4. bölüm · Beyazın Gölgesi

4. Bölüm

Noir Sude

Saat tam altı. Akademinin devasa demir kapıları, sanki yüzyıllardır açılmamış gibi paslı bir gıcırtıyla iki yana ayrıldı. Jude Hoca en önde, bir fırtına öncesi sessizliği gibi vakur ilerliyordu. Arkasında biz; altı farklı ruh, altı farklı güç ama tek bir hedef.
Akademinin o güvenli, beyaz taşlı sınırlarından çıktığımız an dünya bir anda renklerini kaybetti. Her yer griye, siyaha ve derin bir karanlığa gömüldü. Rüzgar, pelerinlerimizi kamçı gibi savururken sadece bizim gözlerimiz bu zifiri karanlıkta birer fener gibi parlıyordu.Akademinin devasa kapıları ardımızdan kapandığında, sanki bir fanusun dışına fırlatılmıştık. Dışarıdaki hava, akademinin o steril ve güvenli kokusundan çok uzaktı; pas, yanık ve tarif edilemez bir çürüme kokuyordu. Jude Hoca, asasını yere vurmadan sessizce ilerliyordu ama her adımında yerdeki tozların hafifçe titrediğini görebiliyordum.
Normalde şehrin bu saatlerinde sadece üst sınıfların, o tecrübeli Avcıların dışarıda olması gerekirdi. Haftanın üç-dört günü onlar bu sokakları temizler, biz alt sınıflar ise güvenli duvarların arkasında antrenman yapardık. Ama Ivy’nin (Silent) artan baskısı, akademiyi radikal bir karara zorlamıştı: Artık biz de bu cehennemin bir parçasıydık. Görev tebligatı sabah ulaştığında, şehirdeki insanların evlerine kapandığını, sokak lambalarının cılız ışıkları altında sadece aç iblislerin nefeslerini duyabileceğimizi biliyorduk.
"Ivy burada değil," dedi Jude Hoca, sesi rüzgarın uğultusuna karışarak. "Ama varlığı... Şehrin nefes borusuna çökmüş bir el gibi. Bizi izlemiyor, sadece var olmamıza izin veriyor. Şimdilik."
Şehrin dar sokaklarına daldığımızda, binaların pencereleri kör birer göz gibi üzerimize dikilmişti. Sessizlik o kadar yoğundu ki, Louis’in koruma panelinin çıkardığı o hafif uğultu bile kulak tırmalıyordu. Axel, kılıcını iki eliyle kavramış, her gölge hareketinde çelik gibi geriliyordu. Lyra, o beline kadar uzanan uzun saçlarını rüzgara bırakmıştı; saçları her savrulduğunda hançerlerinin gümüş sapları ay ışığında parlıyordu.
"Bir şey var," diye fısıldadı Lyra, aniden durarak. "Sokak lambalarının altında değil... Gölgelerin tam kalbinde."
Tam o anda, sokağın sonundaki metruk bir binanın içinden tüyler ürpertici bir çığlık yükseldi. Bir insanın son nefesini vermeden önceki o saf dehşet dolu feryadı... Jude Hoca bir işaretle bizi durdurdu ve ardından bir gölge gibi öne atıldı. Biz de peşinden...
Binanın içine daldığımızda gördüğümüz manzara midemi bulandırdı. Dev bir iblis, derisi çürümüş et gibi sarkan, gözleri olmayan bir yaratık; köşeye sıkıştırdığı bir adamın omzunu çiğnemek üzereydi. Ağzından akan siyah salyalar adamın yüzüne dökülüyordu.
"İmha edin!" diye kükredi Jude Hoca.
Axel bir saniye bile tereddüt etmedi. Devasa kılıcını havada döndürerek yaratığın üzerine atıldı. Kılıç, iblisin sert derisine çarptığında kıvılcımlar saçıldı. "Geber seni pislik!" diye bağırdı Axel. İblis geri çekilirken Lyra, bir gölge gibi yaratığın arkasında belirdi. Uzun saçları havada asılı kalmış gibiydi; bir çeviklik gösterisiyle iblisin diz kapaklarına hançerlerini sapladı. Yaratık acıyla ulurken Jude Hoca elini havaya kaldırdı ve parmaklarının ucundan çıkan beyaz bir enerji dalgasıyla iblisin kafasını gövdesinden ayırdı.
