1. bölüm / 3
Bige:Gümüş Yılanın Ahdi🐺1.Bölüm:"Bir Çift Kara Göz"🐺
Bölümler 3Şu an: 🐺1.Bölüm:"Bir Çift Kara Göz"🐺
- 1 🐺1.Bölüm:"Bir Çift Kara Göz"🐺2.676 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2🐺 Gökyüzü Çadırımız2.553 kelime
- 3 3🐺Bu Yüzü Unutma Bigem3.277 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Yılanların arasında dilsiz bir kurt gibiydim. Sonra bir çift kara göz gördüm ve o an ruhum, ilk kez kendi diliyle uludu."
🐺
İlirya’nın taş sokaklarında yürümek, paslanmış bir bıçağın ağzında yürümeye benziyordu. Her adımda keskin bir acı, her adımda derin bir güvensizlik...
Havadaki nemli deniz kokusu, kızarmış et kokuları ve nereden geldiğini kestiremediğim türlü çeşit kötü koku birbirine karışıyor; genzimi fena hâlde yakıyordu.
Üstelik tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de her köşeden yükselen ve hiçbir kelimesini sahiplenemeyip hep yabancı kaldığım İlircenin kirli gürültüsü, bu koku seline eşlik ediyordu.
Aklımdan herhangi bir zorum yoktu. Zorunda olmasaydım buralara gelmezdim ama can sıkıntısından ötürü Veliaht Prens Agon'dan bir görev almış ve aldığım görevle kendimi zorunda bırakmıştım.
O yüzden şu an içinde bulunduğum ortama da, insanların bana karşı olan korku ve tiksinti dolu bakışlarına da katlanmak zorundaydım.
''Türk prensesi değil mi o?''
''El Kesen.''
''El Kesen mi?''
''Duymadın mı hiç? Kendisine dokunan herkesin elini kesip attığı söylenir. O yüzden İliryalılar arasında El Kesen olarak bilinir.''
İşittiğim bu fısıltılar, yüzümdeki buzdan maskenin ardında belli belirsiz bir tebessümün uyanmasına neden oldu. Bu gülüşün dışarıdan ne kadar ürkütücü göründüğünü biliyordum ama dürüst olmak gerekirse, bu dehşetin tadını çıkarıyordum. Benden korkmaları hoşuma gidiyordu çünkü bu sayede, bu yabancı şehirde hayatta kalabilmenin en büyük teminatını elimde bulundurabiliyordum.
Neden korktuklarına gelecek olursak...
Onların gözlerindeki bu korkunun ve bakışlarındaki soğuk mesafenin sebebi, elbette beni her daim takip eden özel kraliyet şövalyeleri değildi. Bizzat bendim. Çünkü ben, yıllardır savaştıkları Türklerin tek çatı altında birleştikleri Aşina Kağanlığının biricik bigesiydim. Bir Türk'tüm ve altında nice hikâyelere imza attığım "el kesen" lakabına sahiptim.
Arkamdaki şövalyelerden anlaşılmasa bile üzerimdeki siyah, geleneksel Türk kıyafetlerimden; aralarına asil örgüler yaptığım uzun saçlarımdan, saçlarım ile alnıma uzanan gösterişli takılarımdan ve belimdeki kılıçlardan bir Türk olduğum kolaylıkla anlaşılabiliyordu. Bu krallıkta saray tarafından korunan ve rahatça gezebilen tek Türk de ben olduğum için el kesenin ben olduğumu anlamaları hiç zor olmuyordu.
Bu sebeple, şu an attığım her adımda beni gören İlirya halkı korkuyla geri çekiliyor ve önümü boşaltarak yolumu açıyorlardı. Onlar sayesinde hızımı koruyabiliyordum. Bir an önce işimi bitirip gitmek istediğim için de hızımdan gayet memnundum ama belli ki olmayanlar da vardı. İlk serzeniş, hemen arkamda beni takip eden Şövalye Genti'den geldi.
