7. bölüm · BERDEL
BERDEL 6
KAMRAN KALENDAR GÜNCESİN'DEN 👤
Zelin’in iyice uyuduğundan emin olunca, yanından yavaşça doğruldum. Uyuduğuma tam olarak inanmış olmalı ki çekinmeden yanıma kıvrılmıştı.
Uykunun huzuruyla gevşemiş yüzünü izledim bir süre. Reşat Nuri’nin dediği gibi; bir o kadar yakın, bir o kadar uzaktı bana... Dokunsam tutabileceğim kadar yanımda, ama içini tam olarak bilemeyeceğim kadar uzak. Ulaşamıyorum bu güzelliğe.
Elim kendiliğinden saçlarına gitti. Tellerini incitmekten korkar gibi nazikçe geriye doğru okşadım. Eğilip kokusunu içime çekerek saçlarından öptüm. İster istemez gülümsedim sonra... Beni hem gülümseten hem de canlandıran tek şey sensin Zelin. Sen olmasaydın, senin de her fırsatta yüzüme vurduğun gibi, o suratsız adam olmaya devam edecektim. Sen mutlu olduğunda ben de oluyorum, bu kadar basit.
Aklıma bir an doğum günüm geldi. Şunun şurasında birkaç gün kalmıştı. Zelin hatırlar mıydı acaba? Bilmiyordum ama içten içe onun kutlamasını çok isterdim. Sırf o bahaneyle bile olsa gelip bana sarılsa, dünyalar benim olurdu.
Aslında böyle özel günleri pek sevmem, bana hep saçma gelmiştir. Sevdiklerimi neden tek bir güne sığdırayım ki? Ben birini seviyorsam, o zaten benim için her Allah’ın günü özeldir... ama işte, söz konusu Zelin olunca insan çocukça hayallere kapılmadan edemiyor.
...
Ellerimi Zelin’in beline yerleştirip iyice yanına uzandım ve gözlerimi kapattım.
Sabahın olduğunu Zelin’in çığlık çığlığa bağırmasından anladım. Kim bilir yine neye bilenmişti! Gözlerim hâlâ uykunun mahmurluğuyla açılmakta zorlanırken, "Sapık mısın sen ya?! Dibime kadar girmişsin!" diye söyleniyordu. Hah, şimdi anlaşıldı derdi...
"Bunda bu kadar bağıracak ne var Zelin? Evi ayağa kaldırdın," dediğimde sinirden kıpkırmızı kesilmişti.
"Bana bak, kafanı kırarım senin!" dedi. Dediğini de yaptı doğrusu... Eline aldığı ilk yastığı doğrudan kafama geçirince neye uğradığımı şaşırdım. "Ne yapıyorsun ya?!" dememe kalmadan ikinci darbeyi karnıma indirdi.
Sinsice sırıtıp, "Allah’ım, ben ne günah işledim de karım tarafından dövülüyorum acaba?" diye sızlandım.
"Daha bu başlangıç canım!" diyerek bir darbe daha vurdu. Bence bu kadarı yeterliydi, artık karşılık vermeliydim yoksa sonumuz hastanede bitecekti. Ne tatlı çiftiz ama! İnsanlar öpüp koklayarak uyanır, ben sabah dayağımı yiyerek güne başlıyorum. Her şeyi ters bu kızın, yemin ederim...
Ayağa kalkıp ben de elime bir yastık aldım. "Savaş mı istiyorsun Zelin?" dediğimde, lafımı bitirmeme izin vermeden yastıkla kafama vurup gülmeye başladı. Sert de vuruyor hani, insanda azıcık acıma duygusu olur!
"Ah, benden yaşlı olduğunu unuttum! Hızıma yetişemezsin ki..." diyerek odanın diğer köşesine kaçtı. Bu yaş işini fazla abartmıştı gerçekten. Alt tarafı aramızda beş yaş var, nerem yaşlı benim? Kendine baksın, çocuk gibi yaptığı işlere bak...
