Bölümler 3Şu an: 2🦋
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Süratle koşarken çıplak ayağıma batan çakıllar acıdan inlemem sebep olsa da duramazdım. Maviye boyanan irislerim ileride bir ağacın önüne duran savcıya değdi. Ağacın dalından sarkan halatı görünce başıma bir ağrı peydah oldu. Ayağımı büyük bir taş parçasına çarpması ile ruhum, yerde sürüklendi.
Savcının gözleri, harelerimde takılı kaldı. Beni görmediğini biliyordum ama mavi gözleri, beni içine çekerken başıma saplanan ağrı şiddetlendi. O, bir illetti sanki.
Orman ruhlarının yaklaşan sesleri ile kendime geldim. İrislerimi onun gökyüzünden kurtardım, düştüğüm yerden kalktım ve koşmaya devam ettim.
Biz büyük bir belanın içine düşmüştük. Ellerinde mızrak tutan ruhlar, ormanın koruyucu ruhlarıydı. Yeşile boyanmış gözlerinde en ufak bir beyazlık bile yoktu. Hırsla dudaklarından dökülen kelimelerin ne anlama geldiklerini bilmiyordum. Tek bildiğim şey kaçmaktı lakin onlardan kurtulmamıza imkan yoktu. Tek çare vardı, o da bizim gibi ruhlar için imkansızdı.
Ormanın yolları bizim için artık bir labirentten farksızdı.Bu ormana güneş doğduğu zaman ormanın kapıları açılacaktı, tabii o saate kadar onlar bizi yok etmezlerse.
''Ormandan çıkamadım.''dedi yanıma ulaşan Afra.
''Ancak güneş doğunca ormandan çıkabiliriz.''
"Ne yapacağız?"
"Koşmaya devam edeceğiz." Dedim. Nefes almıyorsak bile ciğerlerime iğneler batıyordu sanki.
"Ne? Sabaha kadar koşamayız."
"Koşmassan ruhunu esir ederler."
"Çok güçlüler. Bizi yakalayacaklar." Sesi çok çaresizdi. Bu çaresizlik karşısında ilk ve son planımı söyledim.
"Mekan değişmeliyiz."
"Ne? Yapamayız."
"Zorundayız."dedim vurgu yaparak.
Melek ruhun anlattığı hikayelere göre ruhumuzu esir ederlerse tüm benliğim kaybolacak, bu ağaçların yapraklarından birinde hapis olacaktık. Sonbahar geldiğindeyse daldan düşecek, solacak ve kuruyarak yok olacaktık ve ilkbahar geldiğinde tekrar bu topraklarda yeşerecek sonsuz bir döngüde acı çekecektik. Söylediğine göre bu acı, ormanın besiniymiş. Tabii ruhumuz, diğer tarafa da geçmeyecekti.
Sürekli koşmaktan bitap düşmüştük. Kolumu kaldıracak halim yoktu. Ormanda aynı rotada koşuyorduk. Öyleki savcı ile defalarca karşılaşmıştık.
Arkamdan koşan Afra'nın adım sesleri durunca ben de yavaşladım.
"Afra, koş."
Ormanın gürleyen sesi artık gökyüzünü titretiyordu. Aniden Şimşek çakınca Afra'nın kolundan tutmak için arkama döndüm.
Öylece duruyordu. Ölü gibi.
Siyah hareleri tek bir yere odaklanmıştı ama irislerine yansıyan korku tüylerimi diken diken etmeye yetti. Bu korku, esir olma korkusunun ötesindeydi.
"Demir, intihar edecek."
Durdum, olduğum yere çivi gibi çakıldım.
Ne ileri bir adım atabildim ne de geri. Zamanın gerisinde takılı kalmıştım. Ruhum ilk defa acı duygusunu hissetti. Bu acı fiziksel değildi, ruhumdan parçalar koparan kalbimin eriyip akmasına sebep olan bir sanrıydı.
