2. bölüm · AY KANI
2. Bölüm: Ay Kanı Varisi
Arista Valtheris
Lunaris Takvimi: 1033. Yıl - İlkbahar Döngüsü'nün 12. Günü
İnsanlar benim doğduğum geceyi bir lanetin başlangıcı olarak anlatırdı.
Kızıl Ay’ın altında doğan lanetli varis…
Krallığın sonunu getirecek çocuk…
Ama kimse bana hiç sormadı.
Ben gerçekten kimdim?
Ben Arista Valtheris'dim.
Aynaya baktığımda gördüğüm kişi, onların korktuğu canavar değildi.
Sadece yirmi beş yaşında, kendi kaderinin ağırlığını taşıyan bir kadındı.
Fakat diğerleri bana baktığında lanetlenmiş bir kadın. Ve krallığı bitirecek kişiyi görüyorlardı.
Halk beni gördüğü anda ellerinde ne varsa çıkartıyordu.
Yirmi beş yıldır beni öldürmeye çalışan onlarca kişi olmuştu. Hiçbiri başaramamıştı. Başaracaklarını düşünmeleri bile komikti.
Yedi yaşımdan beri kılıç ve dövüş eğitimi alıyordum. Kolay öldürebilecekleri bir kadın yoktu karşılarında. Fakat onlar ısararla bunu anlamak istemiyorlardı.
İnsanların ilk fark ettiği şey gözlerimdi.
Kömür karası gibi duran gözlerim, onlara göre Ay Kanı'nın taşıdığı gücün bir yansımasıydı. Bana baktıklarında bir kadın değil, eski kehanetlerde yazan lanetli varisi görüyorlardı.
Belime kadar uzanan siyah saçlarım, ay ışığı vurduğunda içindeki kızıl yansımaları ortaya çıkarırdı. Sanki saçlarımda taşıdığım kanın ve kaderimin izlerini saklıyordu.
Bazıları o kızıl renklerin bir uğursuzluk olduğunu söylerdi.
Bazıları ise Ay Kanı’nın işareti olduğunu.
Ben ise sadece doğduğum günden beri benimle olan bir parçaydı.
Solgun tenimin ve karanlık gözlerimin aksine, saçlarımdaki kızıl tonlar beni saklanamayacak kadar farklı kılıyordu.
Ama insanların gördüğü tek şey güzelliğim değildi.
Onlar bir canavar arıyordu.
Ve bulduklarına inandıkları kişi bendim.
Arista Valtheris.
Lanetli Varis.
Ay Kanı'nın taşıyıcısı.
Annem bana her seferinde lanetli olmadığımı söylerdi. Ama ben buna hiçbir zaman inanmadım.Buna inanmama gerek yoktu.
Hissediyordum.
İçimdeki güç beni ayakta tutuyor ama huzur vermiyordu.
Tam rahatladım dediğimde yeni bir suikasta uğruyordum. Alışmıştım artık.
Bir'de sanki hayatım zor değilmiş gibi astımım da vardı.
İlacımı yanımda taşımıyordum. Gerekli bulmuyordum. Bütün bu ızdıraptan kurtulmanın yoluydu bu hastalık. Annem ilacımı yanımda taşımadığımı bilse beni hırpalardı ama zaten bilmesine gerekte yoktu.
Annem beni odasına çağırdığı için elimi yüzümü yıkadıktan sonra giyeceğim elbiseyi seçmek için dolabıma doğru ilerledim.
Kırmızı rengi en sevdiğim renk olduğu için dolabım genel olarak kırmızı elbiselerle doluydu. Fakat beyaz elbiselerim de oldukça güzeldi. Kırmızı ve beyazın uyumu çok güzeldi.
Kraliyetteki herkes Kraliyet elbisesi giyiyordu. Fakat ben öyle elbiseler sevmediğim için kendi tarzımda giyiniyordum.
Herkes bunu lanetli olmama bağlıyordu. Kendi istediğim kıyafetleri giymem bile onlar için lanetti.
Genel olarak dekolteli şeyler giymeyi seven biriydim.
Bugün giymek için beyaz, dizlerimin hemen altında biten ve küçük bir yırtmacı olan bir elbise giydim. Hoştu.
Normalde evin içinde ayakkabı giymezdim fakat bugünlük giyesim gelmişti.
Ayakkabı olarak da siyah uzun çizmeler aldım. Altında küçük bir topuğu vardı.
Ayakkabılarımı da giydikten sonra boy aynasının karşısına geçtim.
Siyah, aralarında kızıl-turuncumsu tutamları olan saçlarımı da açık bıraktım. Belime kadar uzanan saçlarım vardı.