Ama bu sadece başlangıçtı. Şehrin her yanından, çatılardan ve kanalizasyonlardan benzer hırıltılar yükselmeye başladı. "Bizi bekliyorlarmış," dedi Hazel, mavi saçları etrafa yayılan büyü enerjisiyle havaya kalkarken. "Ivy bizzat gelmiyor olabilir ama köpeklerini üzerimize salmış."
Düzinelerce iblis etrafımızı sardı. Louis, koruma panelini maksimum seviyeye çıkardı. Mavi kubbemiz, üzerimize atılan yaratıkların pençeleri altında titriyordu. "Dayan Louis!" dedim ve kılıcımı kınından çektim.
Kılıcım elimde bir tüy gibi hafifti ama ruhumdaki o ağırlık her savuruşumda yere çarpıyordu. Bir iblis üzerime atıldı, havada süzülürken kılıcımı bir yay çizerek boğazına sapladım. Kara kanı yüzüme sıçradı ama gözümü bile kırpmadım. İkincisi arkamdan pençe attı; bir takla atarak altından geçtim ve diz kirişlerini tek bir hamlede kestim.
Savaş bir kaosa dönüştü. Axel ve Lyra, ön safta tam bir uyum içindeydi; Axel yıkıyor, Lyra bitiriyordu. Olivia, yaralanan Axel’in koluna uzaktan şifa enerjisi gönderirken Hazel, asasını yere vurdu. Mavi bir alev dalgası sokağı boydan boya yakarak iblislerin yarısını küle çevirdi.
Ben ise üç iblisin arasında kalmıştım. Birinin pençesini kılıcımla karşıladım, diğerine dirsek atıp sersemlettim. Üçüncüsünün tam göğsüme inen darbesini son anda yana çekilerek atlattım ama pelerinim yırtıldı. "Daha fazlası gelmiyor mu?" diye bağırdım, içimdeki o adrenalin patlamasıyla. Kendi sınırlarımı zorluyordum. Kılıcım bir fırça, sokak ise benim kanlı tuvalimdi.
Ancak tam o sırada, diğerlerinden çok daha iri, derisi zırh gibi sertleşmiş Seviye 4 bir iblis sisi yararak doğrudan üzerime atıldı. Bu yaratık diğerlerine benzemiyordu; gözlerinde zekaya benzer kırmızı bir parıltı vardı. Hızı o kadar yüksekti ki, Louis’in paneli bile tepki vermekte gecikti. Kılıcımı savunma pozisyonuna getirdim ama darbenin şiddetiyle kollarım uyuştu. Yaratık beni duvara fırlattı.
Sırtım taş duvara çarptığında nefesim kesildi. İblis, son darbeyi indirmek için üzerine çöktü. Pençesi tam gırtlağıma doğru inerken, kılıcımı son bir gayretle araya soktum. Metalin kemikle sürtünme sesi kulaklarımda çınlıyordu. "Buraya kadar mı?" diye düşündüm bir an.
"Atanashia, eğil!"
Hazel’ın buz gibi sesi kulaklarımda bir kurtuluş ezgisi gibi yankılandı. Refleksle başımı yana çektim ve kendimi yere bıraktım. Tam o saniyede, başımın sadece birkaç santim üzerinden devasa bir mavi ateş topu geçti. Ateş, iblisin göğsünde patladı ve yaratığı metrelerce öteye fırlatarak binanın duvarına çiviledi. İblis saniyeler içinde mavi alevlerin içinde çığlık atarak eriyip gitti.
Toz bulutunun içinde Hazel’a baktım. Mavi saçları hala hafifçe dalgalanıyordu, asasını sıkıca kavramıştı. Kibirli bakışlarında bu sefer sadece bir uyarı vardı. "Sana arkamı temizle demiştim," dedi nefes nefese. "Önünü göremeyecek kadar körsen kılıcın bir işe yaramaz. Bir dahaki sefere seni kurtarmak için bu kadar hızlı olmayabilirim."
Yerden kalktım, üzerimdeki tozu silkeledim. Kalbim deli gibi çarpıyordu ama korkudan değil, hayatta kalmanın verdiği o vahşi histen. "Borcum olsun Hazel," dedim kılıcımı tekrar kavrayarak. "Ama önümü görmem için senin o parlak alevlerine ihtiyacım olduğu da doğru."
Gecenin geri kalanı tam bir kıyımdı. Onlarca iblisi imha ettik, şehrin sokaklarını o kara kanla yıkadık. Ivy’nin varlığı hala oradaydı, bizi bir sis gibi sarmalıyordu ama o gece bize dokunmadı. Sadece gücümüzü tarttı. Bizim gibi alt sınıfların bu seviyede bir direniş göstermesi, muhtemelen onun da dikkatini çekmişti. Jude Hoca, her iblis düştüğünde gökyüzüne bakıyor, sanki Ivy ile sessiz bir düello yapıyordu.
