sana asla zarar gelmez dedim, bigem. Ama bunun için beni affet."

Sözlerini tamamladıktan hemen sonra boynumun arkasında keskin ama anlık bir acı hissettim. Sanırım boyun bölgesindeki bir sinir noktasına vuruş yapmıştı.

Ellerimi de serbest bırakmıştı ama bu keskin acı, beni anında sersemletmişti. Başım dehşet verici bir hızla dönmeye; gözlerim benden bağımsız bir şekilde, yavaşça kapanmaya başlamıştı. Zihnim, âdeta beyaz bir boşluğa doğru çekiliyordu.

Nihayet bacaklarımın yer ile bağlantısının kesildiğini ve bayılıyor olduğumu hissettim. Düşmeye başladım ancak o son anda Türk tarafından belimden yakalandım.

Yavaşça, kontrollü bir şekilde yere bırakıldım.

Hatta bir an başımın altına yerleştirdiği sıcacık elini ve o elin yumuşaklığını dahi hissedebildim.

Ardından yastık görevi üstlenerek başımı yumuşakça zemine bırakan bu eli, sol yanağımın üzerinde hissettim.

Türk, başparmağını kullanarak hafif dokunuşlarla yüzümü okşadı ve bu sırada son kez eğlenircesine konuştu.

"Şşşttt! Güzelce dinlen bigem. Söz, benden bunun acısını çıkarman için yeniden sana geleceğim."

...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

63okunma 49beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18