4. bölüm · ALEV'İN YANGINI
4. Bölüm - DERİN
Gece yarısına kadar bilgisayardan kalkmamış aklıma daha ne kadar kazıyabilirsem o kadar çete ile ilgili bilgileri okuyup adreslere kadar ezberlemiştim.
Kanzer yanımdaydı ve hiç bir yere gitmedi. Beraber çıkış yolları aradık ve plan kurduk.
Laptoptan saate baktığımda gece yarısı 1:25 geçiyordu.
Uykum var mı yok mu anlayamıyordum çünkü masam kahve bardakları ile dolmuştu. Hepsinin içi boştu ama odaya kahve kokusu hakimdi.
Sağımda kalan tabanca kupamdaki dipte kalmış az biraz kahveye baktığımda istemsizce sırıtmaya başladım.
Aklıma Han'ı getiriyordu her seferinde.
Bilgisayara baktığımda ise yüzümdeki ufak ifadeyi bile yok olmaya yetmişti.
Babam beni meğer çokseviyormuş diyerek içimden düşündüğümde bu başka bir nedenden sırıtmama sebep olmuştu.
Kanzer'e baktığımdan onun zaten beni izlediğini fark edince gözlerimi kaçırdım.
" Neden sırıtıyorsun? " Sordu anlamayarak.
" Hiç. Aklıma bir şey geldi. Ona sırıttım işte."
" Tahminimce aklına Han gelmiştir," dediğinde ona baktım ve başımı sallayarak güldüm.
" İmkansız. Yani düşünsene biraz. Han bir devlet polisi ve onun tek amacı sivilleri korumak ve benim amacım ailemi parçalayanları öldürmek ve resmen potansiyel bir katil polis konumunda olacağım tüm bunlar bittikten sonra yani."
Masadaki çekmeceden sigara paketi çıkardığımda tam dudaklarımın arasına koyacakken Kanzer sigarayı saniyesinde alıp avucunun içinde un ufak ettikten sonra ellerini silkeledi.
" Sigara sağlığa zararlı. Sakın içme. Ben varkende içme yokkende. "
" Kullanalı üç yıl oluyor," dedim ama mazaretimi kabullenmek istemeyerek baktı.
Paketi uzanarak aldığında ondan alacakken buna izin vermedi ve paketi ellerinin arasında ezerek büzüştürdü ve aşağıda kalan çöp kutusuna attı.
" Bu arada ben aşktan falan anlamıyorum. Kadınlar aklımı çelmeye çalışıyor ama hiçbir şey hissetmediğim için yollarından gitmiyorum. Bu kalbin gerçek sahibi de aşka inanmıyor olmalı," dedikten sonra işaret parmağı ile kalbimin olduğu yeri işaret ederek " ama o kalp sadece sana ait. Bu yüzden onun seni aptallaştırmasına izin verme. Aklını ve kalbini doğru kullan. Asla kimse için ucuz kahramanlıklar yapma."
" Ben kimse için yapmam," dedim baskın sesle.
" O çocuk içinde yapmaz mısın? Baş harfi Han."
" Yapmam. Sevmiyorum kimseyi."
Alayla suratıma bakarak " Aynen. Senin dürüstlük seviyesi," yeri gösterdi " şuralarda falan."
Güldüğünde kendimi sorgulamama neden olmuştu ama zaten kim olsa blöf yaptığımı anlardı. Han'a aşıktım ben. Sevgi nedir bilmediğim için söz ve davranışlarımla uzaklaştırıyordum ama hepsi onun iyiliği içindi.
Ölmesin ama başkasında huzur bulsun bile isterdim, Han benim için böyle bir meseleydi.
Dalgınlığımı bozan telefonuma gelen mesaj bildirimi oldu.
Ekrana baktığımda ' Kurşuncu Ali ' yazıyordu.
Mesajlara girdiğimde sohbet kutusunu açtım.
KURŞUNCU ALİ :
Yarın sabah 6:30 da emniyete gel. Beraber operasyona başlayacağız ve unutmadan söyliyim. Operasyondan sonra akşam 8:00 de grup randevu olacak. Gelmezsen seni engellerim.
Hemen cevap yazmaya başladım.
Ne grup randevusu ya? Beni bulaştırma bu gruplara diyorum yüz kere ama dinleyen yok. Gelmiyeceğim.
Telefonu kapattığımda tekrar bildirim geldi ve burnumdan nefes verip tekrar sohbete girdim.
KURŞUNCU ALİ :
Gelme sen gelme. Han geleceğim dedi. Sen otur o evde çürü tamam mı.
Han'ı ne ara kabullenip aranıza aldınız lan. Geleli bir gün oluyor.