Genti, omzumun üzerinden hafifçe eğilerek, "Prenses," dedi ve dalmış olduğum düşüncelerden sıyrılmamı sağladı. Sesi her zamanki gibi muzip olsa da saygısından ödün vermemeye dikkat etti.
"Eğer bu hızla devam ederseniz, İlirya’yı fethettiğinizi sanacaklar. Biraz yavaşlayın da halkın güzelliğini görün."
Halkın güzelliği? Bu pisliğin içinde mi? Şaka yapıyor olmalıydı.
Ben işittiğim kelimeler karşısında kaşlarımı çatıp yüzüme tiksinti dolu bir ifade yerleştirirken, benim yerime Şövalye Dardan hırıltılı bir gülüşle araya girdi. "Halkın güzelliğini mi, yoksa fırından yeni çıkan ekmeklerin kokusunu mu Genti? Prensesin bizim gibi midesiyle düşündüğünü sanmıyorum. O yüzden sussan iyi olur.''
"Ama sarayda yok ki böyle enfes lezzetler. Ayda yılda bir çıktık zaten, buraya kadar gelmişken doyurmayalım mı midemizi? Tatmayalım mı şu lezzetleri?''
''Prenses isterse tadarız," dedi Dardan, son sözü bana bırakarak.
Genti bir kere daha omzumun üzerinden eğildi. Yüzüme beklenti dolu bakışlarla bakmaya başladı. Ardından ağzı yırtılırcasına sırıtarak, ''Prensesim, ister misiniz?'' diye sordu.
Elime düşmelerini ve böyle durumlarda onlara gıcıklık yapmayı epey seven biriydim. O sebeple yüzüme çok da belirgin olduğunu düşünmediğim hafif bir tebessüm yerleştirdim. Her zamanki sert tonumla bir anda, ''İstemem,'' dedim.
Genti'nin yüzündeki sırıtışın kademe kademe soluşuna şahit oldum.
''Ben istemem ama size müsaade veririm. Ne isterseniz yersiniz.''
Şimdi göremesem bile arkamda ikisinin de gülüşerek birbirlerine vurmak suretiyle heyecanlarını paylaştıklarını biliyordum. Onları çok iyi tanıyordum çünkü çocukluğumdan beri beni onlar koruyordu. Hep onlarla birlikteydim. Onlarla birlikte büyümüştüm. İster istemez bir aile bağımız da oluşmuştu. Bana yeri geldiğinde bir kardeş, yeri geldiğinde bir abi gibi olmuşlardı. Yürekleri temizdi. Güler yüzlü, esprili ve sempatiklerdi. Güzel de savaşıyorlardı. Onların gözlerim önünde şövalye oluşlarına tanık olmak, o anlarda gururlu bir kardeş gibi hissetmeme sebep olmuştu çünkü onlar gerçekten hakkıyla olmuşlardı.
''Sen bir tanesin, prenses.'' Genti yağ yakmaya başlayınca adımlarımı biraz daha hızlandırdım. Goygoylarından uzaklaşmak için onlarla aramı açmak istedim ama ne yazık ki yapamadım.
Genti hemen bana yetişti ve imalı bir ses tonuyla, ''Prenses?'' dedi.
Herhangi bir karşılık vermesem de sormak istediği soruyu dillendirdi: ''Biz neden saraydan kaçarcasına uzaklaştık?''
Dardan, Genti'nin sorusuna soruyla karşılık verdi: ''Prens Agon'dan emir aldı ya Genti?''
Genti tek kaşını havalandırıp yüzünden silmediği tebessümüyle Dardan'a baktı. ''Prenses ne zaman kraliyetten gelen bir emri uygular oldu?''
Doğru da söyledi. Bugüne kadar bana verdikleri hiçbir emri yerine getirmemiştim. Hatta bir emir verildiyse, inadına tam tersini yapmıştım.
