12. bölüm · Beyazın Gölgesi

12. Bölüm

Noir Sude

"Burada öylece durup birbirimizin yüzüne bakarak günleri tüketemeyiz," dedi Olivia, sesi masanın üzerindeki asırlık parşömenlerin hışırtısına karışırken. "Jude ve Evie hocanın bizi buraya neden tıktığını çok iyi biliyorum. Dışarıda bir av başlıyor ve biz o avın tam ortasındayız. Atanashia... madem susuyorsun, o zaman ellerin konuşsun. Şu batı kanadındaki rafları tasnif etmeye başla."
Hiçbir şey söylemedim. Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan o küf ve eski parşömen kokusu içimdeki o vahşi kehribar enerjiyi garip bir şekilde sakinleştiriyordu. Ağır adımlarla, Olivia’nın işaret ettiği batı kanadına, yani ışığın neredeyse hiç ulaşmadığı, duvarlarındaki rünlerin bile karardığı o ücra köşeye doğru yürüdüm.
Raflar o kadar yüksekti ki, en üstteki kitaplara ulaşmak için ahşap, gıcırdayan merdivenleri tırmanmak gerekiyordu. Elimi ilk kitaba uzattım. Kalın, simsiyah bir deriyle kaplanmış, üzerinde hiçbir isim yazmayan bir günlüktü bu. Üzerindeki kalın toz tabakasını elimle sildim. Parmaklarımın geçtiği yerlerde siyah derinin altından gümüş rünler belirmeye başladı.
Arkamda, masanın başında Milliary’nin ağır bir parşömen rulosunu açtığını, Louis’in ise hafifçe inleyerek oturduğu yerden kalkıp Olivia’ya yardım etmeye başladığını duyabiliyordum. Aramızdaki o büyük patlamanın, o sert tartışmanın ardından kimse sesini yükseltmeye cesaret edemiyordu. Attığım o çığlık, Milliary’nin o sarsılmaz duvarlarında küçük de olsa bir gedik açmıştı, bunu biliyordum. Artık beni sadece bencil bir kör olarak görmüyordu; arkamda sakladığım o devasa uçurumu hissetmişti.Kitapları tek tek indirip masaya taşımaya başladım. Her bir cilt, akademinin kanlı ve saklanan tarihiyle doluydu. "Büyük İblis Savaşı", "Yasaklı Avcı Yeminleri", "Konsey’in Gizli Kararnameleri"... Sayfaları çevirdikçe, hocalarımızın bize derslerde anlattığı o kahramanlık hikayelerinin aslında ne kadar büyük birer katliam ve yalan olduğunu daha net görüyordum.
Tam o sırada, rafların en arkasında, duvarın taşına gömülmüş küçük bir bölme dikkatimi çekti. Sanki birileri bu cildi özellikle saklamak, göz önünden tamamen uzaklaştırmak istemişti. Elimi o karanlık boşluğa soktum. Parmaklarım buz gibi bir şeye değdi. Çekip çıkardığımda, üzerinde kırmızı mühürle "Kusurlu Soylar ve İnfaz Kayıtları" yazan kalın bir dosya buldum.
Dosyanın mührü çoktan kırılmıştı, sanki yakın zamanda birileri burayı karıştırmıştı. Kalbim göğüs kafesimde hızla çarpmaya başladı. Masaya doğru birkaç adım attım. Titreyen parmaklarımla dosyanın ilk sayfasını açtım. Gözlerim satırlar arasında hızla gezinirken, bir isim üzerimde yıldırım etkisi yarattı.
kael.
Hemen yanında bir tarih vardı ve tarihin üzeri siyah bir mürekkeple tamamen karalanmıştı. Altındaki notta ise şu satırlar okunuyordu: "Akademinin kurallarına ve Konsey emirlerine itaatsizlik. Kehribar soyunun kontrolsüz uyanışı ve sınır ihlali. İnfaz kararı onaylandı."
"Bu..." diye fısıldadım, sesim mahzenin sessizliğinde yankılandı.
