1. bölüm / 2
Başka Bir EvrendeGiriş 1. Kesit
Bölümler 2Şu an: Giriş 1. Kesit
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm Şarkısı: Adamlar - Sarılırım Birine
Emeğimin karşılığı olarak bölümü beğenmeyi ve beni takip etmeyi unutma♡
GİRİŞ BÖLÜMÜ 1. KESİT
(Yazarın Anlatımıyla, 4 Sene Önce / Mersin)
Bu hayatta hissettiğimiz en küçük şey bile bizim hayata bağlanma sebebimiz olabiliyordu. Karanlıkta gördüğümüz küçük bir ışığa umutla giderken bile hissettiğimiz tüm duygular, aslında bizi sadece hayata bağlamıyor, tüm ruhumuzu güçle dolduruyordu. Yaşanan her bir hadisenin ardından pes etmeyip çalışıp çabalamamızı ve güzel yerlere gelebilmemizi sağlıyordu. Fakat onun hissedebildiği duygular sınırlıydı. Onun hayalleri imkansızdı… Karanlığı ise umudundan nasiplenememiş bir şekilde ışıksızdı…
Küçük bir kuşun sağlam diye gözüne kestirdiği ilk dala konması ve dalın yuvası gibi hissettirmesine aldanarak o dala güvenmesine benzetilebilirdi onun yaşamı. Konduğu dal bile sağlamlığına aldırmadan kırılıyordu. Senin ait olduğun yer burası değil diyordu. Ben doğru yer değilim deyip her seferinde bunu tekrar ediyordu. Fakat kuş tekrar tekrar aynı hataya düşüyordu. Çünkü ona göre bu bir hata değil cennetti.
-
Başak ellerinde kitapları, sırtında çantası ile sakin adımlarla okuluna doğru yürüdü. İçinde, her bir güne karşı olan heyecanı dolup taşmaya hazır bir şekilde bekliyordu sanki. Fakat aynı zamanda bir huzursuzluk hissediyordu kalbinde. Nedenini bilmiyordu fakat hissediyordu.
Umarım bu hislerim boşunadır diye düşündü içinden ve derin bir nefes aldı.
Aldığı nefesle birlikte soluğu adeta boğazına yapışarak canını yakmaya başlayınca elini okulun merdivenlerinin yanındaki demir korkuluklara dayadı ve nefes alıp vermeye çalıştı.
Haliyle yüzündeki ve kolundaki makyaj onu rahatsız ediyordu fakat tüm bu makyajı yapmak zorundaydı. Vücudundaki morluklar sadece bu şekilde gizlenebilirdi. Dışarıdan bakan bir insan onun için çok mutlu ve neşeli biri diyebilirdi, huzurlu bir aile yaşamı sürüyor zannedebilirdi.
Gerçekleri zaten kim bilebilirdi ki?
Başak bir eli boğazında diğer eli demirlerdeyken tutuna tutuna okulun kapısına kadar geldiğinde kendini sirkeledi ve yüzüne zorlama bir tebessüm yerleştirdi. Bu onun kendini avutma biçimiydi. Kimse görmese de bunu yapmak ona iyi geliyordu.
Saat sabahın yedisi olmasına rağmen gökyüzü hala bir gecenin kasvetini taşıyordu. Yıldızlar artık ışıklarının görünmesini istemiyormuşçasına gökyüzünü terk etmişti. Ay ise aşık olduğu Güneş için bir kez daha batmıştı büyük bir bilinmeyene doğru. Bulutlar bile rengini kaybetmişti. Okulun bulunduğu sokaktaki sokak lambaları çalışmıyordu. Aslında güzel bir ambiyans vardı. Tabii kime göre neye göre…
Başak adımını okulun içine doğru atarak hızla merdivenleri çıktı ve sınıfının bulunduğu kata yani en üst kata çıktı. Şubesi A’ydı. 11-A...
Acısını bir anlık unutmaya çalışmıştı. Nafileydi.
Sınıfına girerken gözleri cama takıldı. Cama sertçe vuran yağmur damlaları açık camdan içeri doğru sızıyordu. Demek ki yağmur yağmaya başlamıştı.
Of ya keşke daha geç gelseydim. Yağmurda ıslanmak hiç fena olmazdı…
Sınıf bomboştu. Muhtemelen yine erken gelmişti saate bakmadan. Dersleri saat 09.00’da başlayacaktı fakat o saat sabahın sekizinde gelmişti. Neyseki okul onun için bir kaçış gibiydi. Kendini daha güvende hissediyordu.
Okuldaki temizlikçi ablalar dışında okul bomboştu. Sessizdi. Geceleri onun için büyük bir bilinmezlikti. Sanki tüm şehrin karanlığa bürünmesi onu daha da tedirgin ediyor gibiydi. Minik bir yarasa misali karanlığın ona yuva olmasını bekliyordu belki de. Fakat bir şeyi bilmiyordu ve bu noktayı atlayıp duruyordu.
O karanlığı ne kadar yuvası yapmaya çalışsa da gittikçe ruhu karanlığa gömülüyordu. Bu, bir gün başına bela olacaktı. Hissettiği duygular sadece onun canını yakmakla kalmayacaktı. Onu içten içe her geçen gün öldürecekti…
Başını yağmur damlalarının vurduğu cama doğru çevirdi ve sırasına oturup başını kolunun altına alarak her düşen damlayı izlemeye devam etti. İçi birden huzurla dolmuştu.
Hayatın tüm yükü omuzlarından taşar bir hale gelmişti fakat dayanmaya çalışıyordu. Kardeşi için çalışıp çabalıyordu. 5 yaşında bir kardeşi vardı ve o da Başak ile birlikte aynı cehennemde yaşıyordu.
Zamanı gelince her şeyi geride bırakacaktı. Kardeşi ile kendine güzel bir hayat kuracaktı. Buna inanıyordu. Yapacağına güveniyordu.
Daha o bile anlayamadan gözlerinden tüm gerçekleri yansıtırcasına gözyaşları akmaya başladı. Durdurmaya çalıştı. Fakat beceremedi. Yaşadıkları zordu. Ama bunları kimseye belli etmemeye çalışması daha zordu...
Tam o sırada sınıfın kapısında bir hareketlilik hissetti ve gözlerini hızlıca silerek kapıya doğru baktı.
Sınıfın ışıkları, korkmasına rağmen kapalıydı. Dikkat çekmek istememişti. Sırf bu nedenle kapıdaki kişiyi de göremiyordu fakat kim olduğunu anlamıştı. Ortama yayılan sıcaklıktan bile anlaşılıyordu.
Ha birde peynirli börek kokusundan…
Şu an gülecek bir halde olmasa da sesli bir şekilde kıkırdayıp kapıdaki kişiye doğru döndü oturduğu yerden.
“ Of Rüzgar ya! Ne sessiz sessiz geliyorsun? Ödümü kopardın.”
Rüzgar burnundan gülerek çantasını rastgele bir sıraya doğru fırlattı ve sınıfın kapısını kapatarak Başak’ın yanına oturdu.
Bir yandan konuşup bir yandan da börekleri çıkartıyordu.
“ Yine kim yüzünden ağlıyorsun petit cannibale * ¹ ?”
* ¹ Petit Cannible Fransızcada Küçük Yamyam anlamına gelmektedir.
Başak kendine takılan bu lakaba güldü. Rüzgar çocukluğunu Fransada geçirmişti. Bu nedenle taktığı lakaplar genellikle Fransızca oluyordu. Arada aksanı da kayınca çok komik oluyordu. Başak başlarda buna sinirleniyormuş gibi yapsa da onun da hoşuna gidiyordu.
Rüzgar börekleri tam bir şekilde açıp sıranın ortasına koyduktan sonra buruk bir gülümseme ile Başak’a doğru döndü. Haliyle Başak da ona doğru dönmüştü.
Rüzgar Başak’tan bir cevap beklercesine bakmasına rağmen Başak sadece onu seyrediyordu. Her bakışında dudağının kenarında oluşan huzur dolu gülümsemeyi farketmez sanıyordu fakat bu tebessüm Rüzgar’ın gözünden kaçmamıştı.
Saçları her zamanki gibi özenli bir şekilde taranmış diye düşündü Başak. Gözleri her zamanki gibi neşeli ve umutlu. Bakışları her zamanki gibi mutlu ve huzurlu. Bir acısı var mıdır? Hayır varsa da olmasın. Onun yerine ben üstlenirim o acıyı. Zaten alışkınım ama o acı çekmesin.
Rüzgar karşısındaki kızın gözlerinin içine bakıyordu fakat derinlere girmek istese de bunu başaramıyordu. Sanki arada bir duvar vardı ve o duvarı aşamıyordu. Ne zaman ona baksa huzursuz olduğunu görebiliyordu. Ama bunu hiçbir zaman öğrenemiyordu. Neden bu kadar hüzünlü bakıyorsun? diye geçirdi içinden.
Dışarıdaki yağmur şiddetlenmişti. Zaman acımasızca ilerliyordu. Saniyeler dakikaları, dakikalar saniyeleri kovalıyordu.
“Boş ver. Sen takma. Öyle boşluğuma geldi. Tam hava yağmurlu, karanlık falan ya o yüzden.”
Rüzgar bu açıklamaya inanmasada üstelemedi ve gülümseyerek börekleri gösterdi.
“ Hadi. Gelirken sana börek aldım. En sevdiklerinden… Ye bakalım.”
Başak sevinçle börekleri yemeye başlarken Rüzgar onu izliyordu. Rüzgar geriye kalan çöpleri atarken ise Başak onu izliyordu. Fakat hiçbir zaman göz göze gelemiyorlardı. Duygularını dile getiremiyorlardı. Sadece biri bakmazken diğeri, o bakmazken ise yine diğer bir kişi bakıyordu. Duygular gizliydi. Duygular açığa çıkamazdı.
Duygular her zaman zarar verirdi…
-
“Evet, çocuklar! Hadi herkes içinden gelenleri şiir şeklinde önündeki boş kağıda döksün. Bu sizi rahatlatacaktır. Hem sınav seneniz olduğu için stresinizi de dökebilirsiniz bu boş kağıtlara.
Ders çıkışında herkes kendi kağıdına anonim bir isim yazarak şiirini teslim etsin. Hem içiniz daha rahat olur. Kim bilir bu kullandığınız mahlaslar sizin hayatınız bir parçası olur belki de.”
11- A sınıfının sınıf öğretmeni olan Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni Sevim Hanım konuşmasını bitirdikten sonra öğretmenler masasına oturdu ve bakımlı saçlarını iki eli ile arkaya doğru attı. Aslında çok yaşlı biri değildi. Hatta hiç yaşlı değildi. Daha 30 yaşını yeni tamamlamış, genç, güzel bir kadındı. Oldukça da başarılıydı.
Sevim Hanım sınıf defterine dersin yoklamasını ve ders konusunu yazarken tüm sınıfın gözleri ne yazacağını bilemez halde kağıt dışındaki her yere bakıyordu. Fakat Başak bunu umursamadı ve kağıdına doğru gülümseyerek döndü. Zaten her an duygu patlamaları yaşayarak günlük tutuyordu. Bu ona zor gelmezdi muhtemelen.
Ah keşke Rüzgarla aynı sınıfta olsaydık… diye düşündü. Rüzgar Başak’ın bir yan sınıfındaydı. Şubesi B’ydi.
Yani 11-B…
Ah bunları düşünürse ders bitecekti ve hocaya şiirini veremeyecekti. Bu nedenle önüne döndü ve yazmaya başladı. Tüm duygularını, hislerini, umutlarını ve hayallerini yani kısacası her şeyini şiire döktü. Tüm her şeyini satırların altına sakladı. Harflerin, kelimelerin aralarına sıkıştırdı. Tekrar tekrar okudu. Düzeltmelerini yaptı. Gözyaşlarını tuttu. Yazdı. Yazdı. Ve yine yazdı… Derin nefesler çekti. Canı acıdı. Dayandı. Yaşadıklarını düşündü. Canı acıdı. Yazdı. Yazdı. Ve yine yazdı….
Neyse ki iki kişilik sırasında tek oturuyordu. Yoksa hislerini nasıl aktarırdı rahat rahat şiirine?
Uzun uğraşlar sonucu şiirini bitirdi. Dersin bitmesine daha 5 dakika vardı. Kendi ile gurur duya duya kağıdını görüş hizasına getirdi ve içinden tekrar tekrar okudu.
Gözyaşlarının dokunduğu maziden kalıntılar... diye başlıyordu şiiri.
Gerçektende bir şiir insanı bu kadar mı anlatabilirdi?
Başak’ın kulağına okul zili gelince hızlıca kalemini aldı ve kağıda yazmak için bir takma isim düşündü. Fakat kendi takma adı zaten vardı. Tam kendini anlatan bir takma isim… Kendi kendine gülümseyip bunu daha önce nasıl düşünemedim? diye düşündü ve ayaklandı.
Şiirini öğretmenler masasına koyup tam sınıftan çıkacakken Sevim Hanım ona doğru seslendi.
“Mahlasını beğendim Başak. Petit cannibale ha. Senin için özel bir anlamı mı var?”
Başak başını aşağı yukarı doğru sağladı. Bu takma isim onun kalbine çoktan işlemişti. Sadece bunu anlamaya ihtiyacı vardı.
Öğretmeni tam bir şey daha söyleyecekti ki onu dinlemeden hızla sınıftan çıktı ve bahçeye çıkıp boş bir çardağa oturdu. Kahverengi saçları açık olduğu için sıcak ona daha fazla işliyordu. Bu soğuklarda onun için çok iyi bir şeydi.
Başak’ın mavi gözleri sanki her an birisiyle göz göze gelme korkusu ile önüne bakar halde duruyordu. Ah her zaman bu tedirginliği yaşıyordu. Biraz rahatlamak amaçlı kendini gülümsemeye zorladı ve bacaklarını kaldırıp oturduğu yere bağdaş kurarak oturmaya başladı. Başını gökyüzüne çevirerek gözlerini kapattı. Derin bir nefes çekti içine.
Okul üstleri siyah sweet-tshirt ve siyah bol kot pantolondan oluşuyordu. Bu yüzden otururken sıkıntı çekmemişti. Fakat hava iyice soğumaya başlıyordu. Kasım ayının soğuğu bu sene sert vurmuş gibiydi.
Durmadan yağmur yağıyordu. Bu yüzden yerler ıslak ve nemliydi.Toprak kokusu her yerdeydi.
“Bu soğukta niçin dışarı çıktın? Üşüyeceksin. Hasta olup başımıza kalma o yüzden dedim yani.”
Başak, omzunda hissettiği ceketle birlikte ona doğru konuşan kişiye yani ceketin sahibine doğru döndü ve gülümseyerek omuz silkti
“Sınıfta oturup boş boş duracağıma dışarıda boş boş durayım. Ve ceket için teşekkürler Rüzgar Bey.”
Rüzgar gülümserken ağzının içinde bir şeyler söylemeye başladı fakat yine fransızcaydı.
“ Cette fille va me rendre fou.* ² Hadi gel sana bir süprizim var.”
*²Cette fille va me rendre fou Fransızcada Bu kız beni delirtecek anlamına gelmektedir.
Başak daha ne olduğunu anlamadan Rüzgar onun elini tutmuş çekiştirmeye başlamıştı. Bu dokunuş onu heyecanlandırmış mıydı? Kesinlikle heyecanlandırmıştı.
“ Nereye gidiyoruz? Hey! Rüzgar.”
Sondaki r harfini bastırarak söylemesi Rüzgarı daha bir güldürmüştü. Bir planı var gibi duruyordu. Zaten her zaman bir planı var gibi duruyordu.
Rüzgar, Başak’ı çeke çeke sonunda okulun arka bahçesine götürmüştü ve gözlerini bir fularla kapatmıştı.
“O fuları nereden, hangi ara buldun allah aşkına?”
“Bir sessiz dur da gözlerim yaşarsın be Başak Tarlası.”
Rüzgarın bu dediğine gülmüştü Başak. Aradan birkaç dakika geçmişti. Rüzgar neredeydi?
“ Rüzgar neredesin? Korkmaya başlıyorum artık!”
Yanında bir hareketlenme hissetti Başak. Korkmaya başlamıştı. Gözleri bağlı olduğu için her yer karanlıktı. Karanlık onu korkutuyordu.
“ Gözlerini açabilirsin.”
Başak aldığı komutla yavaşça gözlerini açtı ve önünde, elinde bir kutu ve üzerinde mum yanan küçük bir pasta ile dikilen Rüzgara baktı. Neler oluyordu?
“ Rüzgar?”
Rüzgar endişeli fakat bir o kadar da heyecanlı bir şekilde nefes alıp verdi. Yanakları mı kızarmıştı onun? Kumral ve sarı arasındaki saçları alnına dökülüyordu. Kahverengi gözleri ise umutla parıldıyordu. İki eli de dolu olduğu ellerini koyacak bir yer arama ihtiyacı yoktu fakat elleri hafiften titriyor gibiydi. Yanaklarını şişirip havayla doldurdu. Sonrada bir balon misali nefesini dışarı verdi.
“Başak…”
Başak gülümseyerek Rüzgarın gözlerinin içine baktı.
“ Hı hı.”
“Benimle çıkar mısın?”
Rüzgar’ın tek solukta sorduğu bu sorunun Başak üzerindeki ağır etkisi tartışılamaz seviyedeydi.
Sanki bir anlık zaman durmuştu. Saniyeler akmayı reddetmişti. Her şey donup kalmıştı…
İkisi de ilk defa gözlerini kaçırmadan birbirine bakıyordu. Nefes almayı unutmuş gibi bakıyorlardı birbirlerine.
Başak’ın cevabı ikisi içinde büyük bir şey olacaktı.
Aradan yaklaşık 1 dakika geçtikten sonra Başak aralanmış olan ağzın kapattı ve burnundan derin bir nefes çekti. Sonrada gözlerini kaçırarak pastaya doğru baktı ve utangaç bir gülümseme ile pastanın mumunu üfledi.
“ Şey…olur…”
Rüzgar gözlerini karşısındaki kızın gülümsemesine sabitledi ve cevabı duyduğunda gözleri kocaman oldu.
“Ne, gerçekten mi?”
Rüzgar’ın bu heyecanlı çıkışına Başak gülümseyerek cevap verdi ve o da uzun bir zamanın ardından duygularını gösterebilmenin mutluluğunu yaşadı içinde.
Oh be dedi içinden adeta. O da mutlu olmak istiyordu. Sevdiği insanla vakit geçirmek istiyordu.
Rüzgar heyecandan ne yapacağını bilemez halde önce pastayı ve kutuyu yanlarındaki bankın üstüne bıraktı. Daha sonra da Başak’ın karşısına geçip çekingen bir şekilde durarak kollarını iki yana açtı.
“ Sarılmak ister misin?”
Başak, Rüzgarın bu tavrına gülüp daha o bir şey demeden Rüzgar'a sarıldı ve derin bir nefes çekti. Bu sefer canı acımamıştı. Huzursuz olmamıştı. Mutluydu…
Bir süre daha bu şekilde durduktan sonra ikisi de yüzlerinde kocaman bir gülümseme ile birlikte fakat nedense tedirgin bir şekilde birbirlerinden ayrıldı.
Aralarında tam derin bir sessizlik oluşacakken de Rüzgar gözlerini kaçırıp ensesini eliyle kaşıyarak konuşmaya başladı.
“Sana kolye aldım da. Takmamı ister misin?”
Başak başını aşağı yukarı doğu salladı ve arkasını dönerek saçlarını sağ omzunda topladı. Ah yine heyecanlanmıştı.
Bir süre daha bu şekilde bekledikten sonra boynunda ince bir metalin soğukluğunu hissettiği için bakışlarını boynuna çevirdi ve kolyeye baktı.
Tabii bakmasıyla adeta dili tutuldu…
Kolyenin zinciri gri bir gümüş rengindeydi ve ucunda içi camdan oluşan bir daire vardı. Camın kenarları yine gri renginde bir zincirle kaplıydı. Daire şeklindeki camın içi ise tek kelimeyle muazzamdı. İçinde hem küçük bir çiçek hem de göz kamaştıran parıltılar vardı. Bu kesinlikle mükemmel bir görüntüydü.
“Beğendin mi?”
Başak, arkasından gelen ses ile birlikte kendine geldi ve kocaman gülümseme ile Rüzgara döndü.
"Çok beğendim. Teşekkür ederim Rüzgar..."
İkisi de bir süre birbirlerinin gözlerinin içine doğru baktı. Bu sefer ne Başak ne de Rüzgar bakışlarını kaçırdı.
İkisi de ilk defa birbirlerine bu kadar uzun bir süre boyunca bakmıştı...
Bölüm Sonu
Azalea Night'tan...
Bölüm etkileşimi
