5. bölüm · ALEV'İN YANGINI

5. Bölüm - 3 CESET

Rumeysa Turhan

RÜYA ALCAY -
İsmi güzel olup kaderi iyi olamayanlardanım.
Yüzü güzel olup şansı olmayanlardanım.
Ben aslında kendimi soyutladığım toplumun ta kendisiyim ama bunu bile içten içe inkâr ediyorum.
Ben Rüya Alcay, Şahinler Çetesinin lideri olan Necip Alcay'ın kızıyım.
Beş yıl önce bir perşembe gecesi yağmurlu havada intihar girişiminda bulundum ama başaramadım.
Başarısızlığım korkudan değildi, bilincim kapanırken kurtarılışımdı.
O gece intihar girişiminde bulunmadan iki saat öncesinde babam Necip Alcay'ın bana söyledikleri yüzünden hayatıma son vermek istedim hemde sonsuza kadar.
Merhametsiz bir babanın kendine merhametsiz olan o kızdım ben. On altı yaşındaydım.
On altı.
Babama " Annem nerede baba?" Dediğim gecedeydim.
Onun odasındaydım.
Arkasındaki kırmızı perdeden dışardaki ay ışığı içeriye kırmızı bir ışık havası yayıyordu. Her zaman tek takılırdı ve asla rahatsız edilmek istemezdi ama bir kez olsun onunla konuşmak istedim.
Bir kez olsun babamla konuşmak istemiştim.
Oturduğu masanın önünde durmuş sağ elimin etini baş parmağımla oyuyordum bana mesafeyi hatırlatmak isteyen babamın bakışları karşısında.
Sorumla beraber kaşlarını çattığında odanın daha karanlık bir havada olduğunu hissetmiştim.
Ayağa kalkıp öyle bir kuvvetle iki elini masaya vurmuştu ki korkudan başım önüme eğilmişti.
" Rüya ! "
Bu sefer korkudandı başımın titremesi.
Sesindeki yükseklikti benim atlamak istediğim o tepe.
Tekrar yerine oturduğunda bu sefer istifini hiç bozmak istemiyormuş gibi üstündeki takımın kravatını düzeltti.
" Bana baba deme demiştim. Unuttun sanırım," dedi beni süzerken ama en çok da yüzümdeki korkuda takılıydı bakışları.
" Ama," dediğimde tereddütle " herkesin içinde deme demiştin. Kimse yok ki burada."
Kendimi hergün daha ne kadar dipteymiş gibi hissedebilirim derken tekrar oluyordu.
Babam beni hiç sevmemişti.
Necip Alcay asla Rüya Alcay'ı sevmedi.
Şimdi yirmi iki yaşında hala babasının sözünden çıkamayan o kızın adıydı Rüya Alcay.
Rüya Alcay, yani ben, babamın hiç başını okşamadığı ama sevsin diye herşeyi yapabilen o kızım.
İşte o gün o yağmur ve ayın aydınlatabildiği kadar ışıkta gördüm bana el uzatan ama babamın nefret ettiği o kızı, Alev Devrim'i.
Babası Volkan Devrim yıllarca çete liderlerimiz olan babam Necip Alcay, Ferman'ın babası Sarp Akıncı ve Tuna'nın babası olan Tarık Balcı ile hep beraber bu işe giriştiler ama hiç kimse onun bir polis olduğunu bilmiyordu.
Şimdi yirmi ikinci yaşındayım. Volkan Devrim'in kızını elimizden kaçıralı beş yıl geçmişti.
Şimdi lüks bir binanın en pahalı dairesinde bana balkonumdan tüm binaları küçük gösteren o manzaraya karşı elimde tuttuğum bir fincan kahve ile sorguluyorum hayatımı, geçmişimi ve yaşamadığım geçmişimi.
Yanımdaki sandalyede oturmuş küçük Rüya var ama o kadar zayıf ki insanlar hep ona hasta muamelesi yapmış.
Sarı saçları bir kere bile taranmamış o kız var sağımda.
Sol tarafta kalan ben yani benim saçlarım kendi tarafımdan saçlarını tarayan ellerim vardı.
Herkes bir kere olsun yüzleşirdi küçüklüğüyle ve yalnız kaldığım her zaman o gelirdi yanıma sanki yalnızlığın ne kadar kötü olduğunu bilirmiş gibi.
O gece Alev beni tanımadan nasıl elini benim gibi bir kıza uzatabildi?
Onun babasını öldüren o adamın kızına nasıl yardım etmek istedi ki. Acaba bilseydi yine elini uzatır mıydı bana doğru?
O güçlü bir kız olmalı, sonuçta kimsesiz olmak zordur.
Kimsesiz hissetmek daha da zordur.
Çektiğim dizimin karnımda tuttuğum o fincandan burnuma kadar gelen o kahve dumanını çekiyorum ciğerime.
Kahve.
Sadece kahve diyenler bilmez tadını.
Ayran ayırır kahve birleştirir insanları ve kahve öyle birşey ki huzurun onda hissederim her zaman.
Çay kalabalığın içeceğidir ama kahve yalnızların durağıdır.
Ben şuan o durakta dinleniyorum.
Kahvemden bir yudum almak için dudaklarıma doğru kaldırdığımda gözlerimi kapattım ve " Seni bir gün yalnızlar durağında değil sevildiğim bir masada içmek istiyorum," dedikten sonra yudumlayıp tekrar karnımda tuttum.
Manzaramdan gece olduğu için binaların açık olan ışıkları bana gökteki yıldızları anımsattı ama tek fark yerdekiler gökteki yıldızları izler.
Yukardakiler ise sadece ölürse düşer gider bilinmeyen duraklara.
İnsan hayatı da bilinmezliği izlemek istesede bir şekilde kayıp gideriz, hep olduğu gibi.
Titreşim hissettiğimde fincanımı önümde duran sehpaya eğilerek bıraktığımda telefonumu elime aldım ve bir cevapsız çağrının Ferman'dan geldiğini gördüm.
Telefonu açtığımda mesaj da atmıştı.

FERMAN ;
Kapıyı aç Rüya. Konuşmak istiyorum.

Mesajı okuduktan sonra kapımın çalınmasını işittim.
Üst üste vuruyordu.
Hızlı adımlarla balkondan çıkıp kapıya doğru ilerlediğimde kilitleri kaldırıp kapıyı açtığımda onu gördüm.
Ferman Akıncı.
Üstü başı dağınık gömleğinin ilk üç düğmesi açık şekilde karşımda duruyordu.
Beni kenara itip içeri girdiğinde anlamayan gözlerim hala üzerindeyken nefes verip kapıyı tekrar kapattım.
Kilitledikten sonra onun peşinden önce salon ardından koridordan geçip oturduğun balkona yöneldik.
Geniş balkonuma girdiğimizde sehpaya bıraktığım kahvemin dumanı hala havaya doğru karışmaya devam ediyordu.
Ferman yerinde duramayarak bir öne bir geriye elini anlına katarken bir derdi olduğunu anladım ve tekrar yerime oturdum.
" Saat gece 3:00 umarım farkındasındır ve dönüp durmayı keser misin başım dönüyor."
Beni dinlemeden dönüp durmaya devam etti bir süre.
Adımları durduğunda bana doğru döndü.
" Onu buldum ve elimden kaçırdım ! " Dedi sinirle ama ben hiçbir şey anlamamıştım.
" Kimi? Anlamıyorum," dedim ondan gözlerimi ayırıp binaları izlerken.
Yanıma doğru yaklaştığında etrafına yaydığı gerginliği iliklerime kadar hissettim.
" Alev, " dedi dişlerinin arasından " kaçtı adamlarımdan Rüya."
Şaşkınlıkla başım ona döndüğünde ayağa kalktım.
" Alev yaşıyor muymuş? " Sesimdeki şaşkınlığı göz ardı etti.
" Yaşıyor ama yanında biri var. Siyah kar maskeli uzun boylu cüsseli bir adam. O adam ona yardım etmiş olmalı," dediğinde elini balkon demirlerine yaslayıp başını önüne eğdiğinde tekrar başlıyordu.
Yalanlarıma inandırdığım kızla tekrar yüz yüze gelecektik demek oluyordu bu.
" Adamı boşver de Alev'i nasıl buldun onu anlat. "
" Zaten izindeydik ama sanki bir şeytan ona görünmezlik pelerini takmış da ortalarda görünmüyor gibiydi. Onu adamlarımızdan biri trafikte motoruyla görmüş. Kaskını takmadığı bir anda hemde."
Bana doğru döndüğünde anlamadığım bir tebessüm kondu dudaklarına.
" Ve güzelleşmiş," genişledi tebessümü " hemde çok güzelleşmiş."
" Bunun bir önemi yok. Artık tek hedefimize yani onu bu sefer iyi rolünü kullanmadan babalarımıza teslim edip varisliğimizi ellerimizin arasına almaya odaklanmaya başlamalıyız ve merak etme şahinler her sokakta her dükkanda vardır. Onu mutlaka tekrar bulacağız," net sözlerimde ona net amacımızı anlattım ama gözleri fincana doğru kaydı.
İzledi bir süre soğumaya başlayan kahvemi.
" Çetemizin bir kuralı vardır. O da kim bu çeteden kan taşırsa o kişinin mutlaka öleceğidir," bakışlarını bana çevirdi " ve zamanı gelince bizde gideceğiz, tıpkı Volkan Devrim gibi," dediğinde kaşlarım çatıldı.
Elimi anlamayarak havaya kaldırdım.
" Nasıl yani Volkan Devrim sadece polis değil miydi?"
" Volkan Devrim bir zamanlar çeteye sızdıktan sonra o da babalarımız gibi olmak zorunda kaldı, yani satıcı oldu. Satıcı olduğu konumda çok yükseldi ve babalarımız ona o kadar çok güvendi ki tüm sırları ortak oldu."
Kaşları çatıldığında tebessümü silindi.
" Volkan Devrim yani hain, bu çetede adı geçenlerden ve ölmeye mahkum olanlardan sadece biri oldu ama bizde çok iz bıraktı. Bilgiler sızdırıldıktan sonra başarısız geçirdiği opersyondan sağ çıkamadı ve babamız tarafından öldürüldü. Bunu zaten biliyorsun."
" Peki Alev neden bu kadar değerli? Onu bu sefer yakalayıp babalarımızın önüme atsak bile ellerine ne geçecek?"
Sorduğum soru en çok da benim aklımı karıştırdı çünkü Ferman herşeyi biliyordu.
" Volkan Devrim gizlice tüm önemli madde formüllerini çaldı ve sahteleri ile değiştirdiği için o öldükten sonra yıllarca sahte ürün kalitesizliği yüzünden müşterilerimiz bizi yavaş yavaş terk etti. Bizde kendi siyah haplarımızı ürettik ama hala orjinal maddeye ihtiyacımız var ve nerede olduğunun şifreside Alev'in dövmesinde saklı."
Alev'in dövmesi.
Asla göremediğim o dövme.
" O gün, onu karavana getirdiğin akşam dövmesi vardı biliyorum ama ben hiç göremedim. O dövmeyi ona kim yaptı?"
Sorumla beraber tekrar arkasını dönüp demirlere tutunduğunda bu sefer sertçe tutundu.
" İkiniz baygınken araba ile sizi Tuna'nın karavanına götürüyordum ama biri yolumu kesti," dedi.
Şaşırarak " Kim? " Diye sorduğumda elini demire vurarak " Kanzer," dedi.
" Kanzer mi? Sen iyice saçmaladın. O öleli çok oluyor. Tarık Balcı onu paramparça etmişti yüzü tanınmaz halde ve onu denize atmıştı. Unuttun mu?"
Bana başını çevirdiğinde derin bir nefes verdi.
" Ölmemiş, o yaşıyor ve eğer Alev'e herşeyi anlatırsa bir ihtimal ipimizin ucu yanabilir."
Sesindeki tını öyle derindi ki ölmemesini bizim ölümümüze bağlamıştı resmen.
Şaşkınlığım asla son bulmadı ve inanamayarak etrafa bakınsamda ne diyeceğimi bilemedim. Ama Ferman konuşmaya devam etmek istercesine yanımda oturduğunda aralık olan dudaklarım kapandı ve sadece ona odaklandı.
" Alev sıradan biri değil artık. O tıpkı babası gibi polis olmuş ve bu işimizi sandığımızdan daha da zorlaştıracağa benziyor," elimle onum sözünü kestiğimde bana döndü bakışları.
" Anlamıyorum. Kanzer öldü biliyorum ve senin o gece yolunu kestiğinin haberini alıyorum şimdi ve bana şuan bunları zaten biliyormuşum gibi anlatıyorsun. Bana bilmek istediğim şeyi söyle Ferman," dedim ismini bastırarak söylerken.
" Ne bilmek istiyirsun?"
" Senin yolunu kestikten sonra ne oldu? "
Ellerini dizine koydu.
" Silah çekti ve kabzasıyla başımın arkasına vurduğunda bayılmıştım. Bir hamle yapsaydım ölme riskim çok yüksekti. Uyandığımda radyoya baktım ve yarım saat geçtiğini gördüm ama Alev aynı şekilde yan tarafımda uyumaya devam ediyordu."
" Yani Kanzer o yarım saat içinde dövmeyi yaptırdıya mı getiriyorsun Ferman? Ama bu mümkün değil."
Yarım saatte nasıl dövmeyi yapabilirdi diye düşündüğümde tekrar sözünü kestim.
" Ben dövme olduğunu biliyordum ama ne dövmesi olduğunu bilemeden o aptal kafamla ona damgalandık demiştim. Benim yüzümden kız gerildi ve kaçtı."
Son dediklerimden sonra Ferman Alev'in asıl kaçma nedenini ve beş yıl boyunca onu aramak zorunda kalışını benim iki dudağımın arasından çıkanları duyduktan sonra öğrenmişti.
Kaşlarını çatarak " Senin yüzünden miydi yani?" Diyerek ayağa kalktığında sehpaya sert bir tekme attı. " Senin yüzünden beş yıldır arıyordum demek! "
Fincanım tuzla buz olurken sesin şiddeti kulaklarımı kapatmama sebep olduğunda yakamdan tutup beni ayağa kaldırdı.
O kadar sert bakıyordu ki bakışlarında ezilmeye başlamıştım. " Dua et de elimize geçsin daha çok geç olmadan. Dua et de Kanzer'i bu sefer bitirelim daha ikisi bir olup bizi bitirmeden. Anladın mı?"
Yakamı daha çok kavradığında " Anladım, evet anladım bırak," deyiverdim geçiştirircesine ama bende kaçacağını düşünememiştim. Herşey sanki benim elimdeymiş gibi sinirli bakışlarını üzerimde gezdirmesi beni de sinirlendirmişti. Omuzlarından iteklediğimde sıcak kahve ayaklarımı ıslattı.
Porselen parçaları ve soğumuş kahvemin üstüne basışlarım tıpkı vicdansız rollerim gibiydi.
İstemesemde ayaklarımdan tutar hissettirirdi kendini, geçmişimdeki eli nereye gitse dökülüp kırılan o kızı hissettirirdi.
" Bana rol yapmamı sen söyledin ! Sen söylesin Ferman, sen söyledin." Kalbim hızlı atmaya başladı.
Hala etrafına gergin enerjiyi yayıp dururken gözlerimden ayırmıyordu bakışlarını.
