3. bölüm · Beyazlar İçinde

3:Mavi Sürgün

Eylül Eslim Saçaklı

DEFNE’NİN GÖZÜNDEN
Yol ne kadar sürdü, kaç şehirden geçtik bilmiyordum. Gözlerimi her açtığımda arabanın içindeki o ağır sessizlik ve Demir’in direksiyonu kavrayan çelik gibi sert parmakları karşılıyordu beni. Başımı cama yaslamış, zihnimdeki o uğultulu sesleri susturmaya çalışıyordum. Bir ara gözüm arka koltuğa kaydı. Başak, emniyet kemerine sarılmış, yüzünde günlerdir ilk kez yakaladığım huzurlu bir ifadeyle uyuyordu. O evde uyurken bile kaşlarını çatan kardeşim, şimdi korunaklı bir limandaymış gibi gevşemişti.
"Uyanıyor," dedi Demir. Sesi, gecenin karanlığını yaran kısık ve pürüzsüz bir fısıltı gibiydi.
Gözlerimi kırpıştırarak ön cama döndüm. Karşıdan şafak söküyordu. Gökyüzü önce morarmış, ardından yerini hayatımda daha önce hiç görmediğim kadar parlak, göz alıcı bir maviye bırakmıştı. Araba yüksek bir tepeden aşağıya doğru süzülürken, ufuk çizgisinde parıldayan o devasa su kütlesini gördüm.
Deniz...
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hayatım boyunca sadece televizyon ekranlarından, başkalarının anlattığı hikayelerden duyduğum o sonsuz mavilik tam karşımdaydı. Güneşin ilk ışıkları suyun üzerinde adeta milyarlarca pırlanta gibi parıldıyordu. İçimden bir şeylerin sökülüp gittiğini, babamın evindeki o rutubetli, karanlık duvarların bu maviliğin karşısında eridiğini hissettim.
"Abla..." Arkadan gelen o uykulu ama şaşkın sesle dikiz aynasına baktım. Başak gözlerini ovuşturarak camdan dışarı bakıyordu. Bir anda doğruldu, yüzünü cama o kadar sert yapıştırdı ki burnu ezildi. "Abla! Bu... Bu ne? Deniz mi bu?!"
"Deniz ablacım," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. "İzmir'in denizi."
"İnanmıyorum!" Başak bir anda çocuksu bir neşeyle koltuğunda zıpladı. "Abla şuna bak! Sonu yok bunun! Biz gerçekten buraya mı geldik? Rüya değil di mi?" O kadar saf, o kadar temiz bir hayranlıkla bakıyordu ki, onun bu halleri içimdeki o kaskatı şüphe duvarını bir anlığına da olsa esnetti. Babamın "uğursuz" dediği, her gün odanın köşesinde sindirdiği o 15 yaşındaki kız, şimdi gerçek yaşını hatırlamış gibi ışıldıyordu.
Demir’e doğru döndüm. O ise gözlerini yoldan ayırmadan, sadece dikiz aynasından Başak’ın o çocuksu sevincini izliyordu. Yüzünde çok hafif, neredeyse belirsiz bir memnuniyet ifadesi vardı. Ama hemen kendimi topladım. Unutma Defne, dedim kendi kendime. Bu adam seni kurtarmış olabilir ama hâlâ bir yabancı. Neden yaptığını bilmediğin bir oyunun içindesin.
Araba, Urla’nın çam ağaçlarıyla kaplı sessiz bir yamacına doğru tırmandı. Etrafta ne korna sesleri vardı ne de babamın mahallesindeki o basık, iç karartan binalar. Sadece kuş sesleri ve burnumuza kadar gelen o keskin, temiz deniz kokusu... sonunda beyaz taşlardan yapılmış, iki katlı, devasa camları olan bir evin önünde durduk.
Ev, görkemli bir lükse sahipti ama bu lüks göz yormuyordu. Şatafatlı altın sarıları, ağır mobilyalar yoktu; her şey bembeyaz, ahşap ve nefes alan sadelikte tasarlanmıştı. Bahçesinde kocaman bir zeytin ağacı ve mor begonviller sarkıyordu.
"Geldik," dedi Demir, arabayı stop ederken.
Başak arabadan adeta fırlayarak indi. Bahçenin taşlarında bir iki adım attıktan sonra ellerini beline koyup evi inceledi. "Abla!" diye bağırdı falan hayretle. "Burası ev mi, yoksa saray mı? Şaka mı bu? Biz gerçekten burada mı yaşayacağız?"
Demir bagajdan valizleri indirirken Başak onun yanına sokuldu. O kadar saf bir cesaretle sordu ki içim ürperdi: "Demir abi... Şey, Demir enişte? Burası senin mi gerçekten? Babam bizi burada bulamaz di mi? Yani gelip beni saçından sürükleyemez?"
Başak’ın bu sorusuyla bahçedeki hava bir anlığına buz kesti. Demir elindeki valizle kalakaldı. Bakışları sertleşti, ardından dizlerinin üzerine çökerek Başak ile aynı boy hizasına geldi. O kapalı kutu, sert adamın ses tonu ilk kez bu kadar kalın ve korumacı çıktı:
