5. bölüm · Aşk, gözyaşı ve kan
Bölüm 5- tılsımlı bileklik
Sam kapının eşiğinde donup kalmıştı.
Elindeki günlüğün sayfaları titriyordu. Lina’nın gözleri ondan çok, Sam’in bileğinde parlayan şeye takıldı.
Kırmızı.
Ama sıradan bir kırmızı değildi. Işık yansıdıkça koyulaşan, sanki canlıymış gibi atan bir renk.
Bir bileklik.
Derisiyle birleşmiş gibiydi.
Ve Lina o anda kalbinde bir sızı hissetti. Keskin, soğuk, tanıdık bir acı.
“Onu… hâlâ taşıyor musun?” diye fısıldadı Lina.
Sam bileğini refleksle arkasına sakladı. “Bunu nereden biliyorsun?”
Lina’nın sesi titredi. “Çünkü… bu bileklik bana ait bir şeydi. Anneme ait.”
Salon karardı.
Duvarlardaki semboller aynı anda yanıp söndü. Göz, üç çizgi ve kırık kalp artık tek tek değil, birleşmişti. Ortada yeni bir şekil oluştu: Bir zincir.
Annesinin sesi yankılandı, ama bu kez yumuşak değildi.
“Gerçek şimdi uyanıyor.”
Zemin sarsıldı. Taş masa çatladı ve içinden karanlık bir ışık yükseldi. Lina geri çekilmek istedi ama ayakları yere yapışmış gibiydi.
İçinde bir şey kıpırdanıyordu.
Sanki yıllardır kilitli kalmış bir kapı, sonunda zorla açılıyordu.
“Lina…” dedi Sam, sesi çatallı. “Bunu görmeni istemezdim.”
Bilekliğini yavaşça kaldırdı.
Bileklik, kurumuş kana benzer izlerle doluydu. Üzerinde tanıdık bir sembol vardı: Aynı işaret, ama tersine çevrilmişti.
Lina’nın zihninde bir anı patladı.
Annesi. Karanlık bir oda. Mum ışığı. Kanlı bir bez. Küçük bir Lina kapı aralığından izliyor.
Ve annesinin fısıltısı:
“Bu mühür kanla çalışır.”
Lina çığlık attı.
O anda etraflarındaki hava yarıldı. Duvarlar silindi. Yerini başka bir mekân aldı.
Bir orman.
Ama Kızılvadi’nin bugünkü hali değil. Daha eski, daha vahşi, daha karanlık.
Zaman bükülüyordu.
Ve Lina artık sadece izlemiyordu.
Hatırlıyordu.
Annesi diz çökmüş, elleri titriyordu. Karşısında Sam vardı. Daha genç, gözlerinde korku ve öfke karışımı bir ifade.
“Elimde değil!” diye bağırıyordu Sam. “O beni çağırıyor!”
Annesi başını kaldırdı. “Eğer şimdi durmazsan, Lina’yı da yok edeceksin.”
Ve Lina o an hissetti.
Sam’in içindeki karanlık.
Bu karanlık insani değildi. Eskiydi. Açtı. Ve kan istiyordu.
“Anne…” diye fısıldadı Lina, gözlerinden yaşlar akarken. “Lütfen…”
Ama sahne ilerledi.
Sam’in bileği parladı. Kırmızı ışık annesinin göğsüne değdi.
Ve Lina bir sıcaklık hissetti. Kendi kalbinde.
Annesi yere düştü.
Ama ölüm sessiz olmadı.
Duvarlar çığlık attı.
Toprak inledi.
Ve bir lanet doğdu.
Görüntü sona erdiğinde Lina dizlerinin üzerine çöktü.
“Bu… sen miydin?” dedi boğuk bir sesle.
Sam cevap veremedi.
“Annem…” Lina’nın sesi kırıldı. “Onu sen mi öldürdün?”
Sam başını eğdi. “Ben… onu kurtarmaya çalışıyordum. Ama bileklik… beni kontrol etti.”
Bileklik yanıp söndü.
Ve Lina ilk kez gerçek gücünü hissetti.
Gözleri karardı ama korkuyla değil, bilgiyle.
Etrafındaki her şeyin kalbini duyabiliyordu.
Taşın.
Havanın.
Ölümün.
“Ben sadece diriltmiyorum,” dedi Lina yavaşça. “Ben kaderi yeniden yazabiliyorum.”
Elini kaldırdı.
Zaman durdu.
Sam’in nefesi bile askıda kaldı.
“Sen annemi öldürmedin,” dedi Lina. “Ama sen onun ölmesine izin veren kapıyı açtın.”
Zemin yarıldı. Karanlık içinden şekiller yükseldi. Gölgeler, yüzler, fısıltılar.
“Kanlı bileklik,” dedi Lina. “Bu bir mühür değil. Bu bir anahtar.”
Annesinin sesi tekrar duyuldu.
“Ve anahtar, varisin eline geçmeli.”
Lina Sam’e yaklaştı. Elini bilekliğe uzattı.
Sam geri çekildi. “Dokunma. Sana da bulaşır.”
Lina gülümsedi. Ama bu gülümseme artık masum değildi.