Sabahın ilk ışıklarına, güneşin doğmasına yaklaşık on beş dakika kala, gökyüzü o grileşmiş haline bürünürken akademiye geri döndük. Hepimiz bitkindik; zırhlarımız çizilmiş, pelerinlerimiz yırtılmıştı. Axel’in zırhında derin pençe izleri vardı, Lyra’nın o uzun saçları birbirine dolanmıştı ama yüzünde hala o asi gülümseme duruyordu.
Akademinin o güvenli kapılarından içeri girdiğimizde Jude Hoca bize baktı. "Bugün birer öğrenci gibi dövüştünüz, ama yarın birer Avcı gibi uyanacaksınız," dedi ve bizi serbest bıraktı. "Görevler sıklaştırılacak. Ivy’nin gücü sandığımızdan daha hızlı yayılıyor. Kendinizi hazırlayın."
Hiç konuşmadan, birbirimize sadece birer baş selamı vererek odalarımıza dağıldık. Hazel ile kapıda göz göze geldik; o mavi saçlarını eliyle geriye itti ve hiçbir şey söylemeden odasına girdi. Ama biliyordum ki artık aramızdaki o kibir duvarı ince bir çatlak almıştı.
Kendi odama girdiğimde kılıcımı kenara bıraktım ve pelerinimi çözdüm. Vücudum sızlıyordu ama zihnim berraktı. Ivy’nin o sessizliğini, Hazel’ın mavi alevlerini ve Daisy’nin o hala bulunamayan yüzünü düşünerek kendimi yatağa bıraktım. Güneş doğarken, biz karanlığın içinden sağ çıkmıştık ve bu sadece bir başlangıçtı.Gözlerimi açtığımda odanın tavanındaki çatlaklar, zifiri karanlıkta birer yılan gibi üzerime doğru süzülüyordu. Komodindeki saate baktığımda gece yarısına sadece bir saat kaldığını gördüm; 23:00. Dün geceki o bitmek bilmeyen, iblis kanına bulandığımız büyük temizlik operasyonu bedenimi öyle bir tüketmişti ki, neredeyse bir tam gün boyunca ölü gibi uyumuştum. Boğazım, sanki günlerce kızgın kumlarda yürümüşüm gibi yanıyordu. Acayip bir susuzluk hissiyle doğruldum, damarlarımda akan kanın bile kuruduğunu hissedebiliyordum.
Yataktan kalkıp kendimi soğuk duşun altına attığımda, suyun tenime her çarpışında zihnimdeki o iblis hırıltıları dağılmaya başladı. Ama içimdeki o huzursuzluk, o tarif edilemez boşluk bir türlü geçmiyordu. Dün gece koca bir mahalleyi iblislerden arındırdığımız için bu gece resmi bir görev yazılmamıştı; akademi sessizdi, hocalar istirahatteydi. Havluya sarınıp bahçeye çıktım. Gece rüzgarı ıslak saçlarımı okşarken boş koridorlarda hayalet gibi yürüdüm. Ama odama döndüğümde duvarlar üzerime gelmeye başladı. Uyuyamıyordum. Daisy’nin o son bakışı, Ivy’nin o dondurucu sessizliği ve Hazel’ın "önünü göremeyecek kadar körsen..." diyen sesi kulaklarımda yankılanıyordu.
Bir anlık bir delilikti belki de. Ya da Daisy’ye olan borcumun ruhumdaki dayanılmaz ağırlığı... Kendi başıma gitmeliydim. Ivy’nin daha ne kadar bizi izleyeceğini, o karanlığın derinliklerinde neyin saklandığını kendi gözlerimle görmeliydim. Bir cesaret dalgası ruhuma yüklendi; korkuyu değil, öfkeyi seçtim. Akademi pelerinimi üzerime geçirdim, büyülü kılıcımı belime bağladım ve nizamiyedeki nöbetçilerin değişim anını kollayarak, gölgelerin içinden şehrin o karanlık siluetine doğru koşmaya başladım.