Gözlerimi savcıya yönlendirdim. Ağaçtan sarkan halatı eliyle kavramış, boğazına sarmıştı. Öylece gökyüzüne bakıyor, dudaklarından bir ninni dökülüyordu.
Artık ormanın koruyucu ruhları etrafta gözükmüyordu. Orman, narin bir varlıktı ve savcı Demir'e saygı duyuyordu. Çünkü yaptığı şey cesaret isterdi.
Afra'nın hıçkırık sesiyle onun yanına gittim.
Yeşil çimlerin üzerine damlayan zifir rengindeki gözyaşları leke bırakmıştı.
Rüzgarın sesi, bize gür bir sesi duyurdu.
"Ağlama, kalbime gözyaşlarını bırakma."
Konuşan ormanın lider ruhuydu galiba. Pek emin değildim. Düşündüğüm tek şey bu adamın böyle bir karar almasına sebep olan nedendi.
"Ben, buna izin veremem."
Hıçkırıkları dinmişti.
"Yapamazsın. Kendi kararı." Dedim ama sesime yansıyan buyrukluğu gökyüzü hissetti. Bulutlar birbirine hiddetle çarptı, mavi bir ışık karanlık gökyüzüne can verdi ve Afra'nın yerine gök ağladı.
"Anlamıyorsun, ben onu seviyorum." Diyerek yüzüme haykırdı.
Olduğum yerde birkaç adım geriye attım. Ben, aşkı bilmeyen duyguları eksik bir ruhtum. Tek hissettiğim negatif duygulardı.
Kalbim de tek hissedebildiğim boşluktu. Öylece Demir'e bakıyordum. Elleri hâlâ kararsızlıkla boğazındaki halatı tutuyordu. Ruhunda, bir iç savaş çıktığı bariz gözüküyordu. Kulağıma tekrardan Afra'nın hıçkırıkları ulaşınca Demir'e yaklaştım.
Karşısına geçtim. Masmavi gözlerini çevreleyen uzun kirpikleri ıslanmıştı. Bir damla yaş ayaklarımın dibine düştü ve ormanın haşin sesi tekrardan kulaklarımda uğuldadı.
"Anlaşma yapalım!"
Bize oyun çeviriyordu, hiddetle Afra'ya çevirdim kafamı. Zifir siyahı harelerinde gördüğüm duygu tüylerimi diken diken etmeye yetmişti.
Kafamı olumsuz anlamda iki yana salladım.
"Sakın yapma."
Demir, çıktığı taşı kenara iteledi. Afra'dan bir çığlık koptu.
"Kabul, ne dersen kabul. Lütfen kurtar onu."
Olduğum yerde duraksadım. Kuruyan boğazımı temizledim ve Demir'in sesine kulak verdim.
"Çiceğim..."
Kesilen solukları arasından duyduğum kelime beni o kadar etkiledi ki ilk defa laciverte bürünen gözlerimden bir damla tuzlu bir sıvı
döküldü, dudaklarıma ulaştı.
Hemen kendimi silkeledim ve Afra'ya seslendim.
"Afra, seni kandırıyor."
Transa girmiş gibiydi bu yüzden bağırarak konusmuştum. Birkaç adım geriledi ve dizlerinin üzerine çöktü. Ne yaptığını anlayınca halatın ucunda çırpınan Demir'in yanından ayrıldım. Afra'nın yanına koştum ama ne oldu bilmiyorum. Yeşil bir ışık çevreledi, tenimin üzerinde yosunlar sarıldı. Kirliklerimin ucunda çiçekler yeşerdi, soldu, döküldü ve kalbimin ortasında bir bataklık yetişti.
Kirpiklerim sarıldı kibarca birbirine, kapandı gözlerim. Kulaklarımda uğuldayan bu ses, her ritimde yükseldi, yükseldi, ve durdu. Geriye savruldum, Gözlerim şokla açtığımda havada savruluyordum ve ardından sert bir ağaç gövdesine çarparak durdum.
