9. bölüm · Almeroth

4.bölüm

Mavilirael ★

Kapının çalınmasıyla başımı kaldırdım. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden kapıya baktım. Beni buraya getirdiklerinden beri bu odadan çıkmamıştım. Aslında çıkmak istemiyordum. Buradaki hiçbir şeyi anlamıyordum. Herkes bana bir şeyler söylüyor ama kimse gerçekten ne olduğunu anlatmıyordu. Bir de sürekli aynı kelimeyi kullanıyorlardı. Prenses. Bu kelimeyi her duyduğumda içimde bir şeyler geriliyordu. Ben prenses değildim. Bunu kaç kere söylemem gerektiğini bilmiyordum ama artık kimsenin beni dinleyeceğini de düşünmüyordum.
Kapı yeniden çalındı. "Ne var?" diye seslendim. Dışarıdan genç bir kızın sesi geldi. "İçeri girebilir miyim?" "Hayır." Birkaç saniye sessizlik oldu. Gitmesini bekledim ama gitmedi. Kaşlarımı çattım. "Hâlâ orada mısın?" diye sordum. "Evet." "Neden?" "Çünkü içeri girmem gerekiyor." "Ben izin vermiyorum." "Farkındayım." Sesindeki rahatlık sinirimi bozdu. "O zaman git." "Gidemem." "Neden?" "Çünkü seni hazırlamam gerekiyor." Gözlerimi kapattım. Daha kapıyı açmadan başıma bela olmuştu.
Yerimden kalkıp kapıya yürüdüm ve açtım. Karşımda genç bir kız duruyordu. Üzerinde sade bir hizmetçi kıyafeti vardı. Ellerinde ise özenle katlanmış bir elbise tutuyordu. Birkaç saniye birbirimize baktık. Kızın yüzünde en ufak bir şaşkınlık yoktu. Sanki karşısında kendisine kapıyı açmak istemeyen bir kız bulmak dünyanın en normal şeyiymiş gibi sakince duruyordu. "Sen kimsin?" diye sordum. "Layla." Elindeki elbiseyi biraz kaldırdı. "Seni hazırlamaya geldim." "Ben hazırlanmayacağım." Layla'nın kaşlarından biri havaya kalktı. "Gerçekten mi?" "Gerçekten." "Peki." Elbiseyi indirdi. "O zaman burada beklerim." Ona şaşkınlıkla baktım. "Ne?" "Beklerim." "Ne zamana kadar?" "Fikrini değiştirene kadar." "Değiştirmeyeceğim." "Benim de acelem yok."
Bu kızın ciddi olup olmadığını anlamaya çalıştım. Yüzüne baktım. Gayet ciddiydi. "Sen hizmetçi değil misin?" diye sordum. "Evet." "O zaman neden benimle böyle konuşuyorsun?" Layla başını yana eğdi. "Nasıl konuşuyorum?" "Bilmiyorum." Bir an düşündüm. "Fazla rahat." "Sen de fazla sinirlisin." Kaşlarımı çattım. "Beni tanımıyorsun." "Sen de beni tanımıyorsun." "O zaman hakkımda yorum yapma." "Tamam." Bu kadar kolay kabul etmesi beni daha da sinirlendirdi. "Bir de..." diye devam ettim ama ne diyeceğimi bulamadım. Layla bekledi. "Bir de ne?" "Hiç."
Layla bana birkaç saniye baktıktan sonra hafifçe gülümsedi. "Sen Elva'sın, değil mi?" "Evet." "Ben de Layla." "Onu zaten söyledin." "Doğru." Başını salladı. "O zaman tanıştık." "Tanıştık mı?" "Evet." "Ben sana adını sordum, sen de söyledin. Buna tanışmak mı diyorsun?" "Bence yeterli." İstemeden gülümsedim ama hemen yüzümü toparladım. Layla bunu fark etmişti. "Güldün." "Gülmedim." "Güldün." "Hayır." "Gördüm." "Yanlış gördün." Layla sırıttı. "Peki, Elva. Sen nasıl istersen."
İsmimi onun ağzından duymak tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti. Buradaki herkes bana farklı bakıyordu. Sanki karşılarında ben yokmuşum gibi. Sanki ben Elva değilmişim de herkesin benden beklediği başka biriydim. Prenses. Yine o kelime aklıma geldiğinde yüzüm asıldı.
Layla bunu fark etti. Elindeki elbiseye baktıktan sonra bana döndü. "Bugün seni hazırlamam gerekiyor." "Neden?" "Bu akşam bir davet var." "Gitmiyorum." "Gideceksin." "Hayır." "Elva." "Layla." Birbirimize baktık. Daha birkaç dakika önce tanışmıştık ama şimdiden birbirimizin sinirlerini bozmayı başarmıştık. Layla derin bir nefes aldı. "Bak, ben sadece işimi yapıyorum." "İşin beni hazırlamak." "Evet." "Ben de hazırlanmak istemiyorum." "Biliyorum." "O zaman neden hâlâ buradasın?" Layla hiç düşünmeden cevap verdi. "Çünkü sen prenses olsan da olmasan da benim işim seni hazırlamak." Yüzüm bir anda ciddileşti. "Ben prenses değilim."