Şehir bu gece daha farklıydı; daha ağır, daha tehditkar. Sokaklar, dün geceki savaştan kalan kara kan lekeleriyle doluydu ama çıt çıkmıyordu. Adımlarımın yankısı terk edilmiş binaların arasında sekiyordu. Dakikalarca yürüdüm; her bir köşeyi, her bir karanlık sokağı Daisy’den bir iz bulma umuduyla taradım. Ay ışığı, binaların üzerine soğuk bir kefen gibi serilmişti. Tam ana caddenin ortasında durduğumda, garip bir enerji hissettim. Bu, dün gece öldürdüğümüz o düşük seviyeli iblislerin çiğ ve iğrenç enerjisi değildi. Çok daha yoğun, çok daha kadim ve asil bir şeydi.
Başımı yukarı kaldırdım. Yüksek bir binanın çatısında, ay ışığının tam altında bir silüet oturuyordu. Bacaklarını aşağı sarkıtmış, sanki bir tiyatro oyununu izlermiş gibi rahatça aşağıya bakıyordu. Bir an duraksadım. Seviyesini tam anlayamıyordum ama içimdeki tüm alarm zilleri en yüksek perdeden çalmaya başlamıştı. Büyülü kılıcımı kınından yavaşça çektim; metalin o tiz sesi sessizliği bir cam gibi kırdı. Binanın yanındaki yangın merdivenlerini kullanarak, nefesimi bile tutarak hızla çatıya tırmandım. Onu gafil avlayacak, o iblisin işini tek hamlede bitirecektim.
Çatıya çıktığımda, o hala orada arkası dönük, gamsızca oturuyordu. "Kalk," dedim buz gibi, otoriter bir sesle. "Bu şehirde senin gibi bir iblisin elini kolunu sallayarak oturmasına izin vermeyeceğim. Varlığın bu havayı kirletiyor."
Yavaşça, hiç acele etmeden ayağa kalktı ve bana doğru döndü. O an nefesim boğazımda düğümlendi. Karşımda duran o iğrenç, derisi sarkmış yaratıklardan biri değildi. Bir erkeksi figürdü ama bir insan olamayacak kadar kusursuz ve bir o kadar da ürkütücüydü. Bembeyaz saçları, ay ışığında tıpkı Daisy’ninki gibi parlıyordu. Ama gözleri... Hayatımda gördüğüm en derin, en tehlikeli, en kanlı kırmızıydı. Hafifçe gülümsediğinde tüylerimin diken diken olduğunu hissettim.
"Demek sende bir avcısın," dedi sesi kadife gibi yumuşak ama bir bıçak kadar keskindi. "Tek başına buralarda dolaşmak için ya çok güçlü olmalısın ya da hayattan vazgeçmiş bir aptal. Hangisisin küçük kız?"
Cevap vermedim, öfkeyle ileri atıldım. Kılıcımı tam omuz hizasından bir kavisle savurdum. Çeliğin havayı yırtan sesiyle birlikte kılıcım tam boynuna isabet edecekken, bir anda siyah bir duman gibi yok oldu. Şaşkınlıkla etrafıma bakarken, bir saniye sonra nefesini tam ensemde hissettim.
"Yavaşsın," diye fısıldadı kulağıma.
Refleksle yana yuvarlanıp saldırısından son anda kaçmayı başardığımda durdu ve beni süzdü. "Hmm... Çöp bir avcıya benzemiyorsun," diye mırıldandı, sesi hala o sinir bozucu, alaycı tondaydı. "Reflekslerin fena değil ama tekniğin hala bir çocuk oyuncağı gibi."
"Kimsin sen?" diye bağırdı Atanashia, kılıcını tekrar savunma pozisyonuna getirerek. "Ezik ve iğrenç iblislerden biri olduğun kesin ama neden diğerleri gibi sadece saldırmıyorsun? Seviyeni neden hissedemiyorum?"
Kırmızı gözleri bir anlığına kısıldı, gülümsemesi silindi. "Ezik mi?" Bir anda elini havaya kaldırdı ve üzerime doğru simsiyah, ağır bir büyü dalgası gönderdi. Darbe o kadar hızlı ve güçlüydü ki kendimi havada buldum ve sırtüstü yere kapaklandım. Göğsümdeki baskıyla nefes almaya çalışırken, o yavaş adımlarla yanıma kadar yürüdü ve üzerime eğildi.
Yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki, gözlerindeki o kan kırmızısı okyanusta boğulacak gibiydim. "Sen... Bir yerlerden tanıdık geliyorsun," dedi fısıldayarak. Gözlerini derinlerime, ruhumun en karanlık dehlizlerine dikmişti. "Her neyse... Buraya hangi cesaretle tek başına geldin? Benim kim olduğumu, neyle dans ettiğini bilmiyor musun?"
