7. bölüm · Aslında Ben
Kerem, seninle de hesaplaşacağız.
Yemekler bitince masadan kalkıp hesabı ödedim. Tam o sırada telefonuma düşen mesaj Sare’ye aitti. “Allah’a emanet ol.” Bu kısacık cümlenin altında ezildim sanki. Göreve gidiyordu, bir daha dönmemek var derdi hep. Evet, bir daha dönmemek vardı. “Sende, Allah’a emanet ol.” Mesajı yazıp gönderdim. Gözlerimin dolmasına engel oldum.
Bahçeye çıkınca Yüzbaşı telefonda biriyle konuşuyordu. “Ya kızım geleceğim diyorum ya. İlk fırsatta oradayım.” Sanırım sevgilisiyle konuşuyordu. Bunu anlamak da çok zor değildi. Daha bugün gelmeden önce görüştüklerine göre, sevgilisi onu çok özlüyor gibiydi. Tabi, ilişkisi beni alakadar etmediği için daha fazla yorum yapmıyorum.
“Bitmedi sevdası bunun. Şşt lan, gidiyoruz biz.” Kerem sabırsızca konuşuyor ve neredeyse yerinde tepiniyordu. Benimle geleceklerini düşünmeleri de ne hoştu ama. “Siz şimdi Yüzbaşı ile döneceksiniz. Sadece Saliha bana geliyor. Hadi görüşürüz.” Hepsi bana hayretle bakıyordu. “Komutanım hayır! Sizinle gelelim lütfen. Lütfen!” Arda yanıma yaklaşıp yalvarırcasına bakıyordu. Kaşlarımı çatıp kararımın kesin olduğunu onlara anlatmaya çalıştım. “Yok. Sadece Saliha.” Saliha’yı kolundan tutup arabaya oturttum. Komutanımız konuşmayı bitirip buraya döndü, ne olduğunu merak ediyordu. “Neden biz gelemiyoruz?” Kerem sorgularcasına bakınca kaşlarımı çattım. “Seni istesem şuan burada olurdun zaten, gerizekalı.” Bu salağın da laftan anladığı yoktu.
Bütün beyler üzgünce komutanımızın arabasına doğru yol aldı. “Lan araba çökecek. Yürüyerek gidin.” Yüzbaşı bütün time hayretle bakıyordu. Kerem ön koltuğa kendini atmıştı. Yerinde rahat bulmuş gibi yayılıyordu. Arkaya Arda,Kaan ve Çağatay binmişti. Yüzbaşı huysuz huysuz bakıyordu. Arabasına binen dört koca adama sinir dolu bakışlar atıyordu. “Arabam hele bir çöksün, o zaman göstereceğim size, siktiğimin bitleri.” Duyduğum küfür karşısında hayretle ağzımı açtım. İlk defa bu denli küfür edişini duymuştum. Ardından sinirli bakışlarını bana döndürünce bende ona baktım. Ne var, temalı bakışlarımın hedefi kehribar gözleriydi. Derin bir nefes alıp arabanın sürücü koltuğuna oturup sıkıntıyla ofladı. O arabayı çalıştırken bende son bir bakış attım.
Sonra arabaya binip yol almaya başladım. Arkamdan geldiğini gördüm. Çok geçmeden Saliha’ya ne olduğunu sormak istiyordum. Saliha üzgün üzgün duruyordu. “Anlatacak mısın ne olduğunu?” Elleri önünde birleşmiş hüzünlü bakıyordu. Daha önce görmediğim kadar hüzünlü, kendi gözlerim dışında kimsede bu denli bir hüzün görmemiştim. Tabi, birde komadan çıktığımda bana bakan acılı bakışlar dışında. “Komutanım galiba olmuyor.” Kafasını yola çevirmişti. Yolu seyrederken gözleri dolmuştu. “Ne olmuyor?” Derin bir nefes aldı. Ellerini yüzüne götürüp akan gözyaşlarını sildi.
“Ben, Kerem beni bugün ilk defa tuttu diye,bana o kadar uzun süre dokundu diye,gözlerime üç saniyeden fazla baktı diye çok sevinmiştim. Hatta bir yıldan sonra bugün ilk defa ismimi söyledi, biliyor musunuz? Bir kere bile gözü bana değmiyordu. Sorularıma cevap vermiyor, sadece yanında durmama izin veriyordu. İki kelime konuşmuyor benimle. Bugün uçakta da fazla rahatsız olmuş gibiydi ona bakmamdan. O yüzden o sandalyeyi sizin için çektim restoranda. Yanına oturmamdan bile rahatsız artık. Ona huzursuzluktan başka bir şey vermiyorum.”