Odada kaçma kovalamaca oynarken yatağın üzerine tırmandı ve elindeki yastığı yine kafama geçirdi. Hiç vicdan yok bu kadında! En sonunda belinden kavrayıp hızla kendime çektim. "Bırak!" diye çırpınsa da oralı olmadım.
"Elime geçtin, hiç bırakmaya niyetim yok," dedim. Nefesi yüzüme çarparken gülümseyip onu yatağa yatırdım ve üzerine eğildim. Elleri nereye koyacağını bilemeyip beni itmeye çalıştı; başaramayınca bu kez bacaklarını devreye sokup tekmelemeye başladı. Her alternatifi değerlendiriyor benim akıllı karım...
"Çabuk pes ettin karıcığım," dediğimde, "Kalk üstümden, bak öldürürüm seni!" diye tehdit savurdu.
Kaşlarımı çattım. "Hımm... Üstünden kalkmamı mı istiyorsun?"
"Evet! Sen de kalkacaksın!" derken bir yandan da kalkayım diye karın kaslarıma bastırıyordu.
"Kalkmazsam ne olur?" dediğimde yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Dudaklarımızın arasında mesafe yok denecek kadar azdı.
Fısıltıyla, "Ne yapacağımı merak mı ediyorsun?" diye sordu.
Yutkundum. "Evet, merak ediyorum..." dedim. Keşke demeseydim! Çünkü bunu söylememle kafasını burnumun ortasına geçirmesi bir oldu!
Acıyla üzerinden kalkıp burnumu tuttum. "Ne yapıyorsun sen ya?!" diye bağırdığımda, "Geri zekalı, sen ne yapıyorsun asıl?!" diye karşılık verdi.
Sızlayan burnuma baskı uygularken, "Kırdın mı ne yaptın?!" dedim. Güldü. Bence bu durumda kesinlikle gülmemeliydi!
"Az bile sana! Ne oldu, yaklaşınca öperim falan mı sandın?" dedi alayla.
"Öpmeyi geçtim, niye kafanla yumruk atıyorsun ya?! Burnum kırılsa vallahi ecelim senin yüzünden olacak!"
Ayağa kalkıp aynaya baktığımda neyse ki durum çok vahim değildi, kanamamıştı. Kanasa bir de bunu aşağıda aile üyelerine anlatmak var...
"Abartma, sert vurmadım," dedi masumca. Gören de iki dakika önce suratımın ırzına geçen o değil sanır. Melek yüzlü şeytan...
Biraz numarayla karışık inlemelerim ve uzattığım rollediğim sahnelerle nihayet Zelin’in vicdanına dokunabilmiştim.
"Sen üstümden kalksaydın vurmazdım," dedi kendini savunmaya çalışarak. Suratını asıp gözlerini kaçırdı. "Özür dilerim ya, vurmak istemedim ama... ama sen de hatalısın!"
"Yani ikimiz de haklıyız, öyle mi? Bu tam olarak nasıl oluyor acaba?"
Yanına oturduğumda dönüp yüzüme baktı. "Bir şeyin yok işte, abarttın! Gören de öldürdüm sanacak..."
Ona doğru biraz daha yaklaştığımda görünür bir şekilde yutkundu. Elleri yavaşça yüzümü buldu. Çatık kaşlarıyla burnumu ve yüzümü iyice inceledi. "Yok bir şeyin işte..." dedi fısıltıyla.
Bence onu öpmek için tam sırasıydı. Sonuçta kendi rızasıyla dibime kadar girmişti hanımefendi!
Ona doğru yavaşça yaklaştığımda geri çekilmedi ama şaşkın şaşkın yüzüme bakmaya devam etti. Burunlarımız birbirine temas ettiğinde ellerimi beline koyup onu hafifçe kendime çektim. Yine karşı çıkmadı...