"Kim olabilirsin ki?" dedim dişlerimin arasından, hala yerdeyken ona meydan okuyarak. "Ivy'nin bir başka köpeği mi? Sadece bir piyon musun?"
O an garip bir şey oldu. Gözlüğündeki yansımamı gördüm. O ana kadar öfke ve karanlığın etkisiyle kan kırmızısı parlayan gözlerim, o bana bu kadar yakınken ve gözlerimin içine bu kadar derinden bakarken bir anda titremeye başladı. Kırmızılık, sanki bir güneş patlaması yaşanmış gibi çekildi ve yerini parlak, keskin bir kehribar sarısına bıraktı. Gözlerim bir anda o saf sarı ışıkla dolmuştu. Şaşkınlıktan donup kaldım. O da bunu fark etmişti; kırmızı gözlerinde ilk kez gerçek bir şaşırma belirtisi gördüm.Yavaşça geri çekildi, yüzündeki o alaycı gülümseme yerini ciddi bir sessizliğe bıraktı. "Gözlerin..." dedi, sesi bu sefer farklı, neredeyse bir saygı barındıran tondaydı. "Gerçekten ilginç."
Doğrulmaya çalıştığımda arkasını döndü, pelerini geceyle bütünleşmişti. "Kod adımın Off-White olduğunu bil yeter. Kim olduğumu ve neden burada olduğumu yakında anlarsın. Ama şimdilik, hayatta kaldığın için şanslı olduğunu bilmelisin."
Bir kelime daha etmeme izin vermeden, binanın kenarından karanlığın içine bir gölge gibi atlayıp kayboldu. Beni o çatıda, aklımda binlerce soru, kalbimde deli gibi çarpan bir ritim ve gözlerimde hiç görmediğim o dehşet verici kırmızıyla yapayalnız bıraktı. Off-White... Kimdi bu adam ve neden Daisy ile aynı saçlara, benimle aynı gözlere sahipti? Ve dediği benim ona tanıdık geldiğim gibi oda bana tanıdık geliyordu kimdi bu adam? Şehrin sessiz sokaklarından akademinin o devasa, aşılmaz görünen duvarlarına kadar nasıl koştuğumu hatırlamıyorum. Nefesim kesiliyor, akciğerlerim o dondurucu gece havasıyla yanıyordu ama duramazdım. Zihnimde tek bir görüntü vardı: Off-White'ın o kan kırmızısı gözleri ve benim o gözlerdeki yansımamda gördüğüm, kırmızılığın içinden bir güneş gibi doğan o kehribar sarısı parlama.
Nizamiyedeki nöbetçilerin arasından bir gölge gibi sıyrılıp içeri sızmayı başardım. Akademinin bahçesi gündüzleri ne kadar huzurluysa, geceleri o kadar tekinsiz ve sırlarla doluydu. Kendi odama gitmek istemiyordum. O dört duvarın arasında yalnız kalırsam, gördüklerimin bir halüsinasyon olduğuna kendimi inandırabilirdim ama bu bir gerçekti. Yaşadığım her saniye, kılıcımdaki o soğukluk ve hala tenimde hissettiğim o kara büyü dalgası gerçekti.
Hızlı adımlarla kızlar yatakhanesinin üst katına, Milliary’nin odasına doğru yöneldim. Koridorun loş ışıkları altında pelerinim yerlerde sürünüyordu. Kapısının önüne geldiğimde duraksadım. Elimi kaldırıp kapıya vuracakken titrediğini fark ettim.
Tık... Tık... Tık...
Kısa bir sessizlikten sonra içeriden hafif bir kıpırtı geldi. Milliary, o her zamanki uyanık haliyle kapıyı araladı. Üzerinde pijamaları, gözlerinde ise o her şeyi analiz eden, radarı andıran keskin bakışları vardı. Beni gördüğü an kaşları çatıldı, ağzı şaşkınlıkla açıldı.
"Atanashia? Senin ne işin var bu saatte burada? Ve neden... Neden her yerin toz içinde?" dedi, beni hemen içeri çekip kapıyı sessizce kapatırken.
Odanın ortasında öylece durdum. Milliary hemen bir bardak su doldurup elime tutuşturdu. "İç şunu. Titriyorsun," diye emretti. Suyu bir dikişte bitirdim ama susuzluğum sanki fiziksel değil, ruhsaldı; bir türlü geçmiyordu.