Sıkıntıyla ofladı. Sonlara doğru sesi titriyordu. “Görev dönüşü dışarıda sizi beklerken üçüncü timden kadın bir teğmen geldi. Kendisini tanımıyorum ben, daha önce bir kaç kere gördüm bahçede. Sonra Kerem’i kamelyaya çağırdı kadın ve birlikte oturdular. Aralarında çok az bir mesafe vardı. Benim asla Kerem’le olamayacağım bir mesafeydi bu. Kadın elini onun bacağına koydu ya. Ben ona dokunamazken, ona dokunduğumda ya da tenimiz birbirine değdiğinde saniyesinde çeken Kerem, o kadına izin verdi. Kadın, Kerem’in saçlarına düşen yaprağı aldı ve ellerini onun saçlarında gezdirdi. Kerem hiç bir şey demedi. Sadece onu izledi. Gözümün önünde flört ettiler. Kerem hiç rahatsız olmuş gibi değildi. İlk defa yüzünde böyle bir gülümseme görüyordum. Sanki ilk defa bir kadınla böyle mutluydu. Bana gülmediği kadar o kadına güldü, bana bakmadığı kadar o kadına baktı. Bana yaklaşmadığı kadar ona yaklaştı. Kadın giderken bir şeyler söyleyip gitti. Kerem de çok mutlu görünüyordu. Arkasından gülerek baktı. Oysaki o gözler bana hiç öyle bakmadı. Buraya geldiğimden beri bir kez arkamdan öyle bakmadı. Ben sadece masum bir sevgiyle onu seviyorum ama o, hiç bir zaman bana karşılık vermedi. Vermeyecek de, artık anladım bunu. Kalbimde büyüttüğüm o sevgiyi kalbime gömeceğim. Çünkü yoruldum bende onu sevmekten, ben onu severeken yoruldum ya. Gerçekten yordu beni, bana karşı sevgisizliği. Bende saf gibi onu sevmeye devam ettim. Bana bakmayacağını bile bile ona baktım. Bana gülmeyeceğini bile bile ona güldüm. Ben onun için ölüyordum. O gözümün önünde başkasına aşkından ölüyor ama. Gözlerinde gördüğüm saf aşktan başka bir şey değildi. Kalbimi kendi elleri arasına alıp ezdi ve üstüne basıp geçti sanki. Bu acının başka bir tarifi olabilir mi? Bence yok çünkü. Ben olsun diyorum, o oldurmuyor.”
Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Duyduklarım beni şok ederken içimde Kerem’e karşı büyük bir öfke ortaya çıkmıştı. Saliha’nın söylediği her şey de o öfkeyi besliyordu. Daha derin bir nefes alarak konuşmaya devam etti. “Bugünden sonra artık istediği gibi olsun. Başka kadınlarla mutlu olsun. Benim diyecek bir şeyim yok ona karşı. Beni sevmediğini tamamen anladım. Zorla güzellik olmazmış. Pes ettim ben. İki yıldır yıprandım. Oysaki ben onu severken hiç yorulmazdım. Bana karşı kayıtsız kalarak sevgimi çöpe attı adeta. Beni hiç sevmediğini ve sevmeyeceğini bana gayet iyi anlamış oldu. Gözüm açıldı onun sayesinde. Bunu yaptığı da iyi oldu. Bundan sonra ona karışmayacağım. Bu sevgiyi kalbime gömeceğim. Gömemezsem de buradan tayin isteyeceğim. Onu görmeye dayanamam daha fazla. Bu sevgi bana zarar veriyor artık. Ona hiç bir zararı dokunmayan masum sevgim beni bitiriyor. Bunu Kerem bilmiyor tabi, nereden bilsin? Keşke bir zerre kadar umrunda olsaydım. Umudum olurdu o zaman, umut kırıntısı aramazdım gözlerinde. Bende bıraktım artık. Bu sevgi beni ölüme sürüklemeden bitsin. Bir kere onun için kendimi kurşunların önüne attığımda ben ölüyordum, o zaman kendi isteğimle ölüyordum. Şimdi, o beni kendi isteğiyle öldürüyor. Sonunda bitiyor ve o da mutlu olabilir.”