Layla bu kez cevap vermedi. Bana sadece baktı. Beklediğim gibi tartışmadı. "Tamam," dedi sonunda. "Ne demek tamam?" "Sen prenses olmadığını düşünüyorsun." "Düşünmüyorum. Biliyorum." "Peki." "Sen bana inanmıyorsun." "Hayır." Kaşlarımı kaldırdım. Layla omuzlarını silkti. "Ama seni inandırmaya çalışmak da benim işim değil." Bu kez ne diyeceğimi bilemedim. Layla yatağın üzerine elbiseyi bıraktı ve odanın içine girdi. "Ne yapıyorsun?" diye sordum. "Seni hazırlıyorum." "Ben izin vermedim." "Kapıyı açtın." "Bu izin verdiğim anlamına gelmez." "Ben öyle düşündüm." "Layla." "Elva." Gözlerimi devirdim.
Layla yatağın üzerindeki elbiseyi aldı ve bana uzattı. "Bunu giyeceksin." Elbiseye baktım. Sonra Layla'ya. "Hayır." "Evet." "Hayır." "Elva." "Layla." Birkaç saniye birbirimize baktık. Sonunda Layla gülmeye başladı. "Seninle çalışmak çok zor olacak." "Seninle çalışmak zorunda değilim." "Ben seninle çalışmak zorundayım." "Ben de bundan memnun değilim." Layla bir an durdu. Sonra yüzünde küçük bir gülümseme oluştu. "Ben memnunum." "Neden?" "Çünkü diğerlerinden farklısın." Bu kez cevap veremedim.
Layla elbiseyi tekrar bana uzattı. "Hadi. Giy şunu." Elbiseyi aldım ama hâlâ ona bakıyordum. "Bana neden böyle davranıyorsun?" diye sordum. Layla'nın yüzündeki ifade değişti. "Nasıl?" "Sanki..." Bir an duraksadım. "Sanki ben normal biriymişim gibi." Layla'nın gözlerinde kısa bir şaşkınlık belirdi. Sonra çok basit bir şey söylüyormuş gibi cevap verdi. "Çünkü benim için öylesin." İçimde bir şey kıpırdadı. Hemen yüzümü çevirdim ve elbiseye baktım.
Belki de Layla'yı ilk gördüğüm anda sevmemin nedeni buydu. Beni prenses olarak görmüyordu. En azından bana öyle hissettirmiyordu. Benim kim olduğumu bildiğini iddia etmiyordu. Benden bir şey beklemiyordu. Sadece karşısında duran kızı görüyordu.
Elbiseyi ellerimin arasında tuttum. "Tamam," dedim sonunda. Layla'nın yüzü aydınlandı. "Gerçekten mi?" "Sadece elbiseyi giyeceğim." "Bu başlangıç." "Fazlasını bekleme." "Beklemiyorum." Bana bakıp sırıttı. "Şimdilik."
İstemeden gülümsedim.
Layla bunu yine fark etti.
Bu kez inkâr etmedim.
Ama içimde hâlâ aynı düşünce vardı.
Ben prenses değildim.
Ve ne kadar güzel giydirirlerse giydirsinler, ne kadar büyük bir saraya koyarlarsa koysunlar, ne kadar insan bana öyle olduğumu söylerse söylesin...
Ben Elva'ydım.
Sadece Elva.
Ve bunu değiştirmelerine izin vermeyecektim.
Hazırlanmamın bitmesi beklediğimden daha uzun sürmüştü.
Layla son kez saçlarımı düzelttiğinde aynadaki kişiye baktım.
Kendimi tanıyamıyordum.
Üzerimdeki elbise o kadar ağırdı ki hareket ettiğimde kumaşın ağırlığını bütün bedenimde hissediyordum. Belimi sıkan kısmı nefes almamı zorlaştırıyor, kollarımdaki kumaş ise her hareketimde tenime sürtünüyordu. Elbisenin güzel olup olmadığı umurumda bile değildi. Güzel olsa ne olacaktı ki?
İçinde rahat edemiyordum.
Zaten şu an rahat ettiğim tek bir şey bile yoktu.
Aynaya biraz daha baktım.
Bu elbisenin içinde bir prenses görmem gerekiyordu sanırım.
Ama ben sadece kendimi görüyordum.
Elva.
Korkmuş, kafası karışmış ve ne olduğunu anlamaya çalışan Elva.
Prenses değil.
Asla.
"Çok sıkıyor," dedim sonunda.
Layla arkamda durup aynadan bana baktı. "Biliyorum."
"Biliyorsan neden bunu giyiyorum?"
"Çünkü diğer elbiseler daha kötü."
Başımı ona çevirdim. "Daha kötü mü?"
Layla hiç düşünmeden başını salladı. "Çok daha kötü."
Bir an sustum.
Sonra tekrar aynaya baktım.
"Bu sarayda rahat kıyafet diye bir şey yok mu?"
"Yok."
"Neden?"
"Çünkü burada insanlar rahat etmek yerine güzel görünmeyi tercih ediyor."
"Ne kadar saçma."
"Ben de aynı şeyi düşünüyorum."
Layla'nın bunu bu kadar rahat söylemesine istemeden güldüm.
Sonra kapı çalındı.
Layla bana baktı.
Ben de kapıya.
Kapının ardından bir erkek sesi geldi. "Efendim, yemek salonuna gitme vaktiniz geldi. Sizi yemek salonuna götüreceğim."