Ellerini cebine kattığında çenesini hafif kaldırdı ve tepeden bakar gibi bir duruşa geçtiğinde " Seni karavanda bekliyordum," dedi burnundan nefes verip " o aptal çatının üstünde ne bok yemek üzereysen planın parçası olmalıydı ki bu vaziyeti daha da inandırıcı kıldı. Hayatında ilk defa doğru bir şey yaptın," dedi umursamayarak.
Son söyledikleri ağırıma gitti çünkü intihar girişimim asla planın bir parçası değildi, o an gerçekti.
Ben gerçektim. Atlayacaktım ama atlayamadım.
Annemin terk edişi gibi terk etmek istedim bu hayatı ama bu sonsuza kadar süremedi.
Kaşlarım çatıldığında " Beni sen kurtardın, taşıdın karavana götürdün Ferman," diyebildim.
Son sözlerime karşı kahkaha attığında anlamayarak baktım suratına, aralık kaldı dudaklarım.
Başını iki yana salladı. " Alev'i de Yiğit'in elinden aldım güya rolden ama sana yaptığım yardımla ona yaptığım yardım arasında bir fark var Rüya," dediğinde yanıma yaklaştı ve tam önümde durup işaret parmağını kalbimin sol kısmına vurdu. " Sana plan için yardım ettim ama Alev'e plan işlesin diye ve yardım ederken de Alev'in ne kadar muhteşem biri olduğunu bilmedim." Daha sert vurdu. " Seninle onun arasındaki farklar çok ama bir tane daha söylemek istiyorum. O kız çok güçlü bir kadın olarak ölecek ama sen," hafifçe vurdu " güçsüz öleceksin," dedi.
Nefes alışlarım yavaşladı.
Gözlerim doldu çünkü karşımda bana ne olduğumu söyleyen adam bir zamanlar arkadaşımdı, çocukluk arkadaşımdı ve sırdaşımdı.
Önceden insandı gözümde ama güçsüz ölüceksin deyişi gözümde kalan en ufak değerini tuzla buz etti, tıpkı kırılmasını istemediğim en sevdiğim kahve fincanım gibi.
" Ferman," dediğimde elimle anlımı ovuşturdum. " Siktir git dairemden. Hemen siktir olup git karşımdan."
" Yalnızsın kızım sen yalnız, doğruları benden duyacaksın Tuna sana asla bunları söylemezdi. İkimizde biliyoruz o sana aşık," dediğinde gözlerimi açarak izledim onu " ama sen o kadar kör ve salaksın ki fark edemedin değil mi? "
Üstüme daha çok geliyordu.
Dayanmadım.
" İnsan değilsin sen, sen, insan değilsin."
Sustu. Elleri cebinde beni izlemeye devam ettiğinde konuşmaya devam ettim. " O kız seni asla sevmeyecek. Çünkü sen insan değilsin, o başkasını sevecek. Eminim," son söylediğimle ellerini cebinden çıkarttı.
Kaşlarını kaldırdığında bana alay edercesine baktı.
" Aşk? Aşk aptallar içindir. Alev'e asla aşık olmadım sadece arzuluyorum."
Başımı iki yana salladım gözlerim dolmaya başladığında.
" Sen, takıntılı bir hastasın. Sen onun annesini astın. Annesini astın sen. Utanmadan nasıl Alev'i isteyebilirsin? Sen nasıl bir yaratıksın?"
Yutkunamadım bile.
Bu kadarı bana bile ağır gelirken Alev annesini o tavanda gördüğünde neler hissetmiştir diye düşününce dolan gözlerimden yaş döküldü yanağıma ve ordan da hayatım gibi kaydı aşağıya doğru.
Hiç acımadı bile kadına çünkü plan buydu, öldürmesi gerekiyormuş. Anneler ölmemeliydi. Anneler hep yaşamalıydı.
Ferman annesini küçük yaşta kaybetmişti o zamanlar çok küçüktü ve biz beraber resim çizerken ben annemi çizemiyordum çünkü o küçük yaşta bile yanımıza gelmeyeceğinin bilincinde bir çocuktum ama Ferman hep annesini anar ve çizerdi. Bir zamanlar insandı.
Şimdi baktığım gözler hiç de kalbi olan bir insana benzemiyordu.
" Ben senin gibi değilim," çıktı ağzımdan bir anda ve Ferman ne için dediğimi bu sefer anlamadığı için bir kaşını kaldırarak baktı.
" Nasıl olmak istiyormuşsun sen? Söyle de bilelim."
Umursamaz tavrı soruşunda bile netti ve arkasında kalan sandalyeye oturduğunda ellerini göğsünde birleştirdi.
" Sen acı çektirdiğin, annesini öldürdüğün ve yalanlar söylediğin o kızı istiyorsun ama ben bunu Tuna'ya hiç yapmadım," bakışlarından daha fazla dinlemek istediğini gördüğümde devam ettim. " Belki bir gün, Tuna ile beraber evleneceğiz ve sen bunu hiç göremeyeceksin. Belki de bizden önce ölürsün. Kim bilir?"
" Ben? Sizden önce ölmek mi?" Kahkaha attı. " Ben olmadan asıl siz ölürsünüz," dalga geçer gibi bir ifade takındı. " Evlilik mi? İyice yalnızlıktan kafayı yemişsin. Çetede aşk olmaz, hayal olmaz ve aile kavramımız bile yokken ne evliliği Rüya? Sana cidden üzülüyorum," döküldü dudaklarından.
Tuna bana aşık.
Bende onu seviyorum.
Ferman dediklerimi dinledi ama alaya aldığı için bu planımı sabote etmek için asla uğraşmayacak diye düşündüm.
" Buraya geldin ve Alev'in yaşadığını söyledin. Şimdi bunu neden anlattığının açıklamasını yap ve git Ferman."
Sonunda konumuza dönmüştük.
Asıl konumuzdu Alev Devrim.
Ferman usulca ayağa kalktı ve derin bir nefes alıp verdiğinde bana düşecek eylemi merak ettim.
" Açelya Kumru'yu biliyor muydun?"
Yüzümü ekşiterek başımı iki yana salladım. " Tanıdık gelmiyor ismi."
" Senin gittiğin modellik şirketinde çalışıyor, onunla arkadaş olacaksın. Ona yakın olacaksın," dedi.
" Amaç? Neden o kızla arkadaş olacağım?"
" Çünkü kendisi bir polis."
" Ee? "
" Alev'in ekip arkadaşı," dediğinde gözlerim açıldı." Hatta tek kız kankası Açelya Kumru."
Gözlerimle etrafa bakarken önümdeki sandalyeye oturup ayaklarımın ıslanışını umursamadım. Şaşkınlığımın üstüne daha ne olabilir derken bir tane daha ekleniyordu.
" Alev bir," sözümü kesti.
" Polis. Tıpkı babası gibi bir polis olmuş."
Giydiğim swetin iplerini çekiştirirken aklıma Volkan Devrim'in ölüşü geldi ve o yüzü.
" Bir insan neden polis olur bilir misin Rüya? Seni bilgilendirmeme izin ver."
Bakışlarım ona döndü. " İntikam için," dedim.
" İntikam için," dedi beni gözleri ile onaylayarak.
Sandalyenin kol kısımlarını tuttuğumda aklımdaki sorular tek tek yanıtlanıyordu.
" Alev beni tanıyor. Açelya Kumru ile yakın olursam beni görür ve işimi bitirebilir. Kendimi riske atamam Ferman."
" Tehlikeye girmeyeceksin Rüya. Sahte kimlikle polis olmuş ve o kimliği ona kim çıkarttı bulamadım. O şuan emniyet içinde ve dışında Ceylan Korkmaz olarak biliniyor bu yüzden sende ona Ceylan diyeceksin. O nereye giderse peşinden gideceksin."
" Kanzer'i unuttun sanırım. Alev'i yalnız bırakacağını sanmıyorum."
Kanzer'i tamamen unutmuş gibi elini alnına katıp yüzünü ekşittiğinde karşımda tam bir aptal gibiydi.
" Lanet olsun, Kanzer."
" Ben Açelya ile uğraşırım da Kanzer'i kim halledecek?"
Sorumla beraber sola bakıp düşündü bir süre ardından elini şıklattığında tebessümle " Tuna tabiki ! " Dedi.
Bu bana mantıklı gelmişti.
" Tabiki Tuna, o halleder."
" Onu arayacağım," deyip balkondan çıkmak için hamle yaptı. " Bu arada o emniyette çeteden biri var. Umarım o şişko işi halleder de işimizi kolaylaştırır," dediğinde balkondan çıktı ve beni olduğum yerde yalnız bıraktı.
Herşey sanki beş yıl önceden daha da hızlı geçiyor gibi hissettim.
Tekrar Alev ile karşılaşmak beni heyecanlandıracak bir düşünce oldu çünkü güçlü bir kızın ayağını kaydırmayı yine bir kız yapabilirdi.
Eğer bu işi halledersem ve Alev'i tuzağa düşürüp babamın önüne atabilirsem işte o zaman benim değerim bilinecek. Sadece bir satıcı olmaktan çıkıp bir evlat olarak görülmek için herşeyi feda eder ve herşeyi deneyebilirim.
Alev'i ilk gördüğümde kısa saçları vardı.
Belki yine kısadır sonuçta mutsuz kızların saçları da mutluluk süreleri gibi kısadır.
Babası gibi ölmek istiyor olabilirdi ama bilmeli ki onun dövmesine ihtiyacımız var ve onu yakalayana kadar kimse durmayacak.
Eski güçsüz Rüya Alcay artık yok.
Artık Şahinler varisinden çok bir kız evladı olmak var ve bu hayalim ben yaşayana kadar hep benimle olacak.
Bu hikayede içimizden biri ölecekse bunun Alev olmasını istedim çünkü insanların bu denli peşinde olması tüm ilginin onda olması ayrı bir kaos.
Altı ay içinde bu işi bitireceğiz ve kaybeden Alev olacak. Babası gibi toprağın altından izleyecek biz toprak üstündeyken. Mezarına bile gitmeyeceğim.
Onu hiç sevmedim ve Açelya Kumru ile arkadaş olduktan sonra vicdan azabı gibi üçümüz onun karşısına çıkmaya devam edeceğiz.
Babam burada ama Sarp Akıncı ile Tarık Balcı yurt dışında olduğu için en az bir ayda dönmüş olurlar. Onlar döndüğünde Alev için gerçek ölüm kalım planı başlayacak.
Tik tak. Onun için zaman daralıyor.

ALEV DEVRİM -

Dünün yorgunluğu ile uyuyakalmıştım ama Kanzer beni ve eşyalarımı tek katlı beyaz bir binaya getirmişti.
Beni yatak odasında uzandırmıştı ama o şuan nerede bilmiyordum. Yatakta uzanırken açmaya çalıştığım gözlerimi ovuşturdum.
Derin benden önce uyanmıştı ve kulağımın yanında oturup başını uzun saçlarıma yatırdığında ona dönüp başını okşadım ve dün akşamdan sağ çıkabilmemize çok sevindim içten içe.
Gülümseyemesemde ölmediğimiz için mutluydum.
Umarım hep mutlu hissederim.
Olduğum oda da sadece yatak ve bir komodin vardı. Sol komodinde telefonum duruyordu.
Elimi telefona uzatıp aldığımda saati öğrenmek için ekrana baktığımda 10:34 geçtiğini gördüm.
Yataktan esneyerek kalktığımda Derin yataktan atladı ve ayaklarımın dibinde durdu. Telefonumu arka cebime kattım.
" Gidip içeriye bakalım mı?"
Üstümde hala dün ki elbiselerle olduğum odadan çıktım ve önümdeki koridoru adımlarımı sayarak ilerlediğimde salon ile mutfağın bitişik olduğu yere geldim. Sol taraftaki koltukta Kanzer vardı ama sırtını tek görebildim.
Ona doğru yaklaştığımda hala maskesi yüzündeydi.
Neden yüzünü saklıyorsun ki Kanzer?
Yanına daha çok yaklaştım. Artık onu görebiliyordum.
Ellerini bacaklarının arasına almış ve kendini katlayıp uzanmıştı koltuğa, o kadar masum duruyordu ki cüssesine rağmen.
Çok acı çekmiş olmalıydı, özellikle atan kalbi.
Kalp ameliyatına girmeden önce neler hissediyordu acaba yada babamı ilk gördüğünde nasıl görünüyordu?
Onun hakkında o kadar çok sorum vardı ki sorsaydım başını bile ağrıtabilirdim.
Kanzer hep mantığıyla hareket eder ama keşke aşkı hissesebilse çünkü ne zaman Han'ı görsem bakışları tıpkı bir mumun ateşle eriyişi gibi oluyordu.
Kanzer bunu hiç hissedemedi.
Sahip olduğu kalp ona bile ait olamadığı için aşk hissini asla hissedemiyordu. Bir zamalar bende öyleydim ama biri çıktı karşıma, çıkmaz dedim çıktı. Elimi tuttu bana sıcak çorba yaptı yatağını paylaşırken bile mahrimeyete saygıdan o da koltukta uyudu tıpkı senin gibi Kanzer.
Belki içinde sevgi vardır seninde diye düşündüm Kanzer için.
Baş ucunda eğildiğimde nefes alıp verişleri hırıltılıydı. Ciğerlerinde sorun mu vardı?
Bir anda telefonum çaldığında daldığım yerden arkama sıçradım ve arkamdaki sehpa sürüklendiği için ses çıkardı bu da onu uyandırmıştı.
Gözleri açıldığı an eli direkt silahına gitti ama beni gördüğünde sesin yerdeki sehpadan geldiğini gördüğü gibi silahını tekrar koltuğa bıraktı.
O sakinleşince ekrana başımı çevirdim ve ekranda bir numara gördüm.
Anlamayarak Kanzer'e baktığımda telefonu almak için elini salladı. Ona verdim ve nasıl açacağını merak ederek onu izlemeye başladım.
Numarayı incelediğinde kaşları düz çizgi halini aldı ve usulca telefonu bana uzattı.
" Aç," dedi." Senin beyaz atlı polisin arıyor."
Beyaz atlı polis lakabını mı vermişti Han'a?
Telefonu açtığımda ilk konuşan o oldu.
" Alev hemen konum at gelip seni alacağım."
Handı. Benim Han'ım.
" Şuan nerede olduğumu bilmiyorum bilirsem haber ederim," alay etmiştim ama bu sadece onun gerginlikle nefesini vermesine sebep olduğunda hemen kestim.
Kanzer telefonu kulağımdan yavaşça çektiğinde karşılık vermedim.
Hoporlöre aldı.
Kanzer evi tarif ettiğinde ben hala oturmuş olduğum konumu anlamaya çalışıyordum.
" Geliyorum. Yoldayım şuan," dedi Han.
" Neden geliyorsun Kanzer yanımda zaten yalnız değilim."
Kanzer'e baktım ama hiç birşey demeden bana bakmaya devam etti.
" Önemli olan seni görmem. Dünden beri uykusuzum ve seni görmeye ihtiyacım var."
Sesinde ihtiyaç duyduğu kişinin ben olduğum hissiyatını o an öyle bir hissettirmişti ki dudaklarımı bastırıp tebessümle Kanzer'e baktığımda gözlerini kıstı ve bu tebessüm demekti.