Ağlayarak arabadan indi. Arkamızda arabadan inen beş adam buraya doğru geliyordu. Aceleyle arabayı kilitleyip önüme döndüm. Saliha’yı kollarımın arasına alıp içeri girerken onlara seslendim. “Saliha iyi değil. Biz yukarı çıkıyoruz. İyi geceler.” Hepsi yerinde durdu. “İyi geceler komutanım.” Arda ve diğerleri hep bir ağızdan konuştu. Bir tek komutanımız iyi bir gece geçirmemizi istemiyordu galiba. Kerem de meraklı meraklı buraya bakıyordu. Saliha olmasa gerçekten bayıltana kadar dövebilirdim onu. Bu yaptıkları hiç olacak iş değildi.
Biz asansöre binince timin geri kalanı merdivene yöneldi. “Karşılıksız sevgiyi bende çok iyi bilirim Saliha. Seni anlıyorum. O sevgiyi umarım kalbine gömebilirsin çünkü buradan gitmeni istemiyorum. Kerem olmaz başka biri çıkar gelir, Kerem’e olan sevgini unutturur sana. Bilemeyiz. Şimdi sadece iyi olmaya odaklan.”
Başını sallamakla yetindi. Söylediklerimin ona bir faydası olmayacağını biliyordum ama yine de söylemiştim. Teselli miydi, güya teselliydi işte. Onun ne yaşadığını bende bilemezdim. Bu kadarını ben bile bilmiyordum çünkü.
Asansörden inince karşımızda bütün timi görmeyi beklemiyorduk. Merdivenlerden çıkarkarken durdular. Hepsi şimdi buraya bakıyordu. Saliha’nın önüne geçtim. “Hadi iyi geceler.” Hep beraber başlarını sallayıp çıktılar. Kerem ve Yüzbaşı bir şey olduğunu anlamış gibiydiler. Kerem bir basamak yukarı çıkıp arkamdaki Saliha’yı görmeye çalışınca Saliha kafasını diğer tarafa çevirdi. Gözlerimi kırpıştırdım gitmeleri için. Onlar gözden kaybolunca bende Saliha’yı dairesine bıraktım. Sonra kendi daireme geçip kapıyı açtım. Ayakkabılarımı kenara adeta park edip mutfağa girdim.
Soğuk suyu kafama diktim. Boş şişeyi doldurup geri koydum. Mutfaktan çıkıp odama girdim. Üstümü değiştirmek için dolaptan pijamamı alacaktım. Pijamamı yerinde bulamayınca içeri seslendim. “Saliha, pijamam nerede?” Ses gelmeyince odasına girdim.
Odası boştu, salona girip oraya da göz gezdirdim. Aklıma gelen acı gerçekle durdum. Saliha, göreve gitmişti. Ben bunu unutmuştum. Umarım sağ salim dönerdi ve yine beni güldürecek şakalar yapardı. Umarım çabucak dönerdi.
Balkona doğru yol alıp çamaşır ipindeki giysilere göz gezdirdim. Evet favori pijamam burdaydı. Üstünde kırmızı çilekler olan pijamamı ipten aldım. Odaya geçip üstüme geçirdim. Saçlarımı da ince bir tarakla taramaya başladım. Çıkan bir iki tel saçı çöpe atıp tarağı komidinime bıraktım.
Yatağa girip kumandayla komidinimdeki gece lambasını kapattım. Gözlerimi tamamen karanlığa kapattığımda bile aklıma gelen düşüncelere hakim olamıyordum. Kerem, Saliha’ya karşı çok büyük hatalar yapmış anladığım kadarıyla. Fakat buna rağmen Kerem’i dinlemeden kesin bir kanıya varamam. Kerem’i tanımaya çalıştığım şu kısa sürede böyle biri olamayacağını düşünüyordum. Ne olduğunu öğrenmem için ona sormam gerekiyordu.
Kısa süre içinde günün yorgunluğu ile uykuya yenik düştüm. Sabah uyandığımda Sare’nin evde olmayışıyla boş bir eve uyandım. Yüzümü güzelce yıkadıktan sonra kendime geldim. Üniformamın üstünde gördüğüm notun Sare’ye ait olduğunu anladım. Dün koymuş olmalıydı bunu. Gecenin yorgunluğuyla görmemiştim. “Bugün yeni timimle ilk kez göreve gidiyorum. İyi beslen ben yokken. Kendine iyi bak. Hakkını helal et bacım.” Okuduklarına gülümseyip cevap verdim. “Sonuna kadar helal olsun bacım.” Notu kenara koyup üniformamı giydim. Saçlarımı yine sıkıca toplayıp at kuyruğu yaptım. Botlarımı da ayağıma geçirip dışarı çıktım. Asansöre binip bahçeye indim. Komutanım çoktan gitmiş gibiydi. Arabası yerinde değildi. Bende daha fazla vakit kaybetmeden harekete geçtim. Arabaya atlayıp askeriyeye yol aldım.
