22. bölüm · Beklenmedik Gidişat
22.Bölüm
Angel'ın Anlatımından:
"Arkadaşlar," dedim hafif yüksek bir tonla ve devam ettim. "Artık bir şey diyecek misiniz?"
Bu sitemim amacına ulaşmış olacak ki Boş konuştu:
"Kız haklı, Araf. Senin kızı on dakikadır böyle bekletip duygularıyla oynamaya ne hakkın var? Artık bir cevap ver... Hatta kabul et, hep Türk-İngiliz ortak yapımı bir yeğenim olsun istemişimdir."
"Amerikan," diye düzelttim.
"Tabii Amerikan. Biri başka bir şey mi söyledi yoksa?"
"Boş, bir sus Allah aşkına," dedi Araf ve bana döndü. "Angel..."
"Efendim?"
"Bir açıklama yapmak ister misin?"
"Tabii ki. Hangi konuda?" dedim gayet masum bir ifadeyle. Sanki beş dakika önce bir ilişki teklif eden ben değilmişim gibi.
Araf, sözüm üzerine bana "ciddi misin?" bakışı attığında konuştum. "Tamam, kızma," dedim ve anlatmaya başladım:
"Uzun süredir firmamız için anlaşma yapmaya çalıştığımız bir Arap şeyhi var." Derin bir nefes aldım ve devam ettim. "Bu şeyh, diğer firma ve ajanslara göre biraz farklı çalışma prensiplerine sahip."
"Nasıl yani?" dedi Araf, olayları anlamlandırmaya çalışırken.
"Şöyle, bu Arap şeyhi hem kendi firmasının bünyesinde hem de çevresinde bekâr insan bulundurmuyor. Kız ya da erkek fark etmeksizin bunun etik olmadığını savunuyor. İşte tam olarak burada sen devreye giriyorsun."
"Ben anlamadım şimdi," dedi Araf ve devam etti. "Şeyh, sizinle anlaşma yapmak için benimle evlenme şartını mı koştu?"
Araf'ın cümlesini bitirmesiyle kafamı hayır anlamında iki yana salladım. "Tam olarak öyle değil. Biriyle birlikte olmam gerekiyor. İllaki sen değil ama... Ortağım varken başkasına gitmem de olmaz, değil mi şimdi? Kötü günde de birbirimize yardım etmeyeceksek biz neden ortağız?" dedim, sevimli bir yüz ifadesiyle.
"Evlilik şart değil ama o yolda olduğumuzu hissettirmemiz lazım," diye ekledim.
"Hissettirmen lazım diyecektin herhalde. Çünkü ben böyle bir şey yapmam," dedi Araf, net bir tavırla.
Ulan sanki ben çok meraklıydım seninle nişancılık rolü oynamaya. Neyse, dedim içimden, sakin olmalıyım.
"Araf, lütfen hemen 'hayır' deme. Hem sadece yanımda duracaksın, bir iki de güzel laf edeceksin, o kadar. Bunun ötesinde bir şey yok ve olmayacak da."
"Yine de hayır," dedi Araf, önceki tavrından ödün vermeyerek.
Sinir katsayımın yavaş yavaş arttığını hissederken derin bir nefes aldım. Sinirlerime hâkim olmalıyım, diye tekrarladım içimden.
"Arafcığım, bak güzel güzel söylüyorum işte. Neden kabul etmemekte ısrar ediyorsun?"
Araf tam ağzını açmıştı ki Boş hemen atladı:
"Tabii ki hemen kabul etmeyecek, hanımefendi. Sizin bizim oğlumuzu ne Almanların, ne İsveçlilerin, ne de Birleşmiş Milletler'in istediğinden haberiniz var mı?"
"Boş," dedi Araf sinirle ve bana dönüp devam etti. "Angel, rica ediyorum bu konuyu kapatalım."
"Cık, kapatmayalım," dedim ve ayağa kalktım. "Araf bak, bu son benim de rica edişim. Gel, tatlı tatlı ufak bir tiyatro sahneleyelim. Bunun ikimize de bir zararı olmaz."
Araf'tan sözlerime bir karşılık bekledim ama Araf'ın ağzını bıçak açmıyordu.
Gerçekten enteresandı şu durum. Glory ailesine girmek demek büyük bir zenginlik, büyük bir ayrıcalık, büyük bir şöhret demekti ve o bunların hepsini bilmesine rağmen tereddütsüz reddediyordu. Bir saniye bile düşünmemişti.
