10. bölüm · Bana Karanlığı Anlat

9. Balo

Zeynep Mirzayeva

Selaaammm
O zaman sizi bekletmeyeyim...

(bölümde geçen şarkı: Holocaust)

Başlayalım mı?

~~~~~~~~~~~

Kaç gündür buradaydım bilmiyordum. Bu kapıdan içeri adım attığımdan beri günlerimi saymayı bırakmıştım. Bir odada sıkışıp kalmıştım. Her tarafı, her köşeyi karıştırmıştım ama bir yeri kaçırmıştım. Daha doğrusu isteyerek oraya bakmamıştım. Bir şarj aleti başıma ne işler açmıştı!

Kocamın dolabından bulduğum bir silahı, şu anda ona doğrultuyordum! Okan'ın elindeki çiçekler bile umurumda değildi. O da benim gibi resmen şoke olmuştu. Karısını, elinde bir silahla bulmayı beklemiyordu tabi.

Okan'ın gözlerine bakarak, elim tetikte hazır bekliyordum. Bakışlarını silahtan ayırıp bana baktığında pek korkmuş gibi görünmüyordu. Aksine şaşırmış gibiydi ve biraz da alay vardı gözlerinde. Evet, onu gözlerinden bile tanıyacak hale gelmiştim.

Bana birisi silah doğrultsa muhtemelen bayılırdım!

Elindeki çiçekleri bana uzatarak, "Bu güzel hanımefendi narin ellerinde silah tutmak yerine, bu gülleri tutmalı diye düşünüyorum." dediğinde dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.

Benimle alay ediyordu değil mi?

Sinirle dişlerimi sıktım. "Ne kadar da boktan bir düşünce," dedim dişlerimin arasından. "Cevap ver!"
Alaycı tavrı yok olduğunda, yerini ciddileşen bir ifade aldı.
"O silahtan bana gelecek tek bir mermi bile yok. Çünkü yapamazsın. Silahı bile düzgün tutamıyorsun küçük hanım." dedi gayet ciddi bir şekilde.

Haklıydı, silahı düzgün tutamıyordum, çünkü çok ağırdı. Ya da bana göre ağırdı, bilmiyorum.

Kaşlarımı çattım. Hiç beklemediği anda tetiğe bastım. Ama ıskaladım ve mermi duvara çarptı. Okan'ın gözleri büyürken, ben çıkan sesle irkilmiştim.

Okan, duvarda oluşan küçük deliğe bakarak. "Siktir, manyak karı!" diyerek sinirli bakışlarını bana çevirdi. Silaha bakarak, "Onun içi dolumuydu ya?" diye söylendi. Elim ikinci kez tetiğe gittiğinde hiç beklemeyeceğim bir şey yaptı. Hızla kapıyı kilitleyip elindeki gül buketini yere attı. Bir eli beline gittiğinde sertçe yutkundum. O da belinden bir silah çıkarıp bana doğrulttu. Şaşkınlığım zirve yaparken, silahın nişan aldığı yer tamda alnımın ortasıydı.

Şimdi ikimizde bir birimize silah doğrultuyorduk. Ne kadar da sevimli bir çift ya!

Benim aksime o sakindi. Elindeki silahı profisyonel bir şekilde tutuyordu. Sırıtarak bana bakmaya başladı.
"Kim olduğumu öğrenmek mi istiyorsun küçük hanım?" diye sordu. Elbette bunu istiyordum! Bu odun herif, aldığı çiçekleri ona yedirmeden önce konuşsa iyi olacaktı!

Tam dudaklarımı aralamıştım ki, odanın kapısı çalındı. Kapının diğer tarafından gelen ses, korumaya ait olmalıydı, çünkü onu tanıyordum.
"Patron? Bir sorun mu var?" diye sordu koruma. Okan'ın sırıtışı genişledi ve bana bir adım yaklaştı. Silahı daha sıkı tuttum.

"Yok, bir sorun yok Demirhan. Sadece bu manyak karıyla uğraşıyorum." dedi eğlenceli bir ses tonuyla.

Ona silah doğrultmam hoşuna mı gidiyordu? Bu adam kesinlikle kaçık!

Dudaklarını hafif büzerek, "Ama ben sana güzel haber getirmiştim," dedi yalandan üzgün bir ifadeyle. "Sen ise bana silah doğrultuyorsun. Oldu mu şimdi bu küçük hanım?" diye sorduğunda gözlerimi devirdim.

"Neyle uğraşıyorsun? Hangi cehennemin pisliğisin?! Cevap ver artık." dedim sinirle. Kızgın boğalar gibi her an üzerine atlaya bilirdim.
Okan derin bir nefes alarak, "Pekala, uzatmadan söyleyeceğim ama çığlık falan atma." dedi. Ses tonu şimdi daha ciddiydi.

Bakalım ne boklar yiyormuş. Acaba bana vereceği güzel haber neydi?

Gözlerini kıstı. "Öncelikle indir o elindeki silahı." dedi ciddi bir sesle. Gergince kıkırdadım.
"Hadi ya, sonra da hiç bir şey söyleme. Öyle mi?" dedim alayla. Bir adım atarak mesafeyi bir adımlık bile olsa kısalttı. Ama bu sefer ben geri adım attım.

"Pekala, inatçı kadın," dedi elindeki silahı indirerek. Silahı daha sıkı kavradım. Çelişkili gözlerini bana dikerek, "Mafya. Mafyayım ben! Oldu mu? Yeraltı dünyasının korkulan adamı Okan Aksoy!" dedi gergince.

Hani bazı anlar olur ya, donar kalırsınız. Hiç bir şey hissetmezsiniz o an. Beyniniz ve kalbiniz aynı anda durur. Sorgulama duygusunu bile yitirirsiniz. İşte tam o anı yaşıyordum. Beynim ve kalbim durmamıştı belki, ama dengesizleşmiştiler.

İnanmayarak gülmeye başladım. Karşımdaki adam, bu kadın keçileri kaçırmış! diye düşünürken benim bir kısmım şoktaydı.
Elimdeki silahı indirdim. "Ay, gerçekten komiksin kocacığım," dedim kıkırdayarak. "Gerçekten başka yalan bulamadın mı?" dedim alayla. Bir eli yanında yumruk olurken çenesini sıkarak hızlı adımlarla mesafeyi kapattı. Gülüşüm solarken, hızla silahı kaldırdım ama artık çok geçti. Bileğimi sertçe tutup silahı elimden aldı. Bileğimi çevirerek sırtıma döndürdü ve beni göğsüne yasladı. Göğüslerimiz bir birine değerken, nefesini yüzümde hissediyordum.

Bu yakınlık hoşuma gitmedi.

Kaşlarını çattığında sertçe yutkundum. Ani sessizlik ruhuma işledi. Delici gözleri benimkileride delerken, kalbim hiç olmadık bir zamanda hızlanmıştı!

Nihayet dudaklarımı aralayıp, "Kahretsin, sen ciddisin..." diye mırıldandım. Dudaklarının kenarında bir sırıtış belirdi.
"Evet, gayet ciddiyim. Kocan her kes tarafından korkulan, yeraltı dünyasının patronu olan adamın oğlu," karanlık bir şekilde kıkırdadı. "Yani babam Cengiz. Yakında onun yerine geçeceğim, inana biliyormusun?" dedi gururla. Ben ise şok üstüne, şok yiyordum.

Oh! Afiyet, bal şeker olsun!

Geri çekilmek isterken bileğimi daha sıkı tuttu. Beni kendine iyice bastırdı. Kesik bir nefes alırken, "Sen... Bunu benden niye sakladın? Ya da, babam bunu biliyormuydu?" diye sordum kısık bir sesle. Hala gözlerime bakan adam derin bir nefes aldı.
