6. bölüm · Benzer yaşamlar
♣️Mor ve mavi♣️
DEFNE
O kanlı Beykoz gecesinin üzerinden tam üç gün geçmişti.Üç gündür gözüme doğru dürüst uyku girmiyor, ne zaman aynaya baksam çenemi tutan o deri eldivenli parmakları ve kulağımda patlayan o tek el silah sesini hatırlıyordum.
Hayatımı mahveden o canavar ölmüştü; içimde tuhaf bir hafifleme olması gerekirdi ama tam aksine, üzerime çok daha ağır, çok daha karanlık bir gölge çökmüştü: Batu Arkan.Ulusal kanaldaki ana haber bültenine çıkmama tam kırk dakika vardı. Kulisimdeki aynanın karşısına geçmiş, makyajımın son rötuşlarını yaparken derin bir nefes aldım.
Minel evde benden habersiz bulaşıkları yıkamış, bana destek olmak için mutfakta harikalar yaratmaya devam ediyordu. Onun o temiz dünyasını korumak için, yüzümdeki bu yorgunluğu kapatıcıların arkasına gizlemek zorundaydım.Tam o sırada kulisimin kapısı iki kez tıklandı ve kanalın asistanı içeri girdi.
Kucağında, haber merkezinin o renksiz havasına tamamen aykırı, devasa bir çiçek buketi vardı."Defne Hanım, size geldi," dedi asistan kız, çiğ bir merakla çiçeği masamın üzerine bırakırken. "Gönderen isim yazmamış ama çok asil duruyorlar."Asistan odadan çıktığında masanın üzerindeki bukete bakakaldım.
İstanbul’un en lüks çiçekçilerinden birinden çıktığı belli olan hasır iplerle sarılı buket, koyu mor menekşeler ve gece mavisi sümbüllerle doluydu. Menekşenin o hüzünlü moru ile sümbülün o keskin kokusu birleştiğinde kulisin içi bir anda mezarlık kokusuyla plazanın o ağır kokusu arasında bir yere bürünmüştü. Sümbül... Batu’nun annesinin en sevdiği çiçek.
Buketlerin tam ortasına sıkıştırılmış, üzerinde şık bir mühür olan siyah zarfı gördüğümde kalbimin ritmi anında hızlandı. Zarfı yırtarcasına açtım. İçinden çıkan kalın, kaliteli kağıdın üzerinde, siyah mürekkeple yazılmış o dik ve sert el yazısını gördüm. Tek bir isim yoktu ama satırlar tamamen o manyağın sesini taşıyordu:"Bugün yayın bittikten sonra, saat tam yirmi iki otuzda Karaköy sahilindeki eski antreponun önünde olacaksın.
Geç kalmayı bir alışkanlık haline getirme, Saykın. Bekletilmeyi sevmem."Notun altında sadece bir konum koordinatı yazılıydı.Dudaklarımı ısırdım, kağıdı avucumun içinde sımsıkı buruşturdum. Adam resmen beni kendi çalışanı, kendi emir kulu gibi oynatmaya çalışıyordu!
İçimdeki o hırçın, o gururlu kadın anında pençelerini çıkardı. Gitmemeyi düşündüm. Saat yirmi iki otuzda eve gidip Minel ile film izlemeyi hayal ettim.Ama hemen ardından, dün kapımızın önünden ağır ağır geçen o zifiri karanlık camlı, zırhlı siyah cipleri hatırladım. Batu beni tehdit etmiyordu;
bana sadece kaçamayacağım bir dünyanın kurallarını hatırlatıyordu. Gitmek zorundaydım. Hem kardeşimi korumak hem de o depoda mühürlediğimiz sırrın bizi nereye sürükleyeceğini görmek için.
BATU
Karaköy sahilinde, sağanak yağmurun yerini bıraktığı o sisli, puslu İstanbul gecesinde denizin dalgalarını izliyordum. Arabanın kurşun geçirmez camını hafifçe indirmiştim;
içeri sızan o tuzlu deniz kokusu içimdeki o Kudret Soykan düğümünü çözmeye yetmiyordu."Saat kaç Asaf?" diye sordum, saatime bakma gereği duymadan."Yirmi iki yirmi sekiz abi," dedi Asaf, dikiz aynasından bana bakarak. "Kanal binasından çıktığını adamlar bildirdi. Gelmek üzere."