" Peşinde birileri olmadığından emin ol ve arabanı asla kapının önüne getirme dikkat çekebiliriz. Ara sokaklardan birine park et ve olduğumuz yere doğru yürüyerek gel," Kanzer'in net sesi ile tebessümüm silindi.
" Tamamdır orada olacağım."
Han telefonu kapattığında telefonumu Kanzer'den alıp hemen ayağa kalktım.
" Yüzümü yıkamam gerekiyor. Benden sonra sende yıka kendine gelirsin," dediğimde başını olumlu şekilde salladı.
Ondan önce koridordan geçip yatak odasının solunda kalan banyoya girdiğimde yüzümü yıkamak için yaklaştım lavaboya.
Musluğu açıp üç kere iyice yüzüme su döktüm ve ağzıma su alıp çalkaladığımda tükürdüm.
Aynaya baktığımda saçlarım dağılmıştı. Elimle düzelttiğimde tokamın nerede olduğunu bilmediğim için saçımı arkaya doğru savurdum yüzümü kapatmasın diye.
Dün dövdüğüm erkekler aklıma geldi.
Umarım sakat kalmamışlardır.
Yüzümü duvar askısında asılı duran küçük havlu ile kurulayıp yerine kattığımda Han'ın buraya benim için gelişini hissetmek yüzüme biraz olsun tebessüm konduruduğu o an içten içe ona olan hislerimin dilimden çıkanlar gibi yalan olmadığını tekrar ve tekrar anladım.
Aşk, benim ulaşamayacağım kadar uzak ama bir o kadar da adımlarını hissedebileceğim kadar yakın.
Aşk benim için Handı. H harfiydi, onun yeşil orman gözleriydi, kaşındaki çizikti, aşk ona hiçbir zaman sevdiğim adam diyemeyişimdi.
O benim için belki de çok şeyi daha göz ardı edecekti ama en önemlisi de ona silah çekme olasılığımı görmesine rağmen iyi olup olmadığımı görmek için yanıma geliyor oluşuydu.
Havluyu avucumun içinde sıkarken, hissettim.
O bunu hak etmiyordu ama benden vazgeçerse benim ondan başka başlamadan biten bir hikayem olmayacaktı.
Onsuz bir hikaye yada kurgu istemedim bu harflerin arasında. En çok onu istedim uzaklaşmasını istememe rağmen.
Yardım etmesini istemedim en çok yardıma ihtiyacım olmasına rağmen ve aslında olduğum durum o kadar karışık ki bazen bende ne dediğimi bilemeyebiliyorum.
Bildiğim tek şey altı aylık bir sürece kadar onun aklını karıştırmamak.
Elim yavaşça havludan uzaklaşıp aşağı düşünce hareketlenip banyodan çıktım.
Kapıyı aralık bıraktıktan sonra salona geçtim ama o hala koltukta oturuyordu.
" Gidebilirsin," dedim. " İnsan elini yüzünü yıkadığında biraz da olsun kendine gelebiliyor."
Başını sola çevirip bana baktığında telefonum hemen yanında duruyordu.
Ayağa kalktığında hafif nemli ellerimi altımdaki pantolona sürttüm.
Yanımdan tam geçecekken tam olduğum hizzada yanımda durdu ama yönü arkama doğruydu.
" Sakın bu tarafa gelme," dedi uyarırcasına bir ses tonuyla.
" Gelmem Kanzer," diyebildiğimde hızla arkamdan ilerledi ve banyoya girdiğinde kapıyı kapattı.
Yüzünü görmemi istemediğini çok basit bir şekilde anladım ama yüzünün ne hale geldiğini çok merak ediyordum.
Onun anlattığından saha fazla şey yaşadığına o kadar emindim ki, sadece bunu öğrenmek için zamana ihtiyacım vardı.
Belki de hiç göstermez yaralarını ama şifa bulmak için yaralar açılmalı.
Kaybedilmeden önce sevgiler çareler aranmalıydı.
Benim bir ekibim bir tanecik aşkım ve yanımda kapı gibi duran yarasını saklayan Kanzer'im vardı.
Bana abi diyebilirsin deyişi, kimsesiz olmadığımı hissettirmişti ve hissettirdiği hisse muhtaç olduğumu her geçen saat daha çok anlamaya başlıyordum.
Ailem sandıklarım meğer en yabancı olduklarımmış. Ben hiç bilemedim ve zaten bana bunları anlatacak kimsem de yoktu.
Ayakta durup öylece bir yere odaklanıp düşündüğüm tüm bu durumlar benim yaşamımın ana parçasıydı.
Bir parçası eksik, o da kendi benliğim.
Kendi hislerim, kendi psikolojimdi.
Koltuğa doğru ilerleyip kanepenin başlığında oturduğumda bir bacağımı aşağı sarktı.
Ben en acılarımı düşünürken beni hiç umursamayan o kızı neredeyse unutuyordum.
Rüya Alcay.
İlk zamanlarda benim gibi olduğunu sandığım, üzüldüğüm o kızdı Rüya Alcay.
Bir gün benim peşimde olan düşmanlarımdan olacağını hiç tahmin edemeden arkadaşım olacağına o kadar inanmak istemiştim ki, birşeyler ters gitti.
O karavanda yardım çağrısı yapmama izin vermeyişinde tek çaremin kaçmak oluşunu o bile tahmin edememiştir.
Planları o zaman ilerleyemedi ama o günden beridir Rüya'yı hiç göremedim.
Acaba Rüya pişman olmuş mudur yada bana zarar geleceğini bile bile rol yaptığı için özür diler mi?
Oturduğum koltuk sanki taş kesildi.
Rüya Alcay, Necip Alcay'ın varis kızı.
Beni düşüncelerimden ayıran şey Kanzer'in arkamdan gelen adım sesleri oldu.
Tam arkamda durduğunda derin sesiyle " Yine ne düşünüyorsun?" Dediği o an kapı çalmaya başladı.
O gelmişti.
" Han, Han geldi," dedim kekeleyerek.
Gözlerini devirip " Kekeleme karşımda git de kapıyı aç ona," dediğinde üstümü düzelttim ona bakarak.
Başını iki yana salladığında elini başının tepesine kattığında hızlı adımlarla ondan uzaklaşıp bir basamak aşağı indikten sonra Han'a kapıyı açmak için hareketlendim.
Kapı koluna elim gittiğinde o tam kapının arkasındaydı.
Kolu çekmemi bekliyordu.
Kapının kolunu çektiğimde kapı açıldı ve yavaşça kapıyı açtığımda tam karşımda simsiyah kombini ile öyle mükemmel görünüyordu ki bir anlık öylece onda takılı kaldı gözlerim.
İçeri girdiğinde kapıyı arkasından kapatırken tam dibindeydim.
O kokusu, beni bitiren o kokusu dibimde bitti ve beni de bitirdi. Bacaklarım titredi.
Başımı ona bakmak için kaldırdığımda tam önümdeyken ellerini yanaklarıma kattı ve saçlarımdan öpermis gibi bir kibarlıkla okşadı o sıcak parmakları.
Yine o sıcak parmaklardı tenimde dans eden.
" Senin için geldim," dedi yüzünü yüzüme yaklaştırıp." İyi misin?"
Sen dibimde öyle bakarken nasıl olacağımı bilemiyorum Han'ım.
" İyiyim. Şimdi uyandık biz de, gelişin beni şaşırttı."
Ellerini yavaşça yüzümden uzaklaştırıp benden uzaklaştığında basamağa basıp Kanzer'e doğru ilerlediğinde o bizi izliyordu. Bende Han'ın peşinden ilerledim.
Sağımda Han solumda Kanzer vardı.
Han bana dönüp " Gelişlerime alışacaksın Ceylan Korkmaz," dedikten sonra düzeltir gibi " Alev Devrim," dediğinde gözlerim direkt Kanzer'e kaydı.
Çatık kaşlarıyla ona bakıyordu.
" Buraya geldin ve ne diyeceksen gideceksin Han Karahanlı. Sanırım bir çok şeyi biliyorsun ha?"
Ortalık geriliyordu.
Kanzer'in dik duruşundaki sesinin tınısı aradaki enerjiyi geriyordu her an ve her saniye.
Yutkunduğumda Han sol alt dudağını gerip yarı bir tebessüm kondurdu.
" Sanırım bilmem gerekenden çoğunu biliyorumdur. Mesela ikinizin ne planladığını ve öldürmek istediğiniz onca insanı. Değil mi?" Bana döndü. " Öyle, evet."
Çenemi kaldırdığımda konuşmak için tam dudaklarımı aralamışken elini kaldırıp beni durdurdu.
" Alev," derken derin bir nefes aldı. " Sana hayal edemeyeceğin kadar muhtacım, seviyorum sana eriyorum ve bakışlarınla duruşunla karşında geri sayım gibi bitiyorum. Ama," dediğinde bana doğru gövdesini yönlendirdiğinde elini omzuma kattı.
Sıkmadı ama avucundaki ağırlık söylediklerinden daha ağır geleceğe benziyordu.
" Bir polis olarak ve bir insan olarak çetedekileri bile isteye öldürmenize izin veremem."
Kanzer'e döndü bakışları ama hala eli omzumdaydı. Bu sefer sıktı.
" İzin vermeyeceğim. Bir cinayet vakasında sen hapse gireceksin Kanzer. Alev ise," dediğinde bana çevirdi bakışlarını. " Potansiyel katil konumunda aranacak. Sahte kimlik seni kurtaracak mı zannediyorsun Alev?"
Öne atıldım. " Kendime yeminim var. Onları bitireceğim ya senin yardımınla yada yardımın olmadan. Sen yokken de bu planım hep aklımdaydı. Beni kimse durduramaz Han. Sen bile," diyebildim.
Güçlü durmak istedim.
Net durdum karşısında ama o an anladım ki aşk herşeyi göz ardı edemiyormuş.
" Bizi ispiyon edeceksin sanırım aklındaki plan bu değil mi delikanlı?" Kanzer bir anda onun boğazına yapıştığında neye uğradığımı şaşırarak izlemeye başladım.
Han Kanzer'in onun boğazınü sıkan elini boğazından çekmeye çalışıyordu ama Kanzer onu arkada duran duvara doğru ittiğinde onun kolunu çekmeye çalışıyordum.
" Kanzer ! Bırak onu boğacaksın ! "
" Bizi ayak üstü tehdit ediyor. İzin vermem, beni ve seni kimse tehdit edemez," daha çok sıktı. " Hemde hiç kimse."
" Onu hemen bırak dedim Kanzer ! "
Sesim yükseldiğinde sinirli bakışlarını bana çevirdi.
" Onu bırak dedim sana," kolunu tutan ellerimle daha çok sıktım. " Onu bırak."
Han bıkkınlıkla nefes verdiğinde Kanzer elini onun boğazından çekti ve çektiği an Han öksürmeye başladı.
İşaret parmağımı Han dan uzaklaşan Kanzer'e yönelttiğimde ciddiyetimi görmesini istedim.
" Bir daha asla ona zarar vermeye kalkışmayacaksın," dedim ama beni gören gözleri kör gibiydi.
Han üstünü silkelediğinde elini tekrar omzuma kattı.
Bakışlarım ona dönerken işaret parmağımla hala Kanzer'i işaret ediyordum.
" İyiyim, merak etme." Tekrar öksürdüğünde çenemi sıkarak Kanzer'e baktım.
Maskesinin altından boğazını kaşıdığında boğazındaki yanık izini gördüğümde gözlerim açıldı. On saniye önceki bakışlarım bir anda kayboldu.
Vücudu yanmışa benziyordu.
Kaşlarımı kaldırdığımda yanığı görmek beni bozguna uğratmıştı. " Kanzer," dedim fısıldarcasına ama beni duymadı.
Kanzer işaret parmağı ile beni işaret ettiğinde elimi saçlarıma geçirmiş tüm bunlar ne zaman bitecek diye düşündüm.
" Bu kızı nerede nasıl bulduysan, nasıl tanıdıysan o halinden daha fazla yaralı," dedi sinirle nefesini verirken.
" O intikam almayı hak ediyor," kendini işaret etti. " Ve ben onun hep yanında olacağım. Senin gibi sikko sikko tehditlerle onu asla yalnız bırakmam."
Yere çevirdim bakışlarımı ama bu onun konuşmasına izin vermem demekti.
Salonda üçümüzün sesinden başka çıt çıkmaması beni daha da germeye başladı. En son böyle kavga ve gürültüleri amcamın evinde yaşamıştım. Beş yıl süren sessiz evimde tekrar bu seslere maruz kalmak ellerimin tiremesine sebep olurken hiçbiri bana bakmıyordu bile.
Birbirlerine kitlenmişlerdi gözleriyle.
" Bak çocuk, o Müco şerefsizini ben tanıyorum ve onu bulduğumda ister polis ol ister padişah kimse elimden alamayacak. Onun vücudunu tanınmaz hale gelene kadar döveceğim. Bunu da bil," dedikten sonra onu omzundan itekledi.
" Alev bu çocuk sevseydi her daim yanında dururdu. Sokayım aşka. Aşk yalan oğlum yalan."
Sinirle söyledikleri ile onu sakinleştirmek istedim ama rahat bırakmak daha mantıklı geldi.
Han ileriye doğru bir adım attığında boğazına gitti eli.
Ovduktan sonra ellerini cebine kattı.
" Mücait soruşturma altına alınmıştı. "
" Alındı ve serbest bırakıldı. Her zaman aynı hikaye," dedi Kanzer sinirle.
" Serbest bırakıldı çünkü eşi ondan şikayetçi olmadı. Melek kızın dedikleri sayesinde soruşturmaya aldık ama çocuğun hiçbir yerinde yara bulunmadığı için bir şekilde tacize dair kanıt bulunmadı. Bu yüzden serbest ama bu sonuna kadar özgür kalacağı anlamına gelmez," derken elini omzundan çekti.
" Bu arada," derken Kanzer'e baktı. " Benim aşk kavramımda cinayete izin vermek yer almıyor."
Kanzer onu işaret ederek " Bir bok yapmayacaksın. Altı ay sonra iplerini çekmiş olacağız ve sen hiç bir bok yapmayacaksın evlat," derken duruşu dikti. Bana döndü.
" Dik dur. Bu ilk tehditler değil biliyorsun."
Han'a baktığımda ona verdiğim iki günü bile beklemeden karşımda karşı durarak durması benim nereye ait olduğumu göstermişti.
Aşk her zaman yanında durmuyormuş.
" Beni," dedim kendimi göstererek. " Hapise attıracaksın."
Çenesini sıktığında Kanzer'e bakıyordu.
Sessiz kaldı.
" Bana bak Han. Gözlerime bak, bana bak."
Bakmadı.
Bakmamak için direndi ama ona yaklaşıp çenesini tuttuğumda yüzünü yüzüme çevirdim.
" Bana ne olacağı umrumda değil," tebessüm ettim. " Beni istediğin hücreye atabilirsin."
" Alev ne diyorsun sen?" Dedi Kanzer anlamayarak.
Bakışlarımı Han'dan ayırmadım ve o da öyle.
" Yeterince kaçtım. Artık kaçmak yok. Beni o çöpte bulduğunda yanımdaydın," o anlar gözlerimin önünde canlandı. " Annemin asıldığını gördüğünde yanımdaydın," bu canımı acıttığında sol elimle kalbime koydum elimi.