Sohbetten çıkmıştı.
Burnumu çektiğimde sol bacağımı hareket ettiriyordum ama aklımdaki tek soru Han neden grup randevuya katılıyordu?
Eğer bir sevgiliye ihtiyacı varsa bana söyleseydi ben ayarlardım beyefendiye.
Kanzer omzuma dokunduğunda tüm dikkatim dağıldı.
" Ne oluyor? Sakin ol bacağınla 3.1 depremi yaşattın bize."
Gülüyordu ama ben hala kararsızdım. Akşam için pek bir işim de yoktu aslında.
" Ali yazdı. Yarın akşam grup randevuya gidecekler ve beni de çağırdı ama gelmeyeceğim yazdığımda bana Han'ın da geleceğini söyledi."
" Ne güzel işte. Elemanı sevmiyorum dedin zaten operasyon bitince evine gelir istirahat edersin küçük hanım," dediğinde kollarını önünde bağladı " hem seninle sohbet ederiz ve klasörler hakkında da konuşmuş oluruz."
" Gideceğim," dedim bir anda. Bir masaya birde elimdeki telefona bakarken.
" O zaman dürüst şekilde git." Dedi beni bozguna uğratarak.
" Nasıl anlamadım?"
Ayağa kalktı ve yanıma doğru adım adım gelip tam önümde durdu. Uzun boyundan dolayı başımı kaldırmak zorunda kaldım. İşaret parmağını kalbime götürdüğünde eline baktım.
" Oraya karşı dürüst ol," baş parmağı ile bu sefer kendini gösterdi " Ve bana. Abin olarak bana sakın yalan söyleme zorunluluğuna girme. Kimler seni yargıladı bilmiyorum ama ben seni dinlerim, küçük hanım."
Telefonuma yine bildirim geldiğinde ekranı açıp baktım ve yine Ali'den geldiğini gördüm. Ama gözlerim ekranı net görememeye başladı.
Ağlamaya mı başlıyordum?
Daha nereye kadar ağlayacağım ben.
" Kanzer. Ben bir çok duygudan yoksunum. Amcam ve eşi hayatımı mahvetti. Dört duvar arasında çürüdüm," arkasında kalan duvara yaklaştım ve duvara elim acıyana kadar yumruk vurmaya başladığımda beni durdurmadı. İzledi.
" Bütün güzel duygulardan mahrumum ben !"
Daha sert vurdum.
Daha da sert vurduğumda yumruk yaptığım elimin üstündeki et soyulmuştu ve kanıyordu.
Amcamın evinde vuramadığım kıramadığım duvarlara şimdi kendi evimde sığamadığım için vuruyordum.
" Ağla küçük kız. Dök içini, kır dök. Ne yaparsan seni durdurmayacağım. O acıları da hisset ve öğren çünkü dünya merhamet için hapistir," dedi üstünü bastırarak ve yanıma geldiğinde bir yumruk da o duvara vurdu.
Vurduğu elini iki taraflı bana gösterdiğinde ne diyeceğini anlamadım. Gözlerimden yaşlar akarken o sildi.
" Elime bak. Bu acıyan ve herkesin gördüğü kısım değil mi?" Elini ters çevirip bu sefer de avucunu gösterdi.
" Bu da kimsenin görmediği acıların. "
Bu söylediği o kadar doğruydu ki yumru oturdu boğazıma ve yutamadım.
" O zaman ekibimle ne zaman beraber olsam herkes avucumun içini mi görüyor, yani yaralı görünmeyen kısmını," dediğimde elimin tersi ile yanağımdaki yaşı sildim.
Başını sallayıp beni onayladı. " Evet. Herkes avucunun içini görüyor ben ise tersini."
Bu sefer hıçkırarak ağlamaya başladığımda elimle laptopu işaret ederek " Babamın yazdığı bir yazı gördüm. Orada ' Çetede adı geçen sözü gecen herkes ölür yada öldürülür ' yazıyordu Kanzer. Yani babam onları bitireceğimi biliyor muydu?" Dedim.
Ellerini tekrar önünde bağladığında başını öne eğdi.
" Bu çok farklı bir anlam çıkartır. Henüz bunu anlayacak kadar büyümedin."
" Daha ne kadar büyüyeceğim?"
" Ben on yaşında kalp ameliyatından sonra büyüdüm. Ne zaman büyüyeceğini sen bulacaksın," dedikten sonra odadan çıktı.
Arkasından bende çıktığımda çıkış kapısına doğru ilerledi ve çıkıp gittikten sonra arkasına bile bakmadı.