İçimdeki bütün rahatlık bir anda kayboldu.
Yemek salonu.
Demek sonunda herkesin karşısına çıkacaktım.
Bir an olduğum yerde kaldım.
Bunu istemiyordum.
Daha doğrusu...
Korkuyordum.
Ama bunu kimseye göstermeyecektim.
Beni buraya getiren insanlar kim olursa olsun, karşılarında korkudan titreyen biri görmelerine izin vermeyecektim.
Elbisemin eteklerini düzelttim.
Derin bir nefes aldım.
"Geliyorum."
Kapıyı açtığımda dışarıda beni bekleyen adam başını eğdi. "Efendim."
Salondan içeri girdiğimde sessizlik oluştu. Az önce kapıda duyduğum kahkahaların yerini derin bir sessizlik almıştı. Masada oturan on bir kişinin hepsi bana bakıyordu. Tam on bir kişi. Bir de ben vardım. On iki kişi. Bunu fark ettiğimde içimdeki korkunun daha da büyüdüğünü hissettim. Çok fazlaydılar. Üzerimde on bir çift göz vardı ve ben bunların hiçbirini tanımıyordum. Üstelik hepsi sanki beni tanıyormuş gibi bakıyordu. Bundan hiç hoşlanmamıştım. Korkuyordum, hem de fazlasıyla. Ama bunu hiçbirine belli etmeyecektim. Başımı dik tuttum ve tek tek yüzlerini incelemeye başladım.
Masanın en uç köşesinde, sağ tarafta, bana oldukça sert bir bakış atan biri oturuyordu. Beni sevmediğini daha ilk bakışta anlamıştım. Çok da umurumdaydı sanki. Ben de onu sevmemiştim. Daha doğrusu, insanları tanımadan sevmemek belki biraz haksızlıktı ama onun bakışlarında bana karşı öyle bir soğukluk vardı ki, tanışmamıza bile gerek olmadığını düşünüyordum. Beni burada istemiyordu. Ben de burada olmak istemiyordum. Sanırım bu konuda anlaşmıştık.
Hemen sağ tarafında çok güzel bir kadın oturuyordu. Ellerini birbirlerine kenetlemişlerdi ve birbirlerine bakışlarından birlikte olduklarını anlamak zor değildi. Kadın oldukça sakin görünüyordu ama yanındaki adamın bakışları çok daha farklıydı. O da beni inceliyordu. Sadece bakıyordu. Sanki yüzümde çözmeye çalıştığı bir şey vardı. Neyi çözmeye çalıştığını bilmiyordum ama bundan hoşlanmadığım kesindi.
Masanın sol tarafında benim yaşlarımda olduğunu düşündüğüm sarışın biri oturuyordu. Onun tam yanında ise siyah saçlı biri vardı. İkisi birbirlerinin tam zıttı gibiydi. Sarışın olanın bakışlarında daha fazla merak vardı, siyah saçlı olan ise daha sessiz görünüyordu. İkisinin de bana baktığını fark edince içimden derin bir nefes aldım. İnsanların beni incelemesinden nefret ediyordum. Hele ki neden burada olduğumu bile bilmiyorken.
Masanın diğer ucunda ise bana nazik bakan biri oturuyordu. Onun bakışları beni en çok rahatsız eden şeydi. Çünkü gözlerinde öyle garip bir ifade vardı ki sanki karşısında yıllar önce kaybettiği birini yeniden görmüştü. Sanki beni değil, başka birini görüyordu. Ama kimi? Bilmiyordum. Belki de beni biriyle karıştırıyordu. Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Ben onu tanımıyordum. O da beni tanımıyor olmalıydı.
Onun sağ tarafında, benim gibi kızıl saçlı bir kadın oturuyordu. Bakışları durgundu. Ona baktığımda içimde garip bir şey hissettim. Ne olduğunu anlayamadığım, adını koyamadığım bir histi bu. Onu daha önce hiç görmediğimi biliyordum ama nedense gözlerimi ondan ayırmakta zorlanıyordum. Sanki içimde bir yer onu tanıyordu. Bu düşünce aklıma gelir gelmez bundan rahatsız oldum. Saçmalıyordum. Onu tanımıyordum. Bu kadar basitti.
Onun karşısında sarışın bir kız oturuyordu. Onun da bakışlarında bir durgunluk vardı. Beni görünce şaşırmış gibiydi ama şaşkınlığının altında başka bir şey daha olduğunu hissediyordum. Yanındaki sandalye ise boştu. Bana ayrılmış olduğunu anlamam uzun sürmedi.
Yavaşça ilerleyip boş sandalyeye oturdum. Üzerimdeki bütün bakışları hissediyordum. Kalbim göğsümün içinde öyle hızlı çarpıyordu ki, biraz daha dikkatli bakarlarsa bunu duyabileceklerini düşünüyordum. Bir an geri dönüp kapıdan çıkmak istedim. Sadece kalkıp buradan uzaklaşabilirdim. Beni buraya getiren adama hiçbir şey söylemeden yürüyüp gidebilirdim. Ama bunu yapmayacaktım. Onların beni korkuttuğunu görmelerine izin vermeyecektim.