Dudaklarına doğru eğildiğim sırada tuttuğu nefesini dışarı verdi; sıcak nefesi dudaklarıma çarptı. Tam öpmek için harekete geçmişken kapı aniden tıklatıldı! Yemin ediyorum bu evren benden yana değildi, şansımı sikeyim...
Zelin hızla benden uzaklaşıp ayağa kalktı. O kapıyı çalan annem bile olsa gerçekten iyi şeyler olmayacaktı!
Sinirle, "Gir!" diye bağırdığımda kapı aralandı. Önce gözlerim boşluğu gördü, başımı aşağı doğru eğdiğimde ise küçük Melek’le karşılaştım.
"Amca, babaannem dedi ki misafirlerimiz gelmiş, aşağı insinler..."
Tamam, burada başka biri olsaydı iyi şeyler olmazdı ama karşımdaki Melek olduğu için ister istemez gülümsedim. Yanına gidip onu kucağıma aldım. Kapıya yönelirken Zelin’e dönüp, "Gelmiyor musun?" diye sordum. Yüzü utançtan kıpkırmızıydı.
"Üstümü değiştirip geliyorum," diye mırıldandı.
Melek’le kucağımda merdivenlerden inerken küçük hanım bana dert yanmaya başlamıştı bile: "Amca, babam bana dedi ki 'bizimle yatamazsın'... Ben odamda yattım, çok korktum! Sonra dedemlerle yattım. Annem çok kızdı, küstüm ona!"
Lafına hafifçe güldüm. "Güzelim, sen de her gece anne babanın arasına girme ama..."
Kaşlarını çatıp kollarını boynuma sardı. "Sizinle yatabilir miyim? Ben tek başıma korkuyorum..."
"Bilmem, Zelin ablana sor. Eğer o evet derse yatabilirsin."
Sevinçle fısıldadı: "O beni çok seviyor, izin verir! Ama anneme söylemeyelim, tamam mı?"
Kulağına eğilip ben de onun gibi sessizce, "Tamam, sır!" dedim.
ZELİN KIRSAL▫️KALENDAR GÜNCESİNDEN.
Üzerimi değiştirirken hâlâ az önce yaşananların şokunu atlatabilmiş değildim. Melek o kapıyı çalmasa adam beni bayağı öpüyordu, yemin ediyorum ya! İşin en kötü kısmı da ne biliyor musunuz? Ben de buna en ufak bir karşı çıkmamıştım! Allah onun belasını versin... Ama benimkini vermesin, onun kini versin!
Derin bir nefes alıp üstümü başımı düzeltip aşağı indim. Salona adım attığımda karşılaştığım manzara; iki yaşlı insan ve hemen yanlarında duran benim yaşlarımda genç bir kızdı. Kimdi acaba bu kız? Akrabaları falan olmalıydı herhalde. Aman neyse, burnumu sokmamak en iyisi,kızın bakışları bana hiç iyi bakmıyordu gülümsedim ama gözlerinde garip bir hırs ve nefret vardı .Gene ne yaptımda tanımadığın insanları bile kudurtuyorum.
Ayağa kalkıp bana doğru gülümseyen kadının Kamran’ın babaannesi olduğunu fark ettim. Ne diyeceğimi bilemeyerek, "Merhabalar herkese" dedim. Başka ne diyebilirdim ki zaten.
Kadının kaşları bir anda çatıldı. Hah, elini öpmemi istiyor, anladım... Eğilip elini öptüğümde gülümsedi ve beni kendine çekip sarıldı. Yani sarıldı mı yoksa boğazladı mı tam kestiremedim o an.
"Ay, sen ne kadar güzelsin, maşallah" dedi sevecenlikle.
"Sağ olun teyzeciğim," dedim. Teyze ne ya? İyice saçmalamıştım gerçekten...
Yanındaki dedenin de elini öptüğümde, "El öpenlerin çok olsun kızım," dedi.
