8. bölüm · Aslında Ben
Nefretim üzerine olsun, salak adam.
Kısa süre sonra yanıma Kerem oturmuştu. Soluksuz yemek yiyordu. Karşıma oturan Yüzbaşı ile şok olmuştum. Elli santim bozuldu ya. Ben Kerem’e bakıyordum. Yer değiştirmek istiyordum çünkü. O hiç bana bakmadan yemeğine devam etti. Şimdi iki sorunumuz vardı. Birincisi elli santim kuralı ihlal edildi. İkincisi de yan masadan bana atılan bakışlar. Kadın teğmenler kıskanç bakışlarını üstümde gezdiriyorlardı. Öncelikle unuttukları şey Yüzbaşı’nın zaten bir sevgilisi vardı ve bu kıskanç bakışlara anlam verememiştim. Ayrıca biz aynı timdeyiz, bizi yan yana görmeye alışık olmalılar ama onları ilgilendirmiyor zaten bu da ayrı bir konu. Son olarak da benim onlardan üst rütbede olduğumu unutmuş gibiler. Herkes haddini bilecek.
“Bir şey mi oldu kızlar?” Oldukça sert çıkan sesim ile Yüzbaşı bakışlarını bana dikmişti. Kerem elindeki kaşığı ağzına bile götürememişti. Hepsi önüne dönerek cevap verdi. “Yok komutanım.” Sinirlerim tepemdeydi. Herkesin özel hayatı kendineydi. Üst rütbenize böyle bakışlar atmak ayıptı. Bu durumda bende edepsiz oluyordum ama hak edene yani. Burada olay bende değil bu Yüzbaşı’ndaydı. Kerem yemeğine devam etti. Aklıma gelen şeyle Kerem’e döndüm. “Kalk bakayım sen. Yüzbaşı’nın yanına geç.” Bana anlamaz bakışlar atarken ayağına tekme attım masanın altından. Ardından ayağa kalkıp yemeğini alan Saliha’yı kolundan tutup masaya getirdim. Kerem’in karşısına oturmak istemediği için Yüzbaşı’nın karşısına oturttum. Bu sefer de Yüzbaşı anlamaz bakışlar atıyordu. Kerem kafasını bile kaldırmamıştı. Ayağına bastım. “Ekim, ne yapıyorsun?”
Kaşlarımı çattım. “Yanlışlıkla oldu Üsteğmenim.” Yanlışlıkla olmadığını o da biliyordu. Ne demek istediğimi de bence anlamıştı. Özür dilemek bu kadar zor değildi. Gereksiz salaklık yapıyordu. Saliha yine çok sessizdi. Hala Kerem’i unutmaya çalışıyor gibiydi fakat karşısındayken nasıl unutacak bilmiyorum. Onun için bu çok zor bir şey.
Biraz sonra masaya yeni katılan Gökhan ile gülümsedim. “Afiyet olsun.” Tabağını masaya koyarken konuştu. “Sağol, sana da.” Kafasını sallayarak yemeğe devam etti. Karşısına oturan Serkan da Saliha’yı görünce gülümsedi. “Saliha nasılsın?” Saliha bu beklenmedik soruyla kafasını kaldırdı. “İyiyim, siz?” Serkan kahkaha attı. “Bende iyiyim ama sizli şekilde konuşmana gerek yok. Geçmiş olsun ayrıca. Nasıl oldu?” İşleri hızlandırmak adına Gökhan’ı kolundan tuttuğum gibi kaldırdım. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Fakat sorgulamıyordu da. Serkan’ın karşısına Saliha’yı oturttum. Yüzbaşı’nın karşısına da Gökhan’ı. Kerem’in kaşları çatıktı, aynı şekilde Yüzbaşı’nın da.