O çıktıktan sonra oturma odamın balkonundan başımı aşağı sarkıtıp ona baktım.
Elleri ile seni izliyorum işareti yaptı ve karşı apartmanın ara sokağına girip gözden kayboldu.
Bir süre kapalı olan havanın açık yıldızlarını izledim ve babamın yazdığı yazıyı anlamaya çalıştım ama aklıma bir şey gelmedi.
" Dürüst olursam bağlanırım çünkü duygularım dilimden çıkan kelimeler gibi yalan değil. Kimse beni severken ölsün istemiyorum. Bunu ne Han'a yaparım ne de arkadaşlarıma," gülümsedim " arkadaşlarıma," dedim buruk bir gülümsemeyle.
Balkondan çıkıp kapıyı kapattığımda Derin hala koltukta uzanıp uyuyordu.
Çömelip yanına yaklaştığımda nefes alıp verirken ki göğsünün inip kalkışını izledim bir süre.
Patileri havada kalıyordu ve o kadar masumdu ki onu eğer bana birşey olursa Han'a vermeyi istedim.
Han. Han Karahanlı. O bir dedektif ve benim ilk aşkım.
Solmasını asla istemediğim güzel kokan nergis çiçeğim.
Çiçekler koparılmazsa ölmez.
Han bana bağlanmazsa ona bir şey olmaz.
Bir inatla gideceğim dediğim grup randevuya gitme fikrimi tekrar değiştirdim.
Derin'in olduğu yerden kalkıp tekrar kitaplık odama gittim ve kapıyı kapattım. Loş ışığı açtığımda o hava ve atmosfer bana o kadar yabancı gelmiyordu ki bunu ancak benim gibi loş ışığı sevenler anlardı.
Kitaplığımın hemen altında kalan gizli yere doğru çömeldiğimde dört kitabı yerinden çıkartıp yere kattım ve arkasında kalan ve kasa kattığım bölümü açtım.
Kapak açıldığında jelatin pakette sakladığım siyah koç baskılı hapı içine kattıktan sonra kapattım ve kilitledim.
Yerdeki kitapları yerleştirdiğimde bunu istikrarlı oluşuma verdim çünkü merak benim en zayıf noktamdı.
Ayağa usulca kalktığımda son kez masanın üstündeki laptopa baktım ve odadan yavaş adımlarla çıktığımda kapıyı yavaşça kapattım. Koridorun sonunda kalan sağ taraftaki odama doğru yol aldığımda üstümü değiştirmek için odama girdim.
Bakışlarım yerdeydi, kapıyı kapattığımda başımı kapattığım kapıya yasladım biraz öylecr durduğumda mektuplar, videolar , hap ve Kanzer' in olayı beni mental açıdan çok yıprattı.
Yatağıma doğru ilerlediğimde üstümdeki gömleği dekolteme gelecek kadar açmıştım çünkü birazdan için pijamalarımı giyecektim ama o an sadece yatağıma uzanmak ve tavana bakmak istediğimde kendime karşı koyamadım.
On yaşındaki Alev acaba bilebilir miydi yirmi dört yaşındaki halimin bu durumda olacağını?
O babasını aramazdı ki, amcasını babası sanardı ama amcası olduğunu bilmeden. Acaba amcamın gerçek adı neydi? Aynı evin içinde yaşasak da bir sır gibiydi benim için ve korkudan asla ona ait gelen faturalara bile bakamazdım. Bunu yapmadığım için pişmanlık duydum çünkü eğer bir kere bile olsa baksaydım asla aklımdan çıkmazdı.
Mırıldanarak orada yanan bir ev var uzakta,
O ev, evim sandığım evimdi
Sevmesemde kalmasamda
O ev benim cehennemimdi.
Şarkı mırıldanmayı tek başıma kaldığım zamanlar çoğunlukla yapıyordum bu da zaten hayattan az biraz zevk aldığım zaman dilimindeydi.
Ayağa kalkıp gardrobuma doğru ilerledim ve içinden en sevdiğim içi polarlı looney tunes dash pijamamı giydim ve saçlarımı taradıktan sonra tekrar yatağıma girdim.
Acıkmıştım ama bugün yemek yapmadığım için dolabımda birşey yoktu zaten tek yaşadığım için bazen alışveriş yapmaya bile üşenirdim.
Telefonumu açtığımda Ali'nin okumadığım mesaj8 hâlâ duruyordu.
Sohbetlere girip okumaya başladım.
KURŞUNCU ALİ
Sen anlamazsın. Erkekler gerekirse motorun üstünde gerekirse tuvalette bile tanışabilir. Zaten Han ile suşi dükkanında tanıştık biz. Çok tatlı biri.