Kendime son kez baktıktan sonra odamdan çıktım.
Kapımın iki yanındaki muhafızlar beni karşıladı. Nerdeyse hepsi benden korkuyor ve uzak duruyordu.
Merdivenlerden aşağıya doğru indikten sonra annemin çalışma masasına doğru ilerledim.
Kapıyı tıklattıktan sonra içeriden gelen. "Gel." sesiyle içeriye girdim.
Annem çalışma masasında evraklarla ilgileniyordu. Beni geldiğimi anlamış olmalı ki gülümsedi. Kafasını evraklardan kaldırmamaya devam ediyordu.
Boğazımı temizlediğimde kafasını kaldırdı. "Beni çağırmışsın anne." dediğimde kıyafetlerimi süzmeye başlamıştı.
Burun kıvırdıktan sonra oturmam için masanın önündeki koltuğu gösterdi. Kıyafetlerime karışmıyordu fakat sevmediği de belliydi.
Annem bana karşı hep şefkatli olmuştu. Bu sarayda beni seven bir annemdi diğeri de kuzenim. Bende onlardan başka kimseyi sevmiyordum.
Babamı sevmeyi çok kez denemiştim fakat sonuç hep aynıydı. Babam bana tiksinerek yada ani hareket ettiğimde korkarak geriye çekiliyordu.
Kralı tek korkuta bilen kişi kızıydı.
Yani ben.
Teyzem ise beni seviyormuş gibi rol yapıyordu. Garip bir kadındı. Beni her gördüğünde gülümsüyordu. Gülümsemesinde bir sahtelik arıyordum fakat hayır gerçekten seviyormuş gibi gülümsüyordu. Ama beynim ve kalbim ona güvenmemem konusunda beni uyarıyordu.
Amcam ile de iletişime geçmiyorduk. Normalde babamdan sonraki varis oydu fakat istememişti. Kurnaz bir adamın nasıl böyle bir şansı kaçırdığını anlamıyordum.
Benim ile yaşıt olan kuzenim. İkimiz çok iyi anlaşıyorduk. Ben yirmi bir aralıkta doğduğum için ondan ay olarak küçüktüm. On kasımda ise o doğmuştu. Her günümüz birlikte geçerdi asla ayrı kalmazdık.
"Aristina çok uzatmadan konuya gireceğim." saraydaki herkes dahil bana aristina diyorlardı. Ama ben Arista'ydım. Kimse bunu anlamak istemiyordu.
Ailede şimdiye kadar bana Arista diyeni görmemiştim. Göremeyecek gibiydim de.
Annem onu dikkatli dinlediğimi görünce devam etti. "Sana yeni bir yakın koruma için muhafız atanacağı söylendi." dediğinde şaşırmıştım. En son yine benim yüzümden giden korumanın yerine başkası gelmez sanıyordum. Yani en azından babam öyle demişti.
Kaşlarımı kaldırırarak sordum. "Yine mi?" dediğimde annemin kaşlark çatıldı.
"Bu sefer muhafızı yine korkutmasan iyi edersin!" dedi. Sesi son derecede yüksek çıktığı için yerimde zıpladım.
Şu hayatta bir tek annemden korkuyordum.
"Ne yapmıştım ki geçen?" dedim bilmemezlikten gelerek. Ne yaptığımı çok iyi hatırlıyordum. Kesinlikle benlik bir problem yoktu.
"Ne yapmadım diye sormalıydın. Senin için en baştan başlayayım." dedikten sonra derince nefes aldıktan sonra devam etti. "İlk gelen korumayı ben lanetliyim korkmuyor musun diyerek korkuttun. İkinci gelen korumayı da seni büyülerim defol dedin adam dakikasında kaçtı. Sana en çok dayana bilen üçüncü olandı çünkü onu korkutamamıştın."
Üçüncü gelen gerçekten de beni zorlamıştı. O yüzden onu biraz farklı yöntemlerden göndermeye çalışmıştım...Ne diye korkmamıştı ki?
Annem ofladıktan sonra devam etti. "Onu ayartmaya çalışmıştın! Sana gerçekten inanamıyorum. Adam koşarak çıktı evden!" sırıtarak anneme bakıyordum. Olabilirdi yani ne olmuştu ki?
"Ama bu seferki böyle olmayacak. Babanı zor ikna ettim. Bir daha yaparsan o zaman anneni görürsün." dedi. Kafamla onayladım. Annemin gerçek yüzünü görmek isteyeceğim son şey bile değildi.
Merakla sordum. "Kimmiş bu yeni korumam?" annem sanki bilmiyormuş gibiydi. Kafasını sağ sola salladı. Gerçekten de bilmiyordu.