"Sakladım, çünkü korkacağını biliyordum," dedi. Bir süre sonra devam etti. "Benden korkmanı istemedim. Baban biliyordu, bilerek seni bize verdi..." dedi. Devam etmedi, uzun bir süre gözlerime baktı.

Hafifçe boğazımı temizledim. "Bayıla bilirmiyim?" diye sordum ciddi bir şekilde. Gerçekten bayıla bilirdim. Ben neden bu adamla evlenmiştim!? Muhtemelen her gün duvarları cesetlerin kanıyla boyuyordur!

Neler düşünüyorum ben!?

Okan'ın sırıtışı geri döndü. "Bayıl. Beklediğimden daha az tepki verdin. Açıkcası şaşırttın beni küçük hanım. Çığlık falan bekliyordum." dedi keyifle. Kaşlarımı çattım. Ne kadar üst üste şok geçirdiysem, artık tepki veremiyordum.
"Ciddiyim. Her an bayıla bilirim. Çığlık atmak hata olur, canımı seviyorum." diye mırıldandım.

Yok ya, ben canımı falan sevmiyordum. Atsam mı acaba bir çığlık? Bayılmak daha iyi bir seçenek sanki.

Bileğimi bırakıp, bu sefer elini belime koydu. "Bayıl hadi. Tutarım seni, yeterki kollarımda bayıl." dedi. Titrediğimi hissetdim. Adam kollarımda bayıl diyor ya!
Yüzü gittikçe bana yaklaştığında gözlerimi kapattım. Bayılma numarası en iyi taktik olurdu.
Bedenimi serbest bıraktığım anda, belimdeki tutuşu sıkılaştı.
"Lan, gerçekten bayıldı!" diye homurdandığını duydum. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum.

Bir kolu belimde, diğer koluysa bacaklarıma doğru haraket etti. Beni gelin tarzında kucağına aldığında başım göğsüne düştü. Yine o erkeksi koku doldu zihnime. Ruhumu ele geçirdi, sarıp sarmaladı. Bir sarmaşık gibi dolandı etrafıma.

Tarif edilemeyecek bir kokuydu. Onun kokusuydu.

***

Yine kabus görüyordum. Bu bir saatlik uykumda bile kabuslarım peşimi bırakmıyordu. Okan beni yatağa yatırdığında, sadece bir kaç dakika sonra uykuya dalmıştım.

"Baba yemin ederim oynamadım onlarla!" diyordu sekiz yaşım. Salya sümük ağlayarak odamın köşesinde oturmuş, babama titreyerek bakıyordum kabusumda.

"Oynamadım! Murat bana top vermişti sadece-" yüzüme yediğim sert tokatla susmuştum.
"Başlarım topunada, Murat'ınada! Ne işin vardı senin dışarda?!" diye bağırarak kenardaki kemerini aldı. Annemin feryatları kapının diğer tarafından duyulurken, babam kolumdan tutup beni ayağa kaldırmıştı. Hıçkırıklarım ve ağlamam şiddetlendi. Başıma gelecekleri çok iyi bildiğim için, ne kadar acıyacağını artık umursamıyordum.

"Dur! Dokunma kızıma! Gel ne yapıyorsan bana yap, ben gönderdim onu dışarıya! Lütfen vurma çiçeğime! Sırtı paramparça yavrumun!" annemin çaresiz feryatları işe yaramayacaktı. Hiç bir zaman işe yaramamıştı...

***

Okan Aksoy.

Yatakta kaşlarını çatmış, uykusunda sayıklayan kadını izliyordum. Benim de kaşlarım çatıktı, çünkü sayıkladığı kelimeler her seferinde beni öfkelendiriyordu.

"Baba... Dur..." diye sayıklamaya başladı yine. Yatakta daha da yaklaştım ona. Kendimden bile beklemeyeceğim bir şekilde uzanıp elini tuttum.
"Küçük hanım, uyan hadi. Kabus görüyorsun." diye mırıldandım. Yüzünü örten kahverengi saçlarını uzanıp yüzünden çektim. Parmaklarım tüy kadar hafif bir şekilde yanağına dokunmuştu. Çekmedim elimi... Çekemedim. Baş parmağım yanağını okşadı. Nasıl bir karanlığa gömüldüğünün farkında olmayan bu kadın, uyurken melekleri anımsatıyordu. Huzurlu uyumasını isterdim ama rüyaları bile kabustu.

Gözlerim dudaklarına kaydı. Boğazımda bir yumru hissederek yutkundum ama geçmedi o yumru. Alt dudağına dokunmak için elimi haraket ettirdiğimde durdum. Kaşlarımı çatarak elimi çektim. Bu yakınlık ve samimiyet beni nedesizce hem geriyor, hem de rahatsız ediyordu. Uyandığında ne diyecekti? Benden korkacakmıydı?

Bunu istemiyorum.

İzlediğim kadının gözkapakları çırpınarak açıldığında, alnında ter damlacıkları vardı. Gözlerindeki bariz korkuyu görünce çenem kenetlendi. Elini sıktım.

"İyi misin?" diye sordum. Sesim kontrol edemediğim bir endişeyle çıkmıştı. Elini hızla elimden çekip yatakta gerilediğinde şaşkınlıkla ona bakıyordum. Benden korkuyormuydu? Ona zarar vermeyeceğimi bile bile...

Bir kaç kez yüzüne, 'zarar vermem ama öldürürüm' dediğim için korkması normal ola bilirdi galiba.

Oda gergin bir atmosfere büründüğünde, duyulabilen sadece benim iç çekişimdi. "Bak," dedim onu ürkütmemeye dikkat ederek. "Şu anda ne düşündüğünü bilmiyorum ama o lanet kafan sana bir zarar vermeyeceğimi anlasın artık!" dedim isyan edercesine.

Gerçekten kafayı yiyecektim. Ben eve elimde bir buket gülle gelip ona güzel haber verecekken, karım bana silah doğrultmuştu! Bu kadın harbi manyaktı. Masum falan değildi, annem yanlış seçim yapmıştı. Bu kadının beni deliye çevireceğine emindim. Yine de... Bu garip huyları ve inatçılığı istemsizce hoşuma gidiyordu.

Ela gözlerini kısarak, "Ne? Elbette korkuyorum! Karşımda mafya varken kalkıp göbek atacak halim yok ya!" dedi. Dudaklarımın kenarı yukarıya doğru kıvrıldı.
"Ama göbek at desem korkundan bunu da yaparsın." dediğim an kafama bir yastık yedim. Kıkırdayarak dağılan saçlarımı düzelttim. Karşımda kızgın boğalara dönmüş bir küçük hanım vardı. Yastığı ona geri fırlattım ama bana fırlattığı kadar şiddetli değil.

"Karım şiddete meyilliymiş! Şimdi öğrendim." dedim alayla. Ama onun bakışları üzgün bir hal aldı. Gözlerinde gördüğüm şey hayal kırıklığımıydı?

Başını eğip, kucağında birleştirdiği elleriyle oynamaya başladı.
"O evde şiddetden başka ne öğrene bilirim ki?" deyip somurtmaya başladı. Yutkunarak bakışlarımı kaçırdım.

Odanın havası tekrar kasvetli bir hal alınca ilk o konuştu.

"Neden?" diye sordu. Bakışlarımı ona çevirdim. Ela gözlerine baktım. Işıkları kapatılmış evleri anımsatıyordu. Işıkları sönmüştü, birinin o şaltere uzanıp açması lazımdı o ışıkları. Gözleri bana bomboş bakıyordu ve bu kalbimde bir sızı hissetdiriyordu.

İşte bunu yapma bana.

Dudaklarını ıslatıp, akmak üzere olan göz yaşlarını tutmaya çalıştı.
"Neden ben? Neden beni seçtin? Neden!? Bıktım ben bu yalanlardan, oyunlardan! Karanlığımdan bıktım. Açsın birisi şu ışıkları. Göreyim etrafımı. Karşımdaki insanların yüzlerini göreyim," ona sus dercesine baktım ama susmadı. Feryatlarını devam ettirdi.