"Peki," dedim ve kafamı bir sağa bir sola eğip kütlettim. "Madem birbirimizin sınırlarını zorluyoruz, güçlü olan kazansın," dedim net ve kendinden emin bir ses tonuyla.
"Nasıl?" dedi Boş, anlamazca.
"Şöyle, madem siz bize zor günlerimizde yardımcı olmuyorsunuz, biz de o zaman size zor gününüzde yardımcı olmayı reddediyoruz."
"Biz zor günde değiliz ki," dedi Araf.
Sırıttım. "Şu anlık evet. Ama şirketiniz adına son aldığınız tarım aletlerinin ve onları koyacak depoların yeni yerleşkeleri için gereken meblağı biz ödemeyince o zor günlere giriş yapmış olacaksınız."
Araf bana doğru bir adım attı ve başı dik bir şekilde konuştu. Sanırım bu duruşuyla bana 'biz de boş değiliz' demeye çalışıyordu.
"Biz sizin şirketiniz kadar büyük değiliz, doğru," dedi Araf ve ekledi. "Ama aldığımız alet ve yerlerin parasını ödeyemeyecek kadar küçük bir şirket de değiliz, kıymetli ortağım."
"Araf," dedi Boş, kısık bir sesle Araf'ı dürterek.
Araf, Boş'un hareketini umursamadı ve kararlı bakışlarını sürdürdü.
"Doğru değilsiniz... Daha doğrusu, değildiniz, sevgili ortağım," dedim ve ben de Araf gibi kendinden emin bir adım atıp Araf'a yaklaştım. "Ta ki üretim kaynağınızın yarısını karşılayan tarlanız yakılana kadar," dedim en az Araf kadar net bir tavırla.
"Olsun, yine de diğer projelerimizde yer alan ortaklarımız var. Siz yardımcı olmazsanız onlardan biri illaki yardım eli uzatacaktır bize."
"Şu benim tek bir fesihle iptal ettirdiğim ortaklarınızdan mı bahsediyorsun?" dedim, tek kaşım alay edercesine kalkmıştı.
"Biz o fesih belgesini göndermedik," dedi Araf, kollarını göğsünde birleştirerek.
"Araf," dedi Boş tekrar, Araf'ı dürterek. Bu sefer 'Araf' kelimesini biraz daha duyulabilir söylemişti.
"Bunu sen söylemeden önce fark etmiştik, o yüzden sizi yormamak adına biz sizin adınıza ilgililere bu durumu ilettik."
"Bu neyi değiştirir? Sonuçta biz bu durumu kabul edip imza atmadık." Araf'ın göğsünde birleştirdiği elleri sinir ve stres kaynaklı olsa gerek çözülmüş ve aşağıya doğru inmişti.
Tam Araf'a bir şey demek için ağzımı açmıştım ki Boş bu sefer yüksek sesle Araf'ın ismini zikretti.
"Ne var, Boş?"
"Hele şükür," dedi Boş ve devam etti. "Angel doğruyu söylüyor. O belge bizim tarafımız adına onlar aracılığıyla iletilmiş."
"Bu neyi değiştirir? Ben böyle bir şeye imza atmadım."
"Eee," dedi Boş ve cümlesine nasıl devam etmesi gerektiğini birkaç saniye düşündü. Sonunda karar vermiş olacak ki tekrar konuştu. "O kısım biraz karışık aslında, biliyor musun?"
"Nasıl yani? Boş, şunu doğru dürüst anlatsana."
"Bizim en başta imzaladığımız sözleşmenin bir maddesinde, onların bir imzasının başkalarıyla anlaşma yapıp yapmamada kurucu unsur taşıdığı ibaresi yer alıyormuş. Biz imza atmasak da onların bir imzası bir ortaklık için veya iptali için yeterliymiş."
"Ne?"
Boş, iki elini havaya kaldırıp "Ben masumum," der gibi bir ifade takındı. "Bana öyle bakma. Ben de yeni fark ettim. Daha doğrusu ilk imzaladığımız zaman okurken böyle bir madde gördüğümü hatırlamıyorum. Sanırım ikimizin de dikkatinden kaçmış, yoksa imzalamazdık... Bir de son olarak sen sormadan söyleyeyim, bu maddeyi hatırlamadığım için sözleşmenin bizdeki kopyasını birçok kez okudum. Böyle bir madde var ve ikimiz de imzayı atmışız."
Araf, sakinleşmek için olsa gerek, derin derin nefes almaya başladığı sırada Boş tekrar konuştu:
"Aslında Alman yeğen hiç de fena—"
"Amerikan," diye düzelttim, gözlerimi devirerek. Bunu ikinci kez yapıyordu.
"Ha, yani yeğen konusunda hemfikir miyiz?" dedi Boş, tamamen bana dönerek.
"İkiniz de birbirinizle atışmayı keser misiniz, rica etsem?" dedi Araf, bizi tekrar olaya geri döndürürken.
Boş ile birbirimize bakıp kafamızı salladık ve Araf'a döndük. Şu an yaramazlık yapan küçük çocuklara benzediğimize yemin edebilirim ama kanıtlayamam...
"Angel."
"Efendim."
"Bak. Benim daha önce hayatımda o anlamda biri olmadı. O yüzden şimdi yapmacık bir şey dahi olsa bu durumu bozmak istemiyorum."
"Gerçekten hayatında biri olmadı mı?" dedim şaşkınlıkla. Gözlerim Araf ve Boş üzerinde dolaştı.
Bakışlarım Boş'un üzerindeyken Boş ağzını oynattı. Sanırım bana "Sıfır paket, jelatini açılmamış" dedi. Kaşlarım çatılıp Boş'a tam ne demek istediğini soracakken Araf tekrar konuştu.
"Bu yüzden umarım artık ısrar etmezsin."
"Sorun değil, benim de olmadı. Ne güzel, ikimiz için de bir tecrübe olmuş olur. Birlikte geçinir gideriz," dedim, Boş'u es geçip Araf'a yönelirken.
Araf bir şey demedi. Sanırım ilk cümlemi kurduğumda o da benim gibi bir şaşkınlık yaşamıştı.
"Araf," dedi Boş, öncekilerin aksine ciddi bir tonda. "Bence Angel'ın teklifini kabul et. Angel'lar zor bir durumda kalmışlar ve sonuçta bu bir oyun, ortada kaybedilecek bir şeyiniz de yok... Hem bak, ikinizin de hayatında biri yok, belki bu bir işarettir, kim bilir." Boş son cümlesinde ciddiyetini kaybedip biraz muzip bir ifade takınmıştı.
Araf bir Boş'a bir de bana baktı ve oflayarak konuştu. "Pekâlâ ama bazı şartlarım var."
"Neymiş?" dedik Boş ile aynı anda.
Boş'a baktım. "Şartı koşacağı kişi benim, sana ne oluyor?"
Boş sözlerim üzerine omuz silkti. "Bizim Türklerin çok meşhur bir sözü vardır Angel."
Kaşlarım sorgular şekilde kalktığında Boş konuşmasına devam etti. "Kambersiz düğün olmaz, der büyüklerimiz."
"Ne?"
"İkiniz de keser misiniz artık lütfen," dedi Araf, tekrar benimle Boş'un arasına girerken.
Boş ile birbirimize bakıp Araf'a döndük.
"Angel."
"Efendim, sevgili ortağım." Sevgili kelimesinin üstüne basmıştım.
"Bu teklifi kabul ederim ama birkaç şartım var."
"Makul ve mantıklıysa neden olmasın?"
Araf "ya sabır" der gibi bir hareket yaptı ve konuşmaya başladı. "İlk ve en önemli şartım, bu durumun herhangi bir şekilde medyaya yansımasını kesinlikle istemiyorum."
"İyi de ikimiz de en hatırı sayılır iş insanlarındanız, bu dediğin nasıl olacak."
Araf omuz silkti. "Bu benim değil sizin sorununuz, hanımefendi... Eğer tek bir medyadan bu durumla alakalı bir şey görürsem bu oyun biter."
"Sadece merakımdan soruyorum. Benimle bir ilişkin olduğu haberinin ortaya çıkması senin oldukça lehine sonuçlanabilecekken neden bu fırsatı elinin tersiyle itiyorsun."
"Eğer işin popülasyon veyahut ticari amacına bakıyor olsaydım, adın adımın yanına gelene kadar ikimizin de ömür süresi tükenirdi."
"Bir de bana egoist derler," diye mırıldandım, her ikisinin de duyabileceği bir tonda.
"Adam doğruyu söylüyor. Ben şahidim," diye mırıldandı Boş, benim duyabileceğim bir tonda.
"Ama ben bunu tercih etmedim," dedi Araf, ben ve Boş'u es geçerek. "Çünkü bana yapılmasından hoşlanmayacağım bir şeyi ben de başkasına yapmam. Ayrıca ileride adımın yanında tek bir isimle anılmasını istiyorum."
"Peki ya birlikte bir davete katılmamız gerekirse o zaman ne olacak? Oradaki kameraları koordine edemeyebiliriz."
Araf vücudunu bana doğru biraz eğdi ve konuştu. "Bu tamamen sizin sorununuz, sevgili ortağım." O da benim gibi sevgili kelimesinin üstünü basmıştı.
"Peki. Madem biricik ortağım benden bir istekte de bulunuyor, o zaman öyle olsun. Şartın kabul edilmiştir."
"Güzel," dedi Araf ve duruşunu düzeltti. "Şimdi gelelim diğerlerine."
"Diğerleri mi?" dedim afallayarak.
Araf omuz silkti. "Birkaç şartım var demiştim."
"Birden fazla şeyler için 'birkaç' ifadesi kullanılır," dedi Boş araya girerek.
"Boş," dedim. "Benim C2 seviyesinde uluslararası geçerliliğe sahip dil belgem var. O yüzden kullandığı kelimelerin az çok ne olduğunu biliyorum. Benim asıl demek istediğim, isteğin bir tane olduğunu zannediyordum, çoğul deyince şaşırdım."
"Bana ikimiz de aynı şeyi anlatıyormuşuz gibi geldi ama hadi hayırlısı," dedi Boş.
"Angel."
Araf'ın ismimi söylemesiyle bakışlarım ona dönerken konuştu. "Ayrıca bu sahte ilişki devam ederken ikimizin de başka bir ilişkisi olursa bu anlaşma biter."
"Neden?"
"Çünkü Türkiye Anayasası'na göre çok eşlilik yasak," dedi Boş kahkaha atarak.
Kendi espirisine tek gülenin o olduğunu söylememe gerek yok sanırım...
"Çünkü," dedi Araf, "bu durum da benim etik değerlerime ters. Sırf para veyahut başka şeyler için kendi karakterimden ödün vermem."
"Pekâlâ, bu da tamam. Eğer ikimizin de hayatına bu süre zarfında biri girerse anlaşma biter," dedim net bir tonla.
Ne yalan söyleyeyim, Araf'ın bu sözleri çok hoşuma gitmişti. Şimdiye kadar ömrüm hep eğitimde geçtiği için bir ilişki yaşama fırsatım olmamıştı ama çevremdeki örnekleri incelediğimde, Araf bekâr olmasına rağmen hepsine taş çıkartırdı.
Araf'tan iyi bir eş olurdu... Tabii o zamana kadar hayatta kalmış olsaydı...
"Son bir," dedi Araf.
Ofladım. "Umarım öyledir. Seni dinliyorum."
"Birbirimizin kişisel sınırlarını aşmak yok."
Gözlerimi kıstım. Kişisel sınırı aşmak ne demekti? Araf anlamadığımı fark etmiş olsa gerek, açıklamada bulundu.
"Yani birbirimizin belli bir konuda çizdiği çizginin öteki tarafını geçmek yok. Temas gibi."
"Olması gereken de o değil mi zaten?"
"Ben gene de tedbirimi alayım dedim."
"Pekâlâ. Anlaştık," dedim, elimi Araf'a uzatarak.
"Anlaştık," dedi Araf, uzattığım elimi sıkarken. Elimi geri çekerken konuştum. "Şimdi gelelim asıl konuya."
Araf ve Boş bana pür dikkat bakarken konuştum. "Hâlâ beni nasıl bulduğunuzu açıklamadınız."
İkisinin de gözlerinde bir aydınlanma belirirken Araf konuştu. "Sen anlat, Boş."
Boş kafasını olumlu anlamda salladı. "Aslında çok komik bir hikâyesi var, biliyor musun? Şimdi bizim evin kapısı çaldı. Biz de gittik açtık. Ne görelim, bir çocuk bize—"
"Çocuk," dedi Araf yüksek sesle.
"Evet, ben ne dedim, ayı mı?"
"Hayır aptal, Saruhan'ı unuttuk."
Boş bir iki saniye Araf'a baktıktan sonra yüzünde bir gerginlik oluştu ve elini yüzüne vurdu. "Bir şeyi unuttuğumuzu biliyordum. Koş Araf," dedi Boş, hızla salonun kapısına yönelirken.
Araf, Boş'un arkasından hızla hareket ederken konuştum. "Nereye gidiyorsunuz? Saruhan da kim?"