Bilmedikleri biri benim korumam mı olacaktı? Saçmalıktı.
Saate baktığımda beş'e geldiğini görünce ayağa kalktım. Annemin önünde saygıyla eğildikten sonra küçük bir açıklama yaptım. "Kılıç ve dövüş antemanım başlıyor." dedikten sonra arkamı döndüm. Odadan çıktıktan sonra antrenmanın olacağı yere doğru gitmeye başladım.
Her gün bir saat ya da iki saat antemanım olurdu. Eğer saraya baskın yapılırsa korunacaktım fakat zor durumda kalmama karşı annem bu eğitimin gerekli olduğunu söylüyordu. Haklıydı.
Annem hep haklıydı.
Keal Draven, benim öğretmenimdi. Sanıyordum ki benden dört yaş büyüktü yani yirmi dokuz yaşındaydı.
Sarı saçları sanki güneşten daha parlaktı. Gözleri ise kahverengiydi. Benden kormayan başka bir kişi de oydu. Fakat antrenman sırasında benle rövanş yapacaksa gözlerinde herkes gibi lanetli olduğum için onlara karşı güç uygulamam konusunda korkusu vardı.
Gücüm yoktu ki benim. Eğer varsa da bilmiyordum. Onlara hiç bir şey yapmama rağmen benden korkmaları saçmaydı.
Antreman yerine geldiğimde kuzenimi gördüm.
Elara Valtheris.
En sevdiğim kişilerdendi. Yeşil gözleri ormanı andırıyordu. Saçları ise benim kızıllarımı saymazsak aynı renkteydi.
Teyzem, Elara'yı bana yaklaştırmak istemiyordu küçükken ama Elara sürekli benim yanımda olmak istiyordu.
Teyzemde en son dayanamamış ve benim yanımda durmasına izin vermişti. Birlikte büyümüştük herşeyimizi bilirdik. Bana dışarıdaki hayatın nasıl olduğunu anlatırdı. Okulun nasıl bir yer olduğunu, nasıl arabalar olduğunu, evlerin bizim evimiz gibi mi olduğunu anlatırdı küçükken.
On beş yaşıma geldiğimde ise gizlice sarayın balkonuna çıkmış bir kaç dakika da olsa krallığın nasıl bid yer olduğunu görmüştüm. Dışarıdaki hayat güzeldi.
Dışarıda hayat vardı.
Elara be görünce yanıma doğru koşturup sarıldı. Bende ona sımsıkı sarıldım.
Beni nasıl sinir edeceğini iyi biliyordu. "Yer cücesi kadar olduğun için anca belime sarılıyorsun." dedi sırıtarak. Gözlerimi devirdim.
Yaşıtlarıma göre olsun yada diğer insanlara göre daha kısaydım. Tabiiki de yer cücesi kadar kısa değildim. 1.65 boyum vardı. Ben kısa değildim onlar uzundu. Yirmi beş yaşındaki bir kadın için kısaydı boyum. Muhafızlar ilk geldiklerinde beni çocuk sanmışlardı. Çocukluğumu yaşayamadığım için sevdiklerimin yanında çocuklaşıyordum.
Soruyu değiştirerek sordum. "Bugün seninle mi rakibim?" dediğimde heyecanla başını salladı. Bugün antremanda dövüşeceğim kişi kuzenimdi. Karşıma bi geçtiğinde kim olduğunu umursamıyordum açıkçası. Benim için sadece rakip oluyordu.
Aklımdaki soruyu sordum. "Bay Draven yok mu?" dedim.
"Bilmem görmedim. Yardımcı eğitmem benim seninle rövanş yapacağımı söyleyince de umursamadım." dediğinde kafamı salladım.
"Dışarıda yapalım mı?"
"Olur!"
Dışarı çıktığımızds hava aydınlıktı. Güneş tam tepede olmasa da bizi selamlıyordu.
Dışarıdaki yuvarlak daire gibi yere geçtik. Hava güzel olduğunda eğitimimi burada alıyordum.
Kılıcımı kabzasından çıkardım. Kılıcımı çıkardığımda tiz bir ses çıktı. Elara da benim kılıcımı aldığımı görünce o da kılıcını kabzasından çıkararak bana doğru tuttu.
Tam o sırada Bay Draven geldi. "Evet kızlar başlıyor musunuz? Hazır mıyız?" dediğinde ikimizde kafamızı salladık.
Açıkçası çok hazırdım. Hiç olmadığım kadar. Hem heycanlıydım hemde kararlı. İlk kez kuzenimle dövüşeceğimiz içindi bu heyecan.
İlk kılıcını savuran Elara oldu. İlk hatasını yapmıştı.
Kural 1: Rakibe asla kendini tanıtma.
Elara'nın mantığını anlamıştım. Sağ dan vuracakmış gibi yapıp sola vuruyordu.
Bende ona karşılık verdiğimde kılıçlarımız orta da çıkıştı. O tiz ses bir daha çıkmıştı.
Elara benim aynam gibiydi. Ben, rakibin üstüne gitmeyi seviyordum o ise stratejik davranmayı.
Elara sırıtrak. "Güçlenmişsin." dedi..Beğenmiş gibiydi. Alaycı bır sırıtışla. "Daha hiç bir şey görmedin." dediğimde üstüne doğru ilerledim.
Kılıçlarımız savruluyor arada da birbirine çakışıyordu.
Bir saat dahs böyle devam etti. Elara benim nefeslerimin sıklaştığını görünce endişelenmiş gibiydi. Astım krizimin tutması an meselesiydi.
İkimizinde bakışları denk düştüğünde ne demek istediğini anlamıştım.
Aynı anda kılıçlarımız yere savurduk.
Bay Draven "Berabere." dediğinde ikimizde aynı anda kendimizi yere attık.
Elara'nın pembe elbisesi rüzgar yüzünden uçuşuyordu. Bende o sırada nefeslerimi düzene sokmaya çalışıyordum.
Bir süre aynı şekilde kaldıktan sonra ayağa kalktık. Tokalaştıktan sonra saraya doğru geçtik.
Saate baktığımda bir saatin geçtiğini sanmıştım fakat iki saat geçmişti. Elara ile savaşmak eğlenceli olduğundan zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım.
Saat yedi olduğu için aceleyle odama çıktım. Yemek saati yaklaşıyordu.
Üstümdeki beyaz elbiseyi çıkartıp yerinde salaş kırmızı bir elbise giydim. Kırmızı benim rengimdi.
Tekrar saate baktığımda on beş dakika geçtiğini görmüştüm. Yüzüme küçük bir makyaj yaptıktan sonra aşağıya indim.
Yemek salonuna geldiğimde bir tek ben eksiktim. Hızlı adımlarla annemin karşısına geçtim. Masanın başında babam oturuyordu.Babamın iki yanında annem ve ben vardım. Annemin yanında teyzem. Benim yanımda da kuzenim vardı. Masanın diğer başında ise amcam vardı.
Babama baktığımda her zamanki gibi bana bakmıyordu. Alışmıştım bana uzak durmasına.
Yemeğimizde et vardı. Haftada iki gün mutlaka et yerdik. Teyzem bana bakıyordu.
Layd Valtheris.
Yine bana o yalancı gülümsemesini sunuyordu. İstemsizce kendimi ona karşı uzak hissediyordum. Bir o kadarda yakın.
Babam ellerimi yemeğe başlayabilirsiniz anlamında açınca yemeğe başladık.
Teyzem sessizliği bozarak sordu. "Aristina neden boynundaki kolyeyi hiç çıkarmıyorsun?" dedi.
Boynundaki kolye kendimi tanıdığımdan beri vardı. Kimin taktığını bilmiyordum ama güzeldi. Kırmızı olduğundan mıdır bilmiyorum ama seviyordum.
Sorduğu soruya omuz silktim. Nerden bilebilirdim?
Yemek boyunca herkes sessiz kalmıştı.
Yemek bittiğinde herkes odasına çekildi. Her gün yaptığım gibi balkona çıktım.
Her gün balkonumdaki masa koltuk takımına oturur ay'ı seyrederdim. Ay da sanki bana bakıyormuş gibiydi.
Her gece ay ışığı yüzüme vururdu. Dışarıda karanlıkta kalmazdım.
Uykum bastırınca içeri geçip yatağıma yattım.
**
Sabah kalktığımda sarayda anlamsız bir curcuna vardı.
Üstüme dizlerimin hemen üstünde biten biraz göğüs dekolteli kırmızı bir elbise giymiştim. Yakışmıştı.
Merdivenlerden aşağıya indiğimde annemin yanına doğru ilerleyen muhafızı gördüm.
Bende annemin yanına geçip beklemeye başladım. Belli ki bir haber vardı.
Muhafız annemin karşısında diz çöktü. Bu diz çökme olayını çok saçma buluyordum. "Majesteleri, haber var." dedi.
Annemle birbirimize anlamaz bir şekilde baktık. Annem "Söyle." dedi.
"Prenses Aristina için gelen yakın muhafız..."
"Ne olmuş muhafıza?" dedi annem anlamayarak.
"İsmi geldi." dedi muhafız.
"Söyle." dedi annem.
"Ares Vayronmuş."