Mesajın her cümlesi ayrı bir garipti.
Ona yanıt verdim.
Suşi mi ? Senin hiç suşi yediğini görmemiştim ben.
Mesajı attığımda aniden aktif oldu ve sohbetteki mesajımı gördü.
Yazıyor..
KURŞUNCU ALİ
Suşi dükkanında tanıştık biz sonra bir baktım senin hakkında konuşmaya başladı. Çok şaşırtıcı bir durum.
Ne dedi? Ne söyledi??
KURŞUNCU ALİ
Ne gıcık kız ya dedi bana. Bende düzgün konuş yoksa ağzını kırarım dedim. Çocuğun boyu 187 lan. Ben devenin hörgücü gibi kalıyorum. Bu arada bileğindeki dövmesi de ayrı hava katıyor sırığa.
Benim hakkımda asla gıcık kız demez. Diyemezdi bence.
Yoksa der miydi?
Sapık gibi çocuğu anlatacağına dürüst ol kesin hiç konuşmamışsınızdır. Yalancı deve hörgücü seni.
Mesajlardan çıktığımda telefonu kapatıp karnıma kattım ve kendi kendime kuruntu yaptım. Ya doğruysa?
Yok diye yineledim içimden. Han asla benim için bunu düşünmez.
Karnımdaki telefon titrediğinde refleksle hemen elime aldım ve ekrandaki görüntülü arama bildirimini görünce beni bir süprizin beklediğini tahmin ettim. Bu sefer hangi ünlü ile fotoğraf çekilmiş olabilirdi ki? Kesin hava atmak için arıyordu.
Sıkkınlıkla nefesimi verip aramayı açtım.
" Selam siyahların efendisi," dedi Ali ve üstümdeki pijamayı görünce anlık kaşlarını çatarak ekrana yaklaşıp beni süzdükten sonra bir anda kahkaha attığında bende üstümdeki pijamaya baktım.
" Komik mi lan tel Ali. Zaten sinirliyim beni delirtme akşam akşam." Dedim ama gülerken birinin omzuna vuruyordu.
" Semih mi o? Niye kendini gizliyor hayırdır yabancı mıyız. Yarın görüncede kafasına kese kağıdı yerleştirsin bari."
Bu sefer yanındaki de güldüğünde hala yüzünü göremiyordum.
" Kız sen yemin ederim insanın ömrünü uzatırsın. Yanımdaki Semih değil ! "
Gözlerim fal taşı gibi açıldığında Sinan Engin gibi baktım ekrana ve " Kim ?" Dediğimde telefonu çevirdi ve Han'ı gördüm.
Dört saniyelik bakışmamızda Ali de kadrajda görünüyordu ve otuz iki dişini göstererek aynı eşek gibi sırıtıyordu.
Durumumuz o kadar komikti ki en basiti benim ekranda çıkan tam başımın üstüne astığım Beyaz Futbol afişi durumu daha da garip hale getiriyordu.
" Sinan Enginci bu Han. Kel seviyor hayatta sana bakmaz gel biz sana sarışın bulalım."
Ali bilerek bunu dediğinde Han ekrana sırıtarak inceleyen gözlerle bakıyordu ve bu karnımın yanmasına sebep oldu.
Sanki karnımda ejderha vardı.
Kaşlarımı çatarak Han'a " Ne gülüyorsun komik olan ne?" Dedim.
Gülümseyişi genişlediğinde " Şiir olsaydın seni betimleyen kelime bulamaz lâl olurdu kalemim," dedi kalın sesiyle.
Gözlerimi kırparak ekrana aval aval baktığımda Ali benden farksızdı.
Han'a başını çevirdiğinde Han elindeki tekila bardağındaki içeceğini içtikten sonra " Yani sarışın sevmem," dedi.
Bakışları Ali'ye sözleri ise banaydı.
İçten içe yükselirken ekrandaki yüzüm tam tersi şekilde bakıyordu ekrana.
Ali endişe ile Han'ın omzuna dokunup " Ben olsam Alev'e ilanı aşk edip ülkeyi terk ederdim. Kız seni gördüğü yerde ayağına sıkacak şuna baksana," dedi ve bir bana bir Han'a baktığında Han tekrar bana baktı.
" Sıksa bile topallayarak ona gelirim."
" Oğlum sen harbi aşıksın ! "
Han bana göz kırpıp önüne döndüğünde Ali gülerek Han'ı sarsıyordu.
Telefonu kapattığımda şok içerisindeydim.
Bakışları, sesi ve gülümsemesi o kadar güzeldi ki onun gamzesinde uyumak istedim.