Sakinleşmesini ister gibi.
" Ve o mavi binayı yaktığımda da yanımdaydın," başımı iki yana salladığımda onu hafifçe itekledim.
" Bu sefer yalnız bırakışın inan koymaz. Gerçek babamın mektubunu okuduktan sonra hiçbir şey koymaz artık. Sende bunu anla, eminim tehdit için geldin. Şimdi gidebilirsin. Beni izle o zaman uzaktan," dediğimde pencereden dışarıyı işaret ettim. " Beni bulmak için arayan kovalayan o piçler gibi. Sende uzaktan izleyeceksin beni. Şimdi gidebilirsin."
Bu sefer bu hissin adı hayal kırıklığı oldu.
Bu sefer yanımda durmayışı koymuştu, tekrar kendimi ve herkesi kandırmak için yalan söyledim.
Koydu Han.
En çokta bize koydu bu sözlerin.
Ama haklı olan oydu çünkü kimse katil birini sevmez.
Onun önünde dik duruşumun altında kaldım.
" Birşey söyle Han," deyiverdim bir anda. Çenem havada başım dik onun önündeydim.
Çenem kasıldı onun her saniyesi sessiz duruşu yüzünden.
" En başından beri biliyordum böyle duracağını bu yüzden hep içime attım ama artık atamayacağım," keskin bakışları yumuşamaya başladı.
Kanzer'e döndü bakışlarım ama başını iki yana salladığında duygularımı söylememem gerekiyordu.
Yada ben bunu anlamak istedim.
Han kolumu tutup beni kendine çektiğinde tekrar ona döndüm.
" Neymiş içinde atamayacağın şey?" Sustum.
Bu sefer susan ben olduğumda beni sarsttı.
" Alev ne diyeceksin bana?" İnatla tekrar söylediğinde bana kucak açan bu sefer yalanlarımdan biri oldu.
İkimizin hikayesi iki dudağımın arasında son bulmak üzereydi.
" Ben," dedim tek nefeste.
Merakla baktı ama gözleri ne söyleyecek olan dudaklarımdaydı.
Çelişkideydim hemde üstesinden asla gelemeyeceğim bir durumdu.
Benim bu korkak hislerim senin kadar güçlü bir adamın karşısında nasıl duracağını en başından beri bilmiyordu.
Belki de başka bir evrende ikimiz tüm bunlar yaşanmadan mutlu olacaktık.
Sen benimle mutlu olacaksın Han'ım. Ama bu dünyada değil, benim sevdiğim Han'ım.
" Ben," dedim tekrar.
" Alev, sen?" Tüm renkler solmaya başladı ve gözlerinde bana bakan o hislerin öleceğini bile bile bunu diyecektim.
Asla gelmemesini istediğim o ânı yaşıyorduk.
" Alev bunu sakın yapma," dedi Kanzer arkamızdan ama dinlemedim.
" Han."
" Söyle Alev'im?"
" Ben seni hiç sevmedim," o ândı. Bizim ânımızdı. " Hiç sevmedim."
Solmasından korktuğum o renkler teker teker soldu. Renkler giderken içimde bir o kadar soldu sözlerimle.
Kanzer yanıma geldiğinde titreyen bacaklarımı görmüş olmalıydı ki kolumdan tutmak için yanıma geldi.
Han duyduklarıyla inanmamak arasında bir yerde gibiydi.
Bende inanmasını istemedim ama durum artık bambaşka bir noktadaydı.
Artık onun zaafı olamayacaktım.
" Keşke daha inandırıcı bir yalanın olsaydı, yalanlarına bile aşığım bilirsin sen beni," dedi. " Bilir misin sen beni?"
Ellerini tekrar yanaklarıma koyduğunda beni kendine öyle bir çekti ki ellerinin arasında kaldım.
" Beni sevmiyormuşsun öyle mi? " Dudağından kenarından güldüğünde yüzü ciddiydi. " Beni seviyorsun sen. Biliyorum ben seni sen beni bilmesende."
Kanzer yanımıza geldiğinde beni onun ellerinden almaya çalıştığında Han hala tutuyordu beni.
" Yalan söylüyorsun," dediğinde Kanzer'in gücü bile ayıramıyordu onun ellerinin arasından beni. " Yalan ! " Diye bağırdı birden ve yüksek sesi beni ürküttüğünde bunu gördü.
Gözlerine bakamadım. Evet ben bir yalancıyım diyemedim.
Özür dilerim.
" Gözlerime bak ve yalanlarını eşyalara çarpan gözlerinle değil gözlerimde kaybolan gözlere söyle. Bir daha söyle," inatçıydı ama ben bunun için fazla güçsüz kaldım.
" Han, bırak beni."
Bırakmadı.
" Seni en son bıraktığımda beş yıl göremedim o gülüşünü bile göremediğim kızı. Benden zaten hep uzak durmak için bahanelerin vardı Alev."
Kanzer beni tam çekerken Han bırakmıyordu beni, bizi bırakamadı.
" İnsanları öldürmene izin vermediğim için böyle olamazsın, bana bunu yapamazsın Alev."
" Han bırak beni lütfen," sesim fısıltı gibi çıksa da ona çığlık oldu.
" Bırak lan kızı ! Bırak ! "
Sarıldı bana. Ben ona sarılamasamda.
Sarıl dedi içimdeki ateş, yapamadım.
Kocaman gövdesine sığdırdı sanki beni ve ben onun hızlı atan kalbini hissetsemde o ritim benim aslına cennetimdi.
" Bırakmam. Herkes bıraktı ben bırakmam."
" Han," artık ağır geliyordu. " Lütfen yapma." Başını iki yana salladı.
İnanmayacaktı ama ikimizin de hayatı farklıyken bu elbet olacaktı.
" Yazık oluyor sana gönderdiğim o menekşelere, hangi çiçeği sevdiğini bilseydim yıllarca o çiçeği yollardım kapına," dediğinde sesi titredi.
Onun sesi, benim vücudum titriyordu.
Bu son dansttı.
Eski evime gelen ve adres değiştirmek zorunda kaldığım o çiçekler aslında Han'dan geliyormuş.
Şaşkınlığım daha da arttığında başını salladı.
" Hiçbirini koklamadın değil mi?" Şaşıran yüzümü hayal kırıklığı ile izlemeye başladığında ne varsa bitiyordu. " Hiç koklamamışsın."
Elleri yavaşça benden uzaklaştığında Kanzer beni kendine çekti kendine doğru ama onu engelledim.
Tam ortalarındaydım.
Kesik kesik nefeslerim sanki ciğerimi yakıyordu, ellerim buz kesildi.
" O güzel çiçekler," sesim titredi. " Sen gönderdin," başımı iki yana sallarken o sadece acıyla ebessüm etti. " Bilmiyordum. Kimin gönderdiğine dair ufak bir not bile yoktu. Ben Han diyemedin mi, küçük bir kağıta küçük bir nota yazsaydın ben Han diye. Neden yazmadın?"
Ortalık öyle geriliyordu ki yükler ağırlaşıyordu.
O susuyordu bu sefer.
Beni omuzlarımdan yakaladığında kendine çekti ve aramızda bir adımlık mesafe bıraktığında sorgulayan bakışlarım gözlerine değdi.
" Yazdırmadım, evet. Sence yazsaydım şuan karşımda olur muydun?" Baş parmağıyla işaret parmağının ucunu bastırıp " Senin hakkında şu kadarcık bir şey bilmeyen o adamdan çiçek aldığında yine uzak duracaktın. Ben şansa bıraktım bizi peki ya sen?" Dediğinde çenem kasılıyordu.
Kanzer koltuğa oturduğunda başını arkaya doğru yasladı ve kollarını önünde bağlayıp sadece sessiz kalmayı seçti.
Omuzlarımı sıcak avuçları tutarken onun yanında duruşum beni kendine her çekişleri kader tarafından verilen bir lütuf, bir yandan da bu kadere boyun eğmek zorunda kalan kendi yolunda bile cesur ve yalnız kalmaya çalışan o kız olmak da zordu.
Gözlerimi kapatıp derin aldığım nefeste onun kokusu ile ciğerime dolan acı hava kesti içimi.
" Han, biz diye birşey hiç olmadı ve olmayacak."
Gözlerimi açtığımda onu itip ayrıldım.
Televizyon ünitesinin üstünde duran tabancamı aldığımda Kanzer gördü ve bir anda ayağa kalktı.
" Ne yapıyorsun sen?"
" Sen karışma."
Kanzer'in önünden geçip Han'ın önünde durduğumda tabancamı pantolonumun beline yerleştirdim.
Bir anlıktı tuttum Han'ın elini.
Buz parmaklarım sardı ateş gibi ellerini ve bu ilkti.
Son olmamalıydı.
" Benimle gel," dediğimde onu peşimden sürükleyerek kapıya götürdüm.
Kanzer olduğu yerde beni izlerken ona dönüp " Sen gelmiyorsun, burada kal," dedim ve kabanımı üstüme giydiğimde ayakkabımı vestiyerden alıp giymek için eğildiğimde ellerim öyle titriyordu ki bağcıklarımı bağlamakta zorlandım bir an ve Han eğildiğinde yakınlaştı.
" İzin ver."
Hızlı şekilde bağladığında onu götüreceğim yerde konuşacaklarım hakkında ayrıntılı düşünmek için zamana ihtiyacım vardı.
Hazır olduğumda tekrar onun elini tuttum.
Kapıyı açtığında beraber dışarı çıktık.
Kapıyı sert şekilde kapattığımda kaldırıma doğru yürüdük.
Hiç birşey söylemeden sıkıca tuttuğum ellerimize baktığını biliyordum ama ona bakmadan olduğumuz mahalleden yürümeye ve uzaklaşmaya odaklıydım.
" Araban nerede?"
Adımlarımız durdu.
İleriyi işaret etti. " Şuradaki siyah araba," dediğinde sorgularcasına bir an durdum.
" Kırmızıya ne oldu?"
" Evde bıraktım."
" Neyse," dediğimde onu tekrar sürükledim hızlı adımlarımla ama o da yürümeye meyilli gibiydi. Ona baktığımda tebessüm ediyordu birazdan korkudan dili tutalacak ama haberi yoktu.
Arabanın yanında durduğumuzda kilidi açtı ve ben bu sefer öne oturdum.
Yanında oturdum.
Arabayı çalıştırdığında " Beş dakikalık bir mesafede sahibi tarafından bırakılmış bir poligon var. Serzeniş Caddesinin olduğu yerde," dediğimde başıyla onayladı.
" Orayı biliyorum."
" Sür o zaman."
Emniyet kemerimi taktığımda sürmeye başlamıştı.
Yan taraftaki aynadan arkaya baktığımda kimse yoktu. Her yirmi saniyede bir aynadan arkaya bakıyordum ve birinin peşimizde olmadığına dair emin olmaya çalışırken temkinliydim.
Varacağımız noktaya daha kısa sürede geldiğimizde o cadde üzerinde kimse yoktu.
Kemerimi çıkartıp kapımı açtığımda dışarı çıkıp kapıyı kapattım. O da çıktığında arabayı kilitledi ve yanıma doğru ilerleyip karşımda durdu bir ayağı kaldırımdayken.
" İçeri gireceğiz," dediğimde arkamda kalan kapısı sürgülü mekana baktı.
" Kapıdan giremeyeceğimiz kesin," dediğinde duvar dibindeki kasalardan birine bastım ve tırmanmak için kendimi yukarı çektiğimde aşağıdaydı.
" Hadi gel."
Aşağı sarkıp atladığımda ellerimi birbirine vurup duvardan yapışan küçük taşları temizledim.
Tırmanmak için hamle yapıyor olmalıydı, zorlandığını gördüğümde ne olduğunu kontrol etmek istedim ama boyum karşı tarafa bakabilecek kadar uzun değildi.
" Herşey yolunda mı?" Dedim.
" Evet birazdan oradayım."
Bir kaç saniye sonra tırmandığında onu gördüm.
Elini duvara sürtmüş olmalıydı ki kan izleri gördüm.
İnebilmesi için yardım etmek istedim ama uzun boyluydu ve kendisi atlayabilirdi benim gibi.
Aşağı atladığında benim gibi ellerini temizlemeye başladı.
Ona arkamı döndüm ve önümde kalan dükkanın kapısına doğru ilerlediğimde o da arkamdan geldi.
Ellerini saçlarına daldırıp " Kapı kapalı," dediğinde tabancamı çıkarttım.
Bana şaşırarak bakan gözlerle karşılaştığımda bu komikti.
" Artık değil," deyip susturu takılı tabancamı kapı girişine nişan aldığımda kabzayı tutan elim sıkıydı.
Tek kurşun.
Tek kurşunla kapının kilit bölümüne vurduğumde bu sefer geriye doğru çekilip tekme atmak için hazırlandığımda Han beni şaşırarak izliyordu. " Düşündüğüm şeyi yapacaksın değil mi?"
Anlık gülümsediğimde bu iki saniye sürdü.
Hızlı adımlarla kapıya doğru koşup tekme atarak kapının açılmasını sağladığımda kapı sertçe duvara çarpıp hareketlendi.
" Aksiyonsuz vizyon halüsinasyondur," deyiverdim.
Ona doğru dönüp elini kavradığımda karşı gelmedi.
İçeri girerken kapıyı kapattığımda önümüzde duran geniş alana baktık beraber.
İçeriye el ele girdik ama birazdan ayrılacaktı ellerimiz.
İçerisi tamamen terk edilmiş gibi tozluydu ve tavandaki ışıklardan ikisi tanesi tek yanarken dışarıyı gösterecek bir pencere bile yoktu.
Duvarlarda sesi dışarı yansıtmayı engelleyen ekipmanlar vardı.
Üç yıl önce keşfetmiştim bu mekanı ve o zamandan beri kullanılmıyor ve satılmamış da. Sahibi evli olmadığı için bu mülk kimseye devredilmeden burada öylece kaldı.
Bir çok kez burada tek başıma silah atış derslerimi çalıştığımı hatırlıyorum.
Aklımın bir zamanlar yerinde olduğu zaman dilimiydi.
Biraz daha ilerledik beraber ve ellerini bıraktığımda önce ayrılan ellerimize sonra da bana döndü durgun gözleri.
" Ellerin çok soğuk," dediğinde sesi yankılandı.
Tebessüm edip " Isıtmama izin verdin. Bu eller hep soğuktur. Alışık değilsindir soğuk ellere," dediğimde yanıma yaklaştı ve onu tuttuğum eli kaldırdı ve ceketinin göğüs kısmını açıp tam kalbinin üstüne koyduğunda kalp atışlarındaki ritim buz tutan ellerimi yavaşça ısıtmaya başladı.
" Elin burada kaldığı sürece hiç üşümez."
" Üşür," dedim gözlerine dalarken.
" Üşümez, kalbim sana yanarken üşümez."
" Kalpler de üşür," dediğimde kaşları çatıldı. " Hemde hiç fark etmediğin bir anda söner o ateş," dedikten sonra elimi çektim göğsünden.
Birkaç saniye öylece birbirimize baktığımızda etrafına tekrar göz geçirdi. Buraya neden getirdiğimi merak ediyordu.
Anlıyordum duruşundan.
" Seninle bir kafede tanışabilirdik," sesim yankılandı. " Ama burada tanışacağız."