Dudaklarımın kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Çiçeklerin dilini iyi bilirdim. Annemin sümbüllerinin yanına, Defne’nin o hırçın ama yaralı ruhunu simgeleyen mor menekşeleri ekletmiştim. O buket, onun o yapay stüdyo ışıklarının altında benim dünyamın kokusunu soluması için küçük bir hatırlatmaydı.
Ve o nottaki emir kipine ne kadar öfkelendiğini tahmin etmek zor değildi.Tam yirmi iki otuzda, eski antreponun o loş sokak lambalarının aydınlattığı köşesinden sarı bir taksi belirdi ve durdu.Arka kapı açıldığında, üzerinde hala yayından çıktığı o resmi ceketle Defne indi. Saçları rüzgarda hafifçe dağılmıştı.
Taksinin parasını ödeyip hırslı, sert adımlarla doğrudan benim zırhlı Cadillac'ıma doğru yürümeye başladı. Yüzündeki o meydan okuyan, o sinirli ifadeyi uzaktan bile görebiliyordum.Arabanın kapısına ulaştığında, korumaların kapıyı açmasını beklemeden kolu kendisi sertçe çekti ve içeri sızdı.
Kapıyı arkasından büyük bir öfkeyle kapattı. Çantasını deri koltuğa fırlatırken, gözlerinden resmen kıvılcımlar saçılıyordu."Sen gerçekten tam bir delisin, Arkan!" diye soludu, yüzünü bana doğru dönerek. Kokusu yine arabayı ele geçirmişti ama bu sefer üzerinde o gönderdiğim sümbüllerin kokusu da vardı. "Bana çiçeklerin arkasına gizlenmiş randevu notları gönderemezsin!
Ben senin yeraltındaki o tetikçilerinden biri değilim, bana saat verip buraya dikemezsin!"Arkamı koltuğa iyice yasladım, elimdeki viski bardağını hafifçe sallayarak onun bu tatlı öfkesini izledim. Gözlerim çantasının kenarından taşan o buruşmuş siyah not kağıdına kaydı."Ama buradasın, Saykın," dedim, sesimdeki o sarsılmaz sakinliği koruyarak yüzüne doğru hafifçe eğildim.
"Öfkelenmene rağmen, saat tam yirmi iki otuzda tam istediğim yerde duruyorsun. Çünkü ikimiz de biliyoruz ki, o depodaki sır bizi birbirimize bağladı. Şimdi o sunucu çeneni kapat ve arkana yaslan. Çünkü bu gece, o şerefsizin yeraltında sakladığı diğer hesapları, yani bizim asıl mirasımızı almaya gidiyoruz."
BATU
Araba Karaköy’ün terk edilmiş, paslı demir ve deniz kokan antrepolarının arasında durduğunda, Defne’nin hırçın nefes alışverişi arabanın içindeki tek sesti. Siyah kaplı dosyayı tam aramıza bırakıp asıl mirasın, babamın yeraltındaki o gizli kripto kasasının yerini ona anlatmak üzereydim ki, Asaf’ın telsizinden gelen o boğuk cızırtı odadaki tüm havayı bıçak gibi kesti.
"Abi! Arka taraftan sızdılar! Çevremiz sarılıyor!"Daha ben ne olduğunu anlamadan, antreponun çatısından ve karanlık sokak köşelerinden kurşun yağmuru başladı. Siyah zırhlı Cadillac’ın camlarına çarpan mermiler, metalik ve sağır edici bir gürültüyle kıvılcımlar çıkartıyordu. Saldıranlar, babamın yeraltında kalan son sadık pislikleriydi;
belli ki kasanın yerini bizim bulduğumuzu anlamışlardı."Asaf, arabayı döndür! Defne, aşağı yat!" diye kükredim. Belimdeki ağır siyah silahı çekip kapıyı hafifçe araladım. Dışarıdaki sisli Karaköy gecesi silah sesleriyle cehenneme dönmüştü.Tam o sırada, karşıdaki konteynerin arkasından fırlayan bir tetikçi doğrudan Defne’nin oturduğu tarafa doğru namlusunu doğrulttu.
Zırhlı cam o kadar ağır darbeye dayanamayabilirdi. İçgüdüsel olarak, hayatım boyunca kimse için yapmadığım bir şeyi yaptım; kendimi Defne’nin üzerine doğru fırlattım. Sol elimle onun o resmi ceketinin yakasından tutup koltuğun altına doğru sertçe bastırdım. Yüzü göğsüme gömüldüğünde, gözlerinin içine baka baka tısladım:"Dikkatli ol Saykın... Seninle daha çok işimiz var!