“Ufak bir kaza.” Detaylı anlatmak istemiyordu. “Anladım. Yemek yiyebiliyor musun?” Saliha sandığımın aksine utangaç bir yapıda değildi. Hemen açılmıştı. Gerçekten Kerem’i unutmak istiyor gibiydi. Büyük istekle sohbet ediyordu. Akşam yemeği hakkında konuştuklarını duyunca önüme döndüm. “Yarın tekrar kahvaltılık sos getireceğim. Belli ki seviyorsun.” Gökhan yemeğini yerken susmuyordu. “Yok, gerek yok. Dağda kahvaltı yaparken seni nereden bulacağım Gökhan? Alıştırma beni sosa.” Gülümsedi. “Peki, öyle diyorsan.”
Yüzbaşı yine sinirlenecek bir şey bulmuş ki kaşlarını çatıp bizi izliyordu. Yemeğim bitince masadan kalkıp Saliha’nın peşime takılmasıyla bahçeye çıktık. Bir askerin ailesinin geldiğini gördüm. Rütbesine gözüm çarpınca teğmen olduğunu anladım. Ailesinden apayrı olan sarı saçlı bir kadın vardı. Hepsi kadına garip bakıyordu. “Almanca nereden bileyim ben anne. Bu kadını da neden getirdiniz? Almanca bilmiyorsan Alman arkadaşın nasıl oldu?” Kadının Alman olduğu dış görünüşünden belli oluyordu. Yürüyerek yanlarına giderken Saliha peşime takıldı. Arkadan bizim timin seslerini duydum. Arda yine şaka yapıyor gibiydi.
“Frau, ich kann helfen.( Hanımefendi, ben yardımcı olabilirim. )” Kadın ağzını kocaman açarak yanıma geldi. “Du kannst Deutsch. (Almanca biliyorsun.)” Kafamı salladım. “Mein Freund ist verschwunden. Er war gerade hier. Wir kamen, um seinen Bruder zu sehen. Nicht jetzt. Was muss ich tun? (Erkek arkadaşım kayboldu. Daha demin buradaydı. Abisini görmeye geldik. Şimdi yok. Ne yapmam gerekiyor?)” Derdinin ne olduğunu anladığımda, anladığımı belli etmek için kafamı salladım. “Kennst du den Namen deines Bruders? (Adını biliyor musun abisinin?)” Kafasını sallayıp bana bir fotoğraf gösterdi. Fotoğraftaki kişi Serkan Üsteğmendi. “Ich kenne ihn. Ich nehme dich mit. (Tanıyorum onu. Seni götüreyim.)” Gözleri kocaman açıldı. “Vielen Dank. (Çok teşekkür ederim.)” Kafamı salladım. “Gern geschehen. (Rica ederim.)” Kadını yemekhanenin yanına getirdim.
Burada değildi. Bende bu katı arayıp bahçeye geri çıktım. Serkan’ı ileride görünce yanına gittim. “Baldızın burada Serkan.” Serkan aniden arkasını döndü. Rahatlamış yüz ifadesine büründü. “Teşekkür ederim.” Bana dönüp söyledikleri ile gülümsedim. Yanına doğru koşan Serkan’ın kardeşi olduğunu düşündüğüm kişi kıza sarıldı. Bende arkamı dönüp time ilerledim. Kadın kolumdan tutup beni kendisine çevirdi. “Vielen Dank, was würde ich ohne dich tun? (Gerçekten teşekkür ederim siz olmasaydınız ne yapardım?)” Bende ona karşı son derece gülümseyerek teşekkürünü aldım. Arkamı dönüp banka ilerledim. Hepsi banka dizilmiş buraya bakıyordu. Arda sessizce elleri ile alkış yapıyordu. Kerem hala sırıtıyordu. Yüzbaşı sert bakışları ile bu tarafı izliyordu. Onu es geçelim. Kaan ve Çağatay yerdeki kediyi seviyorlardı. Bir dakika, bu kedi çok tatlı.
