7. bölüm · AYAZIN HARESİ
BÖLÜM 7
Kurtbey Üsteğmen , elindeki feneri karanlık sığınağın nemli duvarlarında gezdirdi. Gece arkasından geliyordu, elindeki cihaz sürekli bip sesi çıkararak ortamdaki sinyal bozulmalarını ölçüyordu.
"Komutanım," dedi Gece, sesini alçaltarak. "Hüseyin Ak'ın son sinyali bu deponun girişinde kesilmiş. İçeride bir yerlerde olmalı."
Kurtbey, silahının emniyetini sessizce indirdi. "Gece, bu adam sadece bir çavuş değil. Lojistikten buraya kadar sızdıysa, arkasında birileri var. Kaan (Keklik) ve Poyraz (Vantilatör) dışarıyı tutuyor mu?"
"Evet komutanım, kuş uçurtmuyorlar."
Tam o sırada, karanlığın içinden bir metal sesi yankılandı. Kurtbey feneri o yöne çevirdiğinde, lojistik üniformalı birinin rafların arasından hızla kaçtığını gördü.
"Dur! Milli Savunma Bakanlığı adına dur!" diye bağırdı Kurtbey.
Hüseyin Ak durmadı, aksine bir el ateş ederek karanlığın içinde kayboldu. Kurtbey ve Gece, mermiden korunmak için kendilerini eski sedyelerin arkasına attılar.
"Keklik! Fare! Girişi kapatın, tavşan kaçıyor!" diye kükredi Kurtbey telsize.
Ayaz timi aşağıda mücadele ederken Yukarıda, Asil’in odasında hava daha da ağırlaşmıştı. Asil, yarasının sızısına rağmen Pelin ile birlikte önündeki haritayı inceliyordu. Hare ise cam kenarında, elindeki o gümüanahtarlıkla oynayarak dışarıyı, Urfa’nın karanlık sokaklarını izliyordu.
"Pelin," dedi Asil, parmağını haritadaki bir noktaya basarak. "Bu Hüseyin Ak denilen şahıs, sadece dosyaları çalmak için gelmedi. O dosyalar zaten şifreli. O, fiziksel kopyaları birine teslim etmek için vakit kazanıyor."
Pelin, tabletindeki verileri hızla güncelledi.
"Asil, Hüseyin'in banka hesaplarına baktım. Son üç aydır yurt dışından düzenli bir akış var. Ama parayı gönderen kişi anonim bir kripto hesabı."
Asil, Hare'ye baktı. Hare'nin omuzlarının gerginliği, bir şeylerden şüphelendiğini belli ediyordu. "Hare? Bir şey mi gördün?"
Hare dönmeden cevap verdi: "Aşağıdaki o siyah SUV... Giderken egzozundan mavi bir duman çıktı. O sıradan bir araç değil Asil. O araç, babamın görev yaptığı dönemdeki o 'özel tim' araçlarından biri. Modifiye edilmiş bir zırhlı."
Asil kaşlarını çattı. "Babamın dönemi mi? Hare, sen ne dediğinin farkında mısın? O araçlar envanterden on yıl önce düşürüldü."
"Düşürülmedi Asil," dedi Hare, ona dönerek. Gözlerinde o lojman bahçesindeki korku değil, kadim bir bilgi vardı. "Sadece karanlığa çekildi."
O sırada koridorda Kılıç (Kürdan) ve Bartu (Hanımköylü) nöbet tutuyordu. Bartu’nun kucağında Alparslan mışıl mışıl uyurken, Bartu bir yandan oğlunun üzerini örtüyor bir yandan da koridoru süzüyordu.
"Yahu Kürdan," dedi Bartu fısıltıyla. "Şu Savcı hanımın hali ne olacak? Kadın yaralıyken bile memleket meselesi çözüyor. Bizim hanım evde bir çizik olsa dünyayı ayağa kaldırıyor."
Kürdan, elindeki kürdanı ağzında çevirerek sırıttı. "Abi, kadın 'Barut Fıçısı' lakabını boşuna almamış. Ama bak, o kız... Hare... O varken sanki barutun yanına bir kova su koymuşsun gibi sakinleşiyor."
Tam o sırada Işık (Ampul) yanlarına koşarak geldi. Nefes nefeseydi. "Abi! Kurtbey komutanım sığınakta çatışmaya girdi! Acil destek istiyor!"
Bartu, Alparslan'ı hemen odaya, Mine Doktor'un yanına bırakıp silahına sarıldı. "Hanımköylü dedik ama savaş başlayınca kurt oluruz! Kürdan, sen burayı tut, ben gidiyorum!"
Sığınağın nemli havasında barut kokusu geniz yakıyordu. Bartu (Hanımköylü) sığınağa girdiğinde, Kurtbey’i bir sütunun arkasında siper almış, karşı tarafa ateş ederken buldu.