"Cümlem bittiği an, sol omzuma saplanan o cayır cayır yanan acıyla sarsıldım. Kurşun, kapı aralığından sızıp omzumu delip geçmişti. Dişlerimi birbirine öyle bir bastırdım ki çenemin kırılacağını sandım. Acı beni yavaşlatmadı, aksine içimdeki o Kudret Soykan vahşetini katladı.
Sağ elimle tetiğe ardı ardına bastım, Defne’ye nişan alan adamı alnının ortasından vurdum ama sol omzumdan akan sıcak kan, Defne’nin beyaz gömleğine sızmaya başlamıştı bile.DEFNEBatu’nun devasa gövdesi üzerime kapandığında, burnuma gelen o viski ve taze sümbül kokusu bir anda çiğ bir kan kokusuyla yer değiştirdi. Onun o buz gibi sesinin arkasındaki korumacı tavrı hissetmeye vakit bulamadan, sol omzundan gelen o boğuk inlemeyi duydum.
Kumaşın yırtılma sesi ve ardından gömleğime bulaşan o sıcak, koyu kırmızı kan... Vurulmuştu. Benim için, beni korumak için kurşunun önüne atlamıştı."Batu!" diye bağırdım, otoparkın altındaki koltuktan doğrulmaya çalışarak.Asaf dışarıda çatışıyordu ama durum kötüydü, arabanın ön camı çatlamaya başlamıştı.
Batu, sağ eliyle hala ateş etmeye çalışıyordu ama sol kolu tamamen düşmüş, omzundaki yara yüzünden acıdan yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. Bu gidişle ikimiz de buradan sağ çıkamayacaktık."Bırak," dedim, Batu’nun silahı tutan sağ elinin üzerine kendi elimi sertçe bastırarak. Gözlerindeki o delirmek üzere olan simsiyah karanlığa diktim gözlerimi.
"Bu halde devam edemezsin, Arkan! Sol tarafın tamamen çökmüş, hedefi bile göremiyorsun!"Batu acının getirdiği bir öfkeyle hırladı. "Kes sesini Saykın! Arabadan çıkma dedim sana!""Bana bak!" diye bağırdım, sesimi o silah seslerinin arasında duyurmak için her kelimenin üzerine bastım.
"Ben on beş yaşından beri sokaklardayım. Kimse beni korumadı. Bakkal Necmi abinin yanında, holdingin o tekinsiz inşaat şantiyelerinde kendimi korumak için yıllarca profesyonel atıcılık ve silah eğitimi aldım ben! Sadece prompter okumuyorum! Ver şu silahı, onları savunabilirim!"Batu’nun gözleri şokla büyüdü. Karşısında sadece yaralı geçmişini anlatan o sunucu kızın, şu an gözünü bile kırpmadan elindeki silaha uzandığını görüyordu.
Dudaklarının kenarı acıya rağmen yukarı doğru kıvrıldı; içindeki o narsist, o karanlık adam Defne Saykın’ın bu hırçın, bu ölümcül tarafına bir kez daha hayran kalmıştı.Ama Batu Arkan, yeraltının lideriydi. Bir kadının, hele ki korumaya ant içtiği bir kadının arkasına saklanacak bir adam değildi.
Sağ elindeki siyah silahı daha da sıkı kavradı, yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki nefesi tenimi yaktı. "Eğitim almış olman umurumda değil, haberci kız," diye fısıldadı, sesi acıdan titriyordu ama sarsılmazdı. "Benim dünyamda tetiği sadece ben çekerim. Şimdi arkana yaslan ve bir mafya liderinin omzundaki tek bir kurşunla nasıl daha tehlikeli bir canavara dönüştüğünü izle.
"Batu, kapıyı ayağıyla tamamen dışarı doğru itti. Sol omzundan akan kana aldırmadan, sağ elindeki o ağır silahla arabanın dışına, Beşiktaş'ta yaptığı gibi ölüm kusmak üzere fırladı. Ben ise koltukta, elimdeki o kana bulanmış siyah dosyayla kalakalmıştım. O beni korumak için ölmeyi bile göze alıyordu ve ben, bu karanlık manyağa her saniye daha da fazla çekildiğimi dehşetle fark ediyordum.
DEFNE
Batu arabanın kapısını arkasından büyük bir gürültüyle kapatıp beni o zırhlı kafesin içine kilitlediğinde, damarlarımdaki kanın öfkeden donduğunu hissettim. Ne sanıyordu bu adam kendini? Ben on beş yaşından beri İstanbul sokaklarında tek başıma hayatta kalmıştım.