Karnım ateş gibi yanarken hala duyduklarımın şokunda kafamı yastığa yaslayıp elimle ağzımı kapatarak gülüyordum.
Aşk böyle bir şey miydi?
Aşk hep mutlu ederdi ve üzmezdi üzerse adı aşk olur muydu? Neden seviyorum ki ben onu.
Neden sevmiyesin ki dedi iç sesim içten içe ve tekrar aşık oldum ona.
" Biri bizi beraber görürse Han ölebilir. O ölmesin ben onu çok seviyorum."
Dıştan kendimle konuşmaya başlamıştım sanki karşımda o varmış gibi yatağa oturdum.
" Han seni çok seviyorum biliyor musun? Her bakışına deliyorum," dedim heyecanla " beni senden uzaklaştıran şey benim gittiğim yolu bilmiyorsun. Bilirsen benim gibi tehlikede olacaksın. Seni zaafım olarak görüp tehdit ederlerse senden önce ben ölürüm. Senden sonra da hiç başlayamayan hikayemiz ölür."
Eğer gerçekten karşımda olsaydı bunu ona söylerdim.
Gerçekten söyleyebilir miydim diye tereddüte düştüm.
Telefonum titrediğinde mesaj Açelyadandı.
Hemen sohbete girdiğimde okumaya başladım.
AÇELYA KUMRU
Alev özür dilerim bu saatte yazıyorum ama seninle konuşmam gerek. Çok kötüyüm şuan.
Uyanık mısın?
Acaba konu ne diye düşünürken onu arama kararı aldım.
Telefonu ilk arayışımda açtı.
" Alo. Açelya?"
" Alev," derken ağlama sesi geliyordu.
" Açelya ne oldu neden ağlıyorsun?"
" Ali'ye ulaşamıyorum. Haberin var mı ondan?" Dedi burnunu çekerek. Bu beni oldukça şaşırtmıştı.
" Daha on dakika falan oluyor onunla görüntülü konuşalı. Neden Ali'yi soruyorsun ve ağlıyorsun bir şey söyle lütfen."
Tekrar burnunu çekti.
" Benim yakın bir arkadaşım Ali ile konuşuyormuş. Kendimi çok kötü hissediyorum. Arkadaşım Ali'ye aşıkmış." Dediğinde olayı hemen anladım.
Şimdi anladım ama yıllardır görememişim. Şok olarak ona " Sen Ali'yi mi seviyorsun ?" diyebildim.
Sorduğum sorudan sonra sadece " Evet," dedi.
Diğer elimle ağzımı kapattığımda şaşkınlığım üstümdeydi.
Güldüğümde " Komik mi Alev ya kapatıyorum tamam ," dediğinde hemen kapattı.
Gözlerim odamdaki her eşyanın üstünde gezindiğinde aldığım güzel haberle beraber yerimde sıçrıyordum.
Onu tekrar aradığımda açmadı.
Tekrar aradığımda bu sefer açtı.
Onun konuşmasına fırsat vermeden ilk ben konuştum.
" Manyak mısın kızım sen ! Bu harika bir haber ona gülüyorum ben."
Açelya telefonda daha sesli ağladığında bu benim daha yüksek sesle gülmeme neden oldu. " Ağlama lan kriz geçireceğim ! "
" Gül sen gül. Kötü haber verdiğimde Alev hanımın sevinme şekli," dediğinde bu sefer kahkaha patlattım.
" Sen o arkadaşını bana bırak. Ali senin bil şuan." Dedim kendimden emin bir şekilde bu onun kafasını karıştırmış olabilirdi.
" Nasıl yani? Aklında ne var hemen söyle."
" Önce bana o arkadaşın kim söyle bakayım," dedim.
" Mine. Ne yapacaksın kız deli karı."
" Biraz korkutacağım. Benim korkumdan Ali ile konuşmayacak. Kızım güven biraz bana o iş bende bil."
" O beyninden öpeyim be ! " Dedi sevinen bir sesle çünkü biliyordu ki ben bunu ilk defa yapmıyorum.
" Sana yemek istedim . Bu da benim teşekkürüm olsun şimdiden."
Açelya benim aç olduğumu nasıl bilmiyorum ama hissederdi ve her zamanda benim aç olduğum zamana denk gelip yemek istetirdi.
" Ben kendime alırdım niye bana sormadan istetiyorsun?"
" İçimden geldi ayol."
Biraz daha sohbet ettiğimizde kapı çalındı ve telefon kulağımda odamdan çıkıp koridoru emin adımlarımla geçerek kapıya yaklaştığımda önce delikten baktım.
Yemek siparişim gelmişti.