Karşımda bana garip ve şaşkın bir ifadeyle bakan kız vardı. Onun hemen yanında bir adam oturuyordu ve o da sadece beni inceliyordu. Diğer tarafımda ise benim yaşlarımda olduğunu düşündüğüm bir çocuk vardı. O da bana bakıyordu. Durgun bakışlı adamın yanında ise başka bir kadın oturuyordu. Böylece masadaki on bir kişinin hepsini tek tek incelemiş oldum.
On bir yabancı.
En azından benim için.
Hepsinin bakışı beni ne kadar garip hissettirse de ben de onlar bana nasıl bakıyorsa onlara öyle bakmaya devam ettim. Gözlerimi kaçırmadım. Korktuğumu anlamalarını istemiyordum. İçimde ne kadar korku varsa, hepsini yüzümün arkasında saklamaya çalışıyordum. Birinin karşısında zayıf görünmek istemiyordum. Özellikle de bana ilk bakışta benden nefret ettiğini belli eden o adamın karşısında.
Sonunda durgun bakışlı adam konuştu. "Sana ne kadar da çok benziyor, Nerithya." Söylediklerini duyduğumda bakışlarımı önce ona, sonra benim gibi kızıl saçlı kadına çevirdim. Nerithya... Kimdi? Durgun bakışlı adamın gözleri kızıl saçlı kadının üzerindeydi. Demek ondan bahsediyordu. Bana nazik bakan adam da ona bakarak başını yavaşça salladı. "Gerçekten çok benziyor." Kızıl saçlı kadın ise hiçbir şey söylemeden bana baktı. Bakışlarımız kesiştiğinde içimdeki o garip his yeniden ortaya çıktı. Bu kez daha güçlüydü. Nedenini bilmiyordum ama bundan hiç hoşlanmıyordum.
Bir anda dayanamadım. "Ben sizin aradığınız kişi değilim." Sesim salonun içinde yankılandı. Herkes sustu. Bana sert bakan adamın yanında oturan çocuk başını kaldırıp bana baktı. Yüzündeki ifade bir anda değişmişti. "Hayır, Aurelya. Sen hep oydun." Bir an hiçbir şey anlamadım.
Aurelya?
Kaşlarımı çattım. Bana mı söylüyordu? Başka birinden bahsediyor olmalıydı. Çünkü benim adım Elva'ydı. Ben bunu biliyordum. En azından bildiğim tek şey buydu.
"Elva," dedim sertçe. Çocuk bir anda sustu. Gözlerimi ondan ayırmadan devam ettim. "Benim adım Elva." Birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra ellerini teslim olur gibi havaya kaldırıp hafifçe güldü. "Tamam, tamam." Bu kadar kolay kabul etmesi daha da sinirimi bozmuştu. Sanki söylediğim şeyin önemli olmadığını düşünüyordu.
Aurelya.
O isim zihnime takılıp kalmıştı. Bana neden öyle seslenmişti? Beni başka biriyle mi karıştırıyordu? Yoksa bu insanların hepsi benim bilmediğim bir şeyi mi biliyordu? Bu düşünceyi aklımdan uzaklaştırmaya çalıştım ama yapamadım. Çünkü bana baktıklarında yüzlerinde gördüğüm şey, basit bir yanlış anlaşılmadan çok daha fazlasıydı.
Bana nazik bakan adam bir anda konuşmaya başladı. "Elva..." Sesi diğerlerinden farklıydı. İçinde garip bir tereddüt vardı. Sanki söyleyeceği kelimeleri seçmeye çalışıyordu. "Sana nasıl anlatmam gerektiğini bilemediğim şeyler var, kızım." Kızım.
O kelimeyi duyduğum anda içimde bir şey koptu. Sandalyemde doğruldum ve ona baktım. "Benimle böyle konuşma." Adamın yüzündeki ifade değişti. Sanki söylediklerim onu incitmişti. Neden? Bunu anlamıyordum. Ben onu tanımıyordum. O da beni tanımıyor olmalıydı. Tanımadığı birinin ona böyle davranması neden bu kadar canını yakmıştı?
"Kızım..." diye tekrar etti.
"Ben sana kızım deme dedim!" Sesim salonun içinde yankılandı. Masadaki herkes sustu. Az önce birbirleriyle konuşan çocuklar bile susmuştu. Bir anda bütün gözler yeniden bana çevrilmişti. İçimdeki korku yeniden yükseldi ama bu kez geri adım atmadım. "Ben senin kızın değilim."
Sözler ağzımdan çıktığı anda adamın yüzündeki ifade tamamen değişti. Gözlerinde öyle bir acı belirdi ki, bir an ne yaptığımı sorguladım. Ama sonra kendime hatırlattım. Ben onu tanımıyordum. Benim kim olduğumu bile bilmiyordum. Öyleyse neden bana böyle davranıyordu?
Adam uzun süre sustu. Sonunda sadece ismimi söyledi. "Elva."
"Adımı söyle." Sesim bu kez daha sakindi ama hâlâ sertti.
Adam bana baktı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra gözlerini benden kaçırdı. Sanki bu kadar basit bir şeyi söylemek bile onun için zorlaşmıştı.
"Elva demeye alışkın değilim."
Bir an donup kaldım.
Ne?
Kaşlarımı çattım. "Ne demek o?"
Adam cevap vermedi.
"Elva demeye alışkın değilim ne demek?" Bu kez sesimdeki öfkenin yerini şaşkınlık almıştı. "Benim adım Elva."