“Zaten bana ait.”
Dokunduğu anda bileklik çatladı. Kırmızı ışık Lina’nın bedenine aktı.
Ve dünya bağırdı.
Lina’nın sırtında karanlık, duman gibi kanatlar oluştu. Ama bunlar fiziksel değildi; ruhtan yapılmıştı.
Gözleri artık sadece görmüyordu.
Ruhları tartıyordu.
Sam dizlerinin üzerine düştü. “Sen… artık insandan fazlasısın.”
“Hayır,” dedi Lina. “Ben annemin bıraktığı son kapıyım.”
Bileklik parçalandı.
Ama içinden bir damla karanlık aktı.
Ve Lina o anda şunu anladı:
Annesinin ölümü bir son değilmiş.
Bir başlangıçmış.
“Sam,” dedi fısıltıyla. “Sen lanetin taşıyıcısısın. Ben ise onun yargıcıyım.”
Salon tekrar belirdi.
Duvarlarda tek bir cümle kazındı:
“Kan, kanı çağırır.”
Ve Lina artık biliyordu.
Gerçek güç:
Ölüleri diriltmek değil…
Kimin yaşaması gerektiğine karar vermekti...
Kanlı bilekliğin kırıntıları taş zemine düşerken, Lina’nın nefesi kesildi.
Salon sessizdi.
Ama Lina’nın içi… artık sessiz değildi.
Kalbinin içinde iki farklı nabız atıyordu.
Biri sıcak, titrek, acı dolu.
Diğeri soğuk, keskin ve acımasız.
Sam dizlerinin üzerinde, başı öne eğik duruyordu. Omuzları titriyordu ama ağlamıyordu. Sanki gözyaşı hakkı bile elinden alınmış gibiydi.
Lina ona baktı.
Ve aynı anda iki farklı Lina baktı.
Biri ona doğru bir adım atmak istedi.
Diğeri geri çekilip karanlığa gömülmek.
İçinde bir ses fısıldadı:
“Onu seviyorsun.”
Başka bir ses, daha sert, daha derin bir tonla karşılık verdi:
“Onu öldürdü.”
Lina gözlerini kapadı.
Ama sesler susmadı.
“Sam masumdu…”
“Sam bir katil.”
“Kontrolü yoktu…”
“Seçimi vardı.”
“Onsuz yapamazsın…”
“Onsuz dünya daha güvenli olur.”
Başını ellerinin arasına aldı.
“Susun…” diye fısıldadı.
Ama o an, salonun duvarında iki gölge belirdi.
Biri Lina’nın kendi silueti, yumuşak hatlı.
Diğeri ise aynı ama gözleri tamamen karanlık.
Ve karanlık olan konuştu:
“Ben senim. Ama acının gerçeğiyim.”
Diğeri cevap verdi:
“Ben de senim. Ama sevginin kalıntısıyım.”
Sam başını kaldırdı. “Lina… sen iyi misin?”
Lina’nın sesi iki farklı tonda çıktı:
“Bilmiyorum.”
Bir adım ona doğru attı.
Sonra bir adım geri.
“Beni affedebilir misin?” dedi Sam titreyerek.
Lina’nın kalbi sıkıştı.
İlk Lina ağlamak istedi.
İkinci Lina gülmek.
“Affetmek…” dedi karanlık Lina, “ölülere ne kazandırır?”
“Affetmek,” dedi diğer Lina, “yaşayanları kurtarır.”
Sam yaklaşmak istedi ama Lina’nın etrafındaki hava keskinleşti.
Görünmez bir güç onu geri itti.
“Yaklaşma,” dedi Lina.
“Hangisi söylüyor bunu?” diye sordu Sam fısıltıyla.
Lina cevap veremedi.
Çünkü artık o da bilmiyordu.
İçinde iki Lina vardı.
Biri Sam’i kurtarmak isteyen.
Biri Sam’i yok etmek isteyen.
Ve ikisi de haklıydı.
Duvarlarda yeni bir yazı belirdi:
“Varis bölündüğünde, dünya çatlar.”
Lina gözlerini Sam’e dikti.
“Benden korkmalısın,” dedi.
Sam başını salladı. “Senden değil… seni kaybetmekten.”
Bu söz, ilk Lina’yı parçaladı.
İkinci Lina’yı güçlendirdi.
Ve Lina o an anladı:
En tehlikeli düşmanı artık dışarıda değil…
Kendi içindeydi...
Lina, kendi gücüyle kendisini lanetlemişti artık çok geçti ama gerçekten sam,ı seviyordu yada samı sevdiğini sanıyordu kendiside bilmiyordu. Ve bir anda annesinin sesi tekrar yankılandı, " sam' le birlikte olmak istesen bile bu artık imkansız kan sizi lanetledi kızım, sam' dan tek yapmanız gereken şey uzak durmanız" dedi annesi üzgün ve acımasız bir ses tonuyla...
Lina, çağresizce yere yığıldı, yaşadıkları çok ağır gelmişti. Hem annesini kurtarmak hemde sam,le birlikte olmak istiyordu ama bu mümkün değildi...