Bu arada Genti durur mu? Durmaz. Her zamanki gibi lafını süzgeçten geçirmeden pat diye söylemeye devam eder. "Kim bilir, belki de Prensesimiz sadece Prens Andre'nin aşk dolu bakışlarından kaçmak istemiştir."
Hızlı adımlarım bir anda durdu.
Arkama dönmedim, sadece omzumun üzerinden onlara tek bir bakış attım.
İriliği de olan çekik gözlerimdeki o dondurucu, bozkırın ayazını taşıyan soğukluk; havadaki nemi bile kristalleştirebilecek düzeydeydi. Dolayısıyla, bu bakışlarıma maruz kalan Genti'nin yüzündeki şakacı ifadenin anında donması pek de şaşırtıcı olmadı.
Dardan ise boğazını temizleyip bakışlarını hızla yerdeki çatlaklara indirdi. Tek bir kelime etmeme gerek kalmadan anında sustular.
Aslında onların bu sadık ama geveze hâllerine içten içe değer veriyordum ama benim sözlüğümde zayıflığa yer yoktu. Ağızlarına alay konusu olarak alacakları bir kişi olmayacaktım. Her ne kadar haklı olsalar bile...
Evet, Andre'nin bana karşı olan masum ilgisinin farkındaydım ve yine evet, onun masum bakışlarından kaçmak için bir ilki gerçekleştirmiştim. Veliaht Prens Agon'u da şaşkınlık içinde bırakarak kendime bir görev almıştım! Çünkü Andre'nin istediği şey imkânsızdı ve bir beklentiye giremeyeceğini kendisi de çok iyi biliyordu.
Biliyordu bilmesine ama.... Ama içi gidiyordu bana bakarken. Bakışları öylesine saf, öylesine acı dolu oluyordu ki buna sebep olduğum için kendimi suçlu hissediyor; vicdan azabı duymaktan kendimi alıkoyamıyordum. Yine de bunu kimsenin bilmesine gerek yoktu.
Gerekli uyarıyı bakışlarımla verdikten hemen sonra başımı önüme çevirdim ve yeniden hareketlendim. Birkaç dakika boyunca sessiz bir şekilde ilerlemeyi sürdürdük. İlerledikçe de bazı uğultular işitmeye başladık.
Önümüzdeki rutubetli binaların gölgesinde kalan dar meydan, insan etinden örülmüş bir duvarla çevrilmişti. Sanki halk, bir şeyi kutluyor gibiydi. Normalde bu şehrin hiçbir derdiyle hemhal olmak istemezdim çünkü ruhumu bu yabancı topraklardan soyutlamış, kendi içimdeki bozkıra çekilmiştim.
Bu sebeple yanlarından geçip gidecektim ancak o gürültünün arasında işittiğim tiz, acı, çaresiz bir kadın çığlığı ciğerime saplandı. Kadınlar ve çocuklar benim zayıf noktamdı.
Adımlarım istemsizce durdu.
O an prenseslik hırkam üzerimden ağır ağır düştü ve yerini bir kurdun koruma içgüdüsüyle dolu postu aldı.
Hızlandım. Botlarımın altında gıcırdayan çakıl taşları ve havaya kalkan gri tozlar, öfkemle harlanmaya başladı. Arkamdan Dardan’ın, "Eyvah," diye fısıldadığını duydum. "Geldi o bakış... Yine başlıyoruz."
Genti kılıcının kemerini tek hamlede sıktı. "Kılıcını hazır tut Dardan, prenses bugün yine birilerinin adaletini kemik kırarak dağıtacak. Dağılın! Açın yolu!"
Kudretli bir nehrin bendini yıkması gibi kimseye itiraz hakkı tanımadan kalabalığı yardım. Omuzlarımla çarptığım adamlar sağa sola savrulurken arkamdan gelen şövalyeleri gördükleri için küfürlerini yutmak zorunda kaldılar.
Nihayet oluşan halkanın ortasına ulaştığımda gördüğüm manzara yüreğimi kor ateşlerle dağladı.