"Söz gelince bol çekirdek eşliğinde bu konuyu anlatacağım ama şu an acele edip amcalık ve teyzelik görevimizi yerine getirmeliyiz," dedi Boş, kapıdan geçip gözden kaybolurken. Araf da hemen arkasından çıkmıştı.
Ben de arkalarından hareketlendim ama koşar adım hareket ettikleri için bir fayda etmedi.
"Efendim, bir şey ister misiniz?"
Gözlerim sesin geldiği yere çevrildiğinde üniformalı bir kadının beni süzdüğünü gördüm.
"Hayır, teşekkürler. Ben de şimdi gidiyordum zaten."
"Araf Bey sizin için oda hazırlamamı istemişti."
"Ona çok teşekkür ettiğimi iletin ve hoşça kalın," dedim, kapıya yönelerek. Kapıyı açmam ile buz gibi bir hava beni karşıladı. Her bir zerremin titrediğini hissettim.
Ben buradan nasıl gidecektim? Planım bu şekilde olmadığından yanımda ne telefon ne de para vardı. Bu havada buradan eve de yürüyemezdim. Arkamı döndüm. Kadın hâlâ oradaydı.
"Bana bir iyilik yapmak ister misiniz?"
"Tabii ki. Sizin için ne yapabilirim?"
"Beni eve götürür müsünüz?"
"Tabii ki, hemen korumalara bu durumu bildiriyorum, bekleyin lütfen," dedi kadın ve arkasını dönüp uzaklaştı.
Birkaç dakika sonra yanında sarışın, uzun boylu bir adamla çıkageldi.
"Boussole," dedi adam, elini bana uzatarak.
"Glory, Angel Glory. Memnun oldum."
"Ben de memnun oldum. Size evinize kadar ben eşlik edeceğim."
Başımı olumlu anlamda sallamamla birlikte hareketlendik.
&&&₺
Nihayet evimi görebiliyordum. Arabanın bahçe kapısında durmasıyla korumalar dikkat kesildi. Arabanın camları film kaplı olduğundan içinde beni göremiyorlardı, lakin Variant haber sistemi sayesinde araba bizim ev sınırları içerisine girmeye başladığı anda bir misafirden haberdar olurlardı.
"Bıraktığınız için teşekkürler," dedim yapay bir tebessümle.
"Benim için büyük bir zevkti hanımefendi."
Başımı salladım ve arabanın kapısını açıp dışarıya çıktım. Sonunda temiz hava...
Kapıdaki korumalar beni görünce bir anlık şaşırmış olsalar da hızlı toparlanmışlardı.
Onları umursamadım ve bahçenin kapısından içeri geçtim. Tanrım, çok susamıştım. Evin içine girer girmez kendime bir bardak su doldurdum. Biraz yudumladım ve bardak elimde yukarı kata çıktım.
Tam odama doğru yönelecekken Variant'ın odasının ışığının açık olduğunu gördüm. Saat sabahın altısına doğru geliyordu ve Variant hâlâ uyanıktı. Ani bir karar değişikliğiyle odama gitmekten vazgeçip Variant'ın odasına yöneldim. Kapıyı tıklattım.
"Gelebilirsin."
Kapıyı açıp içeri girdim. İçeriye girmemle odayı süzmem bir oldu. Variant'ın elinde kocaman bir kitap, yanında aynı büyüklükte kırmızı bir defter ve renkli bir sürü kalemle post-it vardı. Variant'ın elindeki büyük kitaba odaklandım.
Ne yazıyordu? Türkçe isimler ve anlamları...
"Yok artık," dedim şaşkınlığımı saklamayarak.
Variant omuz silkti. "İsim takıntım olduğunu biliyorsun."
"Onu biliyorum da bu saatte takıntının tutmasına şaşırdım sadece. Bilirsin, sen ve bu saatlerde ayakta olmak tuhaf."
"Gece uyurken rüyamda bir isim gördüm ve şimdi buradayım," dedi Variant, önemsiz bir detayı anlatır gibiydi.
"Hangi ismi gördün de böyle uykundan oldun ki?" dedim merakla ve elimdeki bardaktan bir yudum su aldım.
"Saruhan."
Variant'ın cevabıyla almış olduğum bir yudum su boğazımda takılı kaldı ve öksürmeye başladım.
Ne demişti o? Saruhan mı?
&&&&&
Bölüm biter... Bu sefer birazcık geciktik kabul ediyorum😅 Peki, özlediniz mi bizi?