"Ben sadece mutlu olmak istiyorum. Kocamın beni tehdit edeceği bir hayatda yaşamak istemiyorum." deyip ayağa kalktı. Donakalmıştım. Hiç bir söyleyemiyordum. Zaten buna hakkımda yoktu. Belki de ilk defa yaptığım haraketten dolayı pişmandım.

Masada duran beyaz güllere bakarak hüzünle gülümsedi. "Keşke farklı bir zamanda getirseydin," dedi. Bakışlarını bana çevirdiğinde, yanağına bir damla gözyaşı süzüldü.
"Bu gülleri bile bana zehir ettiğin için teşekkür ederim." dedi ve dolabına doğru yürüdü.

Yutkunarak güllere baktım. Aldığımda sabahki davranışım yüzünden özür dilemek için almıştım bu gülleri. Sanırım bir özür için sadece güller yetmeyecekti.

Elinde bir havluyla banyoya gireceği esnada, "Boran... Uyandı." deyi verdim bir anda. Boran bu sabah uyanmıştı ve durumu gayet iyiydi. Yarın hasteneden çıkacaktı çünkü orası onun için tehlikeliydi. Bu güzel haberi verecektim. Güllerle hem özür dileyecek, hem de bu haberi verecektim. Ama işler umduğum gibi gitmemişti.

Lidya'nın eli kapı kolunda durmuştu. Rahat nefes aldığını duymuştum.
"Gözün aydın. Götürürsen görmek isterim. Sonuçta burda bana sahip çıkan bir o var." deyip banyoya girdi ve ardından kapıyı kilitledi.

Hep son noktayı koyuyor değil mi?

Elimi saçlarımın arasından geçirerek kara kara düşündüm. Sakin olmaya çalışıyordum ama bu olmuyordu.

Sinirle kalkıp komodindeki sigara paketini aldım. İçinden bir dal alıp yaktım. Balkona çıkarken sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirdim. Uzun bir nefes alıp dumanı gökyüzüne, yıldızlara doğru bıraktım. Aklımdaki sorular bir türlü beni rahat bırakmıyordu.

Balkonun korkuluklarına yaslandığımda dudaklarımda bir sırıtış oluştu. O an dudaklarımın arasından bu hayatta en çok nefret ettiğim insanın ismi döküldü.

"Yarın... Sadece saatler sonra işini bitireceğim, Furkan Bozkurt."

***

Lidya Aksoy.

Uzun bir banyodan sonra üzerimdeki huzursuzluğun en azından bir kısmını ata bilmiştim. Kendimi bir havluyla sarıp banyodan çıktım. Çıplak ayaklarım soğuk zeminle temas ettiğinde tüylerim ürperdi. Saçlarımdan akan su damlacıkları yere düşerken etrafıma bakındım. Gözlerim balkona doğru kaydığında onu gördüm. Dudaklarında bir sigara tutmuş, başını arkaya doğru eğerek dumanı gökyüzüne doğru üflüyordu.

Karanlığa doğru.

Derin bir nefes alıp, yavaş adımlarla dolabıma doğru yürüdüm. Dolabın kapaklarını açarken balkonun kapısı da eş zamanla açıldı. Okan içeriye girip benim havluya sarılmış halimi gördüğünde yutkundu. Bakışlarını hızla kaçırıp, boğazını beceriksizce temizleyerek, "Sen giyin. Birazdan geliyorum." deyip kapıya yöneldi.

O dışarı çıktığında kapanan kapıya bakmaya devam ettim. Hiç bir şey söylemedim. Garip hissediyordum. Boran uyanmıştı, belki bunun için mutlu olmam gerekiyordu ama içimde büyük bir sıkıntı vardı. Sanki bu sıkıntı kalbimi eline almış sıkıyordu ve bırakmıyordu. Boğuluyor gibiydim ama sanki suda boğuluyor gibiydim. Bağırmak istiyordum ama ağzımdan sadece baloncuklar çıkıyordu.

Neydi bu sıkıntı? Neden geçmiyordu?

Dolaptan kendime bir pijama aldım. Bu sefer siyahtı. İçimdeki karanlığı dışarıya dökecek kadar siyah. İç çamaşırlarımı giyindim, ardından pijamayı.

Dolabı kapatmak isterken, kenarda duran gecelik çarptı gözüme. Yüzümü buruşturdum. Dolabı kapatıp, makyaj masasının yanına geldim. Alttaki çekmeceyi açıp, saç kurutma makinesini aldım. Kurutma makinesini fişe taktığımda kapı çalındı. Elim düğmeye basacakken durdu.

"Evet?" diye seslendim. Kapının kolu yavaşça aşağıya indi.
"Gire bilirmiyim? Yani... Giyindin mi?" diye sordu Okan. Hafifçe gülümsedim.

"Gel," dedim. "Giyindim."

Kapı açıldı ve Okan içeriye girerek aynı hızda kapıyı kapattı. Bana hiç bakmadan kendi dolabına doğru yürüdüğünde, dudaklarımdaki o küçük gülümseme de kayboldu. Homurdanarak saç kurutma makinesinin düğmesine bastım. Ses odayı doldururken saçlarımı kurutmaya başladım. Kahverengi saçlarım uçuşurken Okan ile bakışlarımız bir saniyeliğine aynada buluştuğunda gözlerimi kaçırdım. Bakmak bile istemiyordum yüzüne.

İçimde büyük bir yangın vardı. Litrelerce su dökülse bile dinmeyecek büyük bir yangın. Bir şey olacaktı, biri gelip sadece bir kova suyla söndürecekti o yangını. Ama kimdi o kişi?

Saçlarımı kurutma işlemini bitirdikten sonra bu sefer tarama işlemine geçtim. Bu sırada Okan üzerindeki gömleği çıkarmış, daha rahat bir tişört giymişti.

Bu adam üşümüyor mu?

Saçlarımı tararken zorluk çekiyordum çünkü iyice bir birine karışmıştı. Homurdanarak tarağı makyaj masasına koydum. Derin nefesler aldım ve tekrar tarağı almak için uzandığımda, Okan benden önce davranıp tarağı aldı. Yutkunarak aynada ona baktım. Hiç bir şey söylemeden arkama geçti ve saçlarımı taramaya başladı. Parmakları saçlarımda neredeyse şefkatle dolaşıyordu. Benim aksime gayet rahat bir şekilde saçlarımı taramaya başladı.

Her gün belki de üç, dört insan öldüren bu eller saçlarımda şefkatle geziniyordu. Bir mafyadan beklenilmeyecek kadar şefkatli.

Bir türlü aynada ona bakamadım. Gözlerimi beyaz masaya dikmiştim.
"Özür dilerim," diye fısıldadı bir anda. Saçlarımı boynumdan çekip, hepsini omzuma doğru tuttu. "Sana daha önceden söylemediğim için özür dilerim güzelim." dedi.

Sertçe yutkundum. Kalbim göğüs kafesimde resmen halay çekiyordu! Kalbim o kadar hızlı çırpınıyordu ki, Okan duyacak diye ödüm kopuyordu. Omuzumdan aşağı bir ürperti hissetdim. Bunlar sadece bir kelimede olmaya başlamıştı.

Güzelim...

Yanaklarım ısınmaya başlarken yüzünü boynuma gömdü. Gözlerim çırpınarak kapandığında elim, ayağım titriyordu. Boynuma tüy kadar hafif bir öpücük kondurduğunda kendime engel olamayarak bir inilti çıkardım. Dudakları geri çekilmedi, o sıcak dudakları hala boynumdaydı ve beni deli ediyordu!

Tekrar fısıldadığında destek için tutunacak bir yer arıyordum. Ve o bunu anlamış gibi kollarını belime doladı. Düşünmeden karnıma bastırdığı ellerini tuttum. Evet destek için ona tutunmuştum.