Adam başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde yine o garip ifade vardı.
"Senin adın..."
Sustu.
Bekledim.
Masadaki herkes susmuştu. Kimse hareket etmiyordu. Sanki hepimiz aynı anda onun söyleyeceği şeyi bekliyorduk. İçimde garip bir huzursuzluk oluştu. Bir şey duyacağımı biliyordum. Ve nedense o şeyin hoşuma gitmeyeceğini hissediyordum.
Sonunda adam konuştu.
"Aurelya."
O ismi ikinci kez duyduğumda içimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissettim.
Başımı iki yana salladım.
"Hayır."
Adam bana bakmaya devam etti.
"Benim adım Elva."
"Aurelya."
"Hayır."
"Elva..."
"Benim adım Elva!" diye bağırdım. "Bana başka bir isimle seslenmeyi bırakın."
Masanın ucundaki sert bakışlı adam bana baktı. "Aurelya, sen..."
"Ben Aurelya değilim!"
Adam sustu.
Yanındaki çocuk ona baktı. "Aelthar."
Aelthar.
İlk kez ismini duymuştum.
Demek bana sert bakan adamın adı Aelthar'dı.
Aelthar'ın bakışları çocuğa döndü. "Ne?"
"Yeter."
Aelthar'ın yüzündeki ifade daha da sertleşti. "Sen karışma, Kaelion."
Kaelion.
Bana Aurelya diyen çocuk.
İsmini öğrendiğimde bir an ona baktım. Demek Kaelion'du. Kaelion ise Aelthar'a bakmaya devam etti. "Daha yeni geldi."
Aelthar soğuk bir sesle cevap verdi. "Bunun farkındayım."
"Öyleyse ona biraz zaman ver."
"Bu kadar kolay değil."
Kaelion'un bakışları sertleşti. "Senin için değil belki."
Aralarında oluşan sessizliği izlerken ne olduğunu anlamaya çalıştım. Aelthar'ın yüzünde öfke vardı ama Kaelion geri adım atmıyordu. Bu ikisinin birbirleriyle konuşma şeklinden, aralarında bir şeyler olduğunu anlamak zor değildi.
Ama ne olduğunu bilmiyordum.
Bilmiyordum.
Burada hiçbir şeyi bilmiyordum.
Tam o sırada sarışın çocuk, yani Vaelor olduğunu sonradan öğreneceğim çocuk, Kaelion'a bakarak konuştu. "Kaelion, bence biraz fazla ileri gidiyorsun."
Kaelion ona döndü. "Vaelor, sen karışmasan daha iyi."
"Ben sadece..."
"Vaelor."
Bu kez seslenen Veynar'dı. İsmini konuşmalarından öğrenmiştim. Veynar, Vaelor'a bakıp başını iki yana salladı. "Bence Kaelion haklı."
Vaelor kaşlarını kaldırdı. "Sen de mi?"
"Sen de az önce Aurelya dedin."
Vaelor bana baktı.
Sonra hemen bakışlarını kaçırdı.
İçimdeki huzursuzluk yeniden arttı.
Demek o da biliyordu.
Hepsi biliyordu.
Hepsi bana Aurelya diyordu.
Ben ise Elva'ydım.
Bunu tekrar tekrar kendime söylemek zorunda kalıyordum.
Elva.
Ben Elva'ydım.
Bana nazik bakan adamın gözleri yeniden üzerime çevrildi. Ona baktığımda hâlâ o garip ifadeyi görüyordum. Bu kez dayanamayıp sordum. "Siz neden bana böyle bakıyorsunuz?"
Adam cevap vermedi.
"Niye herkes bana başka biriymişim gibi davranıyor?"
Yine sustu.
"Ben sizin kızınız değilim," dedim. "Ben Aurelya değilim. Ben Elva'yım."
Adamın yüzünde acı dolu bir ifade oluştu.
"Elva..."
"Ne?"
Bir an gözlerimin içine baktı.
Sonra çok sakin bir sesle konuştu. "Sana bunu anlatmak sandığımdan daha zor."
"Benim için de kolay değil."
Bu kez ilk defa gerçekten sustu.
Ona baktım.
Neden bana iyi davranıyordu?
Neden beni görünce böyle bakıyordu?
Neden bana kızım diyordu?
Ve neden benim Elva olduğumu kabul ettiği hâlde, bana Elva demeye alışkın olmadığını söylüyordu?
Bunların hiçbirinin cevabını bilmiyordum.
Sonra gözlerim masanın diğer ucundaki kızıl saçlı kadına kaydı.
Nerithya.
Onun da bana baktığını fark ettim.
İlk kez göz göze geldiğimizde hissettiğim o garip duygu yeniden içime yayıldı. Bu kez daha farklıydı. Sanki o da benimle ilgili bir şey biliyordu. Sanki bana baktığında sadece bir yabancı görmüyordu.
Ama ben onun kim olduğunu bile bilmiyordum.
Bana nazik bakan adam onun adını söylemişti.
Nerithya.
Sonra Aelthar.
Kaelion.
Vaelor.
Veynar.
Geri kalanların isimlerini henüz bilmiyordum.
Ama hepsinin benim hakkımda bildiği bir şey vardı.
Benim bilmediğim bir şey.
Ve o şeyin adı...
Aurelya'ydı.