" Tanışalım o zaman, Alev Devrim." Masaların olduğu yerden bir sandalye kaptığında atış yapılan masaya yaklaştırdı ve oraya sandalyeyi kattığında usulca oturdu.
Onu izliyordum.
Eliyle atış masasına oturmamı işaret edercesine bir işaret yaptığında adım seslerim yankılanırken ona yaklaştım.
Masanın üstüne oturduğumda kendimi biraz geriye çektiğimde o tam da solumda oturuyordu ve sanki hayranmış gibi izlemeye devam ediyordu.
Ama bu başkaydı.
Kendini arkasına iyice yasladığında bacaklarını iki yana açtı ve kollarını kucağında bağlarken aklımı karıştırmaya mı çalıştı anlamadım.
Birbirimizi inceledik saniyeler dakikayı kovalarken ve ona neden aşık olmalıyım sorusunu es geçtim her zerresinde kaybolmaya başladığımda.
Tam bir sanat eseri gibiydi karşımda ve beni ona itemeyen tek nedense kendimce üstüme yüklediğim sorumluluklardı.
Dudaklarını ıslattığında dikkatim dağıldı.
" Bahsettiğin gibi bir kafe de olsaydık seni aynen bu şekilde hayran hayran izlerdim güzelim," dedi bir an ve sesindeki tını resmen saçlarımı okşuyor gibi hissettim.
Güçlü ama bir o kadar narin.
Burnumu çektiğimde " Bende seni izlerdim. Tıpkı senin beni izlediğin gibi," dedim kısık sesle.
" En azından ilk konuşan ben olurdum."
" Bence olduğum masaya gelmezdin bile."
Güldüğünde beyaz inci dişleri o kadar güzeldi ki.
" O masada oturmak insanı maddi borca bile soksa dibinde otururdum, sonra fısıldardım kulağına sıcak nefesim tenine çarparken," deyişinde yutkundum.
Ayağa hızlıca kalktığında gözlerim açıldı, bu beni irkitmişti ama belli etmedim.
Önümde durup ellerini arkama yasladığında yüzünü yüzüme yaklaştırmaya başladı.
Hayır.
Hayır.
Hayır.
Aramızda ki enerji daha da gerildi.
Kokusu burnuma dolarken o daha fazla yaklaştığında sol elimi onu durdurmak için omzuna kattım ama kulağıma yaklaştığında durdu ve tenime biraz daha yaklaştığında sıcacık nefesini hissettim.
Çok sıcaktı.
Derin bir nefes alıp " Tenin, tenimi yaksın istiyorum," dediğinde kalp ritmim öyle bir hızlandı ki pimi çekilmiş bomba gibiydi.
Yavaşça usul usul başını kaldırıp yüzümle aynı hizzaya getirdiğinde yanaklarım yanıyordu.
Söndüremedim.
İlk defa böyle hissettim ve sanki yanışım onu sevindirmiş gibi dudağının kenarından tebessüm etti.
" Benimle kahve içmek ister misin? Diye sorardım Alev Hanım," dedi.
Boşluğa dalmış gibi izledim gözlerini ama ayılacak gibi değildim. O fazla muhteşemdi ve tam dibimdeydi.
Yutkunduğumda elimi yerleştirdiğim yerden omzunu itekledim.
Savrulmasını beklesemde bu olmadı.
" Kahveyi alır eline dökerdim. Yanardın o zaman," dediğimde tatlı bir inatlaşma ile cevap verdim.
Tebessümü tekrar gülümsemeye dönüşürken inci dişleri belirdi dudaklarının arasından.
" O zaman gerçekten tenimi yakmış olurdun. Keşke yaşansa," derken bir an dalıp düşündü. " Aslında mantıklı ve imkansız görünmüyor."
" Lütfen şu sandayeye geri otur. Sana birşey diyemiyorum konuyu illa kahveye getirmenin bir yolunu buluyorsun."
" Kahveyi severim, seni de öyle."
" Bende kahveyi severim."
" O zaman beni de seviyorsun," dedi mutlulukla.
" Öyle birşey yok. Sil kafandan."
Omuzlarını silktiğinde bu komikti. " Seviyorsun bana yalan atma bünyamin," dediğinde dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemek için direndiğimde çok zordu.
Bilerek yapıyordu.
" Artık nasıl tebessüm ettiğini gördüm ya ölsem gam yemem yavrum." Omzundan ittim yine.
" Her zaman gülmüyorum," dediğimde yüzüm düştü ama toparlamak ister gibi çenemi kavradığında bakışlarım ona döndü.
" Öyle bir kızsın ki bazen seni küçültüp cebime katmak istiyorum her seni özlediğimde ki her zaman özlüyorum, cebimi açıp ' selam bebeğim ' demek isterdim."
Güldürmek için resmen direniyordu.
Gülmedim ama bilerekti.
" Bense senin cebinde durmak istemezdim."
Gözlerini devirdiğinde onu gıcık etmeyi başarmıştım.
" Bende ne zaman benimle inatlaşacaksın diye merak ediyordum."
Yavaşça yüzü uzaklaşırken dudaklarıma düştü gözleri.
Dudaklarımı ıslattığımda başka yöne çevirdim bana gülerek bakan gözlere zıt şekilde.
Sandalyeye tekrar usulca oturduğunda telefonu çalmaya başladı ve zil sesi olduğumuz yerde yankılandı.
Kaşlarını çatıp cebinden telefonunu çıkardığında sinirlenmişe benziyordu.
Telefonu açıp kulağına yasladı.
" Efendim Komiserim," dedikten sonra bir süre Cenk Komiseri dinlediğinde hala sessizdik. " Nasıl yani?"
" Ne oluyor Han?" Diye sordum sabırsızca ama beni susturup telefonu benimde duyabileceğim şekilde yaklaştırdığında kulaklarımızı yakınlaştırdık.
" Alev'in son dosyası müdür tarafından askıya alındı," dediğinde devam etti Cenk Komiser. " Yeni bilgiye göre son dosya yedi ay sonraya tekrar masada olacak. Haberin olsun bunu Ceylan'a da söyle. Onu aradım ama telefonu kapalı sanırım," dediğinde cebimden telefonu çıkartıp ekranı açtım ama telefonum açıktı ve hiçbir bildirim yoktu.
Sorgularcasına Han'ın telefonuna baktığımda Han ne olduğunu anlamak istercesine göz kırptı.
Açık ekranı başımla işaret ettiğimde kaşları çatıldı.
" Bu altı ay içinde ekibin yerine yeni bir ekip işleri halledecek."
" Peki Kaan'ın ekibi ne olacak?"
Sessizlik.
" Altı ay kadar onlara tatil verildiğini söylersin kapatmalıyım. Büyük ihtimal Ceylan çok sorgular ama ona bunu benim söylediğimi söylersin."
Durgun şekilde durup " Tamam efendim söylerim Ceylan'a."
Telefon kapandığında inanamayarak aşağı indim ve elimi anlıma koyup ovduğumda cidden başım ağrımaya başlamıştı.
Telefonuma tekrar baktıktan sonra kapatıp hiddetle oturduğum yere kattım.
" Ceylan tabiki soracak," derken telefonu işaret ettim. " Bu ilk oluyor Han. Bu işte bir bokluk hissediyorum," dedim olduğum yerde tur atarken.
Han ayağa kalktığında yanıma doğru ilerledi ve karşıma geçip ellerini omuzlarıma koyduğunda sakinleştirmek ister gibi okşadı.
" Sakin ol, o bir polis ve eminim mantıklı bir nedeni vardır Alev."
" Ya bırak. Saçmalığın daniskası. Ben kaç aydır son dosya için çabalıyorum ve," derken üst basamak varmış gibi elimle yukarıyı işaret ettim. " Tam tepeye çıkarken bir bakıyorum aynı yerdeyim."
Telefonum çalmaya başladığında sinirle başımı iki yana sallayıp oturduğum yere yönelip telefonumu elime aldığımda Kaan'ın aradığını gördüm.
" Kaan arıyor," deyip telefonu açtığımda Han da yanıma geldi.
" Kaan?"
" Bu saçmalık da neyin nesi Ceylan? Benim ekibimin son dosyası nasıl olurda aylarca askıya alınabilir?"
O da sinirliydi ve sesi olduğumuz yerde yankılandığında Han da duyuyordu.
" Şuan bende aynı şeyi düşünüyorum. Cenk Komiseri arayacağım."
" Seni arayıp haber verdiğini söyledi bana."
Han'a baktığımda o da bana aklı karışmış gibi bakıyordu.
Derin bir nefes verdiğimde üst dudağımı ısırdım.
" Tamam kusura bakma kafam karıştı biraz, ben sana sona döneceğim Kaan. Diğerlerinin haberi var mı?"
" Şimdi onları arayıp söyleyeceğim."
" Tamam görüşürüz," derken elim anlımdaydı.
" Görüşürüz."
Telefon kapandığında birşeyler ters gidiyordu ve işlerin ters gitmesi benim daha da sinirli olmama sebep oluyordu.
Başımı salladığımda Han da aklı karışık şekilde elini ensesine koydu.
Bu ikimiz içinde garipti.
Sebebi söylenmeden askıya alınan dosyanın arkasında eminim ki büyük bir neden vardı.
Olduğum yerde tur atmaya başladığımda ne yapacağımı ve bu durumda ne söyleyeceğimi bilmeme rağmen yanlış bir hareket yapmak istemedim.
" Cenk Komiserin bana bir açıklama yapması gerekecek gibi görünüyor."
" Ve seninde bana açıklama yapman gerekiyor," derken çevresini gösterdi. " Mesela neden buradayız?'
Sol elimle gözlerimi ovduğumda ellerimi belime kattım.
" Burada tanışacak ve ayrı kalmak için karar alacağız. Benim için önemli bir yol var ve karşımda durursan," sert bakışımı sergiledim. " İyi olmayacak."
Dilini dişlerinin üstünde gezdirdiğinde o da benim gibi durdu.
" Bu işe karışmazsam tam anlamıyla hapise girecek ve çıkamayacaksın. O arkadaşında güneşi özleyecek."
" Tehditlerin kulağıma ninni gibi geliyor."
Kimliğimin sahte olduğunu bilse bile gerçeği olmadığı için hiçbir şekilde bir şey iddia edemez ve kanıtlayamazdı.
Dudağını ıslatıp başını eğdiğinde tebessüm ederek baktı yüzüme.
İkimizin de yaptığı meydan okuma mıydı?
Bir adım yaklaştığında aramızda beş adım bıraktı.
" Ninni öyle mi?" Genişledi gülüşü. " Seni gördüğüm zaman kendimden geçişlerim sana tüm imkanı vereceğim anlamına gelmez. Ben bir polisim biliyorsun."
Bir adım ben attım.
Aramızda üç adımlık mesafe bıraktım.
" Bende polisim ama henüz gerçek işe başlayamamış bir polis."
" Bana öyle bakmayı kes Alev," dediğinde bakışlarım hala keskin ve ifadem hala inatçıydı.
" Ben buyum Han. Sana demiştim. Şimdi burada bulunma sebebimize gelince," belimden tabancamı çıkardığımda gösterircesine ona uzattım.
" Ne yapıyorsun sen?"
" Beni vurmanı istiyorum."
Dudağımın kenarından güldüğümde anlamayarak çattı ifadesini. " Hayır," dedi hiç düşünmeden.
" Kimse silah sesini duyamaz. Beni burada vurmazsan bu beni asla durduramazsın demektir."
Elini tuttuğumda silahımı avucuna sertçe bırakıp oturduğum yerdeki masanın üstünden geçip nişan alanından vurulan modellerin yerine geçtiğimde üstümdeki kabanı diğer modelin üstüne attım.
" Nişan al Han Karahanlı. Altı ay sonra olacak olan o katil tam karşında. Vur beni," sesim net bakışlarım sertti.
Beni vurması benim şansım yada kaderim olacaktı.
Hayır delirmedim.
Sadece yol çizmeye çalıştım ne kadar tehlikeli olursa olsun bu benim için en kötü seçenek asla olamazdı.
Oturduğum yerde durduğunda bir silahıma birde bana bakıyordu.
" Aklında ne delilik varsa buna son ver ve beni sinirlendirme. Buraya gel Alev."
Başımı iki yana salladım.
" Annem bildiğim kadının adı Serapmış, Melek diye biliyordum. Ufacık ilgisinde köpek oldum. Bunun acısı mektuba yazdıklarından daha ağır oldu. Bir kurşundan daha da acı."
Çenesini kastığında " Buraya gel dedim, hemen," dedi.
Başımı ikinci defa iki yana salladığımda sabrı tükenmişe benziyordu.
" Babam sandığım amcamı bulamadım. Bana çektirdiklerinin hesabını soramadım henüz. Kırılan kemiklerimin ve aç kaldığım için hormonlarımın bozulduğunu dengemi yitirişimdeki gördüğüm halisünasyonların hesabını da soramadım," deyip dudaklarımı bastırdığımda beni dikkatlice izliyordu.
" Bunun acısı kurşundan daha da acı."
" Alev," sesi fısıltılı çıktı ama yankılardan duyabildim. " Eğer seni vurmamı istiyorsan beni de vurmalısın."
Olduğu yerdeki masanın üstünden çıkıp yanıma emin adımlarla yaklaştığında bunu beklemiyordum.
Belindeki tabancasını elimi tutup avucuma bıraktığında tabancası ile beraber elimi tutup karnına dayadı.
Tabancamı karnıma yasladığında bunu beklemiyordum ondan.
Aramızda bir adım mesafe bıraktı.
Kokusu geliyordu burnuma.
Gözlerini yavaşça kırptığında başımı kaldırıp ona baktı çatık ifadem.
" Benim annem babamı öldürdüğünde henüz altı yaşındaydım," deyişiyle gözlerim açık onu izledim. İfadesi değişikti ama üzgün değil gibiydi.
Yutkunduğumda çenesini başımın tepesine koydu.
"Herşeyi gördüğümü annem gördüğünde annem bana aynı bu şekilde yaklaştı. Çenesini başımın tepesine koyup fısıldarcasına 'Seni seviyorum bebeğim' dedi."
Adem elması hareketlendiğinde yutkunduğunu gördüm.
Aynı şekilde durmaya devam ettik.
" Annem babamdan o akşam intikam aldı ve ben babamı neden öldürdüğünü öğrenemeden," çenesinin kasıldığını hissettim. " Annem kanları görünce akli dengesini yitirdi," derken çenesini çekip tekrar yüz yüze gelebileceğimiz şekilde durduğunda bu bana bile ağırd geldi.
Tabancayı tutan elim gevşemeye başladı ama aynı şekilde durmaya devam ettik.
" Bende anneme bunu neden yaptığını ve beni neden yetim bıraktığının hesabını soramadım. Bunun acısı dediğin gibi kurşun acısından daha da fazla geldi ve gelmeye devam ediyor Alev'im."
Tekrar yutkundu.
Tekrar hareketlendi adem elması.
Dudaklarımız aralıklı kaldığında acısını gözlerine dolan yaşını görünce elim biraz daha gevşedi.
" Seni vurmamı istiyorsan," derken başını iki yana salladı.
Küçük yaşında acı çekmeyi hak etmeyen o güzel kızı vurmamı istiyorsan, beni , yani babası gözü önünde öldürülen ve yıllarca terapi gören o altı yaşındaki çocuğu vurmalısın."