"Seni incittiğim için özür dilerim, küçük hanım. Evinize geldiğimde seni ağlattığım için, özür dilerim. Ağladığında seni küçük düşürdüğüm için özür dilerim," sesi öyle pişman çıkıyordu ki, bunu iliklerime kadar hissetmiştim.

Zar zor gözlerimi açtım. Aynadaki yansımamıza baktım. Sarmaş dolaştık. Yüzünü hala boynuma gömmüş mırıldanmaya devam ediyordu. Sadece bir cümle kalbimi sıkıştırmıştı.
"Ben... Seninle evlendiğim için özür dilerim..." diye mırıldanmıştı. Yüzünü boynumdan çektiğinde geri çekilmek istedi ama bu sefer elini tutuşum sıkılaştı. Onunla yüz yüze olmak için ona doğru döndüm.

Sertçe yutkunmuştu. Gergindi.

Başımı hiç düşünmeden göğsüne yasladım. Bedeninin nasıl gerildiğini hissetdim. Bir elini sırtıma koyup, diğer eliyle saçlarımı okşadı. Kokusunu içime çektim. Beni huzurlu hissetdiren o kokuyla doldurdum zihnimi.

Dudaklarımı ıslatarak, "Affedildin odun." diye mırıldandım. Burnundan gülmüştü. Hafifçe gülümsedim.
"Ama bu seni kabul ettiğim anlamına gelmez. Hala senden nefret ediyorum." dediğimde bu sefer kıkırdadı.

"Biliyorum," dedi. "Sadece... Artık daha dikkatli olacağıma söz veriyorum." dediğinde gülümsemem genişledi. Ben bunu istiyordum. Bana odun gibi davranmayı keserse neden onunla iyi anlaşmayayım?

Gözleri dudaklarıma kaydı. Beni kendisine daha çok yaklaştırdığında kalbim tekrar çırpınmaya başlamıştı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında yutkunmuştu.

Boğazından hırıltılı bir ses çıktığında geri çekilmek için hamle yapmadım. Daha doğrusu yapamadım. Nefesini dudaklarımda hissetdiğimde, "Bir şey yapa bilirmiyim?" diye sordu fısıldayarak. Bu sefer sertçe yutkunan bendim.

Tam dudaklarımı aralamıştım ki kapı çalındı. Beni bu durumdan kurtaran kişiye şükürler ettim. Ama bir tarafımda bunu kaçırdığım için üzülüyordu.

Okan'ın bakışları hayal kırıklığına ve öfkeye dönerken beni bıraktı. Elini saçlarına geçirip, "Bunu her kim bölüyorsa onun belasını..." durdu. Derin bir nefes alarak kapıya doğru yürüdüğünde utanmıştım. Evet çok utanmıştım.

Ben yatağa geçerken Okan kapıdaki kişiyle konuşuyordu. Muhtemelen korumalardan biriydi. Fısıldyarak konuşsalar da bir şeyler duya bilmiştim.

"Geleceğiz. Zaten bunu bekliyordum." diye mırıldanmıştı Okan.
Elinde tuttuğu zarfta neyin nesiydi böyle?

Ben yorganın altına girerken Okan kapıyı kapatıp kilitledi. Yavaş adımlarla yatağın yanına geldi ve elindeki zarfı komodinin üzerine koydu. Komodinin üzerinde hala sigara küllerinin izleri vardı. Onları temizlemek istemiştim ama lekeler çıkmamıştı.

Okan yanıma oturup derin bir nefes aldı. "Boran yarın hastaneden çıkıyor." diye mırıldandığında yüzümü buruşturdum. Yüzümü görünce kıkırdadı.
"Ne oldu? Onun ölmesini mi tercih ederdin?" diye sordu alayla.
"Yok ya, komik olmayan aptal şakalarıyla bizi güldürecek olması aklıma geldi bir an. Gıcık birisi. Ama aynı zamanda iyi biri. Of! Bu çocuğun ortası yok mu ya?" dedim sıkıntıyla. Okan'ın bir kahkaha patlatması kısa sürmemişti. Bende onunla birlikte güldüm.

Bir kaç dakika sonra nihayet sakinleşip ikimizde duvara bakmaya başladık. Ama dayanamayıp ona baktığımda gülmemek için dudaklarımını bir birine bastırdı.
"Sus!" diye uyardı beni. Kıkırdayarak önüme döndüm. Üzerimdeki yorganı çekip ayağa kalktım. Ona sormadan ışıkları kapattım ve hızlı adımlarla tekrar yatağa döndüm.

Korkardım ben karanlıktan.

Yorganı tekrar üzerime çekip kenardaki yastığı elime aldım. Her zamanki gibi yastığı ortamıza koyacağım esnada durdum. Başımı kaldırıp karanlıkta Okan'ın siyah harelerine bakmaya çalıştım. Yutkunarak, "Eğer o kapı çalınmasaydı-"
"Öpecektim seni." dedi sözümü keserek. Yanaklarım yanmaya başladığında bu öyle böyle bir kızarma değildi. Kalbim bu gün kaçıncı kez hızlanmıştı bilmiyordum ama tekrar kuş gibi çırpınmaya başlamıştı.

Elimdeki yastığı alıp yere fırlattı. Yatağa uzanıp bana yanında yer açtı. Kolları davetkar bir şekilde yukarı kalktı. "Gel hadi. Yıkalım aramızdaki duvarları. Erisin aramızdaki buzlar." dediğine itiraz etmeden yanına uzandım. O beni kollarıyla sararken, ben onun göğsüne gömüldüm. Yüzümdeki gülümseme gittikçe bir sırıtışa dönüştü.
"Hoşlanıyorsun benden." dedim bir anda. Kıkırdadı. Saçlarımı okşarken cevap verdi.
"Hayır. Sadece fazla zararsızsın. Az önce nasıl yatağa koşarak geldiğini fark etmediğimi mi sanıyorsun? Korkma diye yaptım." dedi. İstemsizce somurttum. Başımı kaldırıp ona baktım. Tekrar buluştu gözlerimiz. Tekrar daldım o karanlıktaki siyah harelerine.
"Ama beni öpmek istedin." dedim imayla. Omuz silkmekle yetindi.
"Anlık bir dürtü." diye geçiştirdi. Bozulmuştum. Hem de çok fena.

Başımı tekrar göğsüne yasladım. Gözlerimi kapattım. Onun kollarında uykuya daldım. O kadar şeyi üst üste yaşadıktan sonra iyi bir uykuya ihtiyacım vardı.

***

Telefonun zil sesiyle gözlerim aralandı. Beni hala saran kollar belimdeydi. Okan haraketlendiğinde istemsizce tişörtünü tuttum. Yutkunarak uykulu gözlerimi onunkilere çevirdim.
Siyah saçları dağınıktı ve anlamaz gözlerle tişörtünü tutan elime baktı.

Bir elini belimden çekip çalan alarmı durdurmak için telefonu eline aldı. Nihayet alarm durduğunda tekrar elini belime koydu ve beni göğsüne çekti.
"Ne oldu?" diye sordu. Sesi uykudan dolayı boğuk çıkmıştı.

Gözlerimi kırpıştırarak, kirpiklerimin arasından ona baktım.
"Gidiyor musun?" diye sordum. Başını sallayarak beni onayladığında somurttum.
Gitmesini istemiyordum. Hem evde tek başıma sıkılıyordum. Azra hanımla zaten hiç sohbetimiz de yoktu.

Somurtkanlığımı görünce sırıttı. Belimdeki tutuşu sıkılaştı.
"Gitmemi istemiyor musun?" diye sordu kısık bir sesle. Bakışlarımı kaçırdım. Ne diye bilirdim ki? Bunu istemiyordum.