Kimsenin arkasına saklanmamış, kimsenin beni bir mal gibi korumasına izin vermemiştim. Hele ki omzundan oluk oluk kan akan bir manyağın kahramanlık taslamasını izleyecek hiç değildim."Seni gidi egoist pislik!" diye tısladım.Hızla koltukların arasından öne, şoför mahalline doğru atladım. Botlarım deri koltuklara basarken gözüm doğrudan torpido gözüne kilitlenmişti.
Eğer bu adam bir mafya lideriyse, arabasının ön tarafında mutlaka yedek bir parça bulundururdu. Torpidonun düğmesine sertçe bastım, kapak aşağı doğru düştüğünde aradığım şeyi tam orada gördüm. Simsiyah, mat parıltılı yedek bir Glock...Silahı hızla kavradım. Şarjörünü tek hamlede çıkarıp dipçiğine baktım; mermiler pirinç sarısı parıltılarıyla tam kapasite doluydu.
Şarjörü sertçe yerine oturtup sürgüyü geriye doğru çektim. Metalin o mekanik, klik sesi kulaklarımda yankılandığında içimdeki o holding müdürü sunucu kız tamamen ölmüş, yerine o harabelerde hayatta kalan hırçın Defne geçmişti.Zırhlı kapı kilitliydi ama sol taraftaki cam çatlaklardan dolayı zayıflamıştı.
Silahın kabzasını bütün gücümle o çatlak cama sertçe vurdum. Cam büyük bir gürültüyle patlayıp binlerce küçük parça halinde asfaltın üzerine dökülürken, kendimi o dar aralıktan dışarıya, Karaköy’ün o sisli ve mermi yağan gecesine fırlattım.
BATU
Sol omzumdaki yangın beynimi uyuşturmak üzereydi ama sağ elimdeki silahla hala önüme çıkan gölgeleri indirmeye devam ediyordum. Asaf karşı konteynerin arkasından bağırıyordu ama kulaklarım uğulduyordu. Tam o sırada, arkamdaki zırhlı aracın camının büyük bir gürültüyle patladığını duydum.
Kafamı hızla çevirdiğimde, o dar cam aralığından elinde silahla fırlayan Defne’yi gördüm. Saçları rüzgarda uçuşuyor, gözlerinden saf bir nefret okunuyordu. Delirmişti bu kız. Öfkeyle ona doğru bağıracakken, adımları çamurlu asfaltı döverek tam yanımda bitti. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı, o hırçın nefesi tenimi yakarken kükredi:
"Geri zekalı! Sıçarlar senin cinsiyetçi tavrına! Öleceksin bu gidişle, çekil gözümün önünden!"Hayatımda ilk kez bir kadın, hem de yeraltının lideriyken bana "geri zekalı" diye bağırıyor, benim o sarsılmaz mafya kurallarımı tek bir cümleyle yerle bir ediyordu. Şokla ona bakarken, Defne’nin gözleri benim omzumun üzerinden arkaya kilitlendi.
Daha ben ne olduğunu anlamadan, sağ omuz hizamdan uzanan eliyle silahı doğrulttu ve gözünü bile kırpmadan tetiğe bastı.GÜM!Karaköy sahilinde yankılanan o tek el silah sesinin ardından, tam arkamdaki vincin gölgesinden bana nişan almış olan tetikçi, alnının ortasına yediği mermiyle cansız bir şekilde yere serildi.
Tek hamlede, milimetrik bir atışla beni arkamdan vuracak olan adamı indirmişti.Defne silahın namlusundan süzülen dumana bakmadı bile. Silahı hala profesyonelce aşağı doğru tutarken, gözlerini doğrudan benim o kömür karası, şaşkınlıktan büyümüş gözlerime dikti.
Yağmur damlaları yüzünden süzülüyordu ama duruşu İstanbul’un tüm localarından daha asildi."Sana söylemiştim Arkan," dedi, nefes nefese ama kelimelerin üzerine basa basa. "Ben sadece prompter okumuyorum.
Şimdi o büyük mafya egonu bir kenara bırak da arabaya geç, yoksa o omzundaki kurşundan değil kan kaybından öleceksin."Dudaklarımın kenarı acıya ve omzumdan akan kanın sıcaklığına rağmen yavaşça yukarı doğru kıvrıldı.
İçimdeki o karanlık, narsist adam bu kadının önünde ilk kez diz çökmüştü. O benim sadece annemin mezarı başındaki şahidim değil; bu karanlık dünyada yanımda savaşacak tek kadındı kadınımdı.
