4. bölüm · Beyazlar İçinde

4:Maskelerin Ardında

Eylül Eslim Saçaklı

DEFNE’NİN GÖZÜNDEN
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığımda, hayatımda ilk kez başımda dikilip "Kalk ulan bakımsız!" diye bağıran bir babanın sesi yoktu. Sadece pencereden giren hafif bir deniz esintisi ve kuşların cıvıltısı vardı. Üzerime sade beyaz bir gömlek ve kotumu geçirip aşağı indim. Demir salonda, elindeki tabletle bir şeyler inceliyordu. Beni görünce ayağa kalktı. Üzerinde yine jilet gibi bir takım elbise vardı ama buradaki duruşu, Antep’teki o nişan günündekinden çok daha baskın, çok daha buralıydı.
"Hazırsan çıkalım," dedi, sesindeki o mesafeli tonu koruyarak. "Kurs merkezine geç kalma."
Başak mutfakta, evin yardımcısı Emine ablayla kahvaltı yapıyordu. Yanına gidip saçlarını öptüm. "Ben gidiyorum güzelim, evden çıkma sakın tamam mı?"
Başak ağzındaki zeytinle gülümsedi. "Merak etme abla, burası cennet gibi. Ben Emine ablayla bahçeden begonvil toplayacağım." Onun bu korkusuz, neşeli hali içimi ısıttı. En azından o güvendeydi.
Demir’le arabaya bindiğimizde yol boyunca tek kelime etmedik. Şehir merkezine, Alsancak’ın o cıvıl cıvıl, palmiye ağaçlarıyla süslü caddelerine geldiğimizde araba büyük, modern bir binanın önünde durdu. İzmir’in en iyi KPSS ve öğretmenlik hazırlık merkezlerinden biriydi.
"Çıkışta seni buradan alacağım. Bir yere ayrılma," dedi Demir.
Arabadan indim. Binaya girip adımı söylediğimde, görevli kadın bana hayranlıkla baktı. "Defne Hanım, Demir Bey sizin için her şeyi erkenden organize etti. Tüm kaynak kitaplarınız ve VIP sınıf kaydınız hazır," dedi.
Sınıfa girip o ahşap sıraya oturduğumda, parmaklarım önüme koyulan gıcır gıcır test kitaplarının üzerinde gezindi. Gözlerimin dolmasına engel olamadım. Babamın evinde ders çalışırken lambayı söndüren, "Okuyup da başımıza icat mı çıkaracaksın?" diye kitaplarımı yırtan o adamın gölgesinden sonra, bu sıra bana bir taht gibi geldi. Ben öğretmen olacaktım. Çocuklara sevgiyi öğretecektim. Ama içimdeki o gururlu ses fısıldadı: Bu sırayı sana sağlayan adamın maskesinin ardında ne var Defne? Bunu unutma.
Kurs çıkışında tam kapının önünde durduğumda, Demir’in siyah arabası tam vaktinde önümde durdu. Arabaya bindiğimde Demir telefonla konuşuyordu. Kulaklığına doğru sert bir sesle, "Lojistik raporlarını masama bırakın, limandaki sevkiyat gecikmesin. Geliyorum," dedi ve telefonu kapattı.
Bana döndü. "Kusura bakma, eve geçmeden önce şirkete uğramamız gerek. Acil bir imza işi var."
"Sorun değil," dedim, gözlerimi dışarıya çevirerek. Aslında içten içe onun dünyasını göreceğim için meraklanıyordum.
İzmir Limanı’na yakın, camdan devasa bir iş merkezinin önünde durduk. Giriş kapısından içeri adım attığımız an, güvenlikten tutun da lobideki şık giyimli insanlara kadar herkes Demir’i gördüğü an adeta çeki düzen verdi kendilerine. Herkes başıyla selam verip, "Hoş geldiniz Demir Bey," diyordu.
Onun arkasından yürürken, Demir’in o "Ben zorla evleniyorum" diyen uysal Antepli çocuk maskesinin tamamen düştüğünü gördüm. O, İzmir’in göbeğinde devasa bir deniz ticareti ve lojistik ağını yöneten, herkesin karşısında el pençe divan durduğu, çok güçlü ve karanlık bir adamdı. Ofis katına çıktığımızda sekreteri aceleyle birkaç dosya uzattı. Demir dosyaları incelerken, ofisteki çalışanların ona bakarken hissettiği o hafif korku karışımı saygıyı fark ettim.
O belgeleri imzalarken ben de odasındaki devasa camdan İzmir Limanı’nı izledim. Şüphelerim bir dağ gibi büyümüştü. Bu kadar paraya, bu kadar güce, bu kadar imkana sahip olan; tek bir emriyle limanları hareket ettiren bir adam, nasıl olur da Süleyman Güz gibi bir yobazın karşısında susup zorla evlenmeyi kabul ederdi? İstese babamı tek bir hamlesiyle yok edebilecek bir gücü vardı. Bu evlilik kesinlikle bir zorunluluk değil, Demir’in bilerek ve isteyerek kurduğu bir oyundu. Ama amacı neydi?
Eve döndüğümüzde arabadan iner inmez bahçeden gelen bir çığlık ve ardından cam kırılma sesi duyuldu. Kalbim ağzıma geldi. Babamın evindeki o eski refleksle içimi büyük bir korku kapladı. Başak! diye düşünerek bahçeye koştum.
Bahçedeki taş masanın üzerinde, Emine ablanın hazırladığı limonata sürahisi ve bardaklar yerde tuzla buz olmuştu. Başak, ellerini önünde birleştirmiş, tir tir titreyerek yere bakıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