Suskunluğum onun sırıtışını daha yırtıcı bir hale getirmişti. Yüzünü boynuma gömerek, "Kollarımda uyumak hoşuna mı gitti, küçük hanım?" dedi.
Gözlerimi devirerek bu sefer kendi isteğimle geri çekildim. Bu haraketime kıkırdayarak yatakta doğruldu.

Ben dağılmış saçlarımı düzeltirken o beni izliyordu. İç çekip bakışlarımı ona çevirdim.
"Eğer fazla işin yoksa... Beni Boran'ın yanına götüre bilir misin?" diye sordum. Hiç düşünmeden başını salladı.

"Hatta birlikte gideriz. Zaten Boran taburcu olucak, şerefsiz bir şeyi olmadığını söylüyor," dediğinde kıkırdadım. Onu çok önemsiyordu değil mi?
Okan devam ederken gözlerini bana dikmişti. "Zaten onu bu gün o hastaneden çıkaracaktım. Orada tehlikede. Ama ben onu özel odada tutacaktım! İnadı inat piçin." dedi canından bezmiş gibi. Elimi omuzuna koyup diramatik bir şekilde iç çektim.
"İşin zor kocacığım!" dedim.

Elimi omuzundan çekerek ayağa kalktığımda mırıldanışın duydum.
"Kocacığım... Öyle mi?" diye mırıldanmıştı.

Yutkunarak, hızlı adımlarla banyoya girdim. Aynadaki yansımamı görünce şaşkınlıkla dona kaldım. Bu ben miydim?

Saçlarım sanki parlıyordu. Gözlerimdeki ışık yerine gelmeye başlıyordu. Vücudumda ve ya yüzümde yara izleri yoktu. Canlanmıştım. Ruhum renkleniyordu. Bitiyormuydu karanlığım? Bitmişmiydi bütün o acılar?

Yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım. Yüz kremlerinden birini uyguladım ve cildimi taze tutmaya çalıştım.

Banyodan çıktığımda, Okan her zamanki gibi giyinmişti. Üzerinde siyah bir gömlek ve siyah bit pantalon vardı. Tamamen siyahlara boyanmıştı. Simsiyah saçları ve aynı renk gözleriyle mükemmel bir kombin yaratmıştı. Dudak ısırtacak kadar çekici görünüyordu.

Bu sefer bakışlarımı kaçırmadım. Kaşlarımı kaldırarak, "Yakışıklı olmuşsun." dedim. Yavaş adımlarla ona yaklaştım. Yüzünde bir mimik bile oynamamıştı. Ama tam yanında durduğumda sırıtmaya başladı.

"En sevdiğin renk." diye mırıldandı. Kıkırdadım. "Aklındaymış." dedim. Komodine baktım ama dün getirdiği gülleri göremedim. Bakışlarımı fark etmiş olmalıydı ki derin bir nefes aldı.

"Daha fazlasını alırım." dedi. Gülümsememi bastıramadım. O da bana gülümseyip kapıya doğru yöneldi. "Hazırlan. Bahçede seni bekliyorum. Gidip şu paylançoyu hastaneden alalım." dedi ve odadan çıktı.

Hiç beklemeden dolabıma doğru koştum. Ne giyeceğimi bilemez halde çaresizce dolapla bakıştım. Halbuki kiyafetim çoktu, yine de kararsız kalmıştım.

"Benim acilen alışveriş yapmam gerek!" diye homurdandım. O sırada gözlerim en kenardaki kazağa takıldı. Koyu mavi renkte bir kazaktı ve üzerinde küçük, hoş pullar vardı. Gülümseyerek kazağı elime aldım. Pantalon olarak siyah rengi tercih ettim.

Dakikalar sonra artık hazırdım. Kahverengi saçlarım omuzlarımdan aşağıya sarkıyordu. Hafif makyajımla harika görünüyordum.
Aynada son kez kendime bakıp odadan çıktım. Yanıma çanta almamıştım. Zaten işimiz çabuk bitecekti. Montumu da almamıştım. Belki bunun için geriye döne bilirdim ama Okan'ı bekletmek istemiyordum.

Odanın önünde duran korumalar bana başlarıyla selam verdiklerinde gülümsedim. Hızlı adımlarla merdivenlerden inmeye başladım. Azra hanım ile Cengiz bey her zamanki gibi ortalıkta yoktular.

Acaba Azra hanımda mı bir mafya?

Aklıma gelen bu soruyu bir kenara itmeye çalıştım ama başaramadım. Kapının önüne geldiğimde hafifçe boğazımı temizledim. Kapıyı açtığımda yüzüme çarpan serin rüzgar tüylerimi ürpertti. Dışarıya adım attığımda gördüğüm manzara karşısında yutkundum.

Okan siyah Jeep'ine yaslanmış sigarasından büyük nefesler alıyordu. Az önce taranmış siyah saçlarını yine dağıtmıştı ve bu ona daha çok yakışıyordu.

Başımı sallayarak kendime gelmeye çalıştım. Ona doğru adımladığımda beni görünce, elindeki sigarayı yere atıp ayakkabısının ucuyla yanan sigarayı söndürdü.

Yanına geldiğimde benim için yolcu kapısını açtı. İmayla gülümsedim.
"Centinmenlik ha? Teşekkürler beyefendi." deyip arabaya bindim. Sırıtarak kapıyı kapattı ve hızlı adımlarla sürücü koltuğuna geçti.
Okan arabanın motorunu çalıştırdığında başımı cama yasladım. Daha kahvaltı bile yapmamıştık ama aç hissetmiyordum. Arabanın radyosunda güzel bir müzik çalıyordu. Uzanıp radyodaki müziği kapattığımda Okan bakışlarını bana çevirdi.

"Neden kapattın?" diye sordu.
Omuz silktim. "Şu anda müzik falan dinlemek istemiyorum. Eve dönerken açarız." dedim gülümseyerek. Cevap vermeyerek bakışlarını tekrar yola çevirdi.

Hava soğuktu ama arabadaki ısıtıcı içeriyi gayet iyi ısıtıyordu. Başımı tekrar cama yasladım. Yanımızdan geçip giden arabaları, daha yanmayan sokak lambalarını izledim.

***

Araba büyük bir hastanenin önünde durduğunda kemerimi açtım. Boran'ı ne kadar özlediğimi şimdi fark ediyordum.

Kapıyı açacakken Okan bileğimi tutarak beni durdurdu. Ona doğru döndüğümde, arkadan bir şey almaya çalışıyordu.
"Yanına montunu almamışsın. Dışarısı soğuk. Üşütmeni istemem." diye mırıldanarak, nihayet arkadan bir ceket almıştı.

Beni düşünmesi hoşuma gitmişti ve bunun için kendime kızıyordum. Onunla yakınlaşmak istemiyordum ama o bunu zorlaştırıyordu.

Ceketi elinden alıp omuzlarıma attım. Gülümsedim. "Teşekkür ederim." diye mırıldandım. O da gülümseyerek, elini uzatıp yüzüme gelen bir tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Parmakları bir süre oyalandıktan sonra elini geri çekti.
Derin bir nefes alarak, "Hadi bakalım. Gidip şu deliyi alalım." dedi. Kıkırdayarak arabadan indim.

Okan da yanımda durduğunda hastaneye doğru yürüdük. Bir çok insanın gözleri üzerimizdeydi ve bu rahatsız ediciydi. Farkında olmadan Okan'a biraz daha yaklaştım.
Bu insanların bakışları beni çıplak hissetdiriyordu!

Okan rahatsızlığımın farkına vararak elimi tuttu. Asansöre geldiğimizde düğmeye basarak beklemeye başladık. Başımı kaldırıp Okan'a baktım. Gayet sakin görünüyordu. Kim bilir kaç kez bu bakışlara maruz kalmıştı. Artık alışmış olmalıydı.