"Sağ olun," diye mırıldandım. Biri beni buradan alsın lütfen, utanma limitimi aştım yemin ederim.Bağışlayın, gideyim ben...
Ne yapacağımı bilemeyerek etrafa aval aval bakıyor olacağım ki dedeciğimiz, "Otur kızım," dedi de en azından ayakta kalmaktan kurtulup oturdum.
Sümeyra Hanım bana ve Funda ablaya dönüp, "Kızlar, siz hadi gidin bir şeyler hazırlayın. Annemler yol yorgunu, dün yaptıklarımızı hazırlayın," dedi. Hah! Ben de diyordum benim rezil sarmalar ne zaman sahneye teşrif edecek...
O sırada bana bakışları hiç de tekin gelmeyen o genç kız elini uzatıp, "Leman adım," dedi.
Elini sıkıp, "Zelin, memnun oldum," dedim. Ama elimi anlamadığım, değişik bir şekilde sıktı. Yüzüne 'ne yapıyorsun sen?' der gibi bakarken o sadece gülümsedi. Elimi hızla geri çektim.
Kamran’ın bakışları ikimizin arasında gidip geliyordu. En son gözleri beni bulduğunda pis pis gülümseyip göz kırptı. Şerefsiz ya...
Ayağa kalkıp hemen Funda ablanın peşinden mutfağa kaçtım. O çoktan tabakları çıkarmaya başlamıştı bile. Derken Kaan abi mutfağa girip karısını gözümün önünde öptü kokladı. Yani gözümün önünde Melek’e kardeş yapmadıkları kaldı yemin ediyorum! Sonra da hiçbir şey olmamış gibi içeri geçti. Kalendarların hanımcı oğluna bak sen...
Funda abla kendi kendine bir şeylere gülerek, "Zelin, bak senin sarmaların..." diye tezgâhı gösterdi.
Tabağa dizdiği sarmalara baktım. İçim cız etti. "Abla ben vazgeçtim, koymayalım bunları ya," dediğimde kıkırdadı. "Ya şaka yapıyorum, çok güzel olmuş!"
Ne demezsin abla, ne demezsin...
Her şey hazırlanmıştı; geriye bir tek çayları doldurmak kalmıştı. Onu da zaten Funda abla hallediyordu. İçimdeki merakı ve hafif sıkıntıyı daha fazla tutamayıp dile getirdim:
"Funda abla... İçerideki kız, yani Leman mıdır nedir, neyiniz oluyor tam olarak?"
Sorumla birlikte Funda ablanın kaşları anında çatıldı. "Niye sordun? Bir şey mi söyledi sana o hadsiz?"
Afallayıp kaldım. "Hadsiz derken?"
"Boş ver," dedi derin bir nefes alıp. "Bizim bir tanıdık değil aslında. Gelenlerin tanıdığı... Önceden birkaç kere görmüştük. Aslan babamın anne babası burada yaşarken bu kız da hep yanlarındaydı. Doğrusunu ben de tam bilmiyorum ama sürekli etraflarındaydı işte. Sonra köye taşındılar, kız da onlarla gitti. Kısacası Sabiha ve Kılıç amcanın yanında yaşıyor, onlara yardımcı oluyormuş. Sümeyra annem öyle dedi."
"Sabiha ve Kılıç mı adları?" diye sordum.
"Evet, ama sen yine de dede, babaanne falan de, saygıda kusur etme. Leman bir şey derse de sakın takma," deyince kaşlarım daha da çatıldı.
"Leman canımı sıkacak ne söyleyebilir ki bana?"
"Ne bileyim kızım, boş boğazın teki biraz. Sen böyle şeylere alışık değilsin, önden söyleyeyim dedim," dediğinde hafifçe gülümsedim.Her şey hazırlanmıştı; geriye bir tek çayları doldurmak kalmıştı. Onu da zaten Funda abla hallediyordu. İçimdeki merakı ve hafif sıkıntıyı daha fazla tutamayıp dile getirdim:
"Funda abla... İçerideki kız, yani Leman mıdır nedir, neyiniz oluyor tam olarak?"