Başımı dik tuttum ve masadaki herkese baktım. "Şimdi bana gerçeği anlatacaksınız."
Kimse konuşmadı.
Bu kez sesimi yükseltmedim.
"Çünkü ben Elva'yım. Bunu değiştiremezsiniz."
Tharion'un, yani bana nazik bakan adamın gözleri dolu dolu oldu ama bakışlarını benden ayırmadı.
"Hayır," dedi sonunda. "Değiştiremeyiz."
Bir an sustu.
Sonra çok daha alçak bir sesle ekledi.
"Ama senin bilmediğin bazı şeyler var, Elva."
İçimdeki bütün huzursuzluk yeniden büyüdü.
"Ne gibi?"
Tharion cevap vermeden önce masadaki diğerlerine baktı.
Sanki söyleyeceği şeyin herkes için aynı derecede ağır olduğunu biliyordu.
Sonra tekrar bana döndü.
"Senin kim olduğunu sandığından çok daha fazla kişi biliyor."
Kaşlarımı çattım.
"Ben kim olduğumu biliyorum."
Tharion'un bakışları yumuşadı.
"Keşke bu kadar kolay olsaydı."
Bu cümleyle birlikte içimdeki bütün korku yeniden geri döndü.
Çünkü ilk defa, burada bulunan on bir kişinin benden bir şey sakladığını değil, benim kendimden bir şey saklıyor olabileceğimi düşündüm.
Ve bu düşünce, duyduğum Aurelya isminden çok daha korkunçtu.
diye kendi kendime söylenirken Tharion'un az önce söylediği cümle yeniden aklıma geldi. "Keşke bu kadar kolay olsaydı."
Bir anda içimde biriken her şey patladı.
"Ne kolay olsaydı diye bağırdım, neden bahsediyorsunuz siz? Siz hepiniz delirmişsiniz! Beni kaçırıp karşıma geçiyorsunuz, sonra da bana Aurelya diyorsunuz. O kim ya? Ben Elva'yım! Bu zamana kadar Elva olarak geldim, en başında da Elva'ydım, sonunda da Elva olacağım! Bunu kabul edin! En kısa zamanda buradan gideceğim. En kısa zamanda bu lanet yerden kurtulacağım!"
Sesim salonun içinde yankılandı.
Kimse konuşmadı.
Herkes susmuştu.
O an düşüncelerini okuyabilmeyi ne kadar çok isterdim. Karşımda oturan on bir kişinin zihninde neler dönüyordu? Benim hakkımda ne düşünüyorlardı? Bana neden böyle bakıyorlardı? Neden birinin gözlerinde şaşkınlık, diğerinin gözlerinde öfke, bir başkasının gözlerinde ise sanki yıllardır taşıdığı bir acı vardı?
Keşke hepsinin aklından geçenleri duyabilseydim.
Belki o zaman ne olduğunu anlardım.
Belki de anlamazdım.
Artık hiçbir şeyden emin değildim.
Oturduğum yerden bir anda ayağa kalktım. Sandalyem arkamda devrilip yere çarptı ama dönüp bakmadım bile. Yanından hızla geçip kapıya yöneldim. Birinin bana seslendiğini duydum mu, bilmiyordum. Belki biri adımı söyledi. Belki de kimse söylemedi.
Umurumda değildi.
Kapıyı açıp dışarı çıktım.
Bu lanet sarayda nereye gideceğimi bilmiyordum. Zaten buraya geldiğimden beri bildiğim hiçbir şey yoktu. O yüzden karşıma çıkan ilk koridora girdim.
Adımlarımı hızlandırdım.
Sadece uzaklaşmak istiyordum.
Onlardan.
Sorularımdan.
Aurelya isminden.
Ve özellikle de o masada bana bakan insanlardan.
Bir süre sonra adımlarım yavaşladı.
Ağlamak istiyordum.
Sadece ağlamak.
Şu an anneme o kadar çok ihtiyacım vardı ki...
Bunu düşünür düşünmez boğazım düğümlendi.
Annem burada olsaydı ne yapardı?
Muhtemelen bana sarılırdı.
Bana her şeyin düzeleceğini söylerdi.
Belki de ben ona sarılır, hiçbir şey sormadan ağlardım.
Ama annem burada değildi.
Ben de neredeyse hiçbir şey bilmediğim bir sarayda, tanımadığım insanların arasında tek başımaydım.
Karşıma çıkan kapılardan birinin bir odaya açıldığını düşündüm. Elimi kapı koluna uzatıp kapıyı açtım.
İçeri girdim.
Etrafıma bile bakmadım.
Kapıyı arkamdan kapattığım anda dizlerimin üzerine çöktüm ve ağlamaya başladım.
Burada tek olduğumu düşünüyordum.
Kimsenin beni görmediğini sanıyordum.
Bu yüzden kendimi tutmaya çalıştım ama gözyaşlarımı durduramıyordum.
Bağırarak ağlamak istiyordum.
İçimde ne varsa dışarı atmak istiyordum.
Ama yapamazdım.
Beni duyarlarsa korktuğumu anlarlardı.
Zayıf olduğumu düşünürlerdi.
Ben de sessizce ağladım.
Ne kadar süre öyle kaldığımı bilmiyordum.
Bir süre sonra gözyaşlarım kendiliğinden duruldu. Burnumu çekip ellerimle yüzümü sildim ve ilk kez bulunduğum yere baktım.