"Bu bakışlar beni çıplak hissetdiriyor," diye mırıldandım. "Söylesene bir yerim açıkta falan mı kaldı? Bu bakışların başka nasıl bir açıklaması ola bilir ki!" diye isyan ettim.
Asansörün kapıları açıldığında ikimizde içeri girdik. Okan en yüksek kat olan dokuzuncu kata basarak beklemeye başladı.

Kapılar kapandığında başını hafifçe eğip bana baktı.
"Çıplak falan değilsin. Rahatla küçük hanım." dedi düz bir sesle.
Somurtarak önüme döndüm. Dışarıda olduğumuzda bana hiç yüz vermiyordu. Belki de beni korumak içindi. Etrafında bir sürü düşman olduğuna emindim.

Asansörün kapıları tekrar aralandığında ilk ben dışarı çıktım. Okan sadece iki adımla önüme geçmiş kararlı adımlarla yürüyordu.

Sadece bir kaç dakika sonra bir kapının önünde durduk. İçeriden gelen sesler hiç hayra alamet değildi. Boran'ın odası olduğu o kadar belliydi ki!

Yutkunarak Okan'a baktım. "Okan?" diye mırıldandım. Okan da aynı bakışları bana gönderiyordu.
"Küçük hanım?" dedi o da aynı tonda.
"Hazırmısın?" diye sordum. Bence ikimizde buna hazır değildik. Derin bir nefes aldı. Kendini içeirdeki ortama hazırladı.
"Galiba..." diye mırıldandı. Kapının kolunu tuttu. "Galiba." diye tekrarladı.

Kapıyı açar açmaz müzik sesi daha anlaşılır bir şekilde kulaklarıma ulaştı. Rap müzik en yüksek modda çalıyordu. Boran ne mi yapıyordu?

Yatağın üzerine çıkmış bir elinde iğneyi mikrofon gibi tutuyor, diğer eliyle şarkıyı resmen yaşamaya çalışıyordu!

Hani bu adam komadaydı!?

Şoka uğramıştık. Okan yüz kızartıcı küfürler savururken ben gülmemek için zor duruyordum.
Boran bizi fark ettiğinde sırıttı ve şarkısına devam etti.

"Bana bak, beni gör, ve de öl vasi
Sesim hep duyulur tepeden bariton
Mekanım olabilir her an ozon
Yanıma gelenin canına girecektir
Ey bi'mini microphone..."

Eliyle beni davet ettiğinde kahkahamı tutamadım. Bir saniye bile düşünmedim, omuzlarımdaki ceketi elime aldım. Ceketi Okan'a verdiğimde bana delirmişsin dercesine bakıyordu.

Gülerek ayakkabılarımı çıkardım ve Boran'ın yanına, yatağa çıktım. Ritmi o kadar iyi yakalıyordu ki hızına yetişmek olmuyordu. Ayrıca... Ben bu rap'i biliyordum!

Boran son surat şarkıya devam ettiğinde elindeki iğneyi alıp kenara attım. Bu tehlikeliydi ve bu tuh hastası adam bunu bile idrak edemiyordu.
Boran başını geriye atıp sonraki nakarata devam etti.

"Woh-oh!, bunu ben, bunu sen, şunu ben, onu sen
Gülü ben, günü sen, fenomen olacak dolacak her yer!
Menemen kıvamı balçık gelemem.
Elemem dostumu göremezsem
Düşmanın postunu yere seremezsem!"

Kahkaham odayı doldururken Boran niyahet sustu. "Abi kapat şunu!" dedi nefes nefese. Okan küfürlerine devam ederken kumandayı aldı ve televizyonu kapattı. Oda sessizliğe büründüğünde ben hala kıkırdıyordum.
Boran yatağa oturduğunda, Okan bana doğru yaklaştı. Sadece tek koluyla beni belimden tutup yere indirdiğinde yutkundum.

Bir insan bu kadar güçlü olabilir miydi?

Gözlerini gözlerime diktiğinde ne kadar ciddi olduğunu gördüm.
"İyice eğlendin mi küçük hanım?" diye sorduğunda bakışlarımı kaçırdım. O ise derin bir nefes aldı.
"İkinizde tam bir baş belasısınız!" dedi isyan ederce.

Boran'la bakışlarımız buluştuğunda gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Dudaklarımı bir birine bastırarak susmaya çalıştım.

Boran ise susmadı. Kendini ateşe atmayı seviyordu galiba. Hem de şu an o ateş fazla kızgındı.

Boran diramatik bir şekilde elini kalnine koyarak, "Ah! Benim bahtsızlığım! Böyle bir zalimle nasıl arkadaş oldum ben? Bu kadar sanatdan yoksun biriyle nasıl! Nasıl!?"

Okan şu anda kızgın boğalar gibiydi. Sanki kırmızı rengini görmüşte, üzerine atlayacakmış gibi.
"Sanatın batsın be adam!" dedi sinirle.

"En azından sen arkadaşsın. Ben onunla evliyim!" diye isyan ettim. Okan gözlerini devirerek yatağın yanindaki sandalyeye oturdu. Ben ayakkabılarımı tekrar giyinirken Boran yine konuştu.

"Evet lan, sen bu odunla evlisin! Sanatdan yoksun bir hayata hazır ol tatlım!" dedi. Kıkırdayarak yatağın yanindaki sürahiden kendime bir bardak su döktüm. Suyumu yudumlarken Boran'ın somurtkan ifadesi dikkatimi çekti.

"Umarım çocuklarınız Okan'a benzemez!" dediğinde ağzımdaki suyu püskürttüm. Öksürükler içerisinde boğulurken Okan yanıma geldi.
"Lan Boran! Seni ikinci kez ben sokacağım o komaya! Kes sesini be adam!" diye homurdandı Okan.

Elini sırtımda gezdirerek beni sakinleştirmişti. Bakışlarımı ona çevirince yutkundum.
"İyi misin?" diye sorduğunda başımı olumlu anlamda salladım.

Ben yatağın kenarına otururken o da tekrar sandalyeye oturmuştu. Kısa bir sessizlikten sonra Okan sıkıntıyla konuştu.
"Bu maskaralılıklara son verin. Bu akşam bir davete gideceğiz," deyip Boran'a baktı. Boran bunu biliyormuş gibi rahatdı.
"Bütün yeraltı dünyasının hepsi orada olacak... Her kes." dedi. Son iki kelimeyi imayla söylemişti.

Boran'ın gözleri büyüdüğünde beni işaret etti. "Abi... Lidya burada. Konuşmasan mı?" dedi gerginlikle.
Kıkırdadım. "İkinizinde ne tür bir pislik olduğunu biliyorum, Boran." dedim.

Boran şokla Okan'a baktığında, "Sonra anlatırım." dedi Okan.
"Ben gelmeyeceğim, değil mi?" diye sordum korkuyla. Alacağım cevap belliydi.

Okan'ın bakışları yırtıcı bir hal aldı.
"Geleceksin küçük hanım. Ne olursa olsun geleceksin."

***

Hastaneden çıkar çıkmaz eve gelmiştik. Güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra odaya çıkmıştım. Ben ne giyeceğim konusunda endişeye düşerken Okan bana rahatlatıcı bir cevap vermişti. Benim için bir kaç bilgili moda tasarımcısı kadını bir araya getirip, bir elbise diktirmişti. Her şeyi en küçük ayrıntısına kadar düşünmesi açıkcası beni şaşırtmıştı.

Saatler sonra ben bizim odada hazırlanırken, Okan başka bir odaya geçmişti. Boran'ın inatlaşması sonucunda o da gelecekti ve yanında Efsun'u getirecekti.
Bakalım Efsun bu teklifi kabul edecek mi? Hiç sanmıyorum! Ben olsam dizimi kırar evde otururdum. Ne gerek var onca tehlikeli adamın arasına katılmaya? Zaten ben de istemiyordum. Yine her zamanki gibi fikrimi soran olmamıştı.