Sorumla birlikte Funda ablanın kaşları anında çatıldı. "Niye sordun? Bir şey mi söyledi sana o hadsiz?"
Afallayıp kaldım. "Hadsiz derken?"
"Boş ver," dedi derin bir nefes alıp. "Bizim bir tanıdık değil aslında. Gelenlerin tanıdığı... Önceden birkaç kere görmüştük. Aslan babamın anne babası burada yaşarken bu kız da hep yanlarındaydı. Doğrusunu ben de tam bilmiyorum ama sürekli etraflarındaydı işte. Sonra köye taşındılar, kız da onlarla gitti. Kısacası Sabiha ve Kılıç amcanın yanında yaşıyor, onlara yardımcı oluyormuş. Sümeyra annem öyle dedi."
"Sabiha ve Kılıç mı adları?" diye sordum.
"Evet, ama sen yine de dede, babaanne falan de, saygıda kusur etme. Leman bir şey derse de sakın takma," deyince kaşlarım daha da çatıldı.
"Leman canımı sıkacak ne söyleyebilir ki bana?"
"Ne bileyim kızım, boş boğazın teki biraz. Sen böyle şeylere alışık değilsin, önden söyleyeyim dedim," dediğinde hafifçe gülümsedim.
Her şeyi içeriye, masaya taşıdığımda Melek babasının kucağında oturmuş, bana gereğinden fazla sevimli gülücükler saçıyordu. Sonra kucaktan aşağı kayıp doğruca sehpanın kenarına kuruldu ve benim sardığım sarmalardan yemeye başladı. Seviyorum ben bu çocuğu ya! Evdeki en kafa dengi insan kesinlikle Melek.
Kamran’ın yanına oturduğumda, misafirlere uzattığımız küçük sehpaların üzerinde herkes bir şeyler yiyip içiyordu. Kamran dibime kadar yanaşıp kulağıma doğru fısıldadı: "Senin bu sarmaları Türk Silahlı Kuvvetleri'ne füze olarak mı devretsek? Tahrip gücü ordunun standartlarını aşar gibi..."
İster istemez güldüm. Gülüşümü izleyip derin bir iç çekti. "Bak sen... Gülebiliyormuşuz demek," dediğinde dudaklarımı birbirine bastırıp önüme döndüm. Hah! Daha sabahki olayları unutmamıştım; o turşu suratlıya onun da hesabını soracaktım elbet.
Melek yemeğini yemeye devam ederken Sümeyra Hanım, "Melek, döküyorsun kızım..." diye uyardı. Funda abla hemen araya girip bücürün batmış ellerini sildi.
Sabiha Hanım gülümseyerek Melek’i izliyordu. Derken bakışları bir anda bana döndü ve doğrudan karnımda gezindi! Sonra eğilip eşi Kılıç Bey’e fısıltıyla bir şeyler söyledi. Ne söylediğini duymak bile istemiyordum doğrusu, tahmin etmesi hiç zor değildi...
Sabiha Teyzeciğim sohbeti açıp, "Ne güzel bak, iştahı açık çocuğun... Aslan hiç böyle değildi küçükken, her şeyi seçer, bir şey yemezdi," diye konuşmaya başlayınca gülümsemeden edemedik.
Kaan abi araya girip, "Babaanneciğim, Melek'in önüne beni koy, 'baban' falan demez, beni bile yer o!" deyince herkes kahkahayı patlattı. Melek ise etrafındakileri hiç dikkate almayıp yarısı yerlere dökülmüş kısırdan yemeye devam ediyordu.
Melek bir anda yediği yemeği bırakıp dudaklarını büzdü. Aklına fena bir şey gelmiş gibi Kaan abiye dönüp, "Baba... Benim arkadaşımı getirmemişler!" deyip ağlamaya başladı.