Elim biraz daha gevşediğinde tetiğe varan parmağımı oradan uzaklaştırdım.
Gözlerimiz doldu ve bu ilk değildi.
Ölmesini istemediğimiz çocukluğumuzun çektiği acıları kurşunla bile öldüremezdik.
Vuracağımız tek şey acıya alışan ve büyümüş bedenlerimizi yaralamak olacaktı, tıpkı geçmişteki halimiz gibi yaralanacaktık.
Belki de nefes bile alamayıp ölecektik.
Ve ben ilk defa Han'ın geçmişini öğrendim ve ilk defa yaralı bir adam gördüm karşımda gözleri dolarak bakan.
İlklerimin adamıydı Han Karahanlı.
Belki de ona boş olmadığımdandı ninni gelen tehditleri.
Karnıma dayadığı tabancayı benim gibi yavaşça geri çektiğinde elimdeki tabancasını aldı ve beline yerleştirdi.
Benimkini de elime tutuşturduğunda bir an boşlukta hissettim ve tabanca öylece elimde kaldı.
O üstünü düzeltip dolan gözlerini sildiğinde mankenin üzerine astığım kabanımı alıp bana giydirdiğinde bile kendimde değildim.
Başımın tepesine elini koyduğunda aşağı doğru yavaşça ve incitmeden okşadı saçlarımı.
" Tehdit ediyorum çünkü geri dönemeyeceğin hatalardan dolayı seni yanı başımda bulamamanın düşüncesi bile canımı yakıyor. Beni sevmediğini söyleyen dilinin kalbine söyle bu adam seni çok seviyor," dedikten sonra beni başımın arkasından sarıp kendine çekti ve yıllar sonra ona tekrar sarılışımın hüznü ve sevinci doldu boş yüreğime.
Bir süre hiç konuşmadan sadece sarıldığımızda o ne düşünüyordu bilmiyorum ama benim aklım onun annesinde kaldı.
Bedenlerimiz ayrıldığında utanır gibi bakan bakışlarla ona baktım.
" Annen yaşıyor mu?" Diye sordum ama canı acısın diye değil merakımdan.
Bakışları önce zemine sonra gözlerime baktığında
" Hastanede," dedi. " Onu çok özlüyorum."
" Neden ziyarete gitmiyorsun?"
Eğer gerçek annemi bulsaydım hep onu görmek isterdim. Açık kalan yarayı belki dikerdi yada belki korkak olup kanlı yarama dokunamayıp gidebilirdi de.
Onu hiç tanımıyorum.
" Ben gittiğim zamanlarda uyuyor oluyor. Uyanık kaldığı bir zaman dilimine denk gelemiyorum. Hep uyuyor, yaşayan bir ölü gibi."
" En azından annenin nerede olduğunu biliyorsun," dediğimde sahte bir gülümseme takındım, bunu anlamıştı.
Kötü olan bir durumdan hangisi daha iyi tartışmasına giremezdik çünkü bu yaraya saygısızlık olurdu.
Bu saygısızlığı birbirimize yapmadık.
Kolundaki gümüş saate baktı.
" Saat 1:05."
" Ben acıktım sanırım," dediğimde ciddi suratının yerine yavaş yavaş gülümseme yerleşirken ne diyeceğini tahmin ettiğim için gözlerimi devirdim.
" Çen acıktın mı çen, o boyla sinirlenirsen tabi ki hemen acıkırsın," dediğinde yüzümü ekşittim.
" Sen biyoloji dersinde uyuya kalmışsın. Ayrıca kısa değilim," isyanım onu bu sefer güldürdüğünde ona uymamak için kendimi zorluyordum.
" Bence kimin biyoloji dersinde uyuduğu belli yavrum. Uzun insanın yanında kendi minnak boyunu savunuyorsun."
" Sus artık Han," dedim ama ifadesine bakılırsa benimle uğraşmak istiyordu.
" Sustur o zaman."
Hiç beklemediği bir anda elimi yumruk yapıp tam değmeden yanağında durdurduğumda irkilip dirseği ile savunmaya girmişti.
" Benimle uğraşma," derken açık uzun saçımı arkaya doğru attığımda yine hayranlıkla izliyordu.
Ondan uzaklaşıp nişan yerinden de uzaklaştığımda o da arkamdan geliyordu. Telefonumu bıraktığım yerden alıp cebime attıktan sonra yürümeye başladım.
Kapıya ulaştığımda tam açacakken arkamdan yaklaşıp açmak üzere olduğum kapıya yaslandı ve ben kapı ile Han arasında kaldığımda Han'a doğru döndüm.
Beni tek koluyla kafesinin içine aldığında diğer kolu aşağıdaydı.
Dik duruşunu bozup yüzünü yaklaştırdığında aramızda iki karış vardı.
" Ben bir suçluya aşığım," dedi.
Bunu demesini beklemediğim için dudaklarım aralandı.
Yeşil gözlerindeki hafif kahve tonlarında buldum kendimi ve orada mutlu görünüyordum.
Han'ın görmek istediği şekilde yani. Mutlu bir Alev yada Ceylan görmek ama bunun için uzun bir zaman geçeceğe benziyordu.
Kapıya daha çok yaslandığımda bende onun gibi bakıyordum. Hayranlıkla.
" Herkes benim iyi bir kız olduğumu biliyor memur bey."
Güldüğümde gülüşüm yankı yaptı ve Han'ın bakışları daha da yoğunlaştı.
" Gözüm üzerinde olacak ve bu her anlamda."
" Her anlamda, derken?" Diye sorduğumda nefesini verdi.
" Mesela yanında herhangi bir eleman görürsem," deyişinde bile kendi kendini sinir etmeyi başarabiliyordu. Olduğu durum o kadar komikti ki gülmemek için zor tutuyordum kendimi.
" Orada dur kovboy. Sen benim hiçbirşeyim değilsin ve ben senden hoşlanmıyorum."
Dediğimde bu sefer o gülümsedi. İnci dişleri dikkatimi dağıtıyordu.
" Hiçbirşeyim kelimesindeki gizli özne benim halbuki."
Bir süre sessiz kaldığımda bir kaç saniye sadece beni izlerken daldığını gördüğüm an arkama yasladığı kolunu aşağı doğru ittiğimde kafası kapıya çarparken acı ile inleyip anlını ovmaya başladı.
Ben o sırada yankılanan sesimi bile umursamadan gülüyordum.
" Beynin durdu gibi geldi de yardım etmek istedim, memur bey," dedikten sonra acı çeken Han'ı arkamda bırakıp kapıyı açtıktan sonra dışarı attım kendimi.
O da arkamdan gelip kapıyı kapattığında ağzının içinden birşeyler söylüyordu ama anlamamıştım.
Atladığım duvarın dibine yaklaştığımda orada bulunan tahta kasaya basıp duvarın tepesine uzanmaya çalışıp tuttuktan sonra kendimi yukarı doğru çekmeye başladım.
Duvarın üstünde oturduğumda beni izleyen Han'a doğru gelmesi için işarette bulunduğumda o da duvar dibine geldi.
Atlamak için hazırlanıyordum.
Bileğimi burkmamak için dikkatlice arkamı yola dönüp kendimi aşağı sarkıttıktan sonra parmaklarımı gevşettim ve aşağı atladım.
Dizlerim hafif bükülüp tekrar kalktığımda ellerimdeki kiri temizlemek için birbirine vurup sirkelerken Han da aşağı indi ama onun inişi bana göre daha kolaydı.
Hiçbir şey demeden arabaya binip kapılarımızı kapattığımızda bu sefer arkaya oturmuştum.
Telefonumu cebimden çıkartırken esnediğimde arkama doğru yaslanıp askıya alınan dosyayı düşündüm.
Dikiz aynadan bana baktığını fark ettiğimde tekrar esnedim.
Gözlerim dolduğunda esneyişimdendi ve boyun ağrısı da eklendiğinde kendimi kötü hissetmeye başlıyordum.
Han arabanın anahtarını yerleştirip çalıştırdığında olduğumuz caddeden geri gidiyorduk.
Yirmi saniye önce duvarından atladığım poligonu özlediğimi hiç fark etmemiştim ta ki çıkana kadar.
" Kanzer'e gidelim. Daha sonra dosya işini Hasan Bey ile konuşacağım," dediğimde direksiyonu sağ kırıp sürüş hızını biraz yavaşlattı.
" Sen nasıl istersen ama önce kahvaltı yapmalıyız," derken bu sefer sola kırdı. " Seni görmek isteyen biri var."
Anlamayarak kaşım çatıldığında " Kim ? " diye sordum.
" Melek," dediğinde o günü tekrar hatırladım.
Elime aldığım benzin ile mavi binayı yakarken alevime maruz kalan o kızı hatırladım.
Serap hanımın sahte ismi ama bu onun gerçek ismiydi.
" Kahvaltıya Melek de mi gelecek ? "
" Evet, " dedi. " Üçümüz beraber kahvaltı yapacağız."
" Mutlu aile tablosu çizer gibi söyledin. Aklında ne varsa sil ve beni Kanzer'in evine götür. "
Hazır değildim.
O kızla yüzleşmek için henüz cesaretli hissedemedim.
" Bu sefer neden istemiyorsun?" diye sorduğunda beni anlamıyordu.
Öne doğru oturduğumda ellerimi iki koltuğa yaslayıp " O kız soracak. Diyecek ki ' Senin yüzünden ölüyordum bunu neden yaptın?' diye sorduğunda verecek cevabım yok. Cesaretim de öyle," dediğimde derin bir nefes alıp başını iki yana salladı.
" Ah Alev, işler dediğin gibi olmadı."
" Anlamadım?" Diye cevap verdiğimde bu aslında meraktandı.
" Anlayacaksın güzelim, anlayacaksın," daha derin baktı. " Korkuyorsun, korkma güzeliğin beden buluşu. Ben yanındayken asla korkma. Çünkü ben yanında olduğum sürece asla incinmeyeceksin," derken ses tonu o kadar şefkatliydi ki.
Sınırlarımın çizgisine basıyordu ve ben onu beni tuttuğu gibi tutamıyordum.
Bir yanımda sonu nereye gideceğini bile bilmeyen yerde yanarken diğer tarafım nergis kokuyordu, o tarafta Han ile mutlu bir hayat hayal ettim. İçinde bana aldığı tüm çiçeklerle taç yapıyordum ve renklerine kokusuna göre ayırıyordum.
Bir yanımda değil, diğer tarafımdaki hallerimiz zor geldi.
Dudaklarımı birbirine bastırıp mahçubiyetle baktım ona.
" Ben korkmuyorum ki, çok düşünmek mahvediyor. Ben zihnimde hapsoldum kalbimde oturacak yer yok," derken değişti bakışları. " Beni bulduğun yerde başımı yaslayabildiğim bir yer vardı ama kalbimde yaslanacak yerim yok. Kimseyi orada huzurlu tutacak sözüm bile yok."
" Hiçliğimiz ve hiçbir yere ait olamadığımız o yerde bulalım birbirimizi, ne dersin?" Diye sorduğunda ne demek istediğini anlamıştım.
Anlamak herşeyi çözer miydi?
Bizi o hiçlik noktasında hiç edebilir miydi aşk?
Cevap ver Tanrım, seni o kadar seviyorum ve güveniyorum ki, bende sonuna kadar sevileceğim güvenileceğim o bedenin kalbinde atmak istiyorum.
Dualarımı duy Allah'ım. Yaratıcım, sana güveniyorum.
Sağ elimi dizime koyup yumruk yaptığımda tırnaklarım avucumda iz bırakışını hissederken açmadım.
Çünkü iz kalacağını bilerek batırdım.
Belki de canımın daha çok acıyacağını bilerek kör gibi yürüyordum o siyah yolun beyaz çizgisindeki dikenlerden geçerken.
Dikenlerde zehir vardı sanki, batışı bin batış gibi gelirken akan kanlar beyaz çizgilerimi renklendirdi.
Kan kusan çocukluğum yutkundu sanki tekrar tekrar yutkunursa kanın akmayacağını düşünerek.
İnsanın elinden gelmeden yaşanan her olayın acı hissi geçmez miydi zihnimizden, silinmez miydi hissetirdikleri?
Hissettiriyormuş Han, annene benzememi istemiyorsun.
Sevdiğin kadının delirmesini istemiyorsun.
Sen korkuyorsun Han, korkma.
Ben burada olduğum sürece yanına her yakınlaştırdığımda daha da korkacaksın.
Aptal Han.
Boğazını temizlediğinde arabayı çoktan park etmişti.
" Burada kal onu getireceğim," dedi.
" Dur ! " Sesim biraz yüksek ve ürkek çıktığında bir an kapıyı tutan eli açmadan duraksadı.
Aynadan bana baktığında devam ettim. " Hazır değilim, şimdi değil ama yarın hep beraber gidelim olmaz mı? Diğer çocuklarda gelir beraber yaparız hem konuşmuş oluruz. Lütfen Han."
Bu bir yalvarışsa belki de tam bunu diliyordum.
Şimdi güzel kızla karşılaşamazdım.
" Hayır, sana korkma demedim mi ben?"
" Kolay mı sanıyorsun?"
" Küçük çocuktan korkuyorsun."
Hayır. " Ben farkına varmadan birini tehlikeye attım ve o çocuk karşıma çıkıp hesap sorarsa ağlarsa bana bu çok ağır gelir Han, lütfen biraz zaman ver."
Başını iki yana salladığında düşünmedi bile.
" Bekle burada," derken dışarı çıkmıştı ve anahtarı da kendi ise götürüp arabayı kilitlediğinde şaşırarak kapıya asıldım.
" Han ! " Açılmıyordu kapı. Kilitleyip sağdaki binaya girdi ve görüş açımdan kayboldu.
Telefonum çalmaya başladığında hemen elime aldım.
Açelya arıyordu, hemen açtım.
" Açelya?"
" Kızım sana neden ulaşılmıyor? Hani gelecektin?"
Saate baktığımda neredeyse ikiye geliyordu.
" Açelya biraz işim çıktı," dedim.
Nefesini dışarı sesli verdiğinde bunu duydum.
" Zaten hep işin oluyor Ceylan," sesi sitemliydi.
" Güzelim geleceğim akşam tamam mı?"
Açelya'yı üzmeye kıyamıyordum nedensizce çünkü tek kız arkadaşım oydu. Kız kıza yaptığımız tüm güzel anılarımız, onlar hayatımda yalan olmayan şeyler arasındaydı.
" Akşam grup randevuya gelirsen affederim seni."
" Geleceğim," dedim hevesle. " Senin için geleceğim."
Güldüğünde güldürmeyi planlamasam da bu güzeldi.
" Sen yalan söylemezsin," dediğinde yutkundum. " Bilirim ben seni," diye devam ederken kelimeyi uzatıp cilveli bir tınıyla konuştu.
Açelya, bir çiçek olsaydı papatya olurdu.
Kendi yapraklarını kopartıp onu sevip sevmediğimi öğrenebilirdi ama eğer olumsuz çıkarsa olumlu olsun diye kendi yaprağımı kopartır verirdim eline ve ' ben seni seviyorum arkadaşım ' derdim.
Arkadaşlığı tadamadığım o dönemde hayatıma açan bir papatya oldu Açelya Kumru.