Sakin bir yolculuğun sonunda askeriyeye vardım. Kapıda kadın teğmenler ile konuşan Yüzbaşı umarım sevgilisini aldatmıyordur diye düşündüm. Aldatan bireyleri hayatım boyunca hiç anlamamıştım. Kadın veya erkek fark etmeden, sevmiyorsanız ayrılın yani. Ne diye bir ihanet peşindesiniz ki. Bazı insanları anlamak zordu. Buna Yüzbaşı da dahil. “Siz geçin ben geleceğim.” Dediklerinden kötü bir anlam anlayan ben kaşlarımı çatmıştım. O ise gülüyordu bana. O, baba gülüyor muydu? Daha düne kadar sinirli bakan gözler gülüyordu şimdi. Dalga mı geçiyordu bu? Katlanamıyorum artık bu hallerine.
Ona bakmadan önüne geçip bozmamaya çalıştığım kuralı koruyordum. Merdivenleri hızla çıkıp tim odasına girdim. Bugün bahçedeki otları temizlememiz gerekiyordu. Tim olarak bu görev bizdeydi. Temel bahçe temizliklerini erler yaparken bunları da biz yapıyorduk. Hava bugün çok soğuk değildi. Artık ilkbahar mevsiminin içindeydik. Bu durum beni çok mutlu ediyordu. İlkbahar en sevdiğim mevsimdi.
Ceketimi çıkarıp sandalyeye astım. Bizimkilere bakınca Saliha’nın en uçta ceketini çıkardığını gördüm. Sabah buraya sivil olarak otobüs ile geliyor ve üstünü burada giyiniyordu. Diğerleri zaten tişört ile duruyorlardı. Arda ile Çağatay bir şeyler konuşuyorlardı. Kaan ve Kerem koltuktan kalkıp dışarı çıkıyorlardı. “Kahvaltıdan sonra geçeceğiz temizliğe. Şimdi kahvaltıya inin.” Kerem dışında hepsi “Emredersiniz komutanım,” dediler. Başımı sallayarak çıkışlarını izledim. Saliha bana bakıp gülümsedi ve kahvaltıya indi. Bugün Sare yoktu. Kahvaltıda bana kim eşlik edecekti acaba?
Yine kadın teğmenler ve Aziz Yüzbaşı’yı bir masada otururken gördüm. Esmer ten rengi, koyu renk saçları ve karizmatik bir yüze sahipti. Kaşları keskin bitişliydi. Gözleri normal büyüklükteydi. Valla o da yakışıklıydı. Şu sıralar etrafımda gördüğüm herkes yakışıklıydı.
Masaya yemeğini almış Yüzbaşı da oturdu. Yanındaki kadın teğmen ona elini uzatınca sandalyesi ile yana doğru kaydı. Teğmenin yüzü düşmüştü. Bu teğmenler nasıl oluyor da bu kadar kolay yaklaşabiliyorlardı. Hayret ediyordum açıkçası. Birde adamın sevgilisi var, insanın kendine azcık saygısı olur.
Hemen sıraya girip kahvaltımı aldım. Yüzbaşı’nın masasının yanındaki masaya oturdum. Ben oturduktan kısa bir süre sonra karşıma Kerem oturmuştu. Şuan ona çok kızmak istiyordum. Fakat Saliha üzülmesin diye yapamıyordum.
Yanıma oturan Gökhan ile tebessüm ettim. O da aynı şekilde karşılık verdi. Elindeki kahvaltılık sosu bana uzattı. “Gelirken marketten almıştım. Sever misin?” Kahvaltıda en sevdiğim şeylerden biri kahvaltılık sostu. Gözlerimi kocaman açarak elinden aldım. “Çok severim. Teşekkürler.” Kafasını salladı. Kahvaltısına başlamıştı. Kerem’in yanına oturan kadın teğmenin buradaki işi neydi peki? Dün Saliha’nın bahsettiği kadın bu muydu? Bu kadın bizden yaşça büyüktü. Nasıl yaptın bunu Kerem?
Kadın elini Kerem’in elinin üstüne koyarken onları izliyordum. Kerem tedirgince etrafına bakıyordu. “Sen kimsin?” Kerem demek ki bu kadını tanımıyordu. Biraz içim rahatlamıştı valla. “Komutanım… şey…” Konuşmayı mı bilmiyordu bu kadın. Daha fazla durmayıp kadın kalkınca oraya Serkan Üsteğmen gelmişti. Neden gelmiş ve neden gitmişti? Garip hareketleri vardı kadının.
Evet, etrafım erkeklerle çevrilmişti. Hızlıca kahvaltımı yapıyordum. Gözüm yan masadaki hareketliliğe kaydı. Yüzbaşı, Aziz Yüzbaşı ile konuşuyor. Kadın teğmenler Yüzbaşı hakkında kendi aralarında konuşuyorlardı. Fakat sesleri buraya kadar geliyordu. Bilerek yaptıklarını anlamayacak kadar mal değildim. “Bu kadar yakışıklı olması onun suçu değil.” Evet, haklısınız. Hatta bu bir suş değil, hanımlar.
Kahvaltımı bitirip masadan kalkarken Gökhan’ın omzuna dokunup kahvaltılık sos için tekrar teşekkür ettim. Peşimdeki sert ayak seslerini umursamadan tabldotumu diğerlerinin üstüne koyup yemekhaneden çıktım. Lavaboya girdiğimde arkamdaki ayak sesleri kesilmişti. Yüzbaşı olduğunu anlamam kolay olmuştu. Hiç kimse kendinden bu kadar adım atmıyordu adımlarını, benim dışımda. Ayrıca o koca cüssenin de yere yaptığı basınç bir hayli fazlaydı.
Ellerimi yıkadıktan sonra lavabodan çıktım. Yürüyerek bahçeye çıktım. Güneş tepeye çıkmıştı. Yakmıyordu ama ısıtıyordu. Gözlerimi kapatıp biraz böyle durmak istediğimden kafamı gökyüzüne kaldırdım.
Ruhumu iyileştiriyordu bu pozisyon. Soğuk havalardan sonra gelen ılık esinti hoşuma gitmişti. Vücudum karıncalandı. Koluma dokunan bir ten ile gözlerimi hızlıca açtım. Kolumdaki yaraya dokunmuştu. Gökhan benden uzun boyuyla karşımdaydı. Neyse ki kafamı çok kaldırmak zorunda kalmıyordum. Aramızda on beş santim falan vardı. “Acıyor mu?” Bakışlarımı koluma indirdim. Dün bir şekilde yaralanmıştım. Nasıl olduğunu hala bilmiyordum. Kutuyu taşırken olmuş olabilirdi. Kanamıştı ve bu sabah silmiştim kanı. Hiç fark etmemiştim acısını.
“Krem vereyim, ister misin?” Kafamı iki yana salladım. “Kremim var zaten, yine de teşekkür ederim. Bir şey mi diyecektin?” Kafasını gökyüzüne kaldırdı. “Ne yapıyordun?” Gülümsedim. “Ruhumu iyileştiriyordum.” Kahkaha attı. “Ruhunu mu iyileştiriyordun? Güneşle mi?” Kafamı olumlu anlamda salladım. “Güneşi seviyorum.” Anlar mırıltılar çıkardı. “Anladım onu.”
Bu tarafa gelen komutanım ile bahçe temizleme işi aklıma gelmişti. Ben düşünürken yaklaşmıştı bile. Gökhan’ın yanına geçince boy sırasına dizilmiş olduk. Gözlerini ikimizin arasında gezdirdi. “Bahçe işini unutmuş burada eğleniyorsun. Çabuk geç diğerlerinin yanına. Gökhan işin yok mu senin?” Gökhan panik olmuştu. “Var komutanım. Kolay gelsin size.” Yüzbaşı herkese korku salmayı başarıyordu. Bana işlemiyordu da, Gökhan saniyesinde uçmuştu. Ah be Gökhan, oldu mu şimdi?
“Geçsene.” Elli santimden daha yakındık. “Elli santim önden yürüyün.” Geriye adımladım. Kaşlarını çattı. “Neden?” Birde soruyor musun be adam. “Yürüyün işte.” Sabır çekerek yürümeye başladı. Arada arkasına bakıp ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu.
Diğerlerinin yanına varınca hepsi bana imalı gözlerle bakıyordu. “Ne bakıyorsunuz? Sohbet de edemeyecek miyiz?” Arda güldü. “Hoşbeş derler ya. Çok hoş bir sohbetti galiba komutanım.” Küreği sertçe toprağa vuran Yüzbaşı, dikkati üzerine topladı. “Boş yapmayın. Arda ve Çağatay kürekleri alıp kuru otları topraktan benimle beraber çıkaracaksınız. Kaan ve Kerem sizde şu kenardaki su yoluna düşmüş otları toplayın. Kızlar sizde bizim çıkardığımız otları poşete doldurun.” Hep bir ağızdan konuştuk. “Emredersiniz komutanım.”
Herkes görev yerine dağıldı. Yüzbaşı ve diğerleri otları kürekle çıkarıyorlardı. Yüzbaşı ilk otu çıkarınca hemen otu alıp torbaya attım. Çıkara çıkara gittikleri için arkalarında bıraktıkları otları topluyorduk. Saliha hala Kerem’den uzaktı. Bunu başarabiliyor gibi görünüyordu. Kerem en başında olduğu gibi ona pas vermiyordu zaten. Rahatlamış görünüyordu. Bu kadar masum bir insanın sevgisi birini nasıl rahatsız edebilir ya? Saliha onun istemediği şekilde ona dokunmuyordu, onunla konuşmuyordu. Kerem’e bir tek bakıyordu ve Kerem de bundan rahatsızdı. Bakışlarıyla da sevmeyecekse neyle sevsin bu kız?
Bahçe çok geniş olduğu için bölümlere ayırmışlardı. İlk bölgeyi sorunsuz temizleyip ikincisine geçtik. “Komutanım, dün akşamki yemek için teşekkür ederiz. Kesenize bereket.” Kaan dün akşam edemediği teşekkürlerini şimdi sunuyordu. Bütün tim onaylar mırıltılar çıkardı. “Ne demek, rica ederim.” İkinci yeri de başarıyla temizledik. Saat hafiften geç olmuştu. Yerler de küçük değildi ki büyüktü. “Dikkat et. Elime gelecek.” Saliha, Arda’yı uyarıyordu. Ben Kerem’in önündekileri alıyordum. Sonra kalkıp Yüzbaşı’nın çıkardıklarını torbaya attım. Saliha sadece Arda’nın çıkardıklarını alıyordu. Öyle tercih etmişti. Yüzbaşı’dan çekiniyor ve Kerem’e de yakın olmak istemiyordu. Bende buna razı gelmiştim.
“Acıktım valla.” Çağatay karnını tutuyordu. “Oğlum nasıl hemen acıkıyorsun sen? Karnın mı delik?” Kaan hayretle Çağatay’a bakıyordu. “İş yapıyoruz yoruluyoruz komutanım.” Arda da olaya dahil oldu. “Hem biz kahvaltı yapalı yedi saat olmuş.” Haklıydı aslında. Üç saat sonra akşam yemeği vardı. “Üç saat daha dayanın.” Yüzbaşı acıkmış gibi değildi. Tüm hızıyla devam ediyordu. Bir baktım ki önü otlarla dolu. Ne ara çıkardı bunları diye düşünüyordum. Hepsini teker teker alıp poşete attım. Poşet dolmuştu ve bunu çöpe atmam gerekiyordu. Çöp kutusunun yanına gidip ikinci poşetimi attım. Dönerken Saliha’nın Kerem’in önündeki otları aldığını gördüm. Büyük ihtimalle Yüzbaşı öyle söylemişti. Aralarında olanları bilmediği için sıkıntı olmayacağını düşünmüştür. Fakat bu sıkıntıydı. Ben yaklaşıp komutanımın önündeki bütün otları yeni torbaya attım.
“Ah!” Saliha acıyla bağırınca ayağa fırladım. Hemen o tarafa döndüm. Avucunun içinden kanlar akıyordu. Kerem yüzünden anlaşıldığı kadarıyla telaşlıydı. Hızlıca Saliha’nın yanına eğildi. Saliha onun eğildiğini görünce kalktı. Yanından uzaklaştı ve merdivenlere doğru yol aldı. Derin bir kesik gibiydi. “Komutanım ben gidiyorum Saliha ile. Derin bir kesik gibi o çünkü. Bayılmasın giderken. Sende küreğin ucundaki kanı sil. Dikkat etsene ayrıca. Ne biçim çalışıyorsun? Saliha kızmaz sana ama ben kızarım. Bana da yapabilirdin onu çünkü.” Kerem küreğin ucundaki Saliha’nın kanına bakakalmıştı. Hemen arkasından koşup yetiştim. Sendeleyerek yürüyordu. Kan birikmişti elinde ve yere damlıyordu.
Hızlıca yukarı çıkıp revire girdik. Hemşire Saliha’yı oturtup elindeki birikmiş kanı önce pamukla alıp çöpe attı. Ardından eline tampon yapıp bekletmiş ve ardından eline altı tane dikiş atmıştı. En son elini sararak bizi gönderdi. Sağ eli olduğu için şansızdı. Yemeği sağ ile yiyordu. Silahı sağ eli ile tutuyordu.
Bahçeye çıktığımızda çoktan işi bitirmişlerdi. Kerem mahcup mahcup bakıyordu. O bakışlar yetmezdi. Yaranın iyileşmesi için en az on beş günü vardı. Sürekli pansuman yaptırması gerekiyordu. Yemeklerini bile doğru düzgün yiyemeyecekti. Yüzbaşı sargıya baktı. Ardından Kerem’e baktı. Kerem yere bakıyordu sadece. “Yara derin. İki günde bir pansuman yapılacak. Sargı her gün değişecek ve dikişler en az on beş gün sonra alınacak. Birde sağ eli.” Sıkıntıyla ofladım. Timdekiler geçmiş olsunlarını diliyor ve Saliha kabul ediyordu. Kerem hala bir şey dememişti. Saliha tim odasına çıkıp oturmayı tercih etmişti. Bende en son biriken torbaları Yüzbaşı ile çöpe götürüyordum. İki tane ben sırtıma atmıştım. Bir tane de o. Denge yanlıştı. “Siz neden bir tane aldınız pardon?” Aramızdaki mesafeyi koruyarak soru sordum.
“Bu benim işim değildi normalde. Ama yaptım. Bu saçma elli santim kuralı da ne?” Kaşlarımı kaldırdım. “Gizli kural.” Alayla güldü. “Kuralı benim üzerimde kullanıyorsan bilmeye hakkım var.” Biraz haklı konuşmuştu sanki. “Yani şöyle, efulisi olan erkeklerle elli santim mesafemi korurum.” Torbayı çöpe atarken kaşlarını çattı. “Efuli ne?” Kaşlarımı alayla kaldırdım. “Araştırın. İnternet var değil mi?” Yine ben elli santim önden yürürken konuştu. “Araştırabilirim ama ben sana sormayı tercih ettim.” Anladık zaten onu. “Of tamam. Sevdaluk işte. Anlarsın ya.” Kahkaha attı. Bu adamdan bu kadar hoş bir kahkaha asla beklemezdim.
Kaşlarını çatıp ellerini yumruk yaptı. “Ah Kerem. Aklını alacağım oğlum senin.” Hızlı adımlarla askeriyeye girdi. Korumacı erkek bu mudur? Sevgilisinden söz edilmesini gerçekten sevmiyordu. Bundan sonra ağzıma almazdım. Birde çoklu kişilik bozukluğu teşhisi tam olarak bu adamdı. Bir anda kahkaha atıyor, sonra bir anda kaşlarını çatıp sinirleniyordu. Biraz ürkütücüydü. Benim için değil.
Daha fazla bahçede durmadan içeri geçtim. Odaya çıkıp masama yerleştim. Yüzbaşı, Kerem ile uğraştığından gelememişti. Merdivenlerden çıkarken konuştuklarını görmüştüm. Konuşmak derken Yüzbaşı kızıyor, Kerem gülüyordu. Kerem onu ciddiye almıyor gibiydi. Bu onu daha fazla sinirlendiriyordu. Çok fazla izlemeyip hızlıca çıkmıştım merdivenlerden. Saliha pek iyi değildi. En azından bir özürü hak ediyordu. Fakat Kerem hala özür dilememişti. Saliha için kendimi tutup onunla daha fazla bu konu hakkında konuşmayacaktım. Saliha önce yıllardır sevdiği adamdan karşılık alamamanın acısını yaşamış, ardından sevdiği adamı başka bir kadınla görmüş ve şimdi de sevdiği adam tarafından yaralanmıştı. Buna rağmen Kerem’e bir şey dememişti. Ya çok sevdiğinden ya da saflığından.
Kerem’i de bugün o kadınla görmemiştim ama görürsem hareketlerine dikkatli bakacağım. Bakalım kızı seviyor mu sevmiyor mu? Ya da kıramıyor mu? Onu kıramıyor ama Saliha’yı epey kırıyordu. Bu işin içinde bir iş var ama hayırlısı. Ben bu işin peşini bırakmam. Saliha için en azından bunu yapmalıyım. O bu timdeki tek hemcinsim ve beni en iyi anlayan kişi.
Beklemediğim bir şekilde Arda içeri girdi. “Komutanım, Salih Komutan sizi çağırıyor. İmza işi varmış.” Bu çocuk neden hep gülüyordu? “Tamam geliyorum.” Tugay Komutanı beni çağırmıştı ve ben bunun nedenini biliyordum. Geçen gün arka bahçede yakalamış olduğum erler içindi. Masadan kalkıp kapıya yöneldim. Sonra masalara dönüp baktım. Arayı biraz daha açmam gerekiyordu. Arada elli santimden fazla mesafe olsa da. Bu konum beni rahatsız etmişti. Sevgilisi bir gün buraya gelirse bu mesafeyi de sorun edebilirdi. İyice geriye çektikten sonra aramız bayağı açılmıştı ama bu kötü değildi. Sorun çıksın istemezdim.
Merdivenlerden inerken iki erle karşılaştım. “Komutanım, idolümsünüz.” Dedikleri ile bir an şaşırdım. Akyaz çocuğun soyadına baktım. “Teşekkür ederim Aksay.” Kafamı sallayıp aşağı indim. Komutanın kapısını çalıp içeriden gel sesini duyunca içeri girdim. “Ekim, şu geçen gün olan olay için imzan gerekiyor.” Kafamı sallayıp uzattığı dosyayı okuyup imzaladım. “Evet. İşine dönebilirsin.” Bir adım geri gittim. “Emredersiniz komutanım.” Odadan çıkıp tim odasına girdim. Kerem uzanıp dinleniyordu. Arda çay içiyordu. Kaan kahvesini yudumluyordu. Saliha kafasını koymuş masada oturuyordu. Çağatay kitap okuyordu. Türk Klasikleri’nden okuyordu.
Benim girmem ile birlikte Kerem dışındaki herkes kalkmaya yeltendi. Saliha’ya dokunup oturmasını işaret ettim. “Arda çay koy.” Kafasını sallayıp çaydanlığın yanına gitti. Oturmalarını işaret ettim. Kocaman koltukta yayılıp dinlenen Kerem ile üç erkek bir koltuğa sıkışmışlardı. Saliha tek başına masada oturuyordu. Kerem’in ayaklarına tekme attım. Sarsılınca gözlerini açtı. Sessizce kalkıp oturur pozisyona geçti. Saliha’ya gelmesi için yanımı işaret ettim. Yanımda oturan Kerem’e öldürücü bakışlar atıyordum. Anlamamış gibi kaşlarını kaldırıyordu. Salak adam. Bu erkekler beni delirtiyordu ya.
“Buyurun çayınız.” Arda çayı önümdeki sehpaya koydu. “Sağol.” Hemen tebessüm etti. “Ne demek komutanım.” Kaan da boş durmadı. “Ege Komutan’ı gördünüz mü?” Kerem gülecek gibi oldu. “Sevdiceği ile konuşuyordur.” Komutan bunu duysa artık Kerem’e ne yapardı bilemiyorum. Saliha boş boş yere bakıyordu. Elini tuttum. Önündeki kahveyi ona içirdim. Gözleriyle teşekkür etmişti bana.
Canım sıkılmıştı. Biraz sonra akşam yemeği vardı. Sare dönmüş mü acaba? Umarım dönmüştür. Yanıma Saliha’yı da alacaktım. Sol elinin yetmediği yerde onu yedirebilirdim. “Karnım gurulduyor.” Çağatay isyan ediyordu. “Al benden de o kadar.” Kerem karnını tutuyordu. Aç kal emi Kerem. Sen aç kal. Sürün yerlerde.
Yemek saati iyice yaklaşmıştı. “En cüzel çay doğuş çay.” Arda karadeni ağzı ile konuşmuştu. Bu gülümsememe neden oldu. Anneannemi özlüyordum böyle şive ortaya çıkınca. Hep öyle konuşurdu o. Yine içimdeki özlem yeşerince ayağa kalkıp yemekhaneye yöneldim. Masada Sare’yi görememenin hüznüyle yemeğimi almaya gittim. Pilav üstü nohut, bugünün menüsüydü. Yanında da bir kaşık yoğurt veriyorlardı. Abla tabağıma iki kaşık yoğurt koyunca duraksadım. Gözlerini kapatıp açtı. Gülümsemesini karşılıksız bırakmayıp bende kocaman gülümsedim.
Masaya oturup yemeğime başladım. Aziz komutan yoktu ve Yüzbaşı da hala gelmemişti. Kadın teğmenler onları bekliyorlardı.