Ne oluyor ya?!
Kaan abi Melek’i hemen kucağına alıp pışpışlamaya çalıştı. "İşi varmış onun babacığım ya..."
"Neden getirmemişler?!" diye daha yüksek sesle katıla katıla ağlamaya başladı bücür.
Kimi getirmediklerini inanılmaz merak etmiştim. Merakıma yenik düşüp, "Kimi getirmediler Melekçiğim?" diye sordum.
Gözyaşları içinde bana dönüp, "Zelin abla... Köpüşümü getirmemişler!" dedi.
Tek sorun köpek mi şu an gerçekten Melekçim?
"Melek ablacım, aklına yeni mi geldi köpeğin? Demek ki o kadar da bağlı değilmişsin... Ağlama, git başka bir şeyle oyna sen," dediğimde Funda abla kendisini tutamayıp güldü.
Melek dolu gözlerle bana bakıp, "Benim arkadaşım yok ya! Benim de arkadaşım olsun..." diyerek tekrar ağlama krizine girdi.
Kamran’a doğru eğilip, "Bak, çocuğun var, derdin var yemin ediyorum... İnsan köpeği getirmediler diye ağlar mı ya? Kim bilir o köpek de neler çekti de gelmek istemedi arkandan!" dediğimde kıkırdadı.
Ardından sesimi taklit ederek, "'Çocugun var, derdin var' öyle mi?" diye sordu.
"Tabii öyle!" dedim kendimden emin bir tavırla.
Bakışları derinleşti. "Bence öyle değil... Yani o mutlu olunca, benim dertlerimin hiçbir önemi kalmaz ki," dediğinde söyleyecek söz bulamayıp kalakaldım.
Sustum. Evet, belki gerçekten harika bir baba olabilirdi ama sorun şuydu ki benle evli oldugu sürece baba olmazdı ...
Herkes kurulmuş çayını içerken, Sabiha Teyze bir anda Kamran’a dönüp, "Oğlum... Siz çocuk düşünmüyor musunuz?" diye sorunca elimdeki sıcak çayı üzerime düşürüyordum az kalsın!
Kadın yüzünde imalı bir gülümsemeyle ikimize bakıyordu. Yanında oturan Leman ise bana hüzünlü, hatta acır gibi bir ifadeyle bakmaktaydı.
Kamran gayet sakin bir tonla, "Şimdilik hayır," dediğinde içimden derin bir nefes verdim.
Ama kadın durmadı. Bakışlarını üzerime dikip, "Sen mi istemiyorsun kızım?" diye sorunca kaşlarım anında çatıldı. Size ne kardeşim ya?! İstemek zorunda mıyım ben?!
Kamran yüzüme 'Yapma, ben gerekli cevabı verdim zaten' der gibi bakıyordu ama hayır, kesinlikle yeterli bir cevap vermemişti!"Zorunda mıyım?"diye sordum.
Kamran’ın annesi Sümeyra Hanım lafa girip, "Değilsiniz tabii ki... Ama yani çocuk güzel şey, eve neşe saçar. Yine de siz bilirsiniz," dedi ılımlı bir tavırla.
Fakat Sabiha Teyzeciğim susar mıydı? Olur mu öyle şey! "Kamran da istiyordur hem..." diye üstelemeye devam edince kendimi tutamadım.
Sahte bir gülümsemeyle, "Kamran doğursun size o zaman!" dedim pat diye.
Funda ablanın kaşları havalandı, gözleriyle 'Yapma Zelin' der gibi işaret etti. Kamran ise burnundan sert bir nefes verip uyarıcı bir tonla, "Zelin..." dedi.
"Ne var?!" dedim sesimi daha fazla tutamayarak. "Ailen beni burada affedersiniz ama sadece bir cisimden farksız görüp aşağılıyor, sen de öylece susuyor musun?!"