Kapıyı açtığımda yemeği almak için telefonumu kapatıp cebime koydum.
" Teşekkürler. "
" Afiyet olsun hanımefendi."
Yemeği alıp kapıyı kapattıktan sonra tekrar kapı deliğine baktım ama adam kapımın önünden ayrılmadı.
Kapıya başını yaslayıp içeriyi dinlemeye başladığında bu kaçmam için bir sebep oldu.
Delikten bakmaya devam ediyordum. O ise gitmemeye direniyor gibiydi.
Telefonuna bildirim geldiğini duydum ve adam hiç zaman kaybetmeden telefonunu açıp biri ile yazışmaya başladı.
Bir kapıma bir telefona baktı.
İçimden gitmem gerektiğini düşündüm ama kaçacağım tek yer mutfak penceresinden yangın merdiveni ile aşağı inmekti ama hava karanlık olduğu için başıma her türlü olay gelebilirdi.
Kapıdan geri geri adımlarla uzaklaşmadan önce sessiz ve yavaşça kapının tüm kilitlerini çektim ve arkamı döndüğüm gibi odama koşmaya başladım.
Çekmecemdeki silahın içini doldurup namlunun ucuna susturucu taktım.
İçerde uyuyan Derin'i giydiğim montun cebine kattığımda uyanmıştı ama bana baktıktan sonra uslu durmaya devam ediyordu.
Kapının açılmak için zorlandığını duyduğumda nelerin döndüğünü anlamadım.
İçimde gram korku yoktu ama kapıyı zorlayan elemanın kim tarafından gönderildiği hakkında içimde kötü hisler uyanmaya başladı ve tam bu anda eğer kalabalık gelirlerse birine ihtiyacım olacaktı.
Kapı kırılarak açıldığında başımı etrafa bakan o paketçi adamı izlemek için çıkarıp geri odama girdiğimde karşımda kalan mutfağa üç saniyede koşmam gerekiyordu.
Onun adımları yakınıma yaklaştığında içimden saymaya başladım.
Üç.
İki.
Bir.
Hızlıca belime kattığım silahla mutfağa uçarak girdiğimde beni fark etti ve tam mutfağa gireceği sırada kapıyı kilitledim ve girmesini bir nevi engellemiş oldum ama mutfak kapısını da kırmak üzereydi.
Hemen tezgahın üstünde kalan yangın merdivenine doğru giden pencereden çıkmak için bir bacağımı dışarı attığımda yakalanmam artık an meselesi olacaktı.
Pencereden çıkıp yangın merdivenine girmiş bulunduğumda hemen hızlı adımlarla merdivenlerden aşağı inmeye başladım.
O kadar hızlıydım ki cebimdeki Derin bile sarsılıyordu.
Zemine ayak bastığımda hızlıca binamın girişini sağımda bırakacak bulunduğum o ara sokaktan hızlıca caddeye yürürken binamın önündeki elemanları gördüm ve hepsi tetikteydi.
" Olamaz."
Merdivenin hemen altında çöp konteyneri vardı.
Hemen konteynera yaklaştığımda yanında kalan siyah çöp kutularının arasına girdim ve üstümü de siyah pazar örtüsü ile örtüp kendimi olabildiğince duvara yasladım ve bir kutuymuşum gibi izlenim vermek için çabaladım.
Merdivenden adım sesleri aşağı inerken sefes alışımı bile düzene sokmaya çalışıyordum ama yapamadım.
Elimle burnumu ve ağzımı kapattığımda sefes seslerimi sadece ben duyabilirdim.
Demir adımların yerini zemine ayak basan ses aldığında artık cansız gibi durma durumuna girdim.
" Lanet olsun ! "
O kadar sesli söylediki binanın önünde tetikte duran dört adam da bizim olduğumuz yere akın etmeye başladı.
Adamlar tam önümde durduğunda Derin gibiydim, canlı ama sessiz.
" O kızı nasıl kaçıabilirsin aptal ! " Diyordu birisi.
" Akıllı çıktı. Asıl aptal biziz," yanındaki de bunu dediğinde tiksinerek baktım hepsine.
Beni kovalayan adam " Çok uzaklara gitmiş olamaz. Hemen sokakları arayın. Onu hala bulabiliriz," dedikten sonra olduğumuz yerden uzaklaşmaya başladılar.
Bu adamlar şüphesiz çetenin adamlarıydı ve belki de şahinlerden olabilirlerdi.
Baltadakiler asla insan kaçırmazlardı çünkü bu işi sadece Şahinler yapıyordu.
Bilgilerin olduğu CD şuan masada ve laptopun içindeydi.