Ortada, elleri nasırlı ve pislik içindeki bir adam; tozun ve çamurun içinde feryat eden bir kadının saçlarına cellat gibi asılmıştı. Kadının yüzü tanınmaz hâldeydi. Kanı toprağa karışmış, bedeni çamura bulanmıştı. Omuzları hıçkırıklarıyla sarsılıyordu. Bir köşede de yine dayak yediği çok belli olan genç bir kız ayağa kalkmaya ve kadının yanına gitmeye çalışıyordu ama kendisini tutan pislikler yüzünden yapamıyordu.
''Bırak onu baba! Annemi bırak, ne yapacaksan bana yap!''
Adamın keyifle havaya kaldırdığı yumruğu, kadının kalan son direncini bir balyoz gibi kırmaya hazırlanıyordu.
Çevredeki erkeklerin yüzlerinde o mide bulandırıcı keyfi, o hayvani iştahı görünce bu şehirde midemi bulandıran kokuların asıl kaynağını bulmuş oldum.
Zaman, o an benim için durdu.
Gözlerim döndü. İçim gıcıklandıkça gıcıklandı. Ellerim yumruk hâlini almaya başladı. Sonrasında, içimdeki postta uyumakta olan kurt uyandı ve ulumaya başlamasıyla birlikte tüm duyularımı harekete geçirdi.
Bir adım attım.
Dünya sessizliğe büründü.
Sadece içimdeki kurdun uluyuşunu ve kendi nabzımın gümbürtüsünü işittim.
Bu sırada adımlarımı hızlandırdım ve adam yumruğunu kadının çehresine indirmeden milisaniyeler önce, bileğini havada yakalayıp aşılmaz bir kıskaç gibi mühürledim. Zevkle de kırdım. Kemiğinin çatırdayışını, o anki dehşetli sessizlikte herkese sanki Gök Tanrı'nın gazabını muştulayan bir ezgiyi dinletir gibi dinlettim.
Adamın gözleri yuvalarından fırlayıp acı içinde bağırmaya başlayınca onu kadının üzerinden sanki bir paçavrayı fırlatır gibi savurdum.
Kadının kolu tuhaf ve acı verici bir açıyla yana düşmüştü. Nefesi kesik kesikti. Genç kız, benim kendilerine yardım etmekte olduğumu görünce bedenini tutan kollardan kurtuldu ve hızla annesinin yanına geldi.
O an adama döndüm. Korkuyla genişleyen gözbebeklerine büyük bir tiksintiyle bakıp üzerine gitmeye başladım. Ben üzerine gittikçe o, yerden kalkamayıp geri geri gitmeye ve benden bu şekilde kurtulmaya çalıştı ancak sırtını tosladığı yer Dardan'ın kaslı bacakları oldu.
Dardan, omuzlarına baskı yapıp onu oturduğu yere âdeta çiviledi.
''Ya-yapma! Yapmayın!''
Gülümsedim. ''Senin gibilere ne yapacağımı gayet iyi biliyorsun galiba?''
Biliyordu. Belliydi gözlerinden.
''Bağışlayın prenses!''
Hiddetle bağırdım. ''Ben bağışlamam!''
Elindeki kılıcıyla bir pazar tezgâhına yaslanarak bizi izleyen Genti, adama bakıp, ''Asker misin?'' diye sordu.
Adam başını aşağı yukarı sallayıp onay verdi.
Gözlerimi sımsıkı yumdum.
Ve o an, kendi topraklarıma bir kere daha derin bir özlem duymaya başladım.
Halkayı dağıtmayan kalabalık halka dönüp, ''O nefret ettiğiniz Türklerin töresinde ne vardır bilir misiniz?'' diye sordum. Herkes boş boş yüzüme bakınca alayla gülümsedim.
''Bilmezsiniz. '' Tehlikeli gülümsememle birlikte, gözlerimi kalabalığın üzerinde gezdirdim. ''Bilseniz kendi hükümlerinizden nefret ederdiniz.''