Koşarak kedinin yanına geldim. Peşimden Saliha, bankın en uzak köşesine oturdu. Kedi beni görünce yanıma geldi. Kafasını severken sevgi cümlelerimi ona sundum. “Oy tatlı şey seni. Çok güzelsin. Yerim seni yerim. Tipe bak ya. Ne güzel sevdiriyorsun kendini. Çok uysalsın. Aferin böyle ol.” Gülümsemem ile kediye bakıyordum. Yüzbaşı hapşırmıştı. Kerem gülerek her zamanki gibi konuştu. “Ege komutanımızın kedilere alerjisi var. Çok yaklaştırma.” Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. “Bu tatlı şeye nasıl alerjin olabilir? Tipine bak şunun.” Kediyi ona doğru kaldırmam ile kollarını yüzüne koydu. Bu adamı sinir etmekten çok hoşlanıyordum. Benden daha çok nefret etmesini sağlasa bile. Olan olmuştu bir kere zaten. Edeceği nefreti çoktandır ediyordu . Ağzımı kocaman açarak kınayan bakışlar attım. “Ayıp be. El kadar kediye yüz çeviriyorsun. Yazık sana.”
Kollarını yüzünden çekip suratıma garip bakışlar yolluyordu. “Ben seçmiyorum alerjiyi. Tatlı değil de demedim.” Sinsice sırıttım. “Tatlı yani.” Kaşlarını çattı. “Hayır, değil.” Göz devirerek konuştum. “İltifat etme fobin mi var?” Kediyi yere bırakıp gidişini izledim. “Hayırdır? Serkan Üsteğmen ile nasıl gidiyor?” Kaan rahat durmamıştı. Saliha sohbete dahil oldu. “İyi bir arkadaş oldu bana. Samimi biri. İçimi ısıttı, sadece arkadaşız.” Saliha gülerek anlatıyordu. Bütün tim Saliha’nın Kerem’den hoşlandığını biliyordu. Galiba hepsi Saliha’nın artık vazgeçtiğini anlamış ve ona destek olmaya çalışıyorlardı.
“Şimdilik sadece arkadaşsınız. İleride ne olur, Allah bilir komutanım.” Kafamı salladım Arda’nın söyledikleri ile. “Maşallah adam yakışıklı, boylu poslu,kaslı. Ayrıca samimi ve iç de ısıtıyormuş. E daha ne ister bir kadın?” Çağatay kadınlardan çok anlıyormuş gibi konuştu. “Valla Çağatay inanır mısın bana, bilmem ama bizi bizden iyi tanımışsın. Daha başka bir şey istemem. Allah’ım yok mu şöyle biri? Gökhan ile de konuşamadım. O ikinci planda dursun. Ben hayatımın aşkını daha bulamadım. Geç olsun, güç olmasın diyelim. Ben bir çarşı iznimi kullanayım da. Bakalım nasıl yakışıklılar varmış çarşıda.” Hayallere dalıp söylediklerim karşısında suyunu içen Yüzbaşı suyu yere püskürtmüştü. Boğazında kals- kalmasın.
Sebepsiz konuşmalarımıza anlam veremediğinden midir bilmem bu halleri. “Serkan Üsteğmen’den iyisini bulamazsın bence. Kaçırma delikanlıyı.” Arda kıkırdıyordu. Kafamı salladım. “Kaçmaz kızım böylesi. Kap sen bunu. O da meraklı gibi sana. Gözlerinin içi parladı kız sen gelince.” Destek, moral, motivasyon, artık ne lazımsa verdim. Saliha güldü. “Bakalım.” Bu kadar çabuk Kerem’i unutmadığını bildiğim için daha çok üstelemedim. Biz bunları konuşurken Kerem elinde tuttuğu gazeteyi sıkıyordu. Eğer şimdi kıskanman geldiyse Kerem, söyle geri gitsin. Benim arkadaşımın mutluluğunu bozamazsın. Şimdi mi akıllandın?