"Geciktin Bartu!" diye bağırdı Kurtbey, şarjör değiştirirken.
"Alparslan'ı Mine’ye emanet ettim komutanım, biliyorsunuz o benim kırmızı çizgim!" Bartu, silahını doğrultup karşı taraftaki silüete baskı ateşi açtı. "Bu Hüseyin Ak denilen hain nerede?"
"Şu rafların arkasına saklandı. Canlı istiyoruz, Asil Savcı’nın emri kesin: 'O adamın nefesini değil, itirafını getirin' dedi."
Kurtbey bir işaretle Gece'yi sağdan, Bartu'yu soldan yönlendirdi. Hüseyin Ak, köşeye sıkıştığını anlayınca elindeki silahı yere attı ama yüzünde garip, uğursuz bir gülümseme vardı. "Beni alsanız ne yazar Üsteğmen?" dedi Hüseyin, ellerini kaldırırken. "Savcı Hanım kendi odasında ecelini bekliyor."
Yukarıda, odanın içinde Asil, yatağın kenarına oturmuş, yarasına rağmen dimdik duruyordu. Üzerindeki hastane önlüğünün üzerine attığı ceketiyle bile otoritesinden hiçbir şey kaybetmemişti. Pelin, tabletindeki verileri Asil’e gösterirken, Asil’in keskin bakışları her satırı analiz ediyordu.
"Asil," dedi Pelin, sesi titreyerek. "Bu veriler... Hüseyin Ak'ın sadece bir piyon olduğunu, asıl hedefin senin yürüttüğün 'Gölge Aşiretler' operasyonu olduğunu doğruluyor."
Asil, elini hafifçe yarasına bastırarak ayağa kalktı. Hare hemen yanına gidip onu desteklemek istedi ama Asil hafifçe elini kaldırarak durdurdu onu. "Ben iyiyim Hare. Bu yara beni durdurmaz, sadece daha fazla öfkelendirir."
Asil, odanın ortasında durup pencereden dışarı baktı. Saçlarını sert bir hareketle geriye topladı. "Hüseyin Ak lojistikten geçtiyse, hastanenin güvenlik sistemine bir arka kapı bırakmış olmalı. Pelin, hemen hastanenin ana güç ünitesini kontrol et. Eğer SUV dikkat dağıtmak içindiyse, asıl saldırı içeriden, sistemden gelecek."
Hare, Asil'in bu soğukkanlılığına hayranlıkla bakıyordu. "Onca yıl geçti ama hala o lojman bahçesindeki gibi dimdiksin. Kimse seni yıkamadı."
Asil, Hare'ye dönüp acıyla ama gururla gülümsedi. "Çünkü o gün sana bir söz verdim Hare. Bir askerin kızı ağlamasın diye ben bu adaletin kılıcı oldum. Şimdi kılıcı çekme vakti."
Tam o sırada, odanın ışıkları bir kez kırpıştı ve ardından tüm hastane derin bir karanlığa gömüldü. Jeneratörlerin devreye girmesi beklenen o saniyeler geçmek bilmedi.
"Asil!" diye bağırdı Hare karanlığın içinde.
"Buradayım, yanıma gel," dedi Asil, yastığının altından çıkardığı yedek silahın emniyetini açarak. "Pelin, tableti kapat, ışığı bizi hedef yapar!"
Koridordan hızlı ama ritmik ayak sesleri gelmeye başladı. Bu seferki adımlar aksak değildi; profesyonel, ağır ve kararlıydı. Kapının önündeki Kılıç (Kürdan)’ın "Dur! Kimsin lan?" diye bağırdığını, ardından da bir boğuşma sesini duydular.
Asil, kapıya doğru nişan aldı. Hare’yi kendi arkasına, güvenli alana çekti. Bir savcıdan çok, canını dişine takmış bir savaşçı gibiydi. "Kimsen dışarıda kal," dedi Asil, karanlığa doğru. "Çünkü bu kapıdan giren ilk kurşun, adaletin değil, öfkemin kurşunu olacak."
Sığınağın jeneratör dairesinden gelen patlama sesiyle tüm hastane sarsıldı. Kurtbey (Pamuk), sarsıntıyla birlikte toz içinde kalan telsizine sarıldı.
"Asil! Asil duyuyor musun? Gece, sistem gitti! Yukarıda neler oluyor?"
Gece (Sinyal), elindeki tabletin ekranına vuran parazitlere bakarken dişlerini sıktı. "Komutanım, ana hattı kestiler. Hüseyin Ak tek başına değildi, birileri içeriden sızma yapmış. Asil Savcı’nın odasındaki sinyal tamamen kesildi!"
Kurtbey, yakaladıkları Hüseyin Ak’ı Bartu’nun (Hanımköylü) eline itti. "Bartu! Bu haini kelepçele ve Kürdan’a haber ver, güvenli odaya kilitleyin! Biz yukarı çıkıyoruz!"