Fark ettiğim an içimi bir korku kapladı. O bilgiler başkasının eline geçmemeliydi.
Etrafı iyice dinledikten sonra üstümdekileri kaldırmadan önce Derin'i cebimden çıkartıp başından öptüm.
" Korkma güzelim, iyi olacağız," dedikten sonra merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım.
Mutfak penceresinden tekrar girdiğimde mutfaktaydım.
Kitaplık odasına girdiğimde oda hala karanlıktı.
Hemen CD yi aldığımda laptoptan kaydedilen tüm bilgilerimi sildim ve laptopu kendi laptop çantama kattıktan sonra hemen evden aynı şekilde çıktım.
Konteynerdan caddeye girdiğimde karşı ara sokağa girdim ve fark edilmemek içinde şapka ile kapişonlu ceketimi giymiştim.
Kanzer'i son gördüğüm ara sokaktan ilerliyordum. Kapalı olan binaların dükkanlarının yanından geçince nereye gideceğimi bilemedim.
Eğer emniyete gidersem herkes başıma toplanır durumu anlatmak zorunda kalırdım.
Biraz daha yürüdüğümde ara sokaktaki kapalı dükkanın önünde bir grup erkek gördüm ve onların görüş alanlarına girdiğimde bana doğru kendilerini çevirdiler.
" Pişt, fıstık ! " Islık çalmaya başladıklarında yanıma toplandılar.
Yanıma yaklaştıklarında cebimdeki Derin'i çıkarttım ve duvar dibindeki kolinin üstüne kattım çantamla beraber.
Altı kişi etrafımı sarmıştı ve bana piç gibi gülüyorlardı. Bu durum o kadar rahatsız ediciydi ki.
" Nereye böyle güzellik. Yok mu bize bir öpücük?" İçlerinden biri bunu dediğinde oldukça küstahdı.
" Yaklaş, " dedim " öpeyim seni."
Birbirine iğrenç imalara gelen mimiklerle baktıklarını bana fıstık diyen eleman ilk önce yaklaştı ve bana yaklaşırken sallana sallana gelmişti.
Karşıma geçtiğinde " Kapat gözlerini canım," dedim sert olmayan bir ifademle.
Gözlerini kapattığında ona doğru yüzümü yaklaştırıp hiç beklemedikleri anda sağ yumruğumu onun yüzüne öyle bir sert geçirdim ki eleman'ın burnu kanamaya başladı ve çeneye de darbe vurduğumda iki yumrukla yere düştü.
Diğerleri bu manzaradan sonra sinirlenmeye başlamıştı.
" Orospu! "
Sağımdaki sağ yumruğu atacakken sola kaydım ve burnuna kafa attığımda kırılma sesi duydum. Burnunu acıyla inleyerek tutup geriye doğru sendeledi.
İlk vurduğum kişinin yanındaki ise tereddütlüydü ama vurmaya da kararlı şekilde yanıma yaklaştığında saniyesind bacaklarından tutup yere serdiğimde dengesini kaybettiği için yere düşmüştü. Üstüne çıkıp göğsünün tam üstünde oturduğumda yumruklarımı pes peşe yüzüne savurdum.
Acımadım ve korkmadım bile.
Yerdeki yüzünü korumaya çalıştığında arkamda kalan eleman beni kolunun arasında kilitledi ve nefesimi kesmeye başladığında sağ kolumun dirseğiyle kaburgasına sertçe geçirip kolunun arasına aldığı başımı kurtardığımda ona doğru döndüm ve önce çenesinin altından yumruğu vurduktan sonra iki elimle aynı anda kulaklarına onu sağır edercesine vurduğumda acıyla yere düşürdü kendini ve kulaklarını tutarak yerde inleme başladığında hepsi beş dakika içinde yerde buldu kendini.
Öğrendiğim eğitimlerin bende bir etkisini görmek gururumu okşamıştı.
Karanlık olan gökyüzüne çevirdim başımı ve tebessüm ettiğimde babamın beni mutlu görmesini istedim.
Bir anlıktı.
Ama bir anlıkta da kalmıştı.
Derin'e baktığımda beni izliyordu. " Derin'im."
Ona yaklaşıp elime aldığımda yüzüme yaklaştırdım ve çenemi yaladığında gözlerinden öptüm onu.
Cebime katıp yere bıraktığım çantamı aldığımda yerdeki bana fıstık diyenin yanına gidip inlemelerle yerde uzanışını izledikten sonra çıplak olan ayağımla onun göğsüne tam kalbinin olduğu yere bastığımda ilk başta sert basmamıştım.
" Sizi bir daha görürsem nezaretten görürsünüz beni."