Boy aynasında son kez kendime baktım. Bordo rengindeki elbisenin içerisinde resmen ışık saçıyordum. Kırmızı ve siyahın karışımıyla oluşan bu renk, karanlık bir hava veriyordu. Ama aynı zamanda muhteşemdi.
Elbisenin derin bir yırtmacı vardı. İnce askıları olan bu elbiseye resmen aşık olmuştum. Göğüs dekoltesinin neredeyse olmadığını fark ettiğimde zaten bu elbiseye ısınmıştım.

Dekolteden hep nefret etmişimdir, ama yırtmaçlı elbiselere bayılıyordum. Bana ayrı bir hava katıyordu.

Elbisenin altına bej renginde bir topuklu giymiştim. Topuklu ayakkabının ucu sivriydi ve bu hoşuma gitmemişti. Yine de elbiseyle mükemmel uyduğu için sesimi çıkarmamıştım.

Aksesuar olarak ince ve hoş görünen bir kolye takmıştım. Narin taşları ışıkta parlıyordu. Kolyenin tek durması beni tatmin etmediğinde bileğimede aynı narin taşlarla süslenmiş bir bileklik takmıştım.

Kuaförler kahverengi saçlarımı kıvırmış, bit topuz haline getirmiştiler.
Makyajım elbiseye uyacak bir şekilde koyu renklerden oluşuyordu.

Bakışlarımı nihayet aynadan çektiğimde gülümsedim. Ama bu gülümsemenin ardında yatan bir gerginlik vardı. Ne olacağını bilmediğim bir yere gidiyordum ve orasının tehlikeli olduğuna adım gibi emindim.

Kapının çalınmasıyla, yataktaki kırık beyaz çantamı aldım.
"Gel," diye seslendim. Kapının diğer tarafından gelen tartışma seslerine kıkırdadım.

"Abi gelmiyor diyorum! Bi el atsana ya," diyen Boran kapı açıldığında dona kaldı. Okan'ın yüzündeki sıkıntı dolu ifade beni gördüğü an silinip gitmişti. Sertçe yutkunmuştu. Onlar kapıyı kapatmayınca, dışarıdaki adamlarından biri kapıyı kapatmak zorunda kalmıştı.

Okan hayretler içerisinde beni izlerken ben de ondan farksızdım. Giydiği smokinin içerisinde ne kadar yakışıklı göründüğünün farkında bile değildi!

Siyah saçları her zamankinden daha özenli taranmıştı. Parfüm kokusunu buradan bile alabiliyordum. O kara gözler bana ışıltıyla bakıyordu.
Boran'ın da ondan aşağı kalır bir yanı yoktu. Aralarındaki tek fark, Boran'ın kahverengi saçlarını dağıtmış olmasıydı.

Boran'ın ıslığıyla bakışlarımı kaçırdım.
"Hoppa! Bu ne güzellik fıstık?" dedi şakacı bir şekilde. Gözlerimi devirdim ama dudaklarımda bir gülümseme oynuyordu.

"Abartma. Elbise sade bir şey, her zamanki Lidya'yım işte." diyerek omuz silktim. Boran Okan'ın kolunu dürtdüğünde, bana olan hayran bakışlarını nihayet kaçırdı. Boğazını beceriksizce temizleyerek kravatını çekiştirdi.

"Bana bak Okan," dedi Boran ciddi bir sesle. "Bu kız bu gün sadece Lidya değil! Bu gün o, Lidya Aksoy. Unutma bunu ve eşşeklik etmeyi bırakıp şu güzelliğe iltifat et!" dedi. Kıkırdayarak bakışlarımı Okan'a çevirdim. Zaten bir şey söylemek için dudaklarını aralamıştı ama bir şey söyleyememişti.

Nihayet derin bir nefes alarak, "Sen... Çok güzel olmuşsun. Gerçekten," diye mırıldandı. Sesinden ne kadar etkilendiğini fark etmiştim.

Bakışları elbisenin derin yırtmacına takıldığında kaslarını çattı. "Tasarımcılarla açık konuştuğunu sanıyordum, Boran!" diye homurdandı. Boran gayet memnun bir şekilde sırıtarak bana göz kırptığında gülümsedim.

"Galiba iyi konuşamamışım. O sırada tasarımcılardan biriyle flörtleşiyordum." dedi. Bununla gurur duyduğuna inanamıyordum. Okan sinirden küplere binerken yanlarına yaklaştım. Topuklu ayakkabılarımın sesi oda da yankılanıyordu.

Önlerinde durduğumda Okan'ın nefesini tuttuğuna yemin ede bilirdim. "Beyler, bildiğim kadarıyla yetişmemiz gereken bir balo var. Didişmek yerine arabaya geçmeye ne dersiniz?" diye sordum. Gerçekten biraz daha burada dikilirsek geç kalacaktık.

Boran bir kolunu omuzlarıma dolayarak beni kapıya yönlendirdi. "Haklısın fıstık. Gidelim artık. Kocan gelmese de olur." deyip, beni odadan çıkardığında bu adamın ne kafada olduğunu anlamaya çalışıyordum.

***

Araba yolculuğu boyunca kimse konuşmadı. Boran bile ciddi bir hale büründüğüne göre gideceğimiz yer gerçekten de tehlikeliydi.
Arabayı Boran sürdüğü için Okan yolcu koltuğundaydı. Ben ise arka koltukta rujumu tazeliyordum.

Koyu kırmızı bana yakışıyormuş.

Okan arada bir bana bakıp gergin bir gülümseme sunarak beni rahatlatmaya çalışıyordu. Ne diye bilirim ki? İşe yarıyordu. Onun bir gülümsemesiyle etrafım aniden daha huzurlu hale geliyordu.

Araba büyük, gösterişli bir malikanenin önünde durduğunda alt dudağımı ısırdım. Havadaki gerginlik kokusunu buram buram alıyordum.

Okan arabadan inerek benim için kapıyı açtı. Elini uzattığında, burada sorun çıkarmak istemediğim için elini tutarak arabadan indim. Soğuk hava tenime değdiği an ürperdim.
"Sadece gülümse. Her şey yolunda olacak, merak etme. Ben yanındayım." diye fısıldadı kulağıma. Başımı olumlu anlamda salladım.
"Sorun çıkarmayacağıma emin ola bilirsin," dedim. Kaşlarımı çatarak, "Ama sende beni kışkırtmaya çalışma!" diye eklemeyi unutmadım.

Kısık bir kıkırdamayla kolunu tutmam için bana uzatdı.
Homurdanarak koluna girdim ve yürümeye başladık. Boran bizden bir kaç adım arkada geliyordu. Bir arkadaş gibi değil, daha çok bir koruma gibi.

Girişte iki adam bizi durduğunda Boran öne geçerek elindeki zarfı onlara uzatdı. Adamlar zarfı açıp okuyunca gözleri faltaşı gibi açıldı ve şokla bir birlerine baktılar. Hızla yana çekilerek, "Özür dileriz patron. Buyrun." dedi soldaki adam.

Okan sırıtarak içeri doğru adımlamaya başladığında ona daha da yaklaştım. Etrafıma göz gezdirdiğimde yutkundum. Her yer güzelce süslenmişti ama bir parti havası gibi değil, kasvetle. Küçük masaların etrafına toplanmış insanlar sohbet ederken yüzlerine sahte gülümsemeler kondurmuştular. Yemin ede bilirim ki buradaki çoğu kişi bir birine düşmandır!

Ortamda çalan güzel müzik eşliğinde Boran, Okan ve ben de bir masaya geçtik. Okan ve Boran dikkatlice etrafa bakınırken, beni ortalarına aldılar. Kaşlarımı çatarak başımı kaldırıp Okan'ın ciddi yüz ifadesine baktım.
"Biraz çekilmeye ne dersiniz? Bu kadar makyajı öylesine yapmadılar! Beni saklıyorsunuz, beyler." dedim.