Kütüphaneydi.
Gözlerim raflarda sıralanan kitaplara takıldı.
Yüzlerce kitap vardı.
Belki binlerce.
Ayağa kalktım.
Belki de burada bir cevap bulabilirdim.
Belki bu sarayın, bu dünyanın, bu insanların ne olduğunu anlatan bir kitap vardı.
Belki buradan çıkmanın bir yolu bile yazıyordu.
Bütün bu insanların bana anlatmadığı şeyleri kitaplar anlatabilirdi.
En azından kitapların bana yalan söylemek için bir nedeni yoktu.
Rafların arasında dolaşmaya başladım.
Sabah olduğundan beri doğru düzgün hiçbir şey yememiştim. Ayağa kalktığımda başım döndü ve birkaç saniye olduğum yerde durmak zorunda kaldım.
"Harika," diye mırıldandım. "Şimdi bir de bayılmayayım."
Baş dönmem geçince kitaplara bakmaya devam ettim.
Birini aldım.
Anlayamadım.
Başka birini aldım.
O da aynı şekildeydi.
Üçüncü.
Dördüncü.
Beşinci.
Hiçbirini okuyamıyordum.
Sonunda bir masanın başına oturdum ve önüme aldığım kitabın sayfalarını çevirmeye başladım.
Yaklaşık bir saat sonra hâlâ aynı kitabın başındaydım.
Elimdeki kitabın sayfalarına öyle dalmıştım ki, arkamdan gelen ayak seslerini ancak bana yaklaştığında fark ettim.
Başımı kaldırmadım.
Kim olduğunu tahmin edebiliyordum.
Biri karşıma oturdu.
Birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra Kaelion'un sesini duydum.
"Elva."
Cevap vermedim.
Kitabı kaldırıp ona doğru uzattım.
"Bu hangi dil?"
Kaelion kitaba baktı.
"Anlamıyor musun?"
"Bir saattir yüzlerce kitaba baktım. Hiçbirini okuyamıyorum."
Kaelion kitabı elimden aldı.
"Yardım edebilirim."
Ona baktım.
"Nasıl?"
Kaelion elini uzattı.
Bir an ne yapacağını anlamadım.
Sonra ben de elimi uzattım.
Kaelion'un parmakları elimin üzerine kapandı.
Bir anda garip bir sıcaklık hissettim.
"Ne yapıyorsun?"
"Cevabını istiyorsan biraz sessiz kal."
"Ben..."
"Elva."
Sesindeki sakinlik beni susturdu.
Kaelion birkaç kelime fısıldadı.
Ne söylediğini anlamadım.
Sonra elimi bıraktı.
Kaşlarımı çatarak kitabın sayfasına baktım.
Ve...
Okuyabiliyordum.
Gözlerim büyüdü.
Az önce hiçbir anlam ifade etmeyen işaretler, şimdi anlamlı kelimelere dönüşmüştü.
Bir an nefesimi tuttum.
Bu mümkün değildi.
Kaelion'a baktım.
O ise sadece beni izliyordu.
Ben hemen önüme döndüm.
"Teşekkür etmeyecek misin?"
Başımı kaldırmadan elimdeki kitabı kapattım.
"Hayır."
Kaelion'un kaşları çatıldı.
"Hayır mı?"
"Hayır."
"Elva..."
"Beni buraya zorla getirdin. Sonra da bana bir büyü yaptın. Bunun için sana teşekkür etmeyeceğim."
Kaelion birkaç saniye sustu.
Sonra sakin bir şekilde konuştu.
"Seni buraya ben getirmedim."
Başımı ona çevirdim.
"Ne?"
"Seni buraya ben getirmedim."
"Benimle dalga geçme."
"Geçmiyorum."
"Sen de onların tarafındasın."
"Elva."
"Ne?"
Kaelion gözlerimin içine baktı.
"Ben seni buraya getirmedim."
Bir an sustum.
Sonra gözlerimi kıstım.
"Öyleyse kim getirdi?"
Kaelion cevap vermedi.
"Bak, yine aynı şey."
"Ne?"
"Yine susuyorsun."
Kaelion başını hafifçe yana eğdi.
"Çünkü sana söyleyebileceğim her şeyi söylemem gerektiğini düşünmüyorum."
"Harika. Siz gerçekten mükemmel bir ailesiniz."
Kaelion'un yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.
"Aile mi?"
"Ne?"
"Az önce aile dedin."
"Öyle bir şey demedim."
"Dedim."
"Hayır."
Kaelion'un dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Dedim."
"Sen gerçekten sinir bozucusun."
"Sen de."
Ona sertçe baktım.
Kaelion birkaç saniye sonra yeniden ciddileşti.
"Ama bir konuda haklısın."
"Neymiş?"
"En başından beri buraya ait olduğunu söyledim."
"Ben de sana inanmadığımı söyledim."
"Elva..."
"Ben buraya ait değilim."
Kaelion'un bakışları değişti.
"Sen bunu neye dayanarak söylüyorsun?"
"Çünkü biliyorum."
"Nasıl?"
"Çünkü benim evim Dünya'da."
Kaelion sustu.
"Annem orada."
Sesim fark etmeden yumuşamıştı.
"Babam orada."
Kaelion'un yüzünü izledim.