Sessizlik sarmaladı dört tarafımı, etrafa baktım. Kimse yoktu. Afra, halatın ucunda sallanan deniz gözlü adam. Yağraklar hışırdadı, sert bir yüzgar çarptı yüzüme ve o rüzgar ormanı getirdi bana.
''Git.''
Bitti, Afra anlamsız aşkı için kendi benliğinden vazgeçti. O artık sadece kurumayı bekleyen sonbahara yenik düşecek olan yapraklardan herhangi birisiydi. Üzülmüştüm galiba. Duygularımı tam kestiremedim.
Bir boşlukta savruluyordum sanki. Afra, gitti diye mırıldandım kendime. Bir ninni gibi dinledim. Her kelimenin ardında boğazıma yağlı bir halat bağlanıyordu. Gitmem gerektiğini haykıran ormana kızgınlıkla karşılık verdim.
"Afra'yı geri ver."
Sessizlik, zihnime dolan sessizlikte boğuldum. Yoktu, saçma bir umuttu benim ki. Toprak aldığını vermezken orman onun krallığıydı. Tabii ki vermezdi geri. Ayağa kalkmak için hamle yaptığımda gözlerim kapandı. Geriye düştüğümü ve sırtımın ağaca yaslandığını hissettim.
Gri bir sis çevreme saçıldı, zift gibi saçlarıma kelebekler konarken dudaklarımın arasından akan sıcak kanın tadı damağıma yayıldı. Ben kanamazdım ki. Gözlerimi araladım. Zihnime ayna tutan bu yer gizli bir yerdi. Havada süzülen yıldızlar saçlarıma konmuştu. Siyah başlayıp uçlara doğru beyazlayam her saç telime konan yıldızlar beni büyülemişti.
Zaman, akrebin peşini bırakmıştı sanki. Sadece bu yerde duruyordum öylece. Kulakdavuluma şiş saplarmışcasına bir ses yankılandı.
"Ben bir canavarım."
Ses gittikçe yükseliyordu, bir ilahi gibi tekrarlanıyordu. Kutsal mabedlerden kopan bu ses ezici bir çığlığa döndü. Erkek sesi miydi kadın, tam olarak kestirmek mümkün değildi. Sadece tiz bir çığlık kulaklarımda konaklıyordu.
Boynuma süzülen kanı hissedebiliyordum. Kulaklarım bu ses dayanamammıştı. Avuçlarımla kulaklarıma siper oldum ama bu ses durmak bilmiyordu. Yüreğime giren sancıyla birlikte bir azaptan ibaretti.
Durmuyor. Yanıldım, bu ses kulaklarımda değil. Zihnimdeydi, çürüyen beynimin damarlarında yaşayan bu ses beni çağırdı. Gökteki yıldızlar toprakların üstüne bir cemre gibi düştü. Güneş, doğarken ay karanlığa gebeydi.
Etrafımda bir çember oluşmuştu. Aydınlık olan ormanın aksine bu kalkan karanlığın en koyu tonuna bürünmüştü. Yıldızlar parlıyor, bana yol gösteriyordu sanki.
Ayağa güç bela kalkınca kendimi farklı bir evrendeymiş gibi hissetmekten kendimi alıkoyamadım. Yavasça mavi bir mücevher gibi parlayan yıldıza yöneldim. Kulaklarımda ayağımın ezdiği yaprak hışırtıları vardı.
Elimi karşımda süzülen yıldıza uzattım. Parmaklarım devasa bir istekle kavruluyordu.
Parmak uçlarımda yükseldim ve işaret parmağımı değdirmeye çalıştım. Yıldız benim varlığımdan korktu. Benden daha yükseğe uçtu.