"Emredersiniz komutanım!" Bartu, Hüseyin’i omzundan tutup sürüklerken, Kurtbey ve Gece sığınağın ağır metal kapısına yöneldiler. Ancak kapı dışarıdan kilitlenmişti.
"Lanet olsun!" Kurtbey kapıya sert bir tekme attı. "Pusuya düştük. Gece, havalandırma tünellerini kullanacağız. Başka şansımız yok."
Kurtbey ve Gece, dar ve tozlu havalandırma tünellerinde hızla ilerliyordu. Kurtbey öndeydi, her dirsekte silahını kontrol ediyordu. Arkadan gelen Gece, bir yandan feneriyle yolu aydınlatıyor bir yandan da telsizden dışarıdaki timi koordine etmeye çalışıyordu.
"Keklik! Vantilatör! Dışarıda durum ne?"
Dışarıdan Poyraz’ın (Vantilatör) sesi geldi, arkadan silah sesleri duyuluyordu. "Komutanım, hastanenin arka bahçesine iki tane daha siyah SUV girdi! Camlardan sızmaya çalışıyorlar.ışık çatıda, keskin nişancı ateşine başladı ama sayıları çok fazla!"
Kurtbey, tünelin bir kapağını tekmeyle açıp kendini koridora attı. Burası 3. kat, yani Asil Savcı’nın odasının tam altıydı. "Poyraz, çatışmaya devam edin! Kimseyi içeri sokmayın! Gece, asansör boşluğunu kullanıp doğrudan 4. kata çıkacağız. Merdivenler muhtemelen tutulmuştur Kaan Bartu oğlunun yanına gitsin sen Hüseyin'in başında nöbet tut."
Tam o sırada telsizden bir ses daha yükseldi. Bu, Işık’ın (Ampul) sesiydi: "Komutanım! Çocuk servisinde bir hareketlilik var! Alparslan'ın olduğu odaya yöneliyorlar!"
Kurtbey’in gözleri bir anlığına karardı. Bartu’nun tek varlığı olan o küçük çocuğu korumak, şu an Asil’i korumak kadar önemliydi. "Işık! Alparslan’ı ne pahasına olursa olsun koru! Önce çocuk, sonra biz! Anlaşıldı mı?"
4 kat koridoru zifiri karanlıktı. Sadece acil durum ışıklarının soluk kırmızı parıltısı etrafı aydınlatıyordu. Kurtbey ve Gece asansör boşluğundan sessizce süzülüp koridora çıktıklarında, yerdeki kan izlerini gördüler. Kılıç (Kürdan), kapının önünde bir saldırganla boğuşuyordu.
"Kürdan!" diye bağırdı Kurtbey ve ileri atıldı.
Kürdan, karşısındaki maskeli adamın maskesini yırtıp atmış, diziyle adamın kaburgalarına vuruyordu. "Geldiniz mi sonunda! Savcı içeride, kapıyı içeriden kilitledi ama bunlar duvarları delmeye çalışıyor!"
Kurtbey, odanın duvarına yerleştirilmiş küçük bir patlayıcıyı fark etti. "Yatın!"
Büyük bir gürültüyle duvarın bir kısmı çöktü. Kurtbey, dumanların arasından içeriye daldı. Odanın içinde Asil, elinde silahıyla bir gölge gibi bekliyordu. Yanında Hare, Asil'in arkasına siper almış, elinde küçük bir bistüri (Mine Doktor’un masasından kapmış olmalıydı) tutuyordu.
Asil, Kurtbey’i görünce silahını indirdi ama gözlerindeki o hırçın bakış gitmemişti. "Kurtbey! Alparslan nerede? Dışarıda neler oluyor?"
"Bartu onun yanında Savcım, merak etmeyin. Ama kuşatma altındayız. Bu adamlar sıradan terörist değil, Hare'nin dediği gibi profesyonel bir sızma timi."
Asil, ceketini düzeltti ve yarasına rağmen ayağa kalktı. "Buradan çıkacağız Kurtbey. Ama kaçarak değil. Onları bu hastanenin koridorlarına gömerek çıkacağız. Gece, sistemleri ne kadar sürede geri getirebilirsin?
Gece, tabletini hızlıca bir panele bağladı. "Komutanım, ana bilgisayara sızmam lazım. Eğer bana üç dakika kazandırırsanız, tüm hastanenin otomatik kilitleme sistemini açar ve onları içeride hapsederim."
Asil, Kurtbey’in gözlerinin içine baktı. İki güçlü lider, bir kadın savcı ve bir özel kuvvetler subayı, o karanlık odada birbirine güvendi. "Üç dakikan var Gece," dedi Asil. "Kurtbey, timi topla. Bu barut fıçısını patlatma vakti geldi."
Dünya üzerinize yıkıldığında yapılacak tek bir şey kalmıştır: Enkazın altından sağ çıkmak değil, o enkazı düşmanınızın üzerine devirme
