4. bölüm · Anılar Senfonisi
Bölüm 4: Kıvırcık Saçlar
Şarkı: Batu Akdeniz-Eksik
Hazan eve gitmeme izin vermeyerek beni onların evine getirmişti. Erkek kardeşi sınava hazırlandığı için uyanıktı. Ablası, babası ve annesi ise uyumuşlardı. Işığı yanan tek oda erkek kardeşinin odasıydı.
Hazan ve ablasının beraber kaldığı odaya doğru yöneldiğimizde ben sessiz olmaya çalışsam da Hazan, ablasının derin uykuda olduğunu bildiğinden umursamadan hareket ediyordu. Ablası Hilal, Hazan gibi uykuya aşık bir insandı. Daha doğrusu, tüm ailesi öyleydi.
Hazan kıyafet dolabına döndüğünde ben olduğum yerde dikilmeye devam ettim. Düşüncelerimi annemden başka bir şeye çekmeye çalışıyordum ama olmuyordu. Ben olduğum yerde bir öne bir arkaya sallanırken Hilal abla yattığı yerden doğrulup bana döndü; “Geçmiş olsun Efnan,” dediğinde sesi, hiç uyumadığını ifşa etmiş oldu. Ona yalnızca başımı salladığımda gece lambasının ışığından beni gördüğünü anlamak zor değildi.
Hazan da ablasının sesiyle bize dönmüştü. Net göremesem de şaşırdığını düşündüğüm bir yüz ifadesi vardı. Ama o da hiçbir şey söylemedi. Dolabından ikimiz için birer pijama çıkarttığında Hilal abla yeniden arkasını dönüp uyumaya devam etti. Hazan’la ben de birbirimize arkamızı dönüp üzerimizdeki hastane kokan kıyafetlerden kurtulduk.
“Efnan,” dedi Hazan hâlâ arkası bana dönükken. “Efendim Hazan?” dedim sessiz bir mırıltıyla. Sanki biri tüm gücümle beraber sesimi de almış gibi bir yorgunluk vardı üzerimde. “İyisin, değil mi?”
Hazan, ablam ve babamın yoğun bakıma alındığını öğrendiğim gece de bana bu soruyu bu şekilde sormuştu. O anı anımsadıkça yutkunamadım. “İyiyim,” dedim az öncekinden bile daha kısık çıkan sesimle. Daha fazla sormadı. Onun yatağına önce ben girerek duvar kenarına sıvıştım. Ardından o da yanıma kıvrıldı. Ben ona arkamı döndüm fakat onun bakışları sırtımdaydı, hissedebiliyordum.
“Uyu Hazan. İyiyim, ağlamayacağım. Kabus göremeyecek kadar da yorgunum,” dedim. Kabus görmemden korktuğunu biliyordum çünkü hep kabus görürdüm. Her endişeli olduğumda, her korktuğumda, her ağladığımda. Hazan yıllardır bu konu için bir psikoloğa görünmem gerektiğini söylüyordu fakat ben yabancı insanlara kendimi anlatmaktan haz etmiyordum ve bu yüzden gitmeyi her seferinde reddediyordum.
Hazan’ın bana inanıp uyumasını umarak gözlerimi kapattım. Yanımda peluş tavşanımın olmaması sebebiyle bir süre uykuya dalmakta zorluk çeksem de sonunda uyku, inadıma yenik düştü ve zihnimi doldurdu.
***
“Anne!” Hastane odasındaydım. Annemin kaldığı odadan sesler yükselmeye başlamıştı. İçeriye girmeme izin vermiyorlardı. Hazan da abim de yanımda yoktu. Yapayalnızdım.
“Anne!” Yeniden bağırdım ama sesimi ben bile duymuyordum. Belki ağlamaktan kısılmıştı, belki de rüya gördüğümün bir işaretiydi.
Doktorların sesleri kulağıma ulaştıkça daha çok haykırmak geliyordu içimden. Gözlerimden akan yaşları elimin tersiyle sildim. Ama ellerime baktığımda gördüğüm şeyler kandı. Burnuma gelen kan kokusuyla midemin bulanması bir oldu. O odanın kapısına çöküp öğürmeye başladım.