Milliary, sesimdeki o sarsıntıyı fark edip elindeki parşömeni bıraktı ve hızla yanıma geldi. O sert, mesafeli duruşunu bir kenara bırakmıştı; gözleri doğrudan elimdeki dosyaya kilitlendi.
"Ne buldun?" diye sordu, sesi ilk kez bu kadar korumacı ve merak doluydu.
Dosyayı masanın üzerine bıraktım. Olivia ve Louis de masanın etrafına toplandı. Mumun cılız ışığı, sayfanın üzerindeki o kan kırmızı yazıları aydınlatırken hiçbirimiz nefes bile alamıyorduk.
"Kae," dedi Milliary, satırları okurken kaşlarını çatarak. "Bu isim... akademinin eski kayıtlarından tamamen silinen o efsanevi avcıya ait değil mi? Offwhite..."
"Evet," dedim, sesimdeki o donuk kararlılıkla. "Hocaların bize 'bir hain' olarak anlattığı, Konsey’in ise adını anmayı yasakladığı o adam. O bir hain değilmiş, Milliary. O sadece... gerçeği görmüş ve benim gibi bu duvarların arkasındaki yalanlara boyun eğmemiş."Milliary başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. O mavi gözlerdeki o öfkeli fırtına artık tamamen dinmiş, yerini derin bir dehşete ve anlama çabasına bırakmıştı. Birkaç saat önce beni bencil olmakla suçlayan o çocuk, şimdi sırtımı yasladığım o devasa uçurumun kenarını kendi gözleriyle görüyordu.
"Demek o yüzden..." diye mırıldandı Louis, arkadan kısık bir sesle. "O yüzden o gece ormana gittin. O yüzden çıplak ellerinle o iblisle savaştın. Çünkü akademinin bizi birer piyon gibi harcayacağını biliyordun."
"Bana kızdınız," dedim, sesimi hepsinin duyabileceği kadar netleştirerek. "Beni suçladınız. Ama eğer konuşsaydım, eğer size Jude ve Evie hocanın beni neyle tehdit ettiğini söyleseydim, şu an bu mahzende değil, Konsey’in infaz meydanında olurdunuz. Sizi korumanın tek yolu, benden nefret etmenizi sağlamaktı."
Milliary derin bir nefes aldı. Elini yavaşça masanın üzerine koydu, parmakları benim dosya tutan elime çok yakın bir yerde durdu. O sarsılmaz dost, o an o kırık dökük bağları yeniden birleştirmek istercesine bana baktı.
"Bize sormadan bizim için karar verme, Atanashia," dedi Milliary, sesi bu sefer yumuşak ama bir o kadar da sarsılmazdı. "Biz buraya avcı olmak için geldik, kurban olmak için değil. Eğer bir gün o gölgenin ardına geçilecekse, oraya tek başına gitmeyeceksin. Biz senin arkanda değil, seninle yan yana yürümek için buradayız."
Olivia asasını havaya kaldırdı, mavi ışık mahzenin tavanını tamamen aydınlatırken yüzlerimize birer yemin gibi yansıdı. Louis ise hafifçe gülümsedi, o eski neşeli çocuktan bir parça sızmıştı yüzüne.
Kael haklıydı; karanlık bizi yutmak için bekliyordu. Ama unuttuğu bir şey vardı: Gölgelerin arasında bile, birbirine tutunan ruhlar kendi ışıklarını yaratabilirdi. Ve bu mahzen, bizim hapishanemiz değil, o büyük isyanın başladığı yer olacaktı.
Bir saniye... Bir saniye, durun," dedim, sesim masanın üzerindeki o rutubetli havayı bir bıçak gibi keserken.
Parmaklarım dosyasının sararmış, kenarları çürümeye yüz tutmuş sayfaları arasında titreyerek geziniyordu. Gözlerim satırları, tarihleri ve infaz mühürlerini üçüncü kez taradı. Göğsümün ortasında, o sönmeye yüz tutmuş kehribar enerjinin yerini alan buz gibi bir soğukluk peydah oldu. Başımı hızla kaldırıp masanın diğer ucunda, asasının cılız mavi ışığıyla sayfaları aydınlatmaya çalışan Olivia’ya ve hemen yanımda duran Milliary’ye baktım.