"Benim hayatım orada."
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Sonra Kaelion sessizce, "Biliyorum," dedi.
Kaşlarımı çattım.
"Neyi biliyorsun?"
"Hiçbir şey."
"Hayır. Az önce biliyorum dedin."
Kaelion bana baktı.
"Senin için Dünya'nın gerçek olduğunu biliyorum."
Bu cevabı beklemiyordum.
"Ne demek bu?"
"Sen orada büyüdün."
"Sen bunu nereden biliyorsun?"
Kaelion cevap vermedi.
Yine aynı şey.
Yine susuyordu.
"Sen de onlar gibisin."
Kaelion'un yüzündeki ifade değişti.
"Ben sana yalan söylemedim."
"Bana her şeyi söylememen yalan söylemediğin anlamına gelmez."
"Belki de bazı şeyleri öğrenmenin zamanı değildir."
"Ben ne zaman öğreneceğime kendim karar veririm."
Kaelion bana baktı.
Sonra hafifçe gülümsedi.
"İşte bu yüzden seni tanıdığımı düşünüyorum."
"Sen beni tanımıyorsun."
"Belki sandığından daha fazla tanıyorum."
"Ben sizi tanımıyorum."
"Biliyorum."
"Ve size inanmıyorum."
Kaelion'un gözlerinde o garip yıldızlar yeniden belirginleşti.
İlk gördüğümde bunun sadece ışığın bir oyunu olduğunu düşünmüştüm.
Ama şimdi...
Şimdi gözlerinin içinde gerçekten yıldızlar vardı.
Yine de bu, düşüncelerimi değiştirmedi.
"Ben size inanmıyorum," dedim. "Hiçbirinize. O masadakilere de sana da."
Kaelion sanki bunu zaten biliyormuş gibi bana baktı.
"Dualarını duymuyordum zaten."
Bir an sustum.
"Ne?"
"Senin bana inanmanı beklemiyordum."
"Neden?"
"Çünkü sen hiçbir zaman inanmamıştın."
Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu.
Kaelion'un yüzüne baktım.
"Ne dedin?"
Kaelion cevap vermedi.
Ayağa kalktım.
"Benim tanrılara inanmadığımı nereden biliyorsun?"
Kaelion da yavaşça ayağa kalktı.
"Çünkü sen..."
Sustu.
"Çünkü ben ne?"
Kaelion gözlerimin içine baktı.
Bu kez yüzündeki o rahat ifade tamamen kaybolmuştu.
"Çünkü sen eskiden de inanmıyordun."
İçimde buz gibi bir şey yayıldı.
Bir adım geriye çekildim.
"Sen..."
Sesim çıkmadı.
Kaelion'a bakmaya devam ettim.
Bunu nereden biliyordu?
Benim inancımı nereden biliyordu?
Benim Dünya'daki hayatımı nereden biliyordu?
Ve daha önemlisi...
Beni gerçekten tanıyor muydu?
"Sen benim hakkımda ne biliyorsun?"
Kaelion cevap vermedi.
Bu kez ona doğru bir adım attım.
"Kaelion."
Gözleri benim gözlerimdeydi.
"Ne biliyorsun?"
"Elva..."
"Hayır. Bu kez susma."
"Şu anda sana anlatamam."
"Anlatamazsın mı, anlatmak mı istemiyorsun?"
Kaelion'un çenesi gerildi.
"İkisi de."
Ona uzun uzun baktım.
Sonra elimdeki kitabı masanın üzerine bıraktım.
"Öyleyse git."
Kaelion şaşırdı.
"Ne?"
"Git."
"Elva..."
"Git dedim."
"Burada yalnız kalmamalısın."
"Seninle birlikte olmaktan daha iyi."
Kaelion birkaç saniye bana baktı.
Sonra başını hafifçe eğdi.
"Peki."
Dönüp gitmesini bekledim.
Ama kapıya doğru ilerlerken durdu.
Arkasını dönmeden konuştu.
"Yalnız değilsin, Elva."
Gözlerimi kapattım.
"Ben yalnızım."
"Hayır."
"Sen bunu bilemezsin."
Kaelion bu kez arkasını dönüp bana baktı.
"Belki de biliyorum."
Sonra kapıyı açıp çıktı.
Kütüphanede yeniden yalnız kaldım.
Elimdeki kitaba baktım.
Az önce okumayı öğrendiğim sayfalar artık gözümün önünde anlamsızlaşıyordu.
Çünkü aklımda tek bir cümle vardı.
Sen eskiden de inanmıyordun.
Kaelion bunu nereden biliyordu?
Benim hakkımda daha ne biliyordu?
Ve neden herkes bana Aurelya diyordu?
Kitabı kapattım.
Başımı ellerimin arasına aldım.
Ben sadece eve dönmek istiyordum.
Annemin yanına.
Kendi odama.
Kendi hayatıma.
Ama ilk defa, bütün bunların düşündüğümden çok daha büyük bir şeyin başlangıcı olabileceğinden korktum.
Ve bu kez korkumu kimseye göstermem gereken bir yer yoktu.
Çünkü kütüphanede gerçekten yalnızdım.
En azından ben öyle sanıyordum.

4100 kelime daha ne yapabilirimm YANİ DİKKATİNİZİ CEKMEK İCİN NE YAPABİLİRİM