“Yardım edin!” diyordu bir ses. Bu sefer sahibi ben değildim. Babamın sesine benziyordu. “Baba!” diye bağırdım bu sefer. Öğürmeyi bırakıp kafamı sesin geldiği yöne çevirdiğimde ise babam gerçekten de oradaydı.
Bana yaklaştıkça daha çok ağladım. Ama o bana bakmıyordu. Gözleri önünde durduğum kapıdaydı. Bana baksın istedim. O mavi gözleri yeniden beni görsün istedim. Sonra bunu istediğim için annemden özür diledim. Bu kadar bencil olmak istemedim.
“Baba!” diye son kez haykırdığımda babam yanıma ulaştı ve bana eğildi. Gözleri artık bana bakıyordu. Ama o babam değildi. O mavi gözler, babama ait değildi. Kafede gördüğüm adamdı. O kadar benziyordu ki babama, o sanmıştım. Ama değildi.
“Nil,” dedi bana. “Nil, uyan.”
“Efnan uyan!” Gözyaşları içinde kalmış gözlerimi hızla açtım. Hazan uyanmış, endişeli gözlerle bana bakıyordu. Onu görmemle derin bir nefes alıp gözlerimi yumdum yeniden. Birkaç dakikalık sessizlik olduğunda yeniden açtım gözlerimi. “Saat kaç?” diye sordum Hazan’a. “Daha güneş bile doğmadı Efnan. Hani kabus göremeyecek kadar yorgundun?” Yalan söylememiştim, gerçekten yorgundum. Ama bilinçaltım benden pek haz etmiyor gibiydi.
“Özür dilerim,” dedim mahcup bir sesle. “Sen uyu, ben elimi yüzümü yıkayıp biraz hava alacağım,” diyerek yataktan kalktım. Hazan bir şey diyecekse bile dememeyi tercih etti. Odadan sessiz adımlarla çıkıp lavaboya doğru ilerledim.
Soğuk suyu açıp elimi yüzümü yıkadım ve bir süreliğine sadece nefes almak için duraksadım. Gördüğüm kabusu düşündüm. Abim yoktu, Hazan yoktu. Annem ölüyordu. Ve o adam… Bana babamın koyduğu ismimle sesleniyordu. Babam bile kullanmazdı ilk adımı. Kimse kullanmazdı.
Bilinçaltımı zorladım. Belki de rüyayı yanlış hatırlıyorumdur diye düşündüm. O adam gerçekten babamdır belki de dedim kendi kendime. Ama değildi. Gördüklerimden emindim.
Derin bir nefes aldım. Son kez ellerime ve yüzüme soğuk su çarptıktan sonra musluğu kapattım ve lavabodan çıktım. Mutfağa gidip bir bardak soğuk su doldurdum ve mutfaktaki balkona çıktım. Rüzgarın yüzüme çarpması, birkaç saniyeliğine de olsa içimdeki tüm o sıkıntıyı alıp gitmişti. Gözlerimi kapatıp tamamen rüzgara odaklandım.
“Belki de rüzgar, hislerimizi bizden uzaklaştırmak için esiyordur.”
“Belki de sadece yaşamı tatmanı sağlıyordur.”
***
O balkonda ne kadar oturdum, bilmiyorum. Lakin güneşin doğuşunu, rüzgarın yerini ılık bir havaya teslim edişini izledim. Bedenim saatlerce o balkona mıhlanmışçasına oturdu, ruhumsa bir dakika bile durmadı. Önce annemi düşündüm, sonra babamı, sonra ablamı, sonra abimi. Hazan’ı düşündüm. İlk tanıştığımız günü, en sevdiğim anılarımızı. Hiçbiri aklımı yeteri kadar dağıtmadı. Sonra hastanedeki o adamı düşündüm. O adamı düşünürsem rüyamı hatırlarım sanıyordum. Ama sandığım gibi olmadı. Aksine, o adamı düşünmek, diğerlerinden bile daha çok uzaklaştırdı beni rüyamdan.