“Neden başka bir şey konuşmuyorsunuz? Ağzınızdan aşktan başka bir şey çıkmıyor mu?” Yüzbaşı’nın isyanı ile çocuklara döndüm. “Tu en sais beaucoup. (Sen çok biliyorsun.)” Hiçbiri hiç bir şey anlamadı. Kollarımı iki yanda birleştirdim. “Sövdün mü sen bana?” Kaşlarımı kaldırdım. “Ay bilmem ki. Duydum öyle bir yerden söyledim.” İyice sinirlenmişti. Ayağa kalkıp buraya yaklaşmaya başlayınca kafamda mesafeyi ölçtüm. Elli santim kala elimi kaldırdım. “Dur, daha fazla yanaşamazsın.” Kerem’e anında öldürücü bakışlar attı. Kerem eğleniyor gibi sırıtıyordu. “Elli santim mi bu?” Salak mı bu? “Değilse neden durdurayım?”
Tövbe çekerek yerine geri döndü. Şarkı mırıldanmaya başladım. Ağzım kapalıyken sadece melodiyi mırıldanıyordum. Herkes dikkat kesilmişti. “Şarkı mı söyleyeceksin?” Kerem sonunda ağzını açmıştı. “Hayır.” Hepsinin yüzü düştü. “Sus o zaman.” Laflara bak Yüzbaşı’daki. “Size ne oluyor? Benim ağzım,benim dilim,benim sesim. Size ne?” Yine beni son derece sinirlendirmeyi başarmışlardı. Biraz sonra yanımıza bir kadın teğmen geldi. Çakma sarı saçları sıkı bir topuz yapılmıştı. Burnu karadenizli olduğunu belli eder gibiydi. Gözleri kahverengi, teni buğdaydı. Sarı saçı ona yakıştıramamıştım. Kusura bakma canım, olmamış.
Kerem kaşlarını çatmış ona bakıyordu. Saliha kıza dikkat kesilmişti. Bu o kızdı değil mi? “Bir şey mi oldu teğmen?” Kızın bakışları bana döndü. “Yok komutanım. Kerem komutanıma bir şey diyecektim.” Kaşlarımı alayla yukarı kaldırdım. “Geliyorum.” Kız gitmişti. Kerem de peşinden gitmişti. Kerem gerçekten mi? Saliha kadar güzel bir kız varken bu kadın mı? Her kadın güzeldir, kadına bir şey demiyordum fakat Saliha’yı üzdüğü kadını da bir görseniz. Saliha’nın o masum kalbinin yanında bu kadının sinsi bakışları oldu mu?
Saliha’nın yine modu düşmüştü. “Midem bulandı komutanım. Müsaadenizle.” O kalkınca bende duramadım. Lavaboya doğru gittiğini gördüm. Umarım aklıma gelen şeyleri düşünmemiştir. Gelen sesler ile kapıda bekledim. Lavabodan çıkınca yanına koştum. “İyi misin?” Kafasını salladı. “Ben yukarı çıksam iyi olacak. Soğudu hava zaten.” Tim odasına gitmek istiyordu.
Tek kalmak istediğini anlayınca gitmesine izin verdim. Şimdi abimi aramak istiyordum. Telefonu alıp dışarı çıktım. Bizim tim bana bakıyordu. Telefon kısa süre çaldı sonra abim açtı. “Ekim! Sonunda be kızım. Özledim seni. Ne yapıyorsun? Zor mu?” Gülümseyerek cevap verdim. “İyiyim, iyiyim abi. Zor değil Allah’a şükür. Dışarıdayım şimdi, arayayım dedim. Özledim bende.” Abim hemen cevap verdi. “İyi bakalım. Bizde son projemiz üzerinde çalışıyoruz. İyi olmaya çalışıyorum.” İleri geri gidiyordum. “Neden iyi olmaya çalıştığını söyle bakalım.” Hüzünlü bir hal aldı sesi. “Ceren, beni aldattı.” Şok olmuştum. “Ne!” Sesim biraz fazla çıkmıştı ki timin meraklı bakışları üzerimde gezindi.