"Süleyman Güz’ün gücü bu evin bahçe kapısından içeri girmeye yetmez, Başak. O adamın gölgesi bile bu şehre ayak basamaz. Burada güvendesiniz. İstediğin gibi koş, istediğin gibi gül. Kimse sana hesap sormayacak."
Başak’ın gözleri doldu, hızla başını salladı. Demir ayağa kalkıp valizlerle içeri yürürken ben Başak’ın yanına gidip ona sarıldım. Demir’in bu sözleri içimi rahatlatması gerekirken, şüphelerimi daha da körüklemişti. Bir adam, tanımadığı bir kız çocuğu için neden bu kadar büyük bir güvence verirdi? Süleyman Güz’den neden bu kadar nefret ediyordu? Bu işte kesinlikle henüz bilmediğimiz, onun geçmişine ait çok büyük bir sır vardı. Ama şimdi sırası değildi; bunu zamanla çözecektim.
İçeri girdiğimizde evin içinin de dışı kadar huzurlu olduğunu gördük. Salonun neredeyse tamamı camdandı ve oturduğun yerden deniz ayaklarının altındaymış gibi görünüyordu. Başak, salonun ortasındaki kocaman gri puf koltuğa kendini bıraktı. "Abla, bu koltuk o kadar yumuşak ki, sanki bulutun üzerine oturdum!" diyerek bacaklarını salladı. Onun bu saf hallerine dayanamayıp gülümsedim.
Demir valizleri yukarı bıraktıktan sonra mutfaktan elinde bir sürahi soğuk su ve bardaklarla döndü. Sehpanın üzerine bıraktı.
"Üst katta üç oda var," dedi, mutfak tezgahına yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturarak. "Büyük oda senin Defne. Yanındaki oda Başak’ın. Diğer oda da benim çalışma ve yatak odam. Kendinize ait banyonuz var. Evde ne isterseniz yapabilirsiniz, burası artık sizin de eviniz."
Ona mesafeli bir bakış attım. "Biz buraya yerleştik ama... Senin ailen? Tarık Bey ya da Sevda Hanım bizim burada olduğumuzu biliyor mu? Onlar bizi Antep’teki evde zannetmiyor mu?"
Demir’in gözlerinde saniyelik bir karartı belirdi. Sorularımdan hoşlanmadığı belliydi ama sesindeki o sakin tonu korudu. "Annem ve babam benim İzmir’de bir düzenim olduğunu bilirler ama bu evin konumunu bilmezler. Onlar için biz şu an Antep’teki bağ evindeyiz. Bir süre sesimizi çıkarmayacağız, ortalık durulana kadar."
"İyi de bu yalan ne kadar sürecek?" diye üsteledim, bir adım öne çıkarak. "Sonsuza kadar bizi burada saklayamazsın Demir. Bir gün ortaya çıkacak. O zaman ne olacak?"
Demir yaslandığı tezgahtan doğruldu. Ağır adımlarla bana doğru yürüdü. Boy farkımız yüzünden ona bakmak için başımı kaldırmak zorunda kaldım. Aramızda sadece birkaç santim kalana kadar yaklaştı. Gözlerinin içindeki o derin, çözülmez gizeme baktım.
"Çok soru soruyorsun, Defne Güz," dedi, sesi adeta içimi titretirken. "Sana daha önce de söyledim. Ben buraya kendi krallığımı kurdum. Ve benim krallığımda kuralları ben koyarım. Sen sadece güvende olduğunun ve o çok istediğin öğretmenlik sınavına rahatça çalışabileceğinin tadını çıkar. Gerisi seni ilgilendirmez."
Tam arkamı dönüp gidecekken ekledi: "Ayrıca... Yarın senin için bir öğretmenlik kursu ve kaynak kitaplar ayarladım. Sabah erkenden bırakacağım. Başak da evde dinlenir."
Şaşkınlıkla ona döndüm. Benim geleceğimi, benim hayallerimi benden daha çok düşünüyor gibiydi. "Neden?" diye sordum kısık bir sesle. "Neden bana yardım ediyorsun?"
Sağ dudağını o bildiğim alaycı tavırla kıvırdı, gözlerindeki o perdeyi yine çekti. "Çünkü odamda sürekli ağlayan bir kadın istemiyorum. Git ve idealist bir öğretmen ol, kafamı şişirme."
Arkasını dönüp yukarı kata çıkarken, arkasından bakakaldım. Sertti, gizemliydi, her lafıyla beni tersliyordu ama bir yandan da hayatımda hiçbir erkeğin yapmadığı kadar alan açıyordu bana. Başak yanıma gelip koluma girdi, gözleri parlayarak yukarı tırmanan Demir’e baktı. "Abla... Bu eniştem biraz tuhaf ve korkutucu ama... Galiba o iyi biri."
"Bilmiyorum Başak," dedim, denizin sonsuz maviliğine bakarak. "Hiç bilmiyorum. Ama bir kurdun pencesinden kaçıp bir aslanın inine girmiş de olabiliriz. Tetikte olmalıyız."
Mavi sürgünümüz resmen başlamıştı. Ege’nin o muazzam güneşi odanın içini doldururken, hayatımın en karmaşık sayfasını bu taş evde açtığımı biliyordum.