Daha önce de söylemiştim. Reenkarnasyona ve ona benzer tüm diğer inanışlara inanırım. Ama tesadüflere inanmam. O adamın da tesadüf olduğuna inanmak içimden gelmiyordu. Verdiği hissiyat abime benziyordu. Yüzü, sanki babamın gençlik fotoğraflarından fırlamış gibiydi. Otuzlarında bile olamayacak kadar genç bir yüzü vardı. Saçları babamınkiler gibi dalgalıydı, gözleri onunkiler kadar maviydi. Küçük bir kızı vardı fakat onun babası olmadığını söylemişti. Zaten kız ona hiç benzemiyordu. Açık kumral kıvırcık saçları, eladan yeşile çalan gözleri vardı. O adamdan çok bana benzediğini söylesem yalan olmazdı. En azından ikimiz de kıvırcık saçlıydık.
Sonra o kız çocuğunu düşündüm. Hastanede olma sebepleri o muydu? O da mı hastaydı? O minik bedeni, ruhunu taşıyamıyor muydu? Hayır, bunu düşünmek istemiyordum. Yeterince hüzne boğulmuştum. Tanımadığım bir çocuğun ölümüne üzülecek vaktim yoktu.
Ama sonra dayanamadım. Balkondan kalktım ve yavaş adımlarla odaya geri girdim. Sessiz olmaya dikkat ettim ama zaten Hazan ve Hilal abla derin uykudalardı, uyku pozisyonlarından bile anlayabilecek kadar tanıyordum onları.
Buraya gelirken de üzerimde pijamalarım olduğu için Hazan’ın dolabından bana en uygun tişörtünü ve pantolonunu alıp odadan çıktım. Lavaboya girip üzerimi değiştirdim. Tişörtün bel kısmını pantolonumun içine sokuştursam da pantolon bana fazlasıyla uzundu. Onun da paçalarını kıvırdım ve telefonumu da alarak evden sessizce çıktım. Tabii, Hazan uyanınca meraklanmasın diye ona bir mesaj atmayı da unutmadım: “Annemi merak ettim, evde de birkaç işim vardı. Hastaneye uğrayıp eve geçeceğim. Korkmana gerek yok.”
Önce metroya bindim. Akbilimi telefon kılıfımın arkasında taşıdığım için kendime bir kez daha şükrettim bu sırada. Metroda daha fazla düşünmemek için tüm insanları inceledim. Benden birkaç durak sonra gitar çalan bir genç bindi metroya. Ona kurtarıcım gözüyle bakmamak elde değildi. Tüm dikkatimi ona verdim ve inene kadar sadece söylediği şarkıyı düşündüm.
“…Sırtımda hırkamla, bu soğuk baharda. Bilinmez yalnızım, elimde sigaram. İnsanlar hep haksız, ama bir istisna. Çok şeyi hak ettim, bi’ yere kadar. Bi’ yere kadar…”
İnmem gereken durağa geldiğimizde telefon kılıfımın arkasından son paramı çıkartıp gitarist çocuğun çantasına bıraktım. Bana gülümsediğinde ben de ona hafif bir tebessüm ederek metrodan indim.
Bir süre yürüdüm, koştum. Abim geceden beri hiçbir şey söylememişti. Korkmalı mıydım, bilmiyordum. Belki de annem iyidir ve bana sürpriz yapmak istemişlerdir diye düşünerek kendimi avutuyordum. Belki de…
Hastaneye girdiğimde danışmadaki kadına annemin yerini sordum. Hâlâ acildeki serum odasında olmayacağını tahmin edebiliyordum. Ve tahminimde yanılmamıştım da. Annemi boş odalardan birine almışlardı. Hastanenin acil servis katından da çıkartmışlardı.
Kadının söylediği yere hızlı adımlarla ilerlemeye başladım. Sabahın erken saatleri olduğu için hastane dün geceye kıyasla çok daha boştu. Ağlayan çocuk sesleri yoktu. Etrafta insanların olmamasını fırsat bilerek koşmaya başladım. Merdivenleri koşar adım çıkarken sağ ayağım öbürüne dolandı. Düşmemek için son anda tutunmaya çalıştım ama onun yerine birisi kolumu tutarak beni düşmeden yakaladı. Dengemi sağlayıp kafamı kaldırdığımda ise tesadüfün bu kadar ileri gitmesine şaşırmadan edemedim.