Onu sevmem için çok sebebim var.
" Görüşürüz," dedim onun gibi cilveli bir tonlamayla.
" Görüşürüz," dedi benim gibi ve telefonu kapattığında yüzüm tekrar yavaşça asıldı.
Bir elimdeki telefonu bir sağa bakıyordum, Han'ı ve Melek'i bekliyordum ama beklemek istemiyordum.
O kız hesap sorarsa aslında mavi binada yaptığım çocukluğum konuşacaktı. Bu düşünce sanki boğazımı sıkıyor gibi hissettirdiğinde sol elim boğazıma gitti.
Yumru gitsin istedim.
Aradan beş dakika geçtikten sonra arabanın kilidinin açılma sesini duyduğum gibi refleksle sağa çevirdim başımı ve onları gördüm.
Han Melek'in elinden tutmuş ve bize doğru geliyordu.
Melek, o çok güzeldi.
Turuncuydu saçları, yüzünde çiller vardı. Fındık burunlu ve kıvırcık saçlıydı.
Yüzünde hafif bir durgunluk var gibiydi ve bu ifadesi bacağımın titremesine sebep olmaya başladı.
Ellerim ellerimi sardı tırnaklarım avucuma battı.
Arkada oturuyordum, Han sağ tarafın kapısını açtığında Melek'in oturması için yardım etti.
Beyaz giyinmişti benim aksime ve o çok güzeldi, yine benim aksime.
Başımı ona çeviremeden gözlerimi sağa çevirip bakıyordum ona, o da bana aynı şekilde bakıyordu.
Utanıyor muydu acaba? O utanmasın utanması gereken biz yetişkinleriz, o değil.
Elbisesi çok güzeldi, dizine kadar beyaz elbisesi ve kıvırcık turuncu saçlarına bakmaya doyamıyordum.
Han şoför koltuğuna geçip emniyet kemerini taktığında arabayı çalıştırdı. " Kemerleri takın hanımlar, lütfen."
Dik dik ona aynadan baktığımda bana inat göz kırpmıştı.
Stresten yanaklarımın içini ısırırken neredeyse kopartacaktım.
Hiçbirimiz konuşmadan yedi dakikalık bir yolculuk yaptık ve Melek ile birbirimize o süre boyunca başımızı çevirip de bakmadık.
Ben kendimden utandığım için bakamıyordum belki o benden utandığı için bakmamıştır.
Bu dünyada işlediğim işleyeceğim en büyük günahtı bir kız çocuğunu korkutmak.
Melek'i Han geri götürdüğünda Han benden iyi bir dayak yiyecekti ve o zamanı iple çekiyordum.
Bir dükkanın önünde durduğumuzda arabayı durdurdu ve arkasını dönüp bize baktı.
" Hadi inelim."
" İnelim Han. İnelim bakalım," dedim dudaklarımı sinirle bastırarak ama Han sadece gülümsedi.
Gözleri ile onu gösterdiğinde anında ifadem değişti ve sol taraftaki kapıyı açıp çıktığımda Han Melek'in kapısını açıp onu dışarı çıkarttı.
Belki on yaşlarında vardır. Bu, söyleyeceği çok şey olacağı bir yaştı.
On yaş, bazılarının travma yaşıydı.
Onların yanına vardığımda arabanın sağ tarafındalardı. Üçümüz yan yana durduğumuzda mekanın önündeydik.
Aramızda yüzü asık olmayan tek kişi Han'dı.
Melek'e doğru eğilip gülümseyen bir ifade takındı.
" Siz iki prensesi buraya neden getirdim biliyor musun?" Diye sordu Melek'e.
Onun arkasında kalıyordum, başını bana çevirdiğinde ona baktığımı anladı.
Başını tekrar Han'a çevirdiğinde ağır ağır yukarı aşağı salladı. " Kahvaltı yapacağız," dedi isteksiz gibiydi sesinin tınısı ve bu bende bir yük daha oluşturdu.
Benim yüzümden suratı asıktı. Melek benden nefret ediyordur diye düşünürken kendimi aynı zamanda yiyip bitiriyordum.
Turuncu saçlarını karıştırdığında saç diplerinin sağlıksız durduğunu gördüm. Moralim daha çok bozuldu.
Melek'e iyi bakılmıyordu.
" Hadi gidelim," deyip Melek'in elini tuttuğunda bana döndü bakışları.
" Hadi içeri giriyoruz."
" Han, konuşmalıyız."
" İçeride konuşuruz, " beni beklemeden içeriye doğru ilerlediğinde Melek de onunla ilerledi.
İçeriye girdiklerinde bende sert adımlarla onların peşinden içeri girdiğimde bir garsonun Han ile konuştuğunu gördüm. Sağ elini ileride kalan masaya uzatıp " Masanız orada efendim," dediğini duydum.
Yanında durduğumda kolundan tuttum. " Han," dedim fısıldarcasına ama kolunu benden kurtardığında bu sefer o kolumu tutup masaya doğru ilerletti.
Korkuyordum.
Kimsenin yanında değil Melek'in söylediklerinden korkuyorum.
Yıllar sonra korkuyorum.
Masaya vardığımızda pencere tarafındaydık. Han kolumu bırakmadan önce öyle tuttuğu için pişmanmış gibi parmakları ile ovup elini uzaklaştırdı.
Melek'i sandalyeye oturttuğunda o da oturdu.
Bir masa ve üç sandalye ama üçüncü sandalye bu sefer benim içindi. Yıllar sonra beni bekleyen o masa burasıydı.
Acısıyla tatlısıyla bekleyen masa önümdeydi.
Çenemi sıktığımda Han'a ayakta durup öylece bakıyordum.
Melek'in bakışları üstümüzdeydi ama Han sadece Melek'e bakıyordu, bakışları sabit şekilde onda ve tebessümlüydü.
Melek rahatsız şekilde hareketlendiğinde sandalyeden indi.
" Nereye Melek?" Dedi Han.
" Tuvalete gitmek istiyorum," derken sesi net ve ürkekti.
Yanımıza yine o garson geldiğinde Melek' i lavaboya götüren o oldu.
Görüş açımızdan uzaklaştıklarında sert şekilde ona doğru " Sen hiç söz dinlemiyor musun? Aklın nerede? " Diye çıkıştığımda elini masaya kattı.
" Otur Alev," dedi net şekilde.
" Hayır."
" Otur, " dedikten sonra " hemen," dediğinde böyle bir ortamda dikkatleri üstümüze almak istemedim.
Oturduğumda yine o tebessümü takındı.
Sandalye beni rahatsız ediyordu resmen oturmamak için bahanem olsa da gidemeyip yapıştığımı hissettim.
Yerlerdeki hissi bu sandalye tekrar yaşattı.
Elini masadan indirip titreyen bacağıma kattığım elimi tuttuğunda ilk başta çektim ama hemen sonra tekrar tuttu.
" Elini benden uzaklaştırma."
" Sende bunları yapma," dedim asık suratla.
" Ne yapıyorum?" Kendi kendine cevap verdi. " Ben bilmediğin birşeyi birazdan masaya sereceğim. İşte bunu yapıyorum güzelim. Sakin ol ve bana güven," çenesini indirip " lütfen," dediğinde bu durum canımı sıksa da buradan öylece gidemezdim.
Arkamızda kalan tek tük insanların bize baktığını izlediğimde mekanda çalan hafif müziğe karşı içimdeki huzursuzluğu yenmek için içten içe çabalamak istedim.
Han'ın karşısında oturduğumda uç kısımda Melek oturuyor olacaktı.
" Oturdum. Mutlu musun şimdi?"
Sinirli bir ifadeyle ona baktım ama o hiçbir şekilde istifini bozmadan önce önündeki çatala ardından bana bakıp dudakları düz bir çizgi olacak halde gülümediğinde
"Hemde çok," dedi.
Bize doğru gelen ayakkabı seslerinden bunun Melek'e ait olduğunu düşünüp başımı çevirdiğimde bize doğru yaklaştığını gördüm.
İkimizde onun gelişini izliyorduk.
Kendi sandalyesinin dibinde durduğunda derin bir nefes alıp sandalyesine yerleştiğinde arkasına doğru yaslandı.
Rahatlamaya çalışıyor gibiydi, benim gibi.
Han, masamıza gelen girişte masamızı gösteren garsona kahvaltı siparişi verdiğinde adam güzel bir ifade ile masadan ayrıldığında boğazını temizleyip sandalyesini biraz öne çekti.
Konuşacaklarımız vardı ve özellikle de benim.
Han sol elini bana uzattığında avucu açıktı, tutmamı bekledi. Önce Melek'e baktığımda bizi merakla izlediğini gördüm ama en çok da gözleri bendeydi.
Han'ın avucuna elimi koyduğumda kibarca tuttu ve öne daha çok eğilip öptükten sonra tekrar yerine oturdu ama elimi bırakmadı.
Acaba benim için Ceylan mı yoksa Alev diye mi bahsedecekti.
Boğazını tekrar temizlediğinde bakışları bir bana bir ona bakarken mutlu bir görüntü vermeye çalışıyor gibiydi ve en çok desteği benim vermem gerektiğini hissettirmeye başlamıştı.
" Ben bugün iki güzel prensesle beraber kahvaltı yapmak istedim. Beni kırmadığınız için çok teşekkür ederim."
İlk cümleye böyle başlarken dişlerini göstererek gülümsediğinde sıra bende gibi hissettim.
Bende yapay da olsa gülümsedim onlara ama içim içimi yiyordu.
Melek biraz öne eğildiğinde bana doğru baktı. " Ceylan abla," dediğinde şaşırarak ona baktım.
Han benden ona Ceylan ismiyle bahsetmişti.
Bana yaşattığıma rağmen abla demesi bile kalbimin en ucra köşesinin kanamasına neden olurken mahcubiyetle dudaklarımı bastırıp dikkatli gözlerle ona baktım.
O ise devam etti.
" Benden neden uzak duruyorsun? Saçlarım kirli diye mi?"
Bir çocuğa bunu sorduracak kadar psikolojiyi ve küçük omzuna bu kadar büyük bir duyguyu sırtlattıran Müco ve annesine içten içe öyle küfürler etmeye başladım ki eğer dışa vursaydın mekandaki herkes rahatsızca yüzünü ekşitirdi.
Bir kız çocuğu, benim gözümde ismi gibi melek olan o kız, ağzından çıkacak kelimelerden korkarken şimdi o benim ağzımdan çıkacaklar için korkuyor gibiydi.
İçim acıdı.
Başımı hızlıca iki yana salladığımda Han'ın elini sıktım ve Han beni anlarcasına karşılık verdiğinde gözlerimin dolacağını biliyordum.
" Asla," dedim kırık tebessümle. " Senin saçların çok güzel. Çok özel senin saçların."
Bacağım zangır zangır titremeye yavaş yavaş başladığında asıl kâbus başlıyordu.
" Ceylan ablan sen lavaboya gittiğinde ne dedi biliyor musun prenses?" Han bunu sorarken Melek'in bakışları benden ona yöneldi.
Gözleri merakla açıldığında " Ne dedi?" Diye sordu.
" Keşke benimde saçlarım Melek'in saçları gibi portakal rengi olsa dedi. Onun saçları siyah ve düz ya kıskandı biraz."
Ortamı yumuşatmak için " Evet evet öyle. Kıskandım saçlarını hemde çok," dedim gülümseyerek.
Han ile benim gülümseyişlerimizdeki samimiyeti fark ettiğinde o da gülümsedi ve ben ilk defa onun gülüşünü gördüm.
Gülümsemesi tıpkı yaz akşamı esen o tatlı esinti gibiydi ama o bundan daha güzeldi.
Çillerindeki turuncu bile ona ayrı bir güzellik katarken o kendi güzelliğini görmüyor gibiydi.
" Sen çok güzelsin Ceylan abla," dedi. Derin bir nefes verdiğinde buruk bir ifade ile " Evime ateş gönderen o kişinin sen olduğunu bilseydim," derken bir an duraksadı ve saçlarını karıştırıp yüzünü eğdi. " Teşekkür ederdim."
" Teşekkür mü, ama neden?"
Sorum ile yüzünü kaldırdığında gözleri dolmuştu ama çenesi titrerken bile tebessüm edişini sonlandırmadı.
" Babam o akşam annemle kendi odalarında konuşurken duydum. Benim yaşamamı istemiyorlarmış. Babam benim için' pis bir kız o' dedi. Duydum ben."
Onun söyledikleri ile yutkunamadığımda Han'dan elimi çekip titreyen bacaklarıma indirdim.
Dizlerimi sıktım sanki durması için yalvarır gibi.
" Sen pis değilsin."
" Biliyorum, sana teşekkür ederim. Alevler evimizi yakmasaydı ben hiç görülmeyecektim. Han abi beni hiç o pencereden görüp yanıma koşmayacaktı ve belki de ben," derken onun sözünü kestim.
" Hayır, o cümleyi sakın bitirme," dedim sanki yalvarırcasına çıka ses tonumla ve bunu fark ettiğinde gözünden bir damla yaş beyaz elbisesini ıslattı.
Yağmur bulutu muydu bizim gözlerimiz, neden hep bizi ıslatmak zorundaydı?
Oysaki bulut güneşin yanında daha güzel görünürdü, yağmurlar karıştığında soğuturdu havayı, tıpkı içimizdeki acılar gibi. Korkumuz buz keserdi tenimizi ama elimizden hiçbir şey gelmezdi.
Sandalyemi ona doğru yaklaştırdığımda bunu Han da yaptı.
Han onun saçlarını şefkatle okşarken ben onun yüzündeki yaşları siliyordum sanki kendi çocukluğumdaki göz yaşlarımı siler gibi.
" Ben kendi evimi yaktım," sesim titredi. " Amacım asla evinin yanması olmadı."
" İyiki yaktın. Benim de acılar çektiğim o ev artık yok. Teşekkür ederim Ceylan ablacığım," derken nasılda mutlu bir ifade takınmıştı yüzüne, sanki herşey yoluna girmiş gibi bakarken ben hala o hatamın yükünü sırtladım kamburuma eklendi onun da göz yaşları.
Gözümüzdeki yağmur bulutları toplandığında artık bende ağlıyordum ama burnumu çekmeden. Usulca gözümden iki yaş döküldü koluma ve Han elini yüzümde gezdirip sildiğinde anladım ki bazı şanslar kaderden gelirdi.
Melek'in kurtuluşu benim ateşimden ve Han'ın yolu da benim çıkmaz sokağımdan gelmişti.
Üçümüzün ortak hikayesi bendim tıpkı benim hikayemin de onlar olduğu gibi.
Garson kahvaltıyı masaya serdiğinde bize yine yine kibar bir üslubla hitap ettikten sonra yanımızdan uzaklaştı.
Üçümüzde içimizde birikmişlikleri bir süre kenara bırakıp kahvaltıya odaklandığımızda zaman sanki çok hızlı geçmiş gibi hissettim.
Melek göründüğü gibi mesafeli değildi. En azından bizim için durum bu oldu.
Melek gülümseyerek bana baktı. " Han abi ile nasıl tanıştınız?" Sorusu ile çiğnediğim lokma boğazımda kaldığında öksürmeye başladım.
Han su uzattığında hemen onun elinden alıp içip kendime geldiğimde tekrar Melek'e döndüm.