Sonra yeniden adama döndüm. Dizlerimi kırıp onun boyuna indim ve mavi gözlerinin içine ölümcül bakışlarımla bakarken herkesin işitebilmesi adına yüksek sesle konuşmamı sürdürdüm:
''Benim topraklarımda kadın bir evdeştir, bir hayat arkadaşıdır. Eşi tarafından dövüldüğü takdirde kalın adı verilen çeyiziyle beraber aile evine dönmeye ve eşinden boşanmaya hakkı vardır. Böyle bir durumda eşini döven kişi hem karısını kaybeder hem maddi olarak sıkıntıya düşer hem de alplıktan uzaklaştırılarak toplumdan dışlanır. Kimse yüzüne tozuna bakmaz, ona bir şey vermez ve onu orada yaşayamayacak hâle getirirler.''
Aklıma bir detay düşünce onu da hızla ekledim: ''Ha, bir de şu var! Öyle herkesin içinde eşini dövmek gibi bir gaflete kimse düşmez çünkü düştüğü takdirde bunlara şahit olan her yiğit, onu eşi benzeri görülmemiş bir şekilde cezalandırır. Bizim halkımız namusludur, şereflidir! Böyle bir caniliğe asla göz yummaz! Ben de yummam! Sizin yaptığınız şerefsizliği ben yapamam! Töreme asla ihanet etmem. O yüzden... Kısasa kısas!''
Kaşlarımı havalandırdım ve kadının suratına dikkatle bakmaya başladım. Yüzündeki her bir karışı âdeta zihnime kazıdım. Ardından adama dönerek ilk izimi sol gözü üzerinde bıraktım. Gözüne kuvvetli bir yumruk geçirerek başının geriye düşmesine sebep oldum.
Yaptığım işi elbette ki beğenmedim ve memnuniyetsiz bir şekilde yüzümü buruşturdum. Tek gözü şişten ötürü kısılan kadının şaşkın bakışlarına merhametle karşılık verdim. Onun gözüne dikkatle bakıp adama yeniden döndüm. Dilimi üstte bulunan dişlerimin arkasına, üst damağıma doğru bastırıp hızla geri çektim ve sesli bir, ''Cık!'' sesi çıkardım.
''Bu olmadı yaaa! Onun gözü daha şiş. Bence bir yumruk daha lâzım.''
Tezgâhta oturan Genti de memnuniyetsiz bir ifadeyle yüzüme bakıp yakındı.
''Bence 2, prenses ama sen bilirsin tabii.''
''Seni mi kıracağım Genti? 2 olsun.''
Heyecanlandı ve büyük bir mutlulukla ayağa kalktı. Çocuk gibi, ''Biri de benden olsun mu?'' diye sorarak son harfi uzattı.
''Olsun bari... Ama önce bana bir müsaade et. Ben işimi bitireyim. Son noktayı sen koyarsın.''
Şövalyem olarak kuvvetli bir selam çaktı ve emrimi aldı. Sabırsızlık içinde beni beklemeye başladı. Dardan da keyifle adamın omuzlarına bastırmaya, onun hareket etmesine engel olmaya devam etti.
Adamın gözüne acımadan sert bir yumruk daha indirdim. Ardından kadına baktım. Patlayan sol kaşını görünce adamın sol kaşını patlatana dek o bölgeye kuvvetli yumruklarımı geçirdim. Ağzını, gözünü, kaşlarını, yanaklarını tıpkı kadının suratına benzetip bir de bunların yanında hediye olarak burnunu kırdım.
Sonra ayağa kalktım. Kadının ve genç kızın yanına gidip bu sefer de onların önünde diz kırdım. Bedenlerini dikkatlice inceledim.
''Başka ne yaptı? Nerenize vurdu bu şerefsiz? Kaç kere vurdu?''
Kadının ellerine uzandım ve dikkatli olmaya çalışarak naif bir şekilde kollarını sıyırdım. Yanık izlerini görünce bir kere daha beynimden vurulmuşa döndüm. Bu nasıl bir vicdansızlıktı?
''İşkence mi etti sana?''
Kadının gözünden süzülen sıcak yaşlar yüzündeki kana bulanarak kanlı bir şekilde akmayı sürdürdü. Titreyen dudaklarını güçlükle araladı. ''Evet.''
''Genti!'' diye bağırdım ve hazır olda bekleyen şövalyeye emir verdim.
''Bana kızgın bir demir bul! Hemen!''
Genti bir baş selamı vererek şimşek hızıyla yanımızdan ayrıldı. Ben de bu esnada genç kıza baktım. Yırtılan kıyafetlerini ve yaşadığı acıya rağmen yırtılan yerlerdeki açıkları kapatma çabasını görünce yüreğim parçalandı.
''Dardan, pelerinini atar mısın?''
İkiletmedi. Bir yandan adama göz kulak olup öbür yandan siyah pelerinini çıkardı ve bana doğru fırlattı. Pelerini havada yakalayıp genç kıza uzattım. Minnet dolu bakışları gözlerimle buluşur buluşmaz dayanamadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Ben ağlamayı sevmezdim. Lâkin ağlayan masum insanları görünce gözlerimin dolmasının önüne de geçemezdim.
O an, sadece içimden geleni yaptım. Pelerini genç kızın üzerine kapatırken aynı esnada ona sımsıkı sarıldım.
''Geçti artık, hepsinin hesabını soracağım o pislikten. Merak etme.''
Başını omzuma yasladı ve gözyaşlarını oraya akıttı. Sesli hıçkırıklarının biraz dinmesini, Genti gelene kadar sakinleşebilmesini sağladım. Elimle belinde hafif gelgitler yaparak ona desteğimi sürdürdüm. Aynı esnada kendi gözlerimdeki doluluğun da geçmesini bekledim.
Bir süre sonra Genti nefes nefese yanıma geldi.
''Geldim, prenses.''
Elindeki kızgın demiri dikkatli bir şekilde bana uzattı. Kızgınlığının daha fazla geçmesini istemediğimden ötürü hızla genç kızdan ayrıldım ve demiri alıp ayaklandım. Şerefsiz adamın yanına gidip önce sol kolunu açtım. Sabırsızca demiri tenine bastırdım.
Derisinin kızarmasını büyük bir zevkle seyrettim.
Yanık etinin kokusunu doyumsuz bir hazla soludum.
Ardından aynı işlemi diğer koluna da yapıp yalnızca buralarla sınırlı kalmadan bedeninin birkaç noktasını daha acımadan yaktım.
Adamın acı çığlıkları arşa yükseldi. Çevremizdeki kalabalık giderek arttı.
En son, elimdeki demiri bir kenara fırlatıp Dardan'a, ''Bırak,'' dedim. Dardan adamı bırakıp geri çekildi. Onun çekilmesiyle beraber kuvvetli tekmelerimi adama bir bir geçirmeye başladım. Kemik sesleri feryatlara karıştı ama hiç umursamadım.
''Bir daha!'' diye gürleyip adamın bedenine bir tekme daha indirdim ve her kelimemde güçlü bir tekme atmayı sürdürdüm.
''Herhangi birinizin!'' Bir tekme daha.
''Herhangi bir kadına!'' Bir tane daha. ''Ya da çocuğa!'' Okkalı bir tane daha. ''Bırakın şiddet uygulamayı!'' Kemiğini kıracak kadar kuvvetli bir tekme daha. ''El kaldırdığınızı işitirsem!''
Başımı kaldırıp öfkeyle, çevremizi saran halkın birer birer gözüne baktım.
''O ellerinizi acımadan keser ve sizi doğduğunuza pişman ederim!''
Sonrasında alev saçan gözlerim, bu yaptıklarımı korkuyla değil; gururla seyreden kadınları ve çocukları buldu.
