4. bölüm · Ayinin kalıntısı: seçilmişler mülkiyeti

RUH KARNAVALI

Gece Nobetii

→karakteri ölümsüz kılan kaderiyle giriştiği mücadeledir.

Murat gülsoy

Şu dünyada öğrendiğim bir şey varsa, o da tüm şahıslara gereğince ilgi göstermekti. "Nerede çokluk, orada bokluk" lafını alnıma yazıp gezesim vardı; kime değer verdiysen gün gelir götüne tekmeyi basardı.

Her defasında tekrar başlamak... Sadece güven uğruna tüm ilerlemenin sıfırlanması; her defasında bitişe değil, başlangıca yönelmek... Gerekmeyen insanlara gerekmeyen ilgiyi vermek, sırtlarını pışpışlamak, yeri geldiğinde söylemek istediğin her şeyi yutmak, tek başına mücadele ederken küçümsenmek...

Çoğu kişinin ortak sorunu haline gelmiş kalıplar... Onlardan nefret ediyordum! İnsanın önünü kapatan her şeyden hem de. Yolun üzerindeki en küçük engel bile şahsıma hakaretti. Kimsenin yolu üzerinde durmak kimseye esas değildi. Ama o Sahaya denen şirret iblis duruyordu!

Mahzendeki ikinci günümdü ve söylemek istiyordum ki hayatımda bu kadar fazla sıkıldığım bir günüm daha yoktu. Bu nasıl bir yerdi? Kapkaranlıktı. Ares denen Bay Gizemli, her dakika ya bıçak biliyor ya da bir yerlerde kayboluyordu.

Bense mahzeni gezintiye çıkmıştım. Beynimin içindeki sesler asla susmak bilmiyordu. Her defasında, özellikle ruhların hapsolduğu yerden geçerken kafamın içine tokmakla vuruyorlar gibi oluyordu. Hatta bir keresinde tam birini çıkarmaya yelteniyordumki Bay Gizemli sayesinde kendimi durdurabildim.

O kısmı bitirdiğimde kapkaranlık bir koridorla karşılaştım. Koridora bir adım attığımda duvarlardaki meşaleler teker teker yanmaya başladı ve koridor hızla aydınlandı. Sonunda iki yol vardı. Yol ayrımına geldiğimde en sevdiğim taraf olan sol tarafı seçtim. Sol taraf hiçbir zaman kötü yola çıkmazdı.

Yürümeye başladığımda meşaleler her adımımda yanmaya devam ediyordu. Yeri titreten adımlarımın rüzgârı ile titreyen meşaleler eşliğinde koridorun sonuna geldiğimde bir kapı gördüm; taştan yapılma bir kapıydı. zar zor belli oluyordu.

Tam kapıya uzanmıştım ki içimden bir ses, hatta beynimdeki bir ses bana "Zamanı değil," diye sayıkladı. Elim havada kalmışken ne yapacağımı bilememiştim. Her dakika beynimi çürüten ruhlar ve gölgeler değildi bu; bu kişi mahzendi... Bana yalvaran bir tonda "Zamanı değil," demeye devam etti.

Elimi havada sıkıp tam kapıyı açmaya yelteniyordum ki tüm ruhlar şaha kalkmış gibi beynimi yemeye başladı. "Beni serbest bırak," değil de "Mahzeni dinle!" diye bağırıyorlardı. Sesleri çıkmayan gölgelerin bile hissi beynimdeydi. Ne vardı bu lanet kapının arkasında?

Beynimin içi öyle bir dalgayla sarsıldı ki, iki elimi kenarlarına koyup "Susun!" diye bağırdım. Bu da işe yaramayınca arkamı dönüp kapıdan biraz olsun uzaklaştım. "Susun," dedim tekrar. Biraz rahatlamış gibi susmuşlardı. Bunu fırsat bilip "Sakın konuşayım demeyin, yoksa gelir kapıyı açarım, ona göre!" diye mahzendeki ruhlara doğru bağırdım.

Hepsi sus pus olmuştu. Bunu neden daha önce denememiştim? Çocuk gibi dize gelmişlerdi.işte Tanrı'nın sopası yoktu

Tekrar o büyük alana ilerlerken sağ taraftaki yol ayrımına geldim. Ruhlar tekrar ayaklanacaktı ki sinirle bir nefes verip "Burayı yarın keşfedeceğim, heyecanı kaçmasın," diyerek alana geri döndüm.