"Daisy’nin adı burada yok," dedim. Sesim o kadar düz ve tınısızdı ki, kendi kulaklarıma bile mahzenin derinliklerinden gelen bir eko gibi ulaştı. "Bütün kusurlu soylar, elenen avcılar, lekelenmiş aileler burada... Ama Daisy’nin adı bu kayıtlarda tek bir satırda bile geçmiyor."
Milliary kaşlarını çatarak bana doğru bir adım attı. Ağır zırhının plakaları birbirine sürrtünerek o tiz, rahatsız edici metalleşmiş sesi çıkardı. Elini dosyanın kenarına koyup sayfaları kendi tarafına doğru hafifçe çevirdi. "Nasıl yani?" diye sordu, mavi gözlerinde beliren o kuşkulu parıltıyla. "Akademinin o kanlı geceden sonra tamamen sildiğini söylediği, o büyük tasfiyeye kurban giden herkesin listesi bu değil mi? Jude hocanın bile adını anarken titrediği o isimlerin hepsi buradayken, Daisy nasıl olmaz?"
"İşte tam olarak bundan bahsediyorum," dedim, parmağımla karalanmış isimlerin üzerini sertçe çizerek. "Bakın buraya. Kaelin adı var, kehribar soyunun diğer kolları var, infaz edilen kıdemli avcıların rütbeleri bile tek tek işlenmiş. Eğer Daisy de o gece akademinin ve Konsey’in emirlerine karşı geldiği için ortadan kaldırıldıysa, bu kırmızı mühürlü infaz dosyasının tam kalbinde olması gerekirdi. Ama yok. Sanki... sanki o gece orada hiç bulunmamış gibi. Ya da daha kötüsü, sanki hiç var olmamış gibi."
Louis, oturduğu eski minderin üzerinden zorlukla destek alarak doğruldu. Elini hala göğsündeki sargıların üzerinde tutuyordu; yüzü çektiği fiziksel acıdan dolayı solgundu ama gözlerindeki o hüzünlü döküntü yerini tamamen şaşkınlığa bırakmıştı. Masaya doğru bir iki yalpalayan adım attı, gölgesi duvardaki rünlerin mavi ışığıyla birleşerek devasa bir siluete dönüştü. "Bu imkansız, Atanashia," dedi, sesi pürüzlü ve yorgundu. "Daisy’nin odasını, geride bıraktığı o eski kılıç kınını hepimiz biliyoruz. Akademinin koridorlarında onun adını fısıldayan rüzgarı hepimiz duyduk. Eğer bu dosyada yoksa, belki de başka bir arşivde, daha yukarıda tutuluyordur?"
"Hayır, Louis," dedi Olivia, asasını masanın tam ortasına sabitleyerek. Işık biraz daha parladı ve sayfalardaki gizli rün yazıları daha da belirginleşti. "Jude hocanın bize burayı teslim ederken ne dediğini unuttunuz mu? 'Unutulmak istenenlerin hafızası burası' dedi. Eğer Konsey birini tamamen yok etmek ve hafızalardan kazımak istiyorsa, onun son durağı bu mahzendir. Burası son çöplük. Eğer Daisy burada yoksa, bunun tek bir anlamı var."
Olivia duraksadı. Hepimiz onun ne söyleyeceğini biliyorduk ama hiçbirimizin bunu yüksek sesle dile getirecek cesareti yoktu. Mahzenin o derin sessizliği yeniden üzerimize çöktü. Duvar köşesindeki su saatinin "tıp... tıp..." sesi, kalbimin göğüs kafesime vuruş ritmiyle tamamen eşitlenmişti. "Kael o gece bana bir şey söylemişti," dedim, gözlerimi dosyadaki o karartılmış satırlara dikerek. "Gerçeğin benim omuzlarımın taşıyamayacağı kadar ağır ve zehirli olduğunu söylemişti. Şimdi anlıyorum; bizi korumaya çalışan Jude ve Evie hocanın yalanları, sadece Konsey'in o devasa planını gizlemek için birer kalkandan ibaret. Daisy hayatta ve lekelenmemiş. O zaman o gece yaşanan o kanlı katliamda Daisy bir kurban ya da suçlu değildi... O, o planın doğrudan parçasıydı."
Milliary derin bir nefes aldı, çenesi o kadar sert kasıldı ki boynundaki tendonların gerildiğini görebiliyordum. Masanın üzerindeki parşömen rulosunu yumruğuyla ezecekmiş gibi sıktı. "Yine bir oyun," diye mırıldandı, sesi öfkeyle titreyerek. "Bize doğduğumuz günden beri anlattıkları her şey, uğruna kılıç salladığımız o 'avcı onuru' dedikleri şey, meğer sadece üst kattaki o yaşlı adamların kendi tahtlarını korumak için uydurduğu birer senaryoymuş. Atanashia... Daisy'nin nerede saklandığını ya da ne için kullanıldığını bulmak zorundayız. Çünkü bu bizi de doğrudan hedef tahtasına koyuyor."
Louis, masanın kenarına tutunarak derin bir iç çekti. "Atanashia’yı o sokakta korumak için kalkanımı kaldırdığımda, sadece bir iblisle savaştığımı sanıyordum," dedi, gözlerini kütüphanenin o ucu bucağı görünmeyen karanlık raflarına çevirirken. "Ama şimdi anlıyorum ki, biz o kalkanı aslında akademinin o gizli oyunlarına karşı kaldırmışız."
"And olsun ki o kalkanı bir daha indirmeyeceğiz," dedi Milliary. Sesi bu sefer o revir odasındaki kırgın çocuk gibi değil, bir ordunun önünde yürüyen kıdemli bir komutan gibi sarsılmaz ve keskintsizdi. Bana doğru döndü, aramızdaki o birkaç saatlik uçurumu tek bir bakışıyla yok etti. "Sana bencil dediğim için... seni o yalnızlığın içine ittiğim için ne dersen de Atanashia. Haklıydın. Bu yalanlar o kadar büyük ki, insan tek başına kaldığında delireceğini sanıyor. Ama artık tek başına değilsin. Bu dosyada Daisy’nin adına dair bir leke yoksa, onun gerçekte ne için gizlendiğini bulana kadar bu mahzenin altını üstüne getireceğiz."
Olivia, asasının ışığını batı kanadındaki diğer raflara doğru yöneltti. "O zaman daha derinlere bakmalıyız," dedi. "Bu dosya sadece suçluları gösteriyorsa, bizim Konsey'in o 'özel ve gizli' projelerini anlatan kayıtları bulmamız lazım. Jude hoca buranın anahtarını bize verirken aslında bizim bu çelişkiyi fark etmemizi istiyordu, eminim."
Dosyayı yavaşça kapattım. Üzerindeki o kırmızı mühür, tıpkı kalbimin üzerindeki o görünmez baskı gibi duruyordu. Kael bana "gelme" demişti; karanlığın beni yutacağını söylemişti. Ama o karanlık zaten doğduğum günden beri benim içimdeydi. Akademinin o beyaz duvarları arkasında saklanan kan, şimdi bu mahzenin zemininden yukarı doğru sızıyordu.
Milliary kılıcının kabzasını sıktı, Louis derin bir nefesle kendini topladı, Olivia ise asasının ışığını en karanlık köşeye sabitledi. Biz artık sadece cezalandırılmış dört öğrenci değildik. Biz, bu akademinin kendi elleriyle besleyip büyüttüğü, ama şimdi o büyük yalanın kokusunu almış en tehlikeli avcılardık.
"Aramaya devam ediyoruz," dedim, sesimdeki o ruhsuz ama sarsılmaz kararlılıkla. "Daisy'nin adının neden buradan gizlendiğini bulana kadar durmak yok."