“Oraya bir geleyim, ilk işim o Ceren denen yılanın başını ezmek olacak.” Abim gülüyordu. “Kızım sakin ol, zaten son zamanlarda çok soğuktu. Bir şeyler olduğunu anlamıştım. Kendimi ona ait hissedemiyordum zaten.” Şimdi üzüntüm geçmişti. “He tamam o zaman. Yine de ezeceğim ki. Şimdi kapatmam lazım. Anneannemi arayacağım.” Abim kendime iyi bakmamı söyleyip telefonu kapatmıştı. Anneannemi görüntülü aramazsam aklı kalırdı. O yüzden görüntülü aradım. “Oy, anneannesinin balı. İyi misin yavrum? Hasta mısın kızım? Yüzün solgun gibi.” Telaşlı halleri çok tatlıydı anneannemin. “Oy, Ekim guzum. Napaysın?” Anneannemin bir anda Karadeniz ağzı ile konuşması beni mutlu etti. “Eyiyim, eyi. Sen napaysın gocuman?” Güzel gülümsemesini bana sunarak cevap verdi. “Napayım gızım. Dolanıyom bir öteye bir beriye. .” Halinden hem memnun hem değil gibiydi. “Eyisin dimi sen? Yüzün donuk gibi.”
“İyiyim anneanne. Şimdi kapatmam lazım. Çok göze batmayalım.” Beni Allah’a emanet ettikten sonra telefonu kapattı. İçime çöken hüzün ile yukarı çıkıp Saliha’yı aldım. Telefonumu,cüzdanımı ve araba anahtarımı masamdan alıp bahçeye çıktım. “İyi geceler herkese.” Bütün time iyi geceler dileklerimi ilettim. Biri hariç. Onu siz zaten biliyorsunuz. O da hiç bana bakmamıştı zaten. Saliha yan koltukta uyuyordu. Lojmana gelince onu uyandırmıştım. Onu dairesine bırakıp kendi daireme geçtim. Bomboş ev ile yine hüzünü içimde hissettim. Ilık bir duştan sonra saçlarımı kurulamadan yatağa girdim. Kısa süre içinde uykuya dalmışım. En son yarın ne olacağını düşünüyordum.
Gözlerimi bomboş eve açınca bir süre sonra yataktan kalktım. Yüzümü soğuk bir suyla yıkayıp kendime geldim. Ardından üniformamı üstüme geçirdim. Ceketi giymeyip unutmamak için kapının yanına bıraktım. Saçlarımı at kuyruğu toplayıp telefonumu ve anahtarımı cebime attım. Postallarımı sıkıca bağlayıp ceketimi yanıma aldım. Kapıyı kilitleyip asansörden indim. Asansör yeni yapıldığı için ilk geldiğimizde binmiyorduk. Yeni yapılmış derken varmış fakat çalışmıyormuş. Alt kata inip arabaya bindim. Ceketi yan tarafıma atıp telefonu da üstüne koydum. Kısa süre içinde yola koyuldum.
Yolda önümden geçen yayalara yol verirken bir adam arabaya yaklaşmaya başladı. Elinde bira şişesi vardı. Sabah sabah içilir mi abi ya? Kaputa eliyle vurdu. “Hep siz zenginler yüzünden bu haldeyiz ha. Sizin yüzünüzden bu haldeyim.” Bana dediklerine kayıtsız kalamazdım. Camı indirip elimle gel işareti yaptım. Yandaki arabalar durmuş burayı izliyorlardı. Yayalar dikkat kesilmişti. “Amca çekilir misin yolumdan. İşe geç kalacağım. Ben senin öyle dediğin gibi zenginlerden değilim amca. Kalbim zengin, vatan sevgisiyle o da.” Amca üstümdeki üniformayı görünce şaşırdı. “Hayırlı işler komutanım. Kusura bakma.” Kafamı sallayıp yola devam ettim.
Askeriyenin açık otoparkına arabayı bırakıp içeri girdim. Bugün mühimmat deposu için denetim yapacaktık. Ayrıca askerlerin yarın olacak sağlık kontrolleri için gelen doktorlara çadırları kurmaya yardım edecektik. Merdivenlerden çıkıp odaya girdim. Komutan elinde bir dosya ile düşüncelere dalmış gibiydi. İçeri girdiğimde bile bana bakmadı. Bende masaya oturup özel bir mesajım var mı diye kontrol ettim. Sare ne zaman dönecekti acaba? Uzun bir görev olmuştu sanki. Övünmek gibi olmasın, bu da kağıt üstünde bir gerçek zaten ama buradaki en iyi tim bizdik. Bize neden bu kadar küçük bir görev verdiler ki? Bunun nedeni de aslında aklımda dolanıyordu. Büyük ihtimalle bize büyük bir görev verecekleri için şimdi yorulmamızı istemiyorlar.
Ne olup bittiğini yakında öğrenirdik. Komutan başını ovuyordu. Başı ağrıyor olabilirdi. Özel bir mesajım olmadığını görünce bugün kontrol edeceğimiz listeyi biraz incelemek istedim. Kahvaltıdan önce bakmam gerekiyordu. Silahlar sırasıyla yazılmış ve kaç adet oldukları listelenmişti. Hepsi belli bir sayıdaydı ve bu sayı askerlerin sayısını aşmıyordu. Arka sayfada mermiler yer alıyordu. Neredeyse her boyutta mermi vardı. Onun arkasında bombalar ve türleri yazıyordu. Mühimmatımız sıkıntıda değildi. Bu denetimi de herhangi bir aksaklık var mı diye kontrol etmek için yapıyorduk.
Yüzbaşı bilgisayarında bir şeyler kurcalarken bugün saçlarına özenmemiş gibiydi. Sabah kalktığı gibi gelmiş gibiydi. Bu hali de kötü değildi ama banane. Sevgilisi ziyarete gelmiyordu. Acaba uzakta olabilir miydi?
Gözlerini masadan kaldırıp bana baktı. Evet, bu bakış yine o nefret bakışı. Acaba bu sefer ne yapmışım? Bu bakışına bende kayıtsız kalmadım. Benim uzaklaştırdığım masaları düzeltmemişlerdi. Buna sevinmiştim. Gözleri koyulaşmıştı. Bütün nefret kırıntılarını bana sunarken eli yumruk olmuştu. “Hayırdır, beni mi döveceksin?” Meydan okuyan sesime karşı boş durmadı. “Teröristler dışındaki kadınlara el kaldırmam. Sözlerim dışında, dövmem kadınları.” Bravo Yüzbaşı. Zaten yapman gereken bir şey bu. Göz devirerek odadan çıkarken çenesini tutmuyordu. “Sosyal mesafeyi buraya da taşımışsın Üsteğmen. Masaların biri ülkenin başında, diğeri sonunda maşallah.” Ne olacaktı?
“Bir sorun mu var? Sizinle o kadar yakın olmak istemiyorum. Hatta hiç yakın olmak istemiyorum. O nefret dolu bakışlarınızı üzerimde görmek de istemiyorum. Benden nefret edin, umrumda değil. Sadece beni rahatsız etmeden nefret edin. Ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim yok fakat benden böylesine nefret eden o adam sanmasın ki duyguları karşılıksız, karşılıklı o duyguları. Ne azı, ne daha fazlası. Duygularımız bire bir karşılıklı. Neden sunmadan nefret ediyorsanız benimde nedene ihtiyacım yok, öyle değil mi? Tamam, anladığım kadarıyla beni bu timde istemiyorsun. Fakat ben buradayım. Geri dönüşü yok. Buradayım ve bu timdeyim. Timimi de sizin dışınızda seviyorum. Meslektaşlarımı seviyorum. Tek siz varsınız diye gidecek değilim. Timin lideri olabilirsin, bende bu timin bir parçasıyım.”