Biraz daha bastırdığımda acıyla inledi " Özür dileriz. Özür dilerim. Bırak gidelim," diye inleyerek yalvarmaya başladı.
Geldiğim yönden koşturma sesi geldiğinde onları yerde o şekilde bırakıp koşmaya başladım.
Sağ tarafa yöneldiğimde tekrar caddedeydim ve tek tük insan beni baştan aşağı süzerken yanlarından hızlıca geçiyordum.
İnsanların bana olan bakışlarından nefret ediyorum.
Karşımda girişi açık bir bina gördüğümde içeri girip giriş kapısının arkasına saklandım.
Kapının hafif buğulu camından dışarıyı izlediğimde o an tüylerim diken diken oldu.
Ben Fermanla Şahinlerin adamlarından kaçarken bu binaya saklanmıştım. Ferman'ın Yiğiti vurması sanki mağdurmuş gibi beni bu binaya getirdiğini bildikten sonra o adama karşı daha da kinlenmiştim ama şimdi başka bir duygu selinde buldum kendimi.
O da deja vu. Saklanışım dışarıyı gözetleyişim ve beş yıl önceki gibi gece vakti olması tesadüf olmasına rağmen bu kadarı bile fazlaydı.
Polistim evet silahım vardı ama fazla kişilerse ve yanımda kimse yoksa tıpkı şuandaki gibi ,tabiki kaçmak zorundaydım.
Boşuna taşınmamıştım.
Önüme gölge düştüğünde gölge caddedeydi. Kapıya doğru uzun boylu biri geldiğinde iki taraftan kapıyı açtı ve arkama doğru iyice sokuldum duvara yaslanarak.
Maskeli adam beni gördü.
Bu sefer burada yakalanmıştım.
Beni omzundan tuttuğunda iki eliyle beni kolayca havaya kaldırdığına " Bırak beni ! " Diye bağırdım.
Onu incelememe izin verdiğinde gözlerinden onun Kanzer olduğunu fark edip rahatlarcasına derin bir nefes vermiştim.
" Kanzer. Sensin değil mi?"
Beni yere bıraktığında inişim yumuşak oldu. " Evet. Buradan gidiyoruz."
" Adamlar peşimdeydi. Evimi bastılar," adrenalin yüzünden geçmişin adamları beni nefessiz bırakmaya yeminli gibilerdi.
Kanzer açık olan kapıdan beni kolumdan tutup dışarı çıkardığında onunla beraber sol tarafta kalan caddeden yürümeye başladık.
" Haberim var. Motorunu aldım oradan bu yüzden endişelenmene gerek yok ayrıca o binaya artık girmeyeceksin. Artık güvenli değil."
Havanın soğukluğunu en çok çıplak ayaklarımda hissettiğimde kaldırıma basmanın hissiyatını tatma imkanım oldu ama büyük ihtimal tekrar hastalanabilirdim.
Karşı taraftan şüpheli olduklarını hissettiğim kişiler yanımızdan geçeceği sırada Kanzer beni kucağına aldı ve o kadar hazırlıksızdım ki bir an dengemi kaybediyordum.
O çok güçlü bir adamdı.
Kanzer, en güçlümüzdü.
Sol kolunda beni taşırken sağ elini başımın arkasından tutup sol omzuna yasladı.
Saçlarıma yüzümü kapattığımda ona yapıştım.
Kollarımla boynunu sararken uyuyormuş gibi başımı omzuna gömmüştüm.
Adamlar gittikten sonra bize bir daha bakmamak üzere diğer sokağa saptılar.
" Beni nereye götürüyorsun?" Merakla soruşumun üstünden bir dakika geçmişti.
" Han'a götüreceğim," dediğinde tiz bir sesle ama fısıldayarak " Şaka yapıyorsun değil mi?" Dedim.
" Bizi bekliyor bak," dediğinde beni yere bıraktı ve onu gördüm. Durakta bekliyordu Kanzer ile yanına gittiğimizde beni baştan aşağı süzdü ciddiyetle.
" Ayakkabısız hasta olacaksın," dediğinde arka kapısını açtı bana başıyla gir işareti yaptığında tereddüt etmeden içeri girdim ve kapıyı kapattım.
Isıtıcılar açıktı ve soğuktan sıcak arabaya geçince bu bende bir deja vu daha yarattı.
Deja vu hissini sevdim çünkü o ânın içinde Han ve ben vardık. İki polis ve iki aşık aynı ânı bu sefer tekrar yaşamıştık.
" Ona dikkat et ben adamları sorguya alacağım."
" Tamam. Dikkat et." Dedi Han.
Kanzer maskesinden gözlