1. bölüm / 4
Aslan eli1.bölüm (giriş)
Bölümler 4Şu an: 1.bölüm (giriş)
- 1 1.bölüm (giriş)2.154 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2.Bölüm1.584 kelime
- 3 Bilgi bölümü66 kelime
- 4 3.bölüm981 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Martalin Büyük kuraklık ; Aslanlar. Dinkent; werrehani sınırı
Geceleri ay'ın gelmek istemediği, güneş büyük bir tutku ile bağlı olduğu kıtanın kuzeyinde yer alan bölge de zemheri zamanında daha da kendini hissettirdi güneş. Kar yağması beklenilen kıtada güneş her santimi daha da kızartınca ne gözdeki yaş sağlam kalırdı ne de ağızdaki salya. Aslanlar için çokta problem değildi sıcağa alışmışlardı ama artık güneş, onların bile katlanamayacağı hale gelmişti. Martalin’ın kuzeyinde yaşayan insanlar kaçmıştı. Onlarca köy boşalmıştı ve gerilerinde taştan boş evler bırakmışlardı. Sokakların mermer yolları küllü sıcakan adeta yanıyordu, artık oralarda yaşayan insan yoktu. Belki birkaç asin kendine yaşayacak alan bulmuştu yada kurumuş bir ağacı kavunda Yağmurun yağmasını bekliyorlardı, ama aslanlar bu bekleyişin boşa olduğunu düşünüyorlardı. Kıta aslanları normalden çok daha büyüktü, iri cüsseli, koca ağızlı belki de iki metreden daha büyüklerdi tek nefesler ağaçları titretir sesleri dağları oynatırdı. İri yarı olmaları onlara pek bir şey katmıyordu Evet korkunç görünüyorlardı isteseler yeri bile titrete bilirlerdi ama kurak bir bölgede bu amansız güç hiçbir işe yaramazdı. Hepsi yorgun, susuz ve açtı Ellerine geçebilecek hiçbir şeyin olmadığı onlarda biliyordu fakat onların insanlar gibi sığınacak bir tanrıları yoktu. Aslanlar dua etmeyi bilmezlerdi. Geçmişte yanlarına gelen insanlar onlara tapınırlardı onlara tanrı derlerdi ve şifa beklerlerdi ama onlar bunu manasız bulurdu. Kendi tanrıları onlara cevap vermediğinde insanlar aslanlara gelirlerdi ve baba onlara merhamet ederdi. Avlardan insanlara da pay sayardı. Sürüdeki çok aslan babanın bu davranışlarını onaylar bazıları da babaya kin güderdi. Baba tanrı'ya inanırdı , onun merhametine e sevgisine aslanlarında bunu öğretmeye çalıştı e başardığını düşündüğünde güneş baba için doğmadı. Aslanların babası öldü. Baba öldü ve aslanlar çaresiz kaldı. Baba hep soğuktu sıcak onu etkilemez di, baba hızlıydı yemek bulmak onun için kolaydı ama baba yaşlıydı. Bölgenin eski sahipleri onların kutsal olduğunu söylerdi, baba buna inanırdı Aslanlarına da bunu anlattı ,halkına tanrıyı öğrenmeye çalıştı son anlarında bile tanrıya merhameti için yalvardı. Ama çocukları o ölene kadar babayı anlamadı. Aslanlar ilk defa o anda tanrıya dua ettiler "Bize yardım et babanın tanrısı" aslanlar haftalarca aç kaldı asla baba kadar hızlı yada soğuk olmadılar. Aslanlar dua etti tanrıya, bir kurtarıcı biraz daha yemek için ama tanrı onlara cevap vermedi. Aslanlar daha fazla dayanamadı ve ölümü beklediler. Yaprakları kurumuş sadece dalları kalmış ağaçların altında ölümü beklediler. Anne olan her aslan yavrusunu kendi gölgesine sakladı. İlk yok olan onlar olacaktı bunu hepsi biliyordu ama sonrası için daha uzun bir yaşam sağlamak yavruları için bir gün bile olsa fazla yaşam vermek her aslanın istediği idi.
bir deri bir kemik hallerinde baktı. Yok olmaya yüz tutmuş koca bir efsane, onlar ölürse unutulacaklardı. Mortar da kimse aslanları hatırlamayacak
İçlerinde biri henüz yavru olmasına rağmen diğerlerinden daha inatçı olan biri başını dik tuttu ve insanları aramaya gitti. İnsanlar su bulabilirdi aslanları iyileştire bilirdi. Küçük aslan yola çıktı werrehani dikenli yaylaları geçti, dev dağları bile geçen boyutları ile duyduğu gül bahçeleri gördü . Kuru dikenli sarılı kahverengine dönmüş yaylalar eskisi kadar olmasa da hala çok güzel duruyordu. Yavru dağları geçti birkaç ferta ile tanıştı. Dinkent’in taş mezarlığında dinlendi ve Landion topraklarına ulaştı ama insanlar yoktu sadece insanlar değil asal gölgesi bile yoktu. Cayır cayır yanan dumanlı taş zemin ve yıkılmış evler . Tamamen ölü bir köy. Landion aslan evinden daha sıcaktı. yavru iki gündür su içmemişti. Ayak bastığı yer titriyordu , yürüyüşü bozulmuş bir sağ bir sola tökezliyor ağzını kapatamıyordu. dengesini kaybeden yavru tozlanmış taş zemine düştü ve güneşe baktı. Küçük bedeni artık onu taşıyamıyordu ,yorulmuştu acı çekiyordu. Bu onunun sonuydu ama vazgeçmedi .güneşe tekrar baktı ve söyledi “Tanrım bana yardım et” ve gözlerini kapadı.
O gece ay kendini gösterdi serin bir rüzgar esti, ağaçlar savruldu kuru yapraklar topakla uçuştu. Aslanları bunu tanrının cevabı olduğunu sandılar. Tanrı dualarını kabul ettiğin düşündüler. Gece ay ile gelen soğuk ve nemli bir rüzgar bile aslanları iyileştirdi. Gece rüzgar en güzel şarkılarını söylerken aslanlar aylar süren nefessiz yaşamın sonu ile rahatladılar, fakat sabah olup güneş açtığında yirmi dört yavrudan sadece on bir tanesi hayattaydı. Aslanlar korktu. Baba gitmişti ve yanında yavruları da almıştı , belki de hepsini yanına alacaktı. Var olan iki umutlarından biri çoktan gitmişti artık tek umutları tanrı ve onun merhametliydi. Yine aynı gecenin olmak istemediği güneşin kendine hak gördüğü bir gecede bir insan yavrusu çıka geldi. Saçları yolunmuş üstündeki tek parça yırtıklı kumaş ile kemikleri sayılıyordu. Ölüden hiçbir farkı yoktu. Titreyen bacakları ile susuzluktan bitap düşmüş bir dişinin yanına uzandı hiç ses çıkarmadan aslanın kürküne sokuldu ve kendini ısıttı. Ay artık kendini gösterdiğinde aslanlar hala çocuğu izliyorlardı. Bir insan yavrusunu ilk defa bu kadar yakın görüyorlardı. O aslanlardan korkmuyordu ama aslanlar onun yanına yaklaşmaya korkuyorlardı. İnsanlar merhamet eder miydi? Yıllarca avladıkları, insan ırkını tehdit ettiğini savunarak aslanlar adına hükümsüz karar almaları, kendilerini kral ve kraliçe bellemleri onları aslanların gözünde sadece arsız yapmıştı. İnsanlar merhametsiz ,beceriksiz ve aptallardı. Bazı aslanlara göre de onlar korkak ve çelimsiz di. Yemek için bile değersizlerdi. Fazla düşünmeyen boşa yaşayan bir ırk.
Küçük insan aslanlara baktı onların büyük cüssesi insanın yarım metrelik boyunun yanında taj ağacı ve Tohumu gibi görünüyordu. Soluk insan yavrusu yattı aslanının yanından kalktı. Aslanlar da ayaklandılar ve insan yavrusunu izlediler. Küçük insan gökyüzüne baktı .aslanlar korku içinde onu izliyorlardı. İnsan yavrusu elini havaya kaldırdı ve avucu kanamaya başladı . elindeki kanlar yere damlarken havadan gelen su damlaları kanını temizledi .
Landion : aslan ini, büyük kuraklıktan 300 yıl sonra
Kraliçe Lia kızın saçlarını örerken bir yandan da anlatmaya devam etti. Büyük aslanların efsanesi her zaman büyüleyici ve aklın ötesinde bir hikaye olarak bilindi. Landion da aslanların hikayesini bilmeyen kimse yoktu her aile çocuklarına ilk o hikayeyi ve aslan koruyucularını anlatırdı. Aslan inindeki varisler bu hikayeleri dinleyerek büyümüştü ama asla annelerinden dinlemediler. Varisler annelerinin yanına nadiren gönderildi ama bu sefer kraliçe Lia’nın kızının yanında olmasının bir sebebi vardı, emir doğru kişiden kesin bir dilde söylenmişti ve kral bile itiraz etmemişti. “Bu efsane ve orda bitmiyor” prenses Regina‘nın annesine olan küçük isyanı kraliçeyi güldürdü. Annesinden aldığı yeşil gözlerini devirdi “Aslanların insanlara muhtaç olması gerçeği bana saçma geliyor Lyn sarayın kapıları için bile büyük “
“Büyük olması ölümsüz olduğu anlamına gelmiyor “ prenses Lauretta pencerenin önünden usulca seslendi. Narin ve cesur ölü prenses. Yirmilerinde olan bir lion‘a göre fazlasıyla sakin ve prensese göre fazla görgülü. Güney sarayında doğrudan okyanusa bakan büyük odalardan birindeydiler . Beyaz duvarları ve yeşil mobilyaları ile kraliçe Alice’in harikulade zevklerini yansıtıyordu. İki duvarın tamamı kitaplar ile çevreliydi. Kitapların bazıları aslan kraliçe tarafından yazılmış şiirleri barındırıyordu. Bu sebeple bu oda prenses Lauretta’nın favorisiydi. Annesinin en çok vakit geçirdiği oda. Prenses Lauretta uzun bir iç çekti ve gözlerini kız kardeşine çevirdi, prenses Regina ablasına baktı ve sarı işlemeli kadife elbisesini savurarak kalktı annesinin önünden ve ablasının yanına gitti. Küçük prenses Regina varisler arasında dokuzuncu prenses di kestane rengi saçları ve büyük yeşil gözleri vardı. Henüz on iki yaşındaydı ve her Landion varisi gibi onunda aklı bir karış havadaydı. Saray , her işini yapıp sana itaat eden asinler , ağzında altın kaşıkla doğmak varislerin işiydi. Tabi annen kraliçe ise.
Regina ablasının yanına gidip onunla okyanusa bak “Kaçımızı buraya atacaklar? “ ablasının gözlerine baktı, prenses Lauretta hala okyanusa bakıyordu
“Hiç kimse öldürülmeyecek prenses Lia da Regina“ prenses Regina başını eğdi ve ellerine baktı. İstemeden azar yemişti ama onu azarlayan kişi bir prenses di onu cezalandıramazdı ama yapmak istemişti. Prenses Regina boğazını temizledi ve devam etti “ben öyle demek istememiştim “
“Hiç kimse öldürülmeyecek prenses lia Lean”
Prenses Lauretta koyu kahve gözlerini kardeşine dikmiş ona yukarıdan bakıyordu. Amacı onu küçük görmek değildi öğrenilmesini istiyordu, av hayvanı gibi davranmak ona öğretilen onca şeyi yok görmekti bu onu sadece av yapardı. Prenses Regina nerde olduğunu bilen bir prenses di onun sorunu dinlememekti. Konuşmayı marifet bilen biri fazla uzun yaşamazdı ama Regina , konuşmak onun tek yeteneymiş gibi hiç susmaz aklına ne gelirse söylerdi.
“Yeterince rahatladınız mı prenses alice da lean?” diye seslendi kraliçe Lia sesinde belli bir sinir vardı Lauretta bunu anlamıştı ama Regina’nın pek umurunda değildi. Lauretta hafifçe başını salladı ve yeşil tül pelerini omuzlarına geçirdi. Üzerine giydiği zümrüt yeşili elbisenin her yanı ışıldıyordu ,belinden yukarısı sık işlenmiş sarmaşıklar ile çevreliydi. Boynunda büyük safir taşlı bir kolye vardı. Eskilerin kraliçeleri gibi görünüyordu ama olmak istediği şey bu değildi hiç bir zaman olmamıştı varis olarak inci tacı takmak ve asla umursamadığı bir unvanı almak onu isteği değildi bunu annesi istiyordu aslan tahtına oturmuş ilk taşralı koruyucu kraliçe Alice Lion. İnci tacı takmak bir sonraki Landion hükümdarını belirler. Nesillerdir inci tacı takmış çok az kadın varis olmuştu ve birçoğu canice katledilmişti yada kaçırılmıştı. Aslan kraliçenin amacı kızını öldürmek değildi Lauretta güçlüydü, Kraliçe Alice’nin kızı hakkında düşündüğü tek şey buydu.
Prenses Lauretta güney sarayından taht salonuna yürümeye başladı. Önünde uzun bir yol vardı ama konuşacak hiçbir şey yoktu. Birkaç adım arkasında yürüyen nedimesi Zeyen, prenses Lauretta için gereğinden fazla endişeliydi. Prensesin onunla konuşmaması onu daha da korkutuyordu. Onun korktuğunu da görebiliyordu. Prenses güney koridorunda cesurca yürüyordu, onun sessizliğini ayakkabılarından çıkan tok ses destekliyordu . Geniş koridorda sadece prenses Lauretta ve onun sadık asini dışında pek kimse yoktu. Altın kabartmalı turuncu ve sarı renkli saray duvarlarında geçmişin Landion hükümdarlarının resimleri ile doluydu. Şimdiye kadar altın tahta oturmuş her Lion dev tablolardan torunlarını ve çocuklarını izliyordu. Aslan onuruna sahip her hükümdar için yapılır ve Mortar da yaşayan diğer krallıklar bunu bir saçmalık düzmecesi olduğunu söylerdi. Yüzyıllardır onurları ile övünen Landionlular, aslanlarla anlaşmalı şeytanlar olduğu söylenirdi. Tamamı yanlış değildi Landion da doğmuş her çocuk biraz aslan olurdu, onur sahibi olsun yada olmasın babaya yakın olmak onunla olmanın farklı bir biçimiydi . Kraliçe Alice “Mortar’ın hangi köşesinde olursan ol delilik daima bir iki adım arkandadır “ derdi. Lauretta’nın annesinden aldığı ilk nasihat buydu , ona göre Mortar delilerin ve kendini bilmez sosyete meraklılarının yönettiği bir kıtaydı.
Prenses aynalı koridorda adımlarını durdurdu ve tam karşısında kalan çift kanatlı kapıya baktı, Landion‘nun en büyük taht odası tam karşısındaydı. Prenses geri gitmek istedi , yapabilirdi ama bu krala sırt çevirdiği anlamına gelirdi en fazla iki saat yaşardı ve ne kadar kemiği varsa etinden ayrılıp krala taktim edilirdi.
“Leydim“ Zeyen’nin sesi sakin ve merhametliydi ama Lauretta onun sesinden gerilmişti. Başını usulca ona çevirdi ve gülümsedi
“Zeyen?”
Zeyen prensesine hüzünle baktı. Lauretta’nın duygularını görmek için asin olmaya gerek yoktu çaresizliği gözlerinden çok net okunuyordu. Zeyen prensesine uzanmayı denedi ama yapamadı onun yerine sadece prensesine baktı. Lauretta gözlerini tekrar taht salonuna çevirdi
“İleri de yada yakın gelecekte nefes almayı bırakırsam bu saraydan benden önce çık ve Mortar’ı olabildiğinden daha hızlı terk et”
Prenses Lauretta nedimesini beklemeden yoluna devam etti. Kapının önünde bekleyen askerlerden biri gür bir ses kahverengi kapıya doğru seslendi “Prenses Allen da Lion “ kahverengi kapı yavaş yavaş açıldı ve geniş salonun zarafeti tam karşısına serildi. Beyaz seramik ile kaplı zemin de ayağa kalkmış yüzlerce insan vardır ve hepsi yeni inci tacın sahibi için buradaydı, Landion Kralı Allen Lion’nun ilk kızı, üçüncü Lauretta Lion.
Yüksek tavandan sarkan kristal mumlu aydınlatma diğer günlere göre daha sönüktü. Mumların titreyen ateşi Lauretta’nın gülmesine sebep oldu. Onu yargılayan ve öldürmek isteyen herkes ondan bir mum ateşini gizleyecek kadar korkuyordu. Lauretta yüzündeki gülümsemeyi bozmadan elinde inci tacı tutan kraliçeye doğru ilerledi. Salon karanlıktı kimsenin yüzü doğru dürüst anlaşılmıyordu ama sesler netti. Kulağına gelen fısıltılar onun daha çok gülümsemesine sebep oluyordu. Her asil ona yeni deli diyordu, ölü doğmuş manyak aslan.
Lauretta annesinin ayaklarına kadar gitti ve dizlerinin üstüne çöküp başını dik tuttu. Kraliçe Alice kızının elbisesine basmamaya dikkat ederek önüne kadar geldi, Lauretta göz ucuyla annesine baktı. Kırmız kabarık etekli elbisesinin omuzlarında kalın bir kürk taşıyordu ve başında en güzel yerinde duran zümrüt taç. Siyah saçlarının arasında duran gümüş yapraklar ile süslenmiş taç kraliçenin anına değen kısmında göz boyayan büyüklükte bir zümrüt ile şahlandırılmıştı.
“Prenses Lauretta”
Kraliçenin emri ile Lauretta başını eğdi ve ellerini belinin arkasında bağladı, kraliçe Alice inci tacı yavaşça prensesin başına geçirdi. İncilerle süslenmiş gümüş tacın yanlarından sarkan incili kısımlar başı eğikken lauretta’nın önünde sallanıyordu. Kraliçe Alice tacı bıraktığında prenses de başını kaldırdı ve sakince ayağa kalktı. Bu raddede yapılacağı en ufak hata tüm kıtada dedikodusunu çıkarırdı. Lauretta annesinin gözlerine baktı, mutluydu. Tüm çocukları sağlıklıydı ve hepsi yanındaydı
“la aln nadeli dan Lean “ Tanrı aslanları koruyacak
Kraliçenin fısıltısı prensesin ödünü koparmıştı ama hoşuna da gitmişti. Varis elbisesini eliyle düzeltip kral ve kraliçeye arkasını döndü, ellerini göğsünde tuttu ve başını sağa eğip tüm salonu selamladı. Lauretta‘dan önce salondaki herkesin başı aşağı indi.
“burası biraz karanlık halkın seni göremiyor inci varis“
Kraliçe Alice daha sözünü tamamlayamadan titreyen her mum ateşi gürleşti. Ateşin ışığı salonun kuytu köşelerinde bile ışıldadı. Lauretta başı eğikken annesine baktı. Kraliçe kızının yaptığı şeyden fazlasıyla memnun görünüyordu. Lauretta başını kaldırdı ve salona baktı , artık her şey daha aydınlıktı. Salon kabarık elbiseli kadınlar ve çoğu kadından daha iyi giyinmiş oğlan çocukları ile doluydu. Altın zırhlı askerler ve törene katılmış birkaç taşralı, hepsi Lauretta görmek için gelmiş yada gelmek zorunda kalmıştı. Lauretta yüzüne küçük bir gülümseme ile etrafına baktı ve iki kardeşini gördü. Prens Darrel ve prenses Xenia kalabalığın arasında ablalarını izliyorlardı. Lauretta tepkisiz kalarak kardeşlerine bakmaya devam etti. Varisler taç giyme törenlerine davet edilmezler. Prenses Xenia ablasına gülümseyerek bakarken prens Darrel ablasına küçük bir öpücük fırlatıyordu. Lauretta onlara başıyla belirsiz bir selam verdi ve önüne döndü
“Tanrı aslanları koruyacak”
Bölüm etkileşimi