" Bu soruyu beklemiyordum," dedim tekrar öksürürken.
O ise bir bana bir Han'a yaramaz bakışlar atmaya devam ediyordu.
" Merak ettim," dediğinde Han gülerek araya girdi.
" Melek nasıl tanıştık sana hemen anlatacağım," diye söze başladığında elimi ona doğru kaldırırken yüzümü ekşitip " Bence sen söz hakkı almamalısın," dedim.
" Öyle deme," derken güldü. " Bizim tanışma hikayemiz çok komikti."
" Evet, trajikomik. "
Melek anlamayarak baktığında sırf modu düşmesin diye Han'a göz devirdiğimde ona bakıp gülümsedim ve o da karşılık verdiğinde Han'ı dışlamış gibi olduk.
Han heyecanlı heyecanlı elleri ile olayı anlatmaya başladı.
Melek pür dikkatle ve tebessümle onu izlerken ben acaba ne atacak diyerekten kaşlarım havada onu izliyordum.
" Ben bir kafedeydim ama hava nasıl soğuk, buz gibiydi," derken bakışları bana kaydı ama ben hiç istifimi bozmadım.
" Ceylan'ı gördüm. İlk görüşte aşık olmuştum."
" Sonra? Sonra ne oldu?" Melek hala meraklıydı sorarken.
" Sonra saatimi kontrol edip yanına havalı bir şekilde yürüdüm ve masasına oturduğumda başını bana doğru çevirip cilveli şekilde bana gülümsedi."
Sanki o anı yaşamış gibi saçlarını düzelttiğinde bunu başarıyordu Melek üzerinde ama ben ona düz bir şekilde bakmaya devam ediyordum.
" Vay be, ben neymişim değil mi?"
Melek kıkırdadığında Han hala devam ediyordu.
" Bana ' Merhaba yakışıklı benimle kahve içmek ister misin?' diye sordu ama havalı olan görünüşümü korumak için çok direndim," dedi çakma hikayesini büyük bir heyecanla anlatırken.
Ben sıkılmışım gibi esnediğimde yutkunup " Benden o eksikti doğru söylüyorsun. Sonra ne yaptın havalı bey?" Diye sorduğumda Melek ikimize de bakıp biraz daha sesli şekilde güldüğünde Han bize rağmen ciddiyetini koruyordu.
Kendince hikaye uydurup bunu komik şekilde dile döksede ikimiz zaten ilk tanışmamızı zihnimize kazıdığımızı biliyorduk.
" Melek dinle dinle en önemli kısıma geliyorum."
" Dinliyorum Han abi," derken gülmeye devam ediyordu.
Bir anlık arkamdaki masalara baktığımda iki masanın boşaldığını görüp tekrar önüme ve konumuza döndüm.
" Bende dinliyorum Han bey, evet sizdeyim şuan dinliyorum."
" Ben o kadar havalıydım ki ona hemen kapıldığımı düşünmesin diye teklifini hemen reddettim," diye devam ettiğinde surat ifadesi hem ciddi hemde bir o kadar komikti ki dayanamadım.
" Hem aşık oldum diyorsun hemde teklifimi reddediyorsun."
Melek bu sefer karnını tutarak güldüğünde bende dayanamayıp gülmeye başlamıştım. Han'ı hiçbirimiz ciddiye almadığımız için hevesi kırılmış bir çocuk gibi omuz silkmeye başlamıştı.
" Hep sen mi reddedeceksin beni? Bir kere de ben ettim işte," dedi çocuk gibi.
" Evet reddettin ama anlattığın hikayede yapabildin. Bende ne kadar salakmışım sana teklif sunarak değil mi?"
" Bence caziben yüzündendir mantıklı davranmayıp reddedişim," dediğinde oklar bana dönmüş gibi hissettim.
" O zaman ben senin karizmana tutulup kahve teklifini reddediyorum, bunu mu kastettin?"
Arkasına yaslanıp çenesini kaldırdığında bana " Evet bebeğim," derken dudağının kenarından sırıttığında gülerek gözlerimi devirdim.
" Senin bu havalı duruşunla etkileyeceğin tek kitle emekli memur kadınları olabilir. Öbür türlü biraz zor gibi," dediğimde yüzünü ekşiterek dik oturdu.
" Emekli kadınların dikkatini italyanlar çekebilir. Ben bir türk askeriyim. Benim adım bile karizma."
Melek elindeki çatalı tabağına kattığında bu sefer Han'a bakıp güldü ve neden güldüğünü merak ederek dirseğimi masaya yaslayıp avucuma yanağımı koydum.
" Han abi," dedi heyecanla." Bence asıl havalı olan kişi Ceylan abla."
" O nedemiş?"
" Çocuk bile anladı sen hala kendini öv," dedim Melek'e sorgulayarak bakan Han'a doğru. " Ona neden karakolda tanıştığımızı anlatmıyorsun?" Derken göz kırpıp onu gösterdiğimde kaşları havalanıp tebessüm etti.
" Tamam tamam, anlatıyorum."
Bu da başka bir hikaye olacaktı. Çöplükten gelişimi anlatması için henüz erken olduğumuz bu saat diliminde sıkışmıştım.
Geriye dönerken hatırladığım zaman dilimlerinde hava hep karanlık ve yağmurluydu. Anılarımdaki yağmurlar bana araba şoförü tarafından dövüldüğüm ve kanlarımla üstüm başımın mahvoluşumu serdi gözlerimin önüne.
Acemiyken araştırdım o sokağı ve yerde izmaritler dışında duvarda bile bir çok insana dair iz olduğunu gördüm.
Özellikle amcam tarafından satıldığım, duvarlarında sprey boya ile boyanan duvarlardaki resimler hep geçmişimi hatırlatırdı.
Büyükler tarafından güzel anılarım olmasada eminim ki Müco ve diğerlerini bitirdikten sonra daha çok güçlendiğimde kendimi sevecek ve korkmadan başkalarını da sevecektim.
Han ve Melek'in gülüşleri beni daldığım yerden kendime getirdiğinde tekrar onlara odaklandım.
Han ne anlattıysa hiçbirinde kulağım yoktu.
" Ceylan abla, Han abi karakolda ikiniz için kahve hazırladığını ve ikiniz içtikten sonra beraber o günü geçirdiğinizi anlattı," dediğinde yavaşça elim anlımı buldu.
Ovarken Han'a doğru " Lütfen Han, şu kahveyi salar mısın artık?" Dediğimde Melek masumca bizi izleyip tebessüm etmeye devam ediyordu.
Han cebinden cüzdanı çıkartıp masaya koyarken " Kahve mühim bir konu benim için. Seni temsil ediyor, güzel ama tek kişilik bir huzur kaynağı gibi," diyerek itiraf ettiğinde bu sözü çok hoşuma gitmişti.
" Bu çok güzeldi," Melek de beğenmişti.
Bir anlığına Han ile anlattığı gibi bir kafede tanışıp evlenip çocuğumuzun da Melek kadar güzel bir kız çocuğu olduğunu hayal ettiğimde bu düşünce benim için asla gerçekleşemeyecek bir şeydi ama hayali güzeldi.
Hayalimin her noktası herşeyden daha güzeldi.
Beş yıl önce başımı çöp konteynerina yaslarken hayal ettiğim o sahil kenarı evimde Han da belirdi.
Sığ alanda ayaklarımız ıslak kuma batarken el ele tutuşup beraber müzik dinleyip uzak sulara dalışımızın hayali için çok bedel öderdik, eğer Han'a gerçek hayallerimi açarsam bunu mutlaka yapabilirdik ama burası hayal dünyası değildi.
Biz acı gerçeklerin dibine batmış haldeydik ve hayallerimizin ipleri bile bizi battığımız balçıktan çekemezdi.
Şimdi oturmak istemediğim korktuğum masadan bir milim ayrılmak istemezken oturduğum sandalye sanki kaydı altımdan, kalktık bu masadan.
İlk güzel kahvaltım oldu onlarla beraber ve bu da benim için ilkti.
Ayağa kalktığımızda Melek de dudakları kapalı şekilde tebessüm ederek kalktı ve direkt Han'ın elini tutmak için yanına yaklaştı usul usul ve aşağıdan Han'a bakarken ne görüyorsa o gördüklerini bende gördüm, yani huzuru.
Huzur. O Han Karahanlıydı.
Garson yanımıza geldiğinde Han çıkardığı banka kartı ile ödemeleri halledip bizi mekandan çıkarttığında bu mekanı zihnime kazımıştım.
Belki bir gün ekip, Kanzer ve Melek ile gelirdik ve kahvaltı yapardık. Yine hayal kurmuştum.
Çıktığımız mekandan ilerleyerek arabaya doğru yürürken onların arkasındaydım ve Han'ın elini tutarken hissettiği güven duygusunu ben yaşıyormuşum gibi bir huzurla doluyordu gözlerim.
İçim bir yandan huzurlu bir yandan huzursuzken nasıl olurda duygularım beni ele geçirebilecek kadar güçlü olabiliyordu? Bunu ben sağlıyordum, kendime sorduğum soruyu kendime yaşatan da bendim.
Han'ı yıllar sonra satıldığım binanın önünde Cenk Komiserle orada durduktan sonra Han'ı akşamında çekip vurabilirdim ama yapmak istemedim.
Seviyorum seni Han Karahanlı ama sevdiğin kadın senin gibi değil, senin gibi huzur veren güven veren biri değil.
Söyleyemiyordum ona bunu ve bunun yükü de biniyordu omuzlarıma.
Arabanın yanında durduğumuzda Han arabanın kilidini açmış ve Melek arkaya binsin diye kapısını açıp bindirdikten sonra kapıyı kapatmıştı.
Yan profilini incelerken bir an daldım ve bana doğru baktığında bh sefer gözlerine daldım.
Sol elini arabaya yasladığında derin bir nefes aldık ikimizde ama ilk konuşan o oldu.
" Korktuğun ne varsa o olmadı," dedi beni anlarcasına. "Senden nefret etmiyor hatta sana teşekkür etmesi bile o kadar özel ki senin gibi benim de gözlerim doldu."
" O çok güzel bir çocuk, benden uzak kaldığında daha da güzelleşecek. Onun için bir aile bulmalıyız Han."
Diğer elini ensesine koyduğunda ovuşturdu ve başını umutsuz birşey söyleyecekmiş gibi iki yana salladığında içim burkuldu.
" Onu yetimhaneye bırakmam gerekiyor," dedi düşük çıkan sesiyle.
" Hayır, hayır olmaz. Orası soğuktur Han. Orası olmaz."
Oraların duvarları soğuktur diyemedim.
Yaslanacak kimsesi yokken soğuk duvarlara dayanacaktı sırtı ve tekrar üşüyecekti.
" Babaannemle kalamaz, yetkililer izin vermez. Evli ve mutlu bir aile tablosu görmek isteyecekler. Bu akşam Melek yetimhaneye bırakılacak, üzgünüm."
Sağa doğru başımı onun olduğu yere doğru çevirdiğimde içimdeki kız çocuğuydu gözleri dolan.
Benim o mavi binadaki odamda hissettiğim soğuk duvarların sırtımda bıraktığı soğuk aile yarasını Melek de hissedecekti hatta hissediyordur ama onunla aramızda bir fark vardı. O çok güçlü gülümserken ben asla onun gibi olamadım.
" Tanıdığın bir aile yok mu Melek'i almak isteyebilecek?"
Kaşları çatıldığında " Kimseye güvenmiyorum, hepsi orospu çocuğu," diye hırladığında ellerimi kollarımı tutacak şekilde sarıp başımı gökyüzüne çevirdim.
Melek için dua ettim, iyi olsun diye dua ettim.
" Biliyor musun," diye söze başladığımda Han'a yaklaştım ve sesimi olabildiğince sadece o duyabilsin diye alçalttığımda " Az önceki masada üç ceset gördüm ben."
Gözlerindeki duygular değiştiğinde büyüdü.
Yukarı aşağı başımı sallarken dudaklarımı bastırdım. " Bir tanesi babasının cesedini taşıyordu sırtında," dediğimde başımla Han'ı işaret ettim. Anladığında adem elması hareket etti.
O yumru şuan boğazında duruyordu. Yutkunamadı.
" İkinci ceset benim babamın cesediydi,sırtımda bile taşıyamayıp yere düştüğümde ağladığım ve yollar ararken bulduğu yolları bile karıştıran," diye devam ettiğimde kendimi işaret ettim gözlerimi kapatarak.
Çok kısa süren bir tebessüm düştü dudaklarıma ve hemen kendimi toparladım.
" Üçüncü ceset," derken baş parmağımla arkamı yani Melek'i işaret ettim. " O yetimhaneye girdiğinde bu masada bizimle güldüğü o ölen mutluluğu olacak. Han," dedim sesim tirerken. " O ceset onun omzunda olacak. Mutluluk yarası yüzünde olacak, gülerken bile eksik olacak. Yetimhanede bir sürü çocuğun dikilemeyen yarası ve omuzlarında taşıyamadığı cesetleri var. Orası çok soğuktur."
Gözlerim dolduğunda Han'ın olduğu yerde buz kestiğini gördüm. İkimizin de gözleri doldu.
Benim kahve gözlerimdeki toprak ıslanırken, onun yeşillerine düştü o sıcak yağmur ama o damlalar bile onu ısıtamazdı.
Yanaklarımızdan birer damla aktığında bu sefer silen yoktu.
" Melek ," derken yutkundum. " Orada çok üşür."
" İzin vermem, onun ve diğer çocukların üşümesine izin vermem. Bana güven Alev, onlara hediyeler göndereceğim tatlılar elbiseler alacağım. Kendini kimsesiz hisseden," derken beni işaret etti. " Herkesin yanında olacağım."
" Bunun için uzun bir ömrün olmalı, benim yanımda durdukça bu dediklerinin hiçbirini yapamazsın."
Elimle gözlerimi sildiğimde bıkkınlıkla " Anla artık be adam, istemiyorum yanımda durup yaralanmanı. İstemiyorum anla artık," dedim gözlerinin derinliklerine bakarken.
İnatlaşmasın istesemde hayallerim hep onunlaydı.
Bana bir gün içindeki ateşin sönebileceğini söylerken bu bir vazgeçiş olacaktı.
Bizim vazgeçişimiz.
Başını iki yana salladı. " İstediğin kadar git de ama ölene kadar yanınızdayım, sende bunu anla Kıymetlim," dediğinde dudaklarım aralandı.
Kıymetlim dedi, kıyamadığın birine söylenirdi ve Han bunu bana söylemişti.
Aramızdaki mesafeyi sonlandırıp çenesini tekrar başımın tepesine yerleştirdiğinde yutkunan adem elmasını anlımda hissettim. Yukarı aşağı hareket etti.
Gözlerimi kapatıp anlıma değen sıcak boğazının ateşi yaktı tenimi ve kokusunda tekrar kayboldum.
Ne kadar vazgeçmekten bahsetsemde o ihtimalleri değer verdikleri için yok edip duruyordu, benimle ağlıyor ve benimle gülümsüyordu.
Sarılışında bile gülümsemesi kadar güzel bir sıcaklığı vardı. Söndüremedim aramızdakileri ama bir gün gelecek ve herşey bittiğinde korkmadan ona koşacaktım.
Sana koşmak istiyorum Han Karahanlı, sende zamanı geldiğinde sarılacak mısın bana?