''Eğer böyle bir şey yaşar ya da yaşayanlar olduğunu işitirseniz hemen bana geleceksiniz. Korkmayacaksınız ve size cehennemi yaşatanlara cehennemin nasıl bir yer olduğunu göstermemi kendi gözlerinizle seyredeceksiniz!''
Adamın tanınmaz hâle gelen yüzüne, öfkemi bastıramayarak hızlı hızlı birkaç yumruk daha indirdim.
Ardından nefes nefese ayağa kalkıp sızlayan ve kana bulanan parmaklarımı açıp kapattım. Öfkeyle soluk alıp vermeyi sürdürdüm. Hâlâ hırsımı alamamıştım ama biraz daha ileri gidersem o şerefsizi öldürür ve bir sıkıntıya sebep olurdum. Bu yüzden istemeyerek kendimi durdurdum. Onu görüp de iyice hırslanmamak adına öfkeyle arkama döndüm.
Tam o an, kalabalığın arasından sıyrılan bir çift kara göz gözlerimle buluştu.
Bu bakışlar farklıydı o yüzden o kara gözlerde kilitlenip kaldım.
Yeni gelen ve olanları gören herkes benden kaçışırken veya korkuyla fısıldaşırken o, sarsılmaz bir kaya gibi orada duruyordu.
Sivil kıyafetler içindeydi ama omuzlarındaki o genişlik ve duruşundaki vakur hava onu bu halktan bin fersah uzağa koyuyordu.
Kara, çekik gözleri bir kurt gibi üzerime dikilmişti.
Bakışlarında ne korku vardı ne de bir kadının sertliğine duyulan o aptalca şaşkınlık... Sadece hayranlık, gurur ve ismini koyamadığım karanlık bir sahiplenme.
Kalbim, hayatım boyunca hiç hissetmediğim bir ritimle tekledi. Kim olduğunu, bu yabancı şehirde Türk bakışlı ve Türk duruşlu birinin nasıl var olabildiğini bilmiyordum ama o bakışlar... O bakışlar sanki bin yıllık bir sürgünün ardından duyduğum ilk tanıdık sesi kulaklarıma fısıldıyordu.
O kara gözlerde ne İlirya’nın kasvetli nemi vardı ne de esaretin soğuk gölgesi. Orada sadece uçsuz bucaksız bozkırların hürriyeti ve fırtınalı bir göğün vaadi gizliydi. Kim olduğunu bilmiyordum ama o an, ruhumun bu yabancı şehirde ilk kez kendi ana dilinde bir selam aldığını hissettim.
Ve ben, bu ânı asla unutmadım.
Çünkü herkes bana bir tutsak, bir bedel ya da bir yabancı gibi bakarken o; sanki kaybettiği vatanını bulmuş gibi bakmış ve kalp evimin kapısının kendisine aralanmasına sebep olmuştu.
O an, onun gözlerine baktığımda anlamıştım: Ben bu şehre kurban verilmeye değil, o kara gözlerin şahitliğinde bu ölü şehri diriltmeye gelmiştim.
🐺
Not: Kurgumuzdaki yabancı isimler antik Balkan isimleri olduğu için İngilizce olarak okumanıza gerek yoktur. Direkt Türkçe olarak okuyabilirsiniz. Örneğin kurgumuzda Teuta ismi geçecek. Bu ismi tıpkı Türkçedeki gibi ''Te-u-ta'' şeklinde telaffuz edeceğiz. Yalnızca aradaki u harfi uzayacak. Ya da Kral Agron'un ismi... İngilizcedeki gibi ismi ''Egrın'' olarak okumayın, direkt ''Ag-ron''. Mesela Genti ismi, ''centi'' şeklinde okumayın, direkt ''Gen-ti''.😊 Hepsi bu şekilde, tıpkı Türkçe isim gibi okunacak. 💐
💐Instagram: gecekusununevreni
Ayra Bige👇🏻
Barkan 👇🏻
Bölüm etkileşimi