Boran kıkırdayarak masadan şarap bardalarından birini aldı. Bir yudum aldıktan sonra memnun bir şekilde gülümsedi. "Kocan seni kıskanıyor galiba. Buradaki coğu kadından güzel olduğun için diğer piçlerin sana bakma olasılığı var." diye açıkladı. Gözlerim büyüdüğünde bakışlarımı tekrar Okan'a çevirdim.

Okan gözlerini kısarak beni süzdü. Daha sonra derin bir nefes aldı. "Bana zarar vermek için her yolu arayan bazı itler var, küçük hanım," dedi. O da bir bardak şarap aldı.
"Benim zaafımı arıyorlar. Ya da her şeyimi riske atacak kadar deliye döneceğim bir an..." şaraptan bir yudum aldıktan sonra sustu. Bu kadarı bana yetmişti.

Onun zaafı mı olmuştum?

Ben düşüncelerimle boğuşurken masamıza doğru bir adam yaklaşmaya başladı. Yüzünde bir gülümsemeyle bize yaklaşan adam sarışındı ve mavi gözleri Okan'a dikilmişti. O gülümsemesinin altında neler yattığını kim bile bilir ki?

Neredeyse Okan boylarında olan adam masamıza geldiğinde, "Hoş geldin Okan Aksoy!" dedi. Okan ile el sıkışırken bana başı ile selam verdi.
"Bu güzel hanım efendi karın olmalı değil mi?" diye sordu. Sesindeki aksan buralı olmadığını açıklıyordu. Daha çok ruslara benziyordu ve buna pek de şaşırmamıştım. Sonuçta mafya dünyasındaydım, burada başka ülkeden gelenler de olacaktı.

Okan boğazını temizleyerek bir elini sahiplenici bir şekilde belime koydu. "Evet. Seni karımla tanıştırayım Nikolay Volkov." dedi düz bir şekilde.
"Lidya Aksoy. Benim hayatıma ışık getiren bir kadın. Benim kadınım." dedi. Kalbim tekrar bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Belki de bu cümleler yalandı, belki de ciddi değildi ama yine de acımasız kalbim durmuyordu.

Boran'ın sırıtışı tekrar dudaklarına otururken gözlerimi devirdim. Susması için ona uyarı bakışları attığımda ilk defa beni dinleyerek sustu.

Adının Nikolay olduğunu öğrendiğim adamla, Okan bir süre konuştular. En sonunda tekrar el sıkıştılar ve Nikolay hepimize son defa gülümseyerek yanımızdan ayrıldı.

Okan'ın yüzündeki gülümseme anında solduğunda, elini belime koyup beni kendisine çekti.
"Piç kurusuna bak. Bizi buraya sokarak kendisiyle ittifak kuracağımı zannediyor," diye homurdandı. Boran kıkırdayarak yanımızdan ayrıldığında bakışlarını bana çevirdi. Siyah hareleri garip bir duyguyla parlıyordu.
"Hem... Ona ne benim kadınımdan?" diye mırıldandı kısık bir sesle. Bunu yanlışlıkla söylemiş gibi dudaklarını bir birine bastırdı.

Sertçe yutkundum. "Senin kadının?" diye mırıldandım aynı tonda. Okan bakışlarını kaçırarak dans eden çiftlere baktı. Belimdeki elini çekip bu sefer elimi tuttu. Beni yavaş adımlarla diğer çiftlerin yanına getirdiğinde bakışları bir saniyeliğine açıkta kalan bacağımda oyalandı.

Ellerini belime doladığında kaşlarımı çattım. "Dans etmek falan istemiyorum. Bırak beni Okan." diye homurdandım. O ise daha fazla konuşmama izin vermedi.
"Kollarını boynuma dola ve bana eşlik et," dedi sert bir sesle. Yüzüme doğru eğildi. "İnan bana... Dikkat çekmek istemezsin." diye uyardı.

Yanaklarımı havayla doldurup kollarımı boynuna doladım. Yanaklarımdaki havayı yavaşça serbest bıraktığımda ona bakmıyordum. Güzel ve sakin müziğin altında, yavaş bir şekilde salınıyorduk.

Bir süre sonra başımı kaldırıp ona baktım. Beni izliyordu... Gözlerinde bir miktar endişe ve daha derin bir şey vardı...

Gözlerinin içine bakarak, "Senin zaafın mı oldum?" diye sordum. Cevap vermedi. Yüzüme bakmaya devam ettiğinde iç çekti.
"Bilmiyorum... Hiç bir şey bilmiyorum. Kahrolası duygularım bana oyun oynuyor. Bir saklambacın içerisindeyim anlıyor musun?" dedi.

Yavaş bir hızla yüzüme yaklaşmaya başladı. "Okan..." diye mırıldandım. Sanki beni duymuyordu, tek odak noktası koyu kırmızı rujlu dudaklarımdı.

Bu sefer onu durduran olmayacaktı.

Dudaklarımız arasındaki mesafe kapanmak üzereyken bir anda müzik durdu. Bütün kapılar aynı anda kapanırken ışıklar kapandı.

Salonda hiç bir ses yoktu. Kadınlar bile çığlık atmamıştı. Ben ise irkilerek Okan'ın smokinine yapışmıştım.
"Okan?" diye mırıldandığımda sesim titrek çıkmıştı. Belimdeki tutuşu sıkılaştı.

Karanlıktı... Ben korkardım karanlıktan.

"Korkma güzelim. Buradayım, yanındayım." diye beni yatıştırmaya çalıştı. Neden hiç kimse konuşmuyordu!

O sırada karanlıktan sadece bir ses yükseldi... Saat sesi. Saatin sesi geldiği an Okan yutkunmuştu. Oda da birden bire haraketlilik olmuştu.
Merdivenlerin başından birinin sesi yükseldi.

"Tik tak, tik tak... Bensiz balomu? Sana hiç yakıştıramadım Nikolay!" diye bir ses yükselmişti. Bu ses Okan'ı tehdit edenin sesiydi... Yine sesi değiştirilmişti.

Boran'ın öfkeyle haykırması tam bir kaosa başlangıç yaptırmıştı. "Abi! O it burada!" demişti Boran.
Salon kadınların çığlığıyla süslendiğinde ellerimle kulaklarımı kapattım. Titremeye başladım.

"Siktir! Susun ulan! Lidya... Korkma güzelim, buradayım. Lütfen aç gözlerini." dedi Okan sakin olmaya çalışarak. Ne ara kapattığımı bilmediğim gözlerimi açtım. Onun gözleriyle buluştu gözlerim. Derin nefesler aldım.

"Sesler var... Karanlık. Ben korkarım ki karanlıktan... O canavarlar olan karanlık." diye mırıldandım. Ne dediğimi ben de bilmiyordum.

Boran telefonunun ışığıyla yanımıza geldiğinde endişeyle bana baktı.
"Abi... Sıçtık değil mi?" diye sordu sesindeki endişeyle.
Okan her şeye rağmen sırıttı. Elini beline uzatarak bir silah çıkardığında nefesim hızlandı.

"Ne saçmalıyorsun oğlum? Okan Aksoy daha yeni başlıyor." dedi sesindeki eminlikle.

Hani bu sabah demiştim ya, her şey düzeliyor diye. Aslında düzelmiyormuş. Bizi bir felakete hazırlıyan araymış o. Bütün ışıklar tekrar kapandı, karanlığa gömüldü her yer. Kapandı müzik, yerini silah sesleri aldı. Bu bir başlangıç mıydı?

~~~~~~~~~~~~

Eveeettt. Nasıldı? Şimdiye kadar yazdığım en uzun bölümdü. Eğer yazım hataları varsa simdiden özür dilerim. Bölümü aceleyle yazdım.

Bölümler biraz geç gele bilir. Bunun açıklamasını daha sonra yapacagim.