Bir adım daha attım ama yine dokunamadım. Benden uzağa kaçmıtı. Zaman, durmuş gibi öylece duruyordum. ruhumun çürüyen kemikleri arasında donuk kalbime yayılan bir sızı vardı.
Ne olduğunu kavrayamadan bu sızı her zerremi kapladı. Gözlerim acıyla kapanırken derin bir uykuya daldım.
Tenime vuran kızgın güneş ışınlarını içimi sıcacık yaparken kulağıma dolan tanıdık sesler sürekli fısır fısır konuşuyordu. Kipriklerim erimişcesine birbirine yapışmıştı. Hafif bir meltem saçlarımın uçlarını okşarken kendimi zorlayarak gözlerimi araladım.
Başımda dikilen ruhlar aralarında konuşmaya devam ediyorlardı.
"Sus be."
"Sen sus, ölü."
"Kesin sesinizi, hadi gidin artık. "
"Ama..." İki ağızdan aynı kelimeler çıkacaktı ki
melek onları kibarca kovdu. Sonunda iki ruh gidince geriye kalan melek gözlerimi açık gördü.
"Sonunda."
"Afra, onu aldılar." Dedim konuşabileceğim son kelimeleri söylerken kendimi tekrardan karanlığın içinde buldum.
3 yıl sonra...
Sessizlik, ruhumda amansız bir sessizlik vardı dışarıdan gelen çocuk seslerinin aksine. Çocuklar, yere oturmuş kumlarla pastalar, evler inşa ediyordu. Bense salıncağa oturmuş öylece düşünüyordum.
Ne zamana kadar bu sefil Dünya'ya da olacağım? Ne zaman bedenimi bulacağım, o kadar fazla soru vardı ki. Hepsi tek bir noktada buluşuyordu.
Sert bir rüzgar salıncağı hareket ettirince gökyüzüne kafamı çevirdim. Bulutlar irili ufaklı maviliğin üzerini örterken yer ile aniden buluşan yağmur taneleri etrafa saçıldı. Çocuklar, annelerine koşunca park kimsesiz kaldı.
Yağmur, görünmez bedenimi ıslatırken çaprazımda ki bankda oturan adamı farkettim. Şimşek rengi gözleri, tek bir noktaya odaklanmış yoğun düşüncelere daldığı kesin ve netti. Beni göremeyeceği için rahatlıkla yağmurun altında ıslanan adamı inceledim.
Keskin çizgiler yüzünü çevrelemiş, kumral saçları ıslandığı için bir yılan gibi kıvrılarak alnına dökülmüştü. Orta kalınlıkta sıradan dudaklarını sıradışı yapan şehvete bulanmış kırmızılığıydı.
Yavaşça kafamı yukarı kaldırdım. Bu sefer de öfkeyle çatılan kaşları, her duygunun okunduğu bu çehrenin lanetiydi galiba.
Yanında duran şemsiyeyi yavaş hareketlerle açtı. Ama şemsiyeyi kendine değil, yanına sığınmış olan yavru kediye tutuyordu. Bu hareket karşısında gülümsememek elde bile değildi. Oturduğum salıncaktan kalktım, kedinin hemen dibine oturdum.
Kedi kafasını çevirip bana baktığında tısladı, ve sevmek için kaldırdığım elime pati atıp kaçtı. Huysuzca mırıldandım ve dizlerimi kendime çekip sırtıma banka daha fazla yasladım. Yağmur damlaları usul usul toprağı beslerken izlenme hissi gözlerimi kısmama sebep oldu. Etrafta ki hayaletler kaybolmuştu. Yanımda hışırtılı nefes sesi yükselirken hâlâ bana tuttuğu şemsiye ye kafamı kaldırıp baktım. Kedi gitmişti, niye kendine çekmemişti ki?
Donduğumu hissettim, yavaşça kafamı ona çevirdim. Mavi gözleri tam olarak gözlerimin içine bakıyordu.
Sevgilerle T.
Bölüm etkileşimi