Bütün nefretimi kustuktan sonra Yüzbaşı’nın yüzünde güller açıyordu. Sinirden mi güldüğünü bilmiyordum. Umrumda değildi gerçekten. Kapıyı sertçe çekip çıktım. Artık o lanet bakışlarının altında kalmak istemiyordum. Benden bu kadar nefret eden bir insanı sevecek değildim. Sırf yakışıklı diye ona katlanacağım anlamına gelmiyordu. Sinirim başımı ağrıtmıştı. Kan beynime sıçramıştı çünkü. Gözlerim sinirden yanıyordu. Merdivenlerden hızlı hızlı indim. Yemekhaneye girip masaya oturdum. Gökhan da yoktu. Onların timi de göreve çıkmıştı. Yalnız başıma kahvaltı yaparken Yüzbaşı yan masaya oturdu. Kadın teğmenler yanına oturmaya cesaret edemiyordu. Tek yemek yemeyi sevmezdim. Kerem de gelmemişti. Gelse de gideceği yer belli gibiydi. Yemeğe bakıyordum ama yemiyordum.
Saliha yemekhaneye girince elimle gelmesini işaret ettim. “Saliha! Yemek alma. Ben buna dokunmadım. İştahım yok. Yersin, olur mu?” Saliha telaşlandı. “Neden iştahınız yok komutanım? Revire gidelim mi?” Telaşına gülümsedim. “Yok. Başım dönüyor sadece. Gerekirse giderim. Sorun değil. Afiyet olsun.” Saliha oturup yemeğe başladı. Bende sandalyelere tutunarak yukarı çıktım. Başım döndüğü için merdivenlerde takılıp ayağım geri düşerken başımı mermere çarpmıştım. O acıyla inleyip kafamı tuttum. Kendimi toparlayıp kalkınca elimdeki kanı gördüm. Aksilik de gerçekten beni bulmuştu.
Tekrar aşağı inip revire girdim. Doktor yerinde değildi. Sedyeye oturup beklemeye başladım. Kan hala gözümden aşağıya akıyordu. Kafamın sağ tarafında saç bitimimdeki kesikten ılık kanlar süzülüyordu. Bezi alıp başıma bastırdım. Geriye doğru yaslandım. Kapının açıldığını duyunca bezi kafamdan çekerek görüşümü açtım. Gözlerimi kapıya çevirdiğimde beklenmedik bu beden karşısında kalakaldım. Yüzbaşı elindeki ilaç kutusuyla kapıda durmuş bana bakıyordu. Benim burada olduğumu düşünmüyordu sanırım. Bende onu burada görmeyi beklemiyordum zaten. Bezi kafama geri koydum.
“Ne oldu?” Benden nefret eden adamın bu sözleri mantıksızdı. “Bir şey yok.” Benim sağlık durumun onu ilgilendirmezdi. “Söyle.” Yok öyle yağma. Hiç söyleyemem. “Sabah söylediklerim yüzünden vicdan yaptıysan boşuna. Ben onları bana acı diye söylemedim. Gerçekleri görmüyorsan da gör diye söyledim. Kendimi acındırma gibi bir niyetim yok. Nefret etmeye devam et. İkimiz için de iyi böyle. En azından duygularımızın karşılıklı olduğu bir ilişkideyiz.” Sinir bozucu bir kahkaha atarak yanıma geldi. “Sana acıdığımı kim söyledi? Umrumda bile değilsin. Beni sinirlendirmekten başka bir şey yapmıyorsun. Sadece askerimsin o kadar. Başka bir şey olamazsın. Acıdığım biri değilsin. Sana sinir ve nefret dışında hiç bir duygu hissetmiyorum ve asla hissetmem. Başka erkekler etrafında dolanıyor olabilir, ama ben yapmam bunu.”
Sanki ben kapımda köle ol dedim, salak adam. “Ben sana böyle bir şey demedim zaten. Biliyor musun? Hayatımda en nefret ettiğim insan olmayı başardın. (Teröristleri insan yerine koymuyorum.) Nasıl bu kadar kolay yaptın bunu bilmiyorum. Sana bakınca içim nefretle dolup taşıyor. Etrafımda senin gibi birisini asla istemem.” Gözleri yine koyulaştı. Bundan sonra ne olacağını kestiremiyordum.