Ares, yani Bay Gizemli, yine aynı baş koltuğunda oturuyordu. Ben gittiğimde burada değildi, yine girmişti bir köşeye. Şu anda ise elindeki Azrail'in kılıcını tutuyordu. Ona dalgın gözlerle baktığını gördüm; geldiğimi bile görmemişti.

Balta şeklinde olan boyum kadar kılıcı bırakıp duvara asılı olan hançerlerinden birini aldı ve bileyici ile bilemeye başladı. Hava yeni aydınlanmamıştı, öğle saatlerine yakındı ki; bu neden her öğleden önce bıçak bileyip öğlen ortadan yok oluyordu? Bunu öğrenmem lazımdı. Karşısındaki taştan oturağa gidip tekrar oturdum. Beni fark etmiş ama ses etmemişti.

Neredeyse bir saat onlarca bıçak bilemişti; daha sonrasında ise bir yere gitmişti ama dışarıya çıkmamıştı, hâlâ mahzendeydi. Geri geldiğinde elinde kendisininkiyle aynı olan bir pelerin gördüm. Ayağa kalktığımda yanıma gelip pelerini omuzlarıma koydu.

Ne yaptığını anlamamıştım ama bilediği tüm bıçakları, pelerinin iç tarafında gizli olan yerlerini şimdi fark ettiğim kınlara yerleştirmeye başladı. Tam 10 hançer pelerinin içindeydi. Saf gümüşten olan hançerler fazla ağırlık yapıyordu; sanki aşağıya doğru biri beni çekiyordu.

Bir anda kaşlarım havalandı. 10 hançer... Bana tam 10 tane kendi bilediği hançerlerden vermiş ve kendi ırkının pelerinini giydirmişti! Bu, öğrendiğime göre Zulkhan'da sonsuz sadakatin ve dostluğun simgesiydi.

1 hançer hep yarım, 2 hançer hep eksik; ama 10 adet kendi ellerinle yaptığın hançer, verilen kişiye karşı beslenen samimiyet ve dostluk belirtisi olarak bilinirdi. Pelerin ise kendinden biri gibi gözükmesini sağlayarak o kişiyi korumak içindi.

Pelerini çenemin altında bağlayıp şapkamı kapadı. Gözlerime bakıp "Sen de benimle geliyorsun," diyerek kılıcını aldı. Başka hiçbir hançer almadan "Beni takip et," dercesine bir bakış atıp kapının girişine yürümeye başladık.

"Bu pelerin neden?" diye sorduğumda, "Kamufle olmalısın ve görmelisin," dedi. Kaşlarımı çatıp "Neyi?" diye tekrar sordum. "Yöneteceğin krallığın gerçek yüzünü, varis," dediğinde kapı görüş açımıza girmişti.

"Peki neden bu kadar çok bıçakla gidiyorum? Kendimi koruyabilirim," Dudakları bir tarafı kıvrıldı. "Tabii ki korursun ama tahta çıkmadan başına bir iş açarsan, çok sevgili Sahaya varisini öldürdüğümden beni de bu mahzene tıkar," dediğinde bir kahkaha attım.

"Tıkan tıkmış seni zaten, daha en fazla hücreye tıkar; en azından bu ruh embesilleriyle uğraşmazsın."

Kapının tam önüne geldiğimizde kapı bizim için açılmıştı. Üzerinde mühür olmasına rağmen mahzen Ares'e aitti; yani şövalye o mührü vursa da mahzen Ares'i dinleyip beni buradan çıkartabilirdi.

Dışarı çıktığımızda güneşten gözlerim yandı. Karanlıkta kalmaktan aydınlığı unutmuştum. Ares'e baktığımda uçurumun kenarında durmuşbekliyordu. Ayazda uçuşan pelerini ona farklı bir hava katıyordu. Neyi bekliyordu bilmiyordum ama uzaklardan öyle bir haykırış,yakarış duydumki kulaklarımdaki tük pas silindi. Sanırım bir işaret bekliyordu ve o istediği işaret uzaklardan gelen bir kuzgunun haykırışıydı.

Bir iki adım geri çekilip hızla koşarak kayalıklara doğru atıldı ve bir anda kendini uçurumdan aşağı bıraktı. Ağzım açık şekilde uçurumun kenarına gittim. Tam yere çakılacaktı ki bir kuzgun yanına geldiğinde elini onun ensesine koydu ve kuzgun sadece bu hareketle onu taşımaya başladı.

Eli hâlâ ensesindeyken diğer elini açtı ve kuzgunun etrafında dönerek kara dumana dönüştü. Kuzgunun etrafındaki duman bulutu bir anda yok oldu; sadece o kalmıştı. Gözlerimi kırpıştırarak onları izliyordum.

Mrtyuların hayvanı kuzgundu, ruhları kuzgunlarınkiyle birleşikti ama bildiğim kadarıyla dumana dönüşme gibi bir güçleri yoktu. Bu mahzenin ona bahşettiği bir güç olmalıydı. Halime yanmaya başlamıştım; kuzgun görüş açımdan çıkmıştı, ben ne yapacaktım şimdi?

Düşünmeye başladığımda arkamda yakıcı bir nefes hissettim. Sırtım kasıldı, ayaklarım yere sabitlendi; işte şimdi hapı yutmuştum. Derin bir nefes aldım. Yakıcı ateş tekrar sırtım ile yüzleşti. Omuzlarım daha da gerilirken sertçe yutkunup yavaşça arkama döndüm.

Yüzüm bir anda aydınlığa ulaştı; döndüğümde korku tüm ihtişamıyla buradaydı, işte bu! Simsiyah gözleri, siyah pulları, kocaman, gerçek anlamda kocaman cüssesi ile buradaydı.

"Korku..." Onun ismini sayıklayarak ona doğru atladım. Kafasına atladığımda hep yaptığı gibi hafifçe kafasını kaldırdı. sıkıca sarıldım. Bu ejderhayı bu kadar özleyeceğim aklımın ucundan geçmemişti. Yere indiğimde gövdesinede sarıldım; kafasıyla bedenimi kapattı. Her defasında böyle yapardı ve bedenim asla görünmezdi; bir koruyucu kalkandı benim için.

Geri çıktığımda "Nereye gideceğimizi biliyorsun, değil mi?" diye sordum. Cevap vermedi, sırtını gösterdi; tabii ki biliyordu. Hızla koşarak sırtında onun için yaptığım çok amaçlı eğere oturdum.

O kadar büyük bir ejderhaydı ki, üzerinde kendi başıma durmam imkansız gibi bir şeydi. Eğere oturduğumda önce ipleri bacak bileklerime bağladım, sonra ise kalçama doğru devam etti. Sırtındaki tutuş yerlerinden kavradığımda hazır olduğumu anladı ve kanatlarını çırparak hızla yükselmeye başladı.

Yüksekten bir anda Zulkhan dağlarından dalışa geçer gibi inmeye başladı. Düz uçmaya başladığımızda nereye gittiğini bilmiyordum, o da söylemiyordu! Meraktan çatlayacaktım en sonunda. Sanırım Orta Kasaba'ya gidiyorduk; Zulkhan'ın en büyük ana kasabasıydı. Ana şatoya en yakın kasaba...

Korku beni bir evin çatısına çıkmamı söyleyip uzaklaşmıştı. Orta kasabada meydanın etrafında olan evlerden biriydi.Evin camlarına tırmana tırmana tepesine varabildim. Yaram biraz daha iyileşmişti, daha da rahatlamıştım. Tepeye çıktığımda yanıma bir kuzgun geldi ve bacaya kondu.

Ne olduğunu anlamadım ama kuzgunun etrafını saran kara dumanlardan onun Ares olduğunu anladım. Tamamıyla beden haline geldiğinde kuzgun havalanıp omzuna kondu ve kafasını kafasına yasladı.

Ares'e kıyasla kuzgunu çok tatlı ve şirindi; kuzgunundan feyz alması gereken konular vardı. "Neden buraya geldik?" Sorduğum Soruya sadece "Dinle," diye cevap verdi. Sinirle bir nefes verdim. Sadece bir iki dakika sonra öğle çanı çalmaya başladı.

Adeta ölüm fermanının sesini duyuyordum; öyle bir çandı ki kulaklarımın içine doğru işlemişti. Zulkhanda ölüm çanı olarak bilinen öğle çanı çaldığında Saat tam 12'ydi; yani Mrtyuların saati... Daha bir dakika bile geçmeden kasaba meydanına kuzgun ordusu dadandı.

Gökyüzünü kara bir bulut gibi kaplayan kuzgunlar bacalara veya çatılara konarak ruhlarını serbest bırakıp bedenlere dönüşüyordu. Üzerlerinde kara pelerinleri ve balta şeklindeki uzun bıçakları ile azrail ordusu gibiydiler. Öyle korkutucu görünüyorlardıki.

Ares'in yüzünde nadiren beliren bir gülümseme vardı; psikopat herif, ırkının yaptıklarından keyif alıyordu! Kara pelerinli adamlar yakaladıkları kasaba halkını zincirleyip kuzgunlara bağlıyorlardı. Bağlanan adamlar, özellikle de erkekler yakalanıyordu; şu ana kadar yakalanan bir kadın görmemişimdir.

Kuzgunlar bileklerine bağlı olan adamları bir yere götürüyorlardı. Mrtyuların gizli bir sığınağı vardı; kimsenin bilmediği, sadece onlara özel bir sığınak. Bir adam tam bir tüccarı zincire vuracaktı ki durdu ve bizim tarafımıza baktı.

Ares sadece bir saniyelik bir bakış attı ve adam o tüccarı zincirlemek yerine ensesinden tutup bir eşyaymış gibi yere savurdu. Ares elindeki Azrail'in kılıcını tutarak tekrar kara dumana dönüşmeye başlamıştı.

Tamamen dumana dönüştüğünde Korku görüş açıma girdi; evin çatısına doğru yaklaştığında kuyruğuna tutunup üzerine tırmanmaya başladım. Yere oturup tekrar kayışları bağladım. Ares'in kuzgunu o adamı dumanları ile sardığında yanına gitti ve ruhu tekrar kuzgununkiyle birleşti. ve mahzene doğru yola çıktık. Ne olacağını asla bilmiyordum ama eğlenmediğimi söyleyemezdim.

Mahzene vardığımızda Korku'nun sırtından indim. Kuzgunun ruhu Ares'inkiyle ayrılmıştı; kuzgunun ayakları zincir ile bağlıydı. Kara dumanlar tekrar bedene dönüştüğünde adam korkudan tir tir titriyor, Ares'in ayaklarına sarılıyordu.

Ares elini mühre doğru kaldırdı ve mühür mahzen sahibine itaat ederek açıldı. Kuzgun adamı sürükleyerek o büyük alana doğru çekti. Onların peşinden ilerlediğimde adam tavandan kollarındaki zincirler ile asılmıştı. Gözlerinde kırmızı bir kuşak vardı ve üçgenin tam ortasında duruyordu.

Benim tek derdim ise şu lanet pelerini çıkartmaktı. Pelerini çıkarttığımda en az 20 kilo bırakmıştım; hafiflemiştim resmen!

Adam korku ile yalvarmaya başladı. Ares tam karşısındaydı. Neden ondan bu kadar çok korktuklarını bu iki günde çok iyi anlamıştım.

Mahzen tekrardan ruhumu ele geçirmeye başlamıştı. Ares pelerininin şapkasını açtığında, herkesin ilk ve son kez gördüğü yüzü tekrar gördüm. Yüzü her zaman yara bere içindeydi; siyaha çalan lacivert gözleri şu anda tamamen siyahlaşmıştı.

Adamın ruhunu çekecekti ve ben buna şahit olacaktım... Çok korkutucuydu. Cehennemde daha beterleri vardı. Acaba ne halt etmişti de onun ruhunu çekecekti? Mahzenin duvarlarında yazan yazılar mavi ışıklar saçmaya başlamıştı. Yer ayağımın altından yağ gibi kayıp gidiyordu.

Yerdeki üçgen bir anda parladı. Adam öyle tepiniyordu ki zincirler onu zar zor taşıyordu. Ares elini havaya kaldırdı, diğer elinde tuttuğu kılıcı ters çevirerek bıçak kısmını yan tarafa getirdi.

Kılıcı yere iki defa vurup kolunu hızla aşağı indirdiğinde; üzerinde cehennem imzası olan, yuvarlak dahil 12 ayrı resmi içinde barındıran halka parlamaya başladı. Adamın tüm kanı çekildi, boğazındaki damarlar gözler önüne serildi.

Sanki bir güç onu aşağı doğru çekiyordu. Ruh içeriden çıkmak için bedeni zorluyordu. Adam daha da böğürmeye başladı. Ares sanki bir kehanetin metinlerini okurcasına:

"Fâni ruhun temeli, en dipte beni dinlemeli.

Ruhun kalaycı şadı, üzerine olsun...

Ruhun en büyük şahidi mezarına yağmur misali yağsın.

Ruhun en büyük şahidi,en büyük destekçisi! Senin üzerine olsun."

Ares iki defa daha kılıcı yere vurduğunda bu sefer adam daha da kötü haykırmıştı. Bu sefer daha önce duymadığım bir dilde bir şeyler mırıldanmaya başladı, bağırdı ve bedeni zincirlerle birlikte yere yığıldı.

Sol yanımdan hışımla bir rüzgâr geçti. Ares öyle hızlı elini ona doğru çevirip yumruğunu sıktı ki, ben daha ne olduğunu anlayamamıştım. Adamın sesleri tekrardan çıkmaya başladı; sanki nefessiz kalan bir kişinin inleyişlerini duyuyordum.

Aklıma gelenlerle arkamı hızla döndüm; mahzen onun boynuna yapışmıştı, Ares'in yumruğu aslında onun boğazına sarılıydı. Bir anda bir hücrenin demir kapısı açıldı. Ares yumruğunu demir kapının olduğu yana doğru çevirdiğinde o rüzgâr birden hücreye girdi; kapı kapandı ve kahverengi mühür yeşil dumanlar saçarak kapıya vuruldu.

Bir ruh daha çekilmişti. Derin bir nefes vererek tekrar yerime oturdum. Çökecekti artık oturmaktan ama gördüğüm şeyleri aşamıyordum. Bay Gizemli'ye baktığımda onun keyifsiz olduğunu gördüm; normalde ruh çekmeyi daha sancılı ve korkunç anlatırlardı ama bu öyle olmamıştı.

Mahzen beynime bir damga daha vurdu: "Zamanla öğrenecek," diyordu; bu sefer bu şey hep beynimde kalacaktı! Bacaklarımı kendime çekip başımı dizlerime yasladım. Uykum vardı, yorgundum, halsizdim; bir tek götüm ağrımıyordu taşa oturmaktan, o da ağrıyordu artık, fena haldeydim.

Ruhlarla, gölgelerle uğraşmaktaki üçüncü günü de yarılamıştım. Bu kabustan kurtulmama saatler kalmıştı ama Bay Gizemli yine mutsuzdu; bugün ayrı bir ağırlık vardı üzerinde. Sadece bıçak biliyor, bir ara ortalıktan kayboluyordu.

Şu anda karşımda bilediği belki de 40. hançeri duvardaki kına yerleştirdi. Hepsini her gün biliyor muyddu böyle, yoksa onun için bir terapi miydi bu? İkincisi daha makuldü çünkü öyle bir havası vardı.

Sanki bir vakit gelmiş gibi bana baktı. Ne olduğunu anlamamamıştım ama bir anda ayağa kalkarak bana daha yeni bilediği hançeri verdi. Hançeri aldığımda ne kadar da güzel olduğunu fark ettim; yontmalı tutuş yeri çok asil duruyordu, sanki elime göre tasarlanmıştı.

"Beni takip et," der gibi bana baktığında ördek yavrusu gibi tekrardan peşine düştüm. Beni kapının oraya getirmişti. Kapı gürültüyle açıldığında şokla ona baktım; daha zamana vardı ama o beni şu anda salıyordu.

Daha ben sormadan, "O Sahaya denen bencil seni yarım saat yüzünden buraya tıktıysa, ben de yarım saat önce bırakabilirim," diyerek dışarıyı gösterdi. "Özgürsün Zulkhan varisi, mahkûmiyetin bitti," diyerek arkasını döndü ve ortadan kayboldu.

Özgürdüm... Üç günlük mahkûmiyetim bitmişti artık! Hışımla dışarı çıkıp etrafa baktım. Korku mahzenin üstünde belirdiğinde kocaman gülümseyip hemen sırtına atladım; uçmak bu kadar keyif vermemişti önceden, onu çok özlemiştim!

Sahaya'nın yanına gitmeme daha vardı. Buradaki beni tanıyan ve kollayan tek kişiyi belki de bir haftadır görmemiştim, onu da çok özlemiştim! Hidra sahiline indiğimde gemilerin olduğu alana doğru yürüdüm; sahil kıyıları Hidraların hakimiyetindeydi ve burası en büyük kasabaydı.

Gemilerin olduğu limana yürürken bir kızın sesi kulağıma geliyordu; o sesi tanıyordum. Ayza... İlk geldiğimde beni koruyup kollayan ilk kişiydi. Buradaki ilk ve tek arkadaşımdı; ona güvendiğim kadar öz babama bile güvenmemiştim.

Görüş açıma girdiğinde Hidralara ait olmayan tam üç gemiyi Ayza'nınkinin arkasında buldum; onları da limana yaklaştırmaya çalışıyorlardı, seferden yeni dönmüş olmalıydı. Onu gördüğünde yine limanda fıçı taşıyan Gulliver'a bağırıp duruyordu.

Gulliver çete üyesi olmasına rağmen tembel herifin biriydi ama fıçı taşıma konusunda üstüne yoktu. Her yerden "Skipper, skipper!" diye olan bağırışları umursamadan Ayza'nın yanına gittim. Beni gördüğünde kaşlarını çatıp baştan aşağı süzdü, sonra kocaman gülerek üzerime atladı.

Birlikte limanın tahta zeminlerine çakıldığımızda ben de onunla güldüm. Kafasını kaldırıp:

"Neredesin sen?!"

"İnanamayacaksın ama tam üç gündür Gölgeler Mahzeni'ndeydim!" diye heyecanla konuştum.

Yüzünü buruşturdu: "Bay Azrail ile tanıştın mı?"

Nasıl yani, Ares'i tanıyor muydu? "Evet de, onun adını nereden biliyorsun?"

Ayağa kalkıp tozlanan pelerinimi siliyordum. "Ben her şeyi bilirim Elira, her şeyi." Kendine güvenen tavrı, liman tavanı kadar egosu, deli ama tatlı halleriyle Ayza birdi.

Üzerindeki kayık yaka, uzun kollu krem üstün üstünde siyah bir korse vardı. Korseyi fazla sıkmamıştı ama pek de belli olmuyordu. Altındaki siyah deri pantolonu, üstündeki hançer kınları ve siyah botları vardı. Kafasındaki kırmızı bandana ile yine tarzdı.

"Muazzez nerede?" diye bir soru yönelttim. Etrafına bakıp elini ağzına götürdü ve bir ıslık çaldı. Gemilerin arasından kanat çırpış seslerini duyabiliyordum. Muazzez hızla yanımıza gelip Ayza'nın omzuna kondu.

Buradaki kaptanların papağanı vardı ama Ayza'nın bir kargası vardı. Muazzez, Korku'nun da sevdiği nadir kişilerdendi. Korku huysuz bir ejderhanın tekiydi ki sevdiği nadir kişiler; ben, Ayza ve Muazzez'den oluşuyordu.

Ares'in çağırmasını da büyük ihtimalle beni görmek için kabul etmişti, ona boşuna huysuz ejderha demiyordum. Onun aksine Muazzez çok alımlıydı. Elimi uzattığımda hiç yabancılık çekmedi; normalde Ayza'dan başka kimseye gitmezdi ama artık bana da güveniyordu.

Onu kolumdan omzuma bıraktığımda kafamı hafifçe onun olduğu tarafa yatırdım, o da öyle yaptı; aramızdaki bir işaretti. Bu kargayı seviyordum.

Ayza iskele tarafına doğru baktığında Gulliver ile Corey kendi aralarında bir şeyler anlatıp gülüyorlardı. Ayza ile vakit geçirmekten mürettebatı ezberlemiştim. Ayza işten kaytardıklarını düşündüğü için kollarını göğsünde bağladı ve hırsla:

"Gulliver! Seni sersem, Corey ile ötmek yerine fıçıları taşı!"

Gulliver resmen hazırola geçmiş şekildeydi, dertli bir nefes verdi. "Emredersin fada!" diyerek bir fıçıyı daha kucakladı. Ayza ise hâlâ sakinleşmemişti.

"Corey! Çabuk buraya ge-" diyecekti ki Corey belime ancak gelen boyu ile bir anda Ayza'nın dibinde bitti. Mürettebatın en minyonuydu; sivri çenesini havaya kaldırarak elini alnına götürdü: "Düdük Corey her dakika emrinizdedir fada!"

Ayza eliyle alnına bir tane yapıştırdı. Corey bunu beklemiyor olacak ki sendeledi; bu küçük şaplak bile onu sendeletmeye yetmişti. "Gevezelik edeceğine git bana Hestek haritasını getir!"

Corey tam marş adımlarıyla gidecekken Ayza kafasındaki üç kenarlı şapkadan tutup onu kendine çekti. "Bu arada 2 gün hangardasın, sana ceza. Çenen kapanır belki," dediğinde Corey'nin kahve gözleri parladı; inanmayan gözlerle Ayza'ya bakıyordu.

Hangar hiçbir denizcinin sevmediği bir yerdi; çuvalları taşıyıp onlarla tüm gününü geçirmek bir korsan için işkenceydi. Hidralar tüm ırklara göre daha samimi insanlardı; kolay güvenmez ama güvenince de asla bırakmazlardı. Aynı Ayza gibi.