Kamran nazik ama kararlı bir sesle, "Susmuyorum Zelin, cevap verdim farkındaysan..." dedi. Herkesin içinde daha fazla olay çıkmasını istemediği çok açıktı.
Dişlerimi sıktım. Daha fazla o salonda duramayacaktım. Hızla ayağa kalkıp koşar adımlarla merdivenleri tırmandım ve kendimi odama attım. Kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz sırtımı duvara yasladım. Gözümden süzülen sıcak yaşları öfkeyle sildim.
Yatağa doğru ilerleyip yavaşça oturdum. Gözümden sicim gibi akan yaşların tek sebebi sensin Kamran, tamamen sensin... Beni o insanların karşısında tek başıma bırakmak, benim yanımda durup dimdik arkamda durmak yerine 'yeter ki olay çıkmasın' diye susuyordu. Korkak... Sırf aydınlık yüzü bozulmasın diye beni o masada öylece harcadı.
Başımı öne eğdim. Tam o sırada kapı hafifçe tıklatıldı. Hızla gözyaşlarımı sildim. İçeri Kamran’ın girmesini beklerken, kapıda Sümeyra Hanım belirdi.
"Kızım, iyi misin?" diyerek endişeyle yanıma geldi ve yatağa oturdu. Yumuşacık elleriyle yüzümdeki yaşları sildi. "Ağladın mı sen? Ağlanır mı hiç buna kızım..." deyip beni şefkatle kendine çekerek sarıldı.
"Ağlama kızım. Sabiha anne hep böyledir, bilirsin... Ben senden asla böyle bir şey beklemiyorum. Siz isteseniz de istemeseniz de biz Aslan babanla her zaman yanınızdayız kızım," dediğinde söyleyecek söz bulamayıp sustum.
Kokusu... Kokusu bana özlem duyduğum annemi hatırlatıyordu. Annem bana en son ne zaman böyle sarılmıştı acaba?
Saçlarımı nazikçe okşadı. "Güzel kızım benim..." Gerçekten o kadar iyi bir insandı ki... Öz kızı Helin’den ya da Funda abladan beni hiç ayırmıyordu. Sadece dışarıya karşı biraz soğuk bir duruşu vardı, o kadar.
Mışıl mışıl göğsünde yatarken derin bir iç çekti. "Kamran da çok üzüldü... Çocuk ne yapacağını bilemedi orada; bir yanında babaannesi, bir yanında sen kızım. Ama ben konuştum onunla. Ne olursa olsun senin yanında durması gerektiğini söyledim. Hayatta kendimize bir yol arkadaşı seçtiysek, her şartta onun yanında olmalıyız. En önemlisi de güvenmeliyiz. Kamran’a güven kızım... Bunu onun annesi olduğum için değil, seni kendi kızım olarak gördüğüm için söylüyorum."
Sözleri içime işledi. Gözlerimi kapatıp ona daha sıkı sarıldım.
"Hakkınızı hiçbir şekilde ödeyemem Sümeyra Hanım... anne..."
Bana sıcacık bir tebessümle bakıp yanaklarımdan öptü.
"Ben aşağı ineyim kızım. Kamran gelince de onunla konuş, ona kırıldığını açıkça söyle. Ben evlatlarıma belki gönül kırmamayı öğretememişimdir ama gönül almayı çok iyi bilirler... Tamam mı güzel kızım?" dediğinde hafifçe başımı salladım.
O odadan çıktığında, Kamran’ın arkasından gelmesini bekledim. Dakikalar geçti, gelmedi... Gelmedi işte.
En sonunda pes edip yatağa uzandım ve gözlerimi boş tavana diktim. Zehir insanı yavaş yavaş öldürür Kamran... Sen de beni yavaş yavaş zehirliyorsun, yoruyorsun...
Daha fazla düşünmeye katlanamayarak gözlerimi kapattım.
(Ben bile kırıldım ya Allah belanı versin Kamran)