"Ben... Ben çok özür dilerim. Valla bilerek olmadı, sürahi çok ağırdı, elimden kaydı. Lütfen vurmayın, valla bilerek yapmadım!" diye hıçkırarak bağırdı. Başak, evde bir şey kırıldığında abimin ya da babamın kemerle üzerine yürüdüğü o eski günlerin travmasıyla tir tir titriyordu.
Hemen yanına koşup ona sarılacakken, arkamdan gelen Demir benden önce davrandı. Yerdeki cam kırıklarına bakmadan Başak’ın tam önünde durdu.
"Başak," dedi, sesi o kadar sakin ve babacandı ki bir an duraksadım. "Bana bak küçüğüm."
Başak korkuyla kafasını kaldırdı. Demir, yerdeki kırık cam parçalarından birini ayakkabısının ucuyla itti. "Bu evde kırılan hiçbir eşya, senin tek bir damla gözyaşından daha değerli değil. Altı üstü bir cam parçası. Toplanır, biter. Kimse sana kızmayacak. Kimse sana dokunamaz. Anlaştık mı?"
Emine abla içeriden elinde fırçayla çıkıp, "Aman paşam, çocuk işte olur öyle, ben hemen temizlerim," diyerek Başak’ın saçını okşadı.
Başak, hayatında ilk kez bir şey kırdığı için dayak yemediğini, aksine teselli edildiğini görünce şok içinde bana baktı. O saf, inanamayan bakışları içimi parçaladı. Demir ayağa kalkıp ceketini çıkarırken Başak’ın kafasını hafifçe okşadı ve içeri girdi.
Kardeşimi sakinleştirip odasına çıkardıktan sonra, içimdeki o şüphe ve karmaşa artık patlama noktasına gelmişti. Demir’in bu adamlığı, bu korumacı tavrı gerçek miydi, yoksa en büyük maskesi miydi?
Gece yarısı olmuştu. Başak odasında derin bir uykuya dalmıştı. İçimdeki huzursuzluk yüzünden uyuyamamıştım. Aşağıya, o deniz manzaralı mutfağa su içmek için indim. Tezgahın önünde, arkası bana dönük bir şekilde kahve fincanını tutan Demir’i gördüm. Üzerindeki gömleğin ilk iki düğmesini açmış, kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Çok yorgun görünüyordu.
Bardağa su doldururken çıkan sesle arkasını döndü. Göz göze geldik. Gece mavisi gözleri, dışarıdaki denizden daha karanlıktı.
"Uyumamışsın," dedi düz bir sesle.
Bardağı tezgaha bıraktım ve derin bir nefes alarak tam karşısına dikildim. Artık susmayacaktım. "Uyamadım Demir. Çünkü kafamdaki sorular beni delirtiyor."
"Yine mi soru, Defne?" diyerek hafifçe güldü ama bu sefer o alaycı tavrı yoktu.
"Evet, yine soru!" dedim, sesimi yükseltmemeye çalışarak ama öfkemi de gizlemeden. "Bugün senin şirketine gittik. Herkesin sana nasıl baktığını, nasıl bir güce sahip olduğunu gördüm. Sen İzmir’de koca bir limanı, koca bir lojistik ağını yönetiyorsun. Süleyman Güz’ün on katı gücün var senin!"
Demir sessizce beni dinledi, fincanından bir yudum aldı.
"Şimdi bana dürüst ol," diyerek bir adım daha yaklaştım ona. "Bu kadar güçlü bir adam, 'Ben de zorla evlendiriliyorum' yalanının arkasına saklanamaz. İsteseydin o nikah masasını babamın da, kendi aileni de başına yıkardım. Ama sen o masaya oturdun. Başak’ı o evden kurtardın, bana kurslar ayarladın... Sen kimsin Demir? Maskenin ardında ne gizliyorsun? Benden, bizim sülalemizden ne istiyorsun?!"
Demir fincanı yavaşça tezgaha bıraktı. Aramızdaki o mesafeyi tek bir adımda kapatıp tam karşımda durdu. Kokusu, sıcaklığı ve o ezici aurası nefesimi kesti. Eğildi, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nefesini tenimde hissettim. Gözlerindeki o perde ilk kez kalktı ve oradaki o vahşi, adalet arayan adamı gördüm.
"Benim kim olduğumun bir önemi yok Defne," diye fısıldadı, sesi tehlikeli bir şekilde derinden geliyordu. "Ama sorduğun o sorunun cevabını çok istiyorsan söyleyeyim: Ben o nikah masasına zorla oturmadım. O masaya bilerek, isteyerek ve yıllardır bu anı bekleyerek oturdum."
Şaşkınlıkla geri çekilmek istedim ama elini tezgahın üzerine, tam arkama koyarak beni kendiyle tezgah arasına sıkıştırdı.
"Neden?" diye fısıldayabildim sadece. Kalbim göğüs kafesimi delecek gibi çarpıyordu.
"Çünkü," dedi, gözleri saniyeliğine dudaklarıma kayıp yeniden gözlerime tırmanırken. "Süleyman Güz’ün hayatı boyunca yaptığı tüm kötülüklerin faturasını ona ödetmeye geldim. Ve o faturayı ödetirken, onun en çok zarar verdiği iki kız çocuğunu o cehennemde bırakamazdım. Şimdi maskemin arkasında ne olduğunu anladın mı, Defne Özaslan?"
Geri çekildi, ceketini alıp mutfaktan çıkarken arkasında darmadağın olmuş bir Defne bıraktı.
O intikam peşindeydi. Babamdan alacağı bir intikam vardı ve ben, hiç bilmeden o intikamın tam kalbindeki kadın olmuştum.