10. bölüm · BERDEL
BERDEL 8
Altı ay geçmişti...
Kamran’la aramızda az da olsa bir yakınlaşma, tatlı bir çekim baş göstermiş olsa da hâlâ tam anlamıyla karı koca gibi olamıyorduk. Ama en azından büyük bir belayı atlatmıştık! Leman denen o kız, babaannesi, dedesi derken sülalecek çekip gitmişlerdi sonunda. Vallahi billahi çok mutluyum; hepsi birbirinden arızalı insanlardı zaten.
Bu altı ayda sadece pisliklerden kurtulmakla kalmamış, çok güzel şeylere de şahit olmuştuk. Helin’in karnı burnundaydı derken pat diye doğum yapmıştı. Artık evde minicik, mis kokulu bir bebek vardı! Bir kızları olmuştu... Bu aileye erkek evlat nasip değil galiba, hepsi kız doğuruyordu!
İsmini henüz koymamışlardı ama abim mutluluktan havalara uçuyordu. Hem nur topu gibi bir kızı olmuştu hem de tam anlamıyla bir aile kurmuştu sonunda. Yani biraz benim sayemde olmuştu bu durum ama neyse, iyilik yap denize at demişler.
Şimdi biz de onları tebriğe, bebeği ziyarete gelmiştik. Sümeyra Hanım kucağındaki torununa gözleri dolu dolu bakıyor, Aslan Bey ise hemen eşinin arkasından torununu süzüp gülümsüyordu. Az ileride Kaan abiyle Funda abla duruyordu. Bizim küçük Melek de bebeği görebilmek için çırpınıyordu ama garibimi kimseden sıra gelmediği için umursayan yoktu.
Abim Helin’in yanına oturmuş, elini tutuyordu. Helin yorgunluktan biraz halsizdi ama ikisinin de gözlerinin içi gülüyordu. Ulan bir ben mutlu olamadım şu hayatta, vallahi arkadaş!
Annemle babam da torunlarını doyasıya sevdikten sonra kenara çekilip oturmuşlardı. Şu evlilik süreci boyunca annemle aramız öyle bir açılmıştı ki, artık bana annem gibi davranmıyordu bile. Kayınvalidem Sümeyra Hanım bile bana kendi öz annemden daha yakın, daha şefkatliydi. Annemin bana neden bu kadar soğuk ve mesafeli olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Kendi ailemden günden güne tamamen uzaklaşmış gibiydim...
Tabii bu duygusal çatışmalar bir yana, şu an çok daha hayati bir sorunumuz vardı ,Kamran’la ikimiz hâlâ ayaktaydık! Ya bize niye oturacak tek bir sandalye bile vermiyorlar?! Yemin ediyorum büyük haksızlık var burada, saatlerdir ayakta dikilmekten canım çıktı!
Kamran’la yan yana duvara yaslanmış duruyorduk. En sonunda dayanamayıp başımı onun geniş omzuna yasladım. Çok yorulmuştum, ne yapayım yani?! Saat akşamın dördü kardeşim, kim sana bu saatte doğur dedi?! Şuracıkta pat diye bayılırsam kimse panik yapmasın, bilin ki sadece uyuyorumdur.
Kamran halimi anlamış gibi elini belime sarıp beni iyice kendine doğru çekti. Şablon gibi birbirimize yaslanmış duruyorduk. Biri gelip bizi şu an aniden ayırsa, Kamran sağa ben sola devrilir, net komalık olurduk.
Kamran en sonunda isyan arifesine gelmiş olmalı ki bizim dağ ayısının bile içinden vefalı bir dayı çıktı.
"Verin artık bana da, yediniz bitirdiniz çocuğu!" diyerek yanımdan ayrıldı ve o minicik bedeni nazikçe kucağına aldı.
Sonra kucağında bebekle yanıma gelip, "Sen kötü hala oluyorsun, ben de vefalı dayı oluyorum bu durumda," dedi çapkın bir gülümsemeyle.
Gözlerimi devirdim. "Allah Allah! Nereden biliyorsun acaba? Ben gayet iyi biriyim bir kere!"
"Öyle mi? En son sen benim kafamı yarıyordun sanki..."
"Sen yanlış hatırlıyorsun canım," dedim gayet istifimi bozmadan.
Kamran düşünür gibi yapıp, "Galiba... Ben hatırlamıyorum," dedi gülerek.
"Alzaymır olabilir misin sen ya?" dedim alayla. "Ben bu yaşlı adamla evlenmeyeyim dedim de dinleyen kim oldu ki zaten?"
Gülüştük. Kimsenin umurunda değildik, herkes Helin’in başına toplanmıştı. Kamran eğilip bebeği öpmeye kalkışınca hemen araya girdim.
"Öpme ya! Enfeksiyon kapar çocuk!"
"Tamam karıcım... On tane çocuk büyüttün ya, daha tecrübelisindir tabii," dedi alayla.
Böbürlenerek, "Tabii ki!" dedim.
Sonra dayanamayıp minik parmaklarını tuttum. "Çok tatlı ya... Kamran, galiba bu seni beğenmedi. Gözlerini açma zahmetine bile girmiyor bak!"
"Bebek olduğu içindir belki Zelin?"
"Yok, yok... Bayağı seni beğenmedi bu," dedim takılarak.
Üzerimdeki paltoyu çıkarıp Kamran’ın eline tutuşturdum. "Tut şunu," deyip miniğimizi kucağıma aldım.
Ya çok küçüktü bu... Minik başını göğsüme koymuş, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Ellerimle nazikçe tombul yanaklarını okşayıp gülümsedim. Abim kenardan imrenerek, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bize bakıyordu.
O sırada Melek bacağıma yapışıp, "Ya ben de görmek istiyorum!" diye sızlanmaya başladı.
Yere doğru hafifçe eğildim. Melek gözlerini açıp, "Aaa bebek!" dedi ve merakla parmaklarıyla oynamaya başladı. "Zelin abla, ya bu çok çirkin!"
"Çok ayıp ama Melek!" dedim ciddi görünmeye çalışarak ama kendimi tutamayıp güldüm.
Helin buna hiç bozulmamış gibi tatlı tatlı gülümsüyordu. Melek dudaklarını büküp, "Ne zaman oyun oynayabilirim onunla?" diye sorunca, "Çok var Melekciğim, bekle sen daha..." dedim.
"Artık kızımı alabilir miyim ben?" diyen abim yanımıza geldi. Kızını kucağımdan dikkatle alıp Helin’in yanına yerleşti.
Ulan şu adam ne ara bu kadar hanımcı oldu ya?! Bizim Kamran dağ ayısı neden hanımcı değil peki?! Abi benim bir dediğimi iki değil, bin tekrar sonrası yapıyor bu adam! Şansıma tüküreyim ben ya...
Üstümdeki pijamaları hiç umursamadan kendimi pat diye yere bıraktım. Neden pijamayla geldiğim sorulursa "Hanımefendi Helin Hanım gecenin dördünde doğurduğu için!" der geçerim.
Kamran çatık kaşlarıyla bana bakıp, "Kalk yerden Zelin, üşüteceksin," dedi.
Hiç oralı olmayıp umursamazca omuz silktim. Odada sadece gençler kalmıştı; Kaan abiyle Funda abla yan yana oturuyor, annemler de aşağıdaki kantine çay içmeye inmişlerdi. Helin gözlerini kapatmış dinleniyordu.
Kamran üzerime doğru adımlayıp, "Kalk bakayım... Ben kucağıma almadan kalk," deyince yapacağını bildiğim için hemen yaranma uğruna gülümsedim. "Tamam tamam, kalkıyorum!" deyip doğrulup üzerimi düzelttim.
"Offf... Hadi eve gidelim ne olursun?" dedim Kamran’ı kolundan dürterken.
Kamran beni hiç umursamıyor gibi davranınca dayanamayıp kolunu sertçe çimdikledim!
"Ah! Ne yapıyorsun kızım sen?!" dedi kolunu tutarak.
Gayet masumca gülümsedim. "Eve diyorum... Bence isteğim çok açık."
...
Eve gitmenin verdiği o inanılmaz mutlulukla arabada koltuğuma iyice kurulmuş, sırıtarak arkama yaslanmış durumdaydım. "Çok uykum var... Uyursam uyandır beni, tamam mı?" dedim Kamran’a.
Başını hafifçe salladığında gözlerimi huzurla kapattım.
KAMRAN KALENDAR GÜNCESİNDEN👤
Arabanın yan koltuğunda mışıl mışıl uyuyan Zelin’e baktım. Derin bir uykudaydı; garibim hâlâ eve gittiğimizi sanıyordu. Acaba ona eve değil de bambaşka bir yere gittiğimizi söylese miydim?
Sonra vazgeçtim. Ben yaşamayı seviyordum arkadaş! Ölümümün karımın elinden olmasını istemediğim için şimdilik söylememekte büyük fayda vardı.
Direksiyonu tek elimle kavrayıp boşta kalan diğer elimle Zelin’in elini tuttum. Elini kendi kucağıma koyup başparmağımla yumuşacık okşamaya başladım. Derin bir uykuda olduğu için hissetmiyordu bile. Hissetseydi büyük ihtimalle beni zifiri karanlıkta canlı canlı oyardı.
Ama ne yapayım, eve gitmek istemiyordum! Yemin ediyorum evleneli ne kadar zaman oldu, bir kere alnından ve çenesinden öpmek dışında hiçbir şey yapamıyorduk. Bence baş başa, baş başa kalabileceğimiz bir yere gitmemiz çok daha iyiydi. Yoksa bu gidişle ölümüm hem Zelin’in elinden olacaktı hem de adımı tarihe bakir diye yazdıracaktım.
Göz uçuyla Zelin’e tekrar baktığımda, pijamalı bacaklarını uzatıp ayaklarıyla yine etrafı batırdığını fark ettim. Ulan ne çekti benim şu araba bu kızdan be... Kader mahkûmu oldu garibim, yemin ediyorum.
...
Arabayı havaalanının otoparkında durdurdum.
"Burada ne işimiz var?" diye sormaya vakit bulamadan, bavul falan hak getire, direkt içeri yöneldik. Birkaç haftalığına şehir değiştirecektim. Ben bilet gişesinde işlemleri hallederken boşta kalan elimle Zelin’in elini sımsıkı tutuyordum. Uykudan yeni uyandığı için etrafa aval aval bakıyor, durumun vehametini tam kavrayamadığı için bana henüz sövmüyordu.
Elinden tutup bekleme alanındaki koltuklardan birine oturttum onu.
Uykulu gözlerini ovuşturup, "Biz nereye gidiyoruz diye sormak bile istemiyorum..." dedi bitkin bir sesle.
Gülümsedim. "Görürsün... Sana kışı yaşatacağım."
Kaşlarını çattı hemen. "Soğuk bir şehre gidiyorsak ben gelmiyorum! Ben soğuğu sevmiyorum!"
Muzipçe sırıtıp yüzüne doğru eğildim. "Ben ısıtırım seni..."
Lafımın üzerine dik dik baktı. "Bana bak, uykuluyum diye şımarma! Hâlâ kafanı oyarım senin!"
Kendimi tutamayıp güldüm. "Yaparsın sen, bilmez miyim..."
Sustu bir an. Kafasını sağa sola çevirip etrafa baktı. "Kış burdada var biz niye gidiyoruz"dediginde
"Ben kışı gerçek anlamda yaşamak istiyorum, o yüzden gidiyoruz,burda havalar sogudu sadece kar bile yok . Ayrıca karım olduğun için sen de benimle geliyorsun," dedim kestirip atarak.
Dudaklarını çocuk gibi büzdü. Sonra arkasına yaslanıp paltosunun önünü iyice kapattı.
"Gerizekalı!" dedi söylenerek. "Madem gidiyoruz, neden üzerimde pijamayla geliyorum ben?Rezil oldum milletin içinde!"
"Sen her halinle güzelsin," dedim gözlerinin içine bakarak.
"Yalaka seni!" deyip hafifçe güldü. Bazen bu kızın şizofren olmasından ciddi ciddi korkuyordum; komik olmayan şeylere kendi kendine gülmeyi acilen bırakmalıydı.
Ellerimi beline koyup onu kendime doğru çektim ve kollarımı sımsıkı etrafına sardım. Halsizce başını göğsüme bıraktı.
"Kamran... Bir şey söyleyeceğim," dedi kısık bir sesle.
"Söyle güzelim," dedim saçlarının kokusunu içime çekerek.
"Şey... Senin doğum gününü kutlamaya yaklaşık altı aycık geç kaldım galiba?"
Az önce bilet alırken kimliğimdeki doğum tarihini görmüş olmalıydı.
Omuz silktim. "Yani, ne var bunda?"
Bana biraz daha sokulduğunda ister istemez nefesimi tuttum.
"Doğum günleri bence çok önemli... İnsana kutlanınca değerli hissettiriyor. Sana kendimce değersiz hissettirdiğim için özür dilerim. Ne yapayım, kimsede kutlamadı ki..." dedi masumca.
Sözleriyle yüzümde sıcacık bir gülümseme peydah oldu. "Değersiz hissetmedim ama... Çok üzüldüysen telafi edebilirsin tabii."
Kafasını hafifçe kaldırıp, "Ne yapacağım?" diye sordu.
"Hımm... Düşüneyim..." deyip gözlerimi gözlerinden çıkarıp doğrudan dudaklarına düşürdüm. "Bence beni öperek çok güzel bir şekilde telafi edebilirsin?"
Lafım biter bitmez beni göğsümden itmesi bir oldu!
"Sen ne ara böyle bir fırsatçı oldun ya?!" dedi kaşlarını çatarak.
Kendimi tutamayıp kıkırdadım. Zaten beni öperek ölmeyeceğimi biliyordum ama yine de şansımı denemekten .
...
Bir haftadır şu lanet yerdeydik, kıçım dondu yemin ediyorum. "Şu kışı romantikleştirmeyelim," dedim ben size, alın işte olacağı bu. Bir taraflarım dona dona pastaneye gidiyorum. Neden derseniz, azıcık, minacık geciktiğim bir doğum günü kutlaması için... Tabii ki pastaneden alıp "Kendim yaptım," diyeceğim. Bir de Kamran Bey'e pasta mı hazırlayacaktım, hiç işim gücüm yok.
Kamran son günlerde azıcık mutsuz, nedenini bilmiyorum. Gece yarısı biri aradı, yüzü kaskatı kesilmişti dinlerken. Sonra dışarı çıktı; geri geldiğinden beri düşünceliydi. Bence doğum gününü kutlarsam kendine gelir. Ben eski Kamran'a alıştım, şuankine değil ya, şu an çok yorgun gözüyor. Nedenini bilmiyorum, birçok şeyden bıkmış gibi... Onu ondan dinlemek isterdim, beni benden dinlesin isterdim, bizi bizden duysun isterdim...
Eve dönerken aldığım pastaya sırıtarak bakıyordum. Ben yaptım sayılır bence, kesinlikle dışarıdan mezeyi bile hazır aldığımı görmesinler, beni evlatlıktan reddederler. İçimde garip hisler var; mesela neden şu an takip ediliyor gibi hissediyorum? Arkama baktığımda kimse yoktu. Bakışlarım etrafı inceledi, sorun görmeyince önüme döndüm.
Nihayet eve vardığımda içeri girip ayakkabılarımı çıkardım. Ya, ayıptı söylemesi, biz neden dağın yamacındayız? Şurada ölsem duyan olmaz. Mutfaga girip pastayı dolaba yerleştirdim ve masa hazırlamak için tabaklar çıkardım...
Hazırladığım sofraya baktım; sarmalar incecikti. Sahi ben ne zaman öğrenmiştim ince sarmayı? Aa doğru ya, bunlar dışardandı ama sonuçta tabaklara ben yerleştirdim, önemli bir nokta bu.
Her şey hazırdı ama şu Allah'ın belası balonları şişireceğim diye havasızlıktan ölecektim ben. Kim dedi sana git 28 tane balon al diye? Kamran 28'e girdiği için öyle aldım, bence bunu da belirtmeliyim, sonuçta burada canımı veriyordum.
Üstüme ne giydiğim konusuna gelirsek; çok çok çok romantik bir şey giydim, kesinlikle ama kesinlikle ayı kostümü almadım. Ben niye böyle bir şey yapayım ki? Ne demeye çalışabilirim kendisine, "Ayı demeye çalışıyorumdur belki," ama Allah'tan ben böyle bir insan değildim.
Bu Kamran da gelecekse gelsin, piştim bu kostümün içinde. Ne aldığıma gelirsek, çok özel bir hediye değil, sıradan... Kamran'ı o kadar tanımadığım için.
Kamran Bey sonunda teşrif edebilmişti! Arabasının ışıklarını bahçede gördüğüm gibi evdeki bütün ışıkları kapattım. Akşam olduğu için içerisi zifiri karanlık olmuştu. Elimde konfetiyle kapının hemen arkasına geçip pusuda beklemeye başladım.
Kamran gayet sakin bir şekilde eve girip üzerindeki ceketi çıkardı. "Zelin? Neredesin, elektrikler mi gitti?" diyerek duvardaki düğmeye basıp ışığı açtı.
Işıklar yandığı an elimdeki konfetiyi güm diye patlattım!
Korkuyla arkasına döndü; gözlerinde gerçek, katıksız bir dehşet vardı! Ya ne vardı bunda bu kadar korkacak?!
Elimdeki boş konfeti kutusunu yere atıp hızlıca yanına koştum. "İyi ki doğdun!" dedim neşeyle.
Ama beyefendinin kaşları hâlâ çatıktı. "Sen kafadan kırık mısın Zelin?!" dedi kalbini tutarak. "Kalpten gideceğim, son doğum günüm olacak yemin ediyorum!"
Suratımı astım hemen. Ben burada saatlerce uğraşmışım, tepkisi bu muydu cidden?!
Masaya koyduğum pastayı gösterip, "Dur ben çakmak getireyim," derken beni baştan aşağı incelemeye başladı.
"Lan... Bu kıyafet ne?"
Sırıtıp etrafımda bir tur döndüm. "Çok çekici değil mi? Bence de öyle! Sana bir şeyleri çağrıştırıyor mu?"
Kamran uyarır bir ses tonuyla, "Zelin..." dedi.
"Ne dedim ki sanki?!" dedim gözlerimi devirerek. Çok abartıyordu bu adam ya! Bence ayı kostümünü bile dünyada güzelleştirebilen tek kişi bendim.
Yanıma yaklaşıp kollarını etrafıma sararak beni kendine çektiğinde hiç karşı çıkmadım. Ben de kollarımı boynuna doladım sımsıkı.
"Altı aycık geç kaldım ama olsun..." dedim fısıltıyla.
Hafifçe güldü. "Olsun..." deyip saçlarımdan öptü. "Teşekkür ederim," diye fısıldadı kulağıma.
Ondan yavaşça ayrıldım. "Dur, ben çakmak getiriyorum!"
Gerek olmadığını söylemesine rağmen koşarak mutfaktan çakmağı kapıp geldim. Pastanın üzerindeki mumları tek tek yaktım.
"Hadi, üfle bakalım!" dediğimde, Kamran "Beraber üfleyelim," deyip yanıma sokuldu ve mumlara doğru birlikte üfledik.
Mumları üfledikten sonra gururla göğsümü kabartıp masayı gösterdim.
"Bak bak... Bak hamarat karına bak! Senin için ne kadar güzel şeyler hazırladım!" dedim böbürlenerek.
Kamran masadaki tabaklara doğru yaklaşıp hafifçe kıkırdadı. "Zelin... Paketlerin üzerindeki fiyat etiketlerini çıkarmayı unutmuşsun yalnız?"
"Şey... Öyle mi olmuş ya?" dedim gözlerimi kaçırarak.
Sanki saatlerce mutfakta hamur açmışım gibi havalara girmiştim bir de! Yakalanmanın verdiği o minik mahcubiyetle gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Kamran başını sağa sola sallayıp alaycı bir tebessümle bana baktı. "Demek el emeği göz nuru, ha?"
"Ambalajı açmak da bir emektir Kamran! Hatta o kutuları oje bozmadan açmak canımı aldı benim, sen ne anlarsın?!" dedim hemen üste çıkmaya çalışarak.
"Neyse ne, sonuçta ben yaptım sayılır! Hadi pasta keselim," dedim konuyu hemen kapatmaya çalışarak.
Kamran tabağa yaklaşıp çatık kaşlarla pastayı inceledi. "Senin bu ayılarla ne alıp veremediğin var acaba Zelin?" dedi takılarak.
Güldüm. "Kötü mü olmuş ama?"
Pastanın üzerinde kocamanca "İyi ki doğdun dağ ayısı" yazıyordu. Bence sanat eseri gibi, müthiş bir şey olmuştu!
Kamran alayla, "Çok güzel olmuş... Yani ağzım açık kaldı bu güzelliğe," derken duraksayıp bana baktı. "Eee... Süs olarak mı aldın bunu?"
Ters ters baktığımı görünce hemen kendini düzeltti. "Pardon, süs olarak mı yaptın diyecektim?"
Keyifle gülümseyip sandalyeye çekip oturdum. "Sen kes de yiyelim hadi!"
"Sen gerçekten iflah olmazsın..." der gibi başını sallayıp bıçağı eline aldı. Pastayı dikkatlice keserken hemen araya girdim.
"Çok küçük dilimledin yalnız... Cimri!"
"Tamamı senin olsun, yeter ki iki dakika sus," dedi gülerek.
"Zaten benim bir kere!" dedim gayet emin bir edayla.
Kestiği ilk dilimi tabağa koyup önüme uzattı. "Meyveli mi aldın?" diye sordu.
Başımı salladım neşeyle. "Evet, ben çok severim meyveli pastayı!"
"Sana afiyet olsun o zaman... Benim alerjim var."
Şaşkınlıkla gözlerimi açtım. "Neye?"
"İçinde çilek var galiba, o yüzden yiyemem," dedi sakince.
"Aaa... Pardon ya, bilmiyordum!" deyip hemen sinsice gülümsedim. "Neyse, artık her doğum gününde çilekli alırım, hepsi bana kalır!"
Kamran yemediği için garip bir vicdan azabı hissetmiş olacağım ki tabağı kenara ittim.
"Off, ben de yemeyeceğim o zaman!" dedim. "Dur, ben sana hediyeni getireyim en iyisi."
Gözlerini tatlı bir hüzün ve şaşkınlık kapladı. "Hediye mi aldın bana?"
"Yani... Senin kredi kartını çaktırmadan çalıp almış olsam bile sonuçta aldım!" dedim gururla.
Gülümsedi.
Koşarak gidip dolaba sakladığım paketi kapıp geldim ve heyecanla önüne uzattım. "Aç hadi!"
Kamran paketi eline alıp şüpheyle bana baktı. "İçinden oyuncak ayı çıkarsa çok pis bozuşuruz Zelin, haberin olsun..."
Suratımı astım hemen. "Tüh ya! Çok iyi fikirmiş aslında, nasıl aklıma gelmedi benim?!"
Paketin üzerindeki kırmızılı kurdeleyi yavaşça çözmeye başladı. Ben de tam karşısında durmuş, kollarımı arkamda birleştirip gülümsüyordum. İçim içime sığmıyordu; beğenir miydi acaba? Heyecandan kalbim küt küt atarken gözlerimi elindeki paketten bir an olsun ayırmıyordum.
Kamran paketi açtığında kutudan çıkan şeyi görünce kaşları hafifçe çatıldı.
"Bana... gömlek mi aldın?" dedi şaşkınlıkla.
"Evet ama sıradan bir gömlek değil!" dedim hemen.
Kamran muzipçe kıkırdadı. "Uçabiliyor mu yoksa Zelin?"
"Yok, uçamıyor ama..." deyip yanına sokuldum. "Yaka kısmına bakarsan anlarsın."
Gömleği paketten çıkarıp yakasını çevirdi. Yakanın iç kısmına gümüş renkte özel olarak işlettiğim yazıyı görünce duraksadı. Önce şaşırdı, ardından dikkatle okudu:
"Dağ ayısına, evrenin en güzel kadınından hediye."
Yazıyı okuduğu an yüzünde tam da beklediğim o sıcacık tebessüm peydah oldu. Önce hafifçe kıkırdadı, sonra parmağını gümüş renkteki o nakışın üzerinde gezdirdi.
"Evrenin en güzel kadını, ha?" dedi gözlerinin içi gülerek.
"Yalan mı beyefendi?!" dedim çenemi dikleştirerek. "Hem kendi kartınla sana alabileceğin en harika hediyeyi aldım, daha ne istiyorsun?!"
Gömleği masanın üzerine bırakıp aniden belimden tuttuğu gibi beni kendine çekti.
"Haklısın..." diye fısıldadı kulağıma doğru. "Dünyanın en şanslı dağ ayısıyım sanırım."dediginde .
Belimdeki elleri daha da sıkılaştı, doğrudan gözlerime baktı. Bakışlarımı onun derin gözlerinden çekmek şu an dünyadaki en zor şeydi sanki...
Bana doğru biraz daha yaklaştığında sıcak nefesi yüzüme çarptı. Heyecandan göğsüm hızla inip kalkıyordu. Bakışları yavaşça dudaklarıma indi.
"Seni seviyorum kadın..." diye fısıldadı tam yüzüme doğru.
O an kalbim göğüs kafesimi delecekmiş gibi hızla çarpmaya başladı. Boşta kalan eli yüzümü buldu; yanağımı nazikçe, sarsıcı bir şefkatle okşadı. Ardından başparmağıyla alt dudağımı yavaşça gezdirdi.
Üstüme iyice eğilip dudaklarını dudaklarımla buluşturduğunda geri çekilmedim... Çekilemedim. İçimde ona karşı durdurulamaz bir çekim, karşı konulmaz bir istek hissediyordum.
Dudaklarımı araladığımda, dudakları dudaklarımı hoyratça, açlıkla öpmeye başladı. Ellerim kendiliğinden ensesine gitti; parmaklarımı gür saçlarının arasında gezdirip okşadım. Diğer elimle gömleğine sıkıca tutunduğumda, elleri belimden aşağıya kayarak beni tek hamlede havaya kaldırdı.
Bacaklarımı reflexle beline doladığımda nefesim iyice hızlanmıştı.
Beni kucağından indirmeden koltuğa doğru ilerledi ve birlikte oturduk. Hâlâ tamamen kucağındaydım. Elleri sırtımda gezinirken, dokunuşu adeta çıplak tenime işliyordu.
Dudaklarımız nihayet ayrıldığında ikimizin de göğsü nefes nefese, hızla inip kalkıyordu. Gömleğini sımsıkı tutan elimi nazikçe kavradı ve avuç içime derin bir öpücük kondurdu. Ardından elimi alıp kendi kalbinin üzerine koydu. Başparmağıyla elimi okşarken, gözlerimin içine bakıp, "Tam buradasın..." diye fısıldadı.
Diğer eli saçlarımı okşamaya devam ediyordu. Elleri yeniden sırtımda buluşup beni kendine doğru sımsıkı bastırdığında dudaklarımdan minik bir inilti döküldü. Dudaklarıma son bir ıslak öpücük daha bırakıp hafifçe geri çekildi.
Başını koltuğa geriye doğru yasladı. Beni baştan aşağı tutkuyla süzdü. Elleri sırtımdaki kostümün fermuarını bulduğunda sertçe yutkundum. İçgüdüsel olarak geriye doğru çekilmek istediğimde hafifçe doğrulup yüzüme yaklaştı.
"Sadece üstündekini çıkaracağım... Terlemişsin," dedi boğuk bir sesle.
Hani şu ayı kostümünden bahsediyordu! Rahatlayarak derin bir nefes verdim. Kostümün fermuarını yavaşça aşağıya indirdi.
Elleri sırtımdayken bir an duraksadı. "İçine bir şey giymedin mi gerçekten?" diye sordu şaşkınlıkla.
İçine hiçbir şey giymediğim gerçeği benim de yeni aklıma gelmişti! Kıpkırmızı kesildim.
Ellerini kıyafetin içine sokup çıplak tenimi yavaşça okşadı. Ardından fermuarı tekrar yarıya kadar çekip arkasına yaslandı. Gözlerime öyle derin bir tutkuyla baktı ki eridim sanki...
Beni ensemden tutup nazikçe kendi geniş göğsüne yatırdı. Çenesini başıma yasladı. Gözlerimi huzurla kapattım... Uzun süre uyanmak istemiyordum bu güzel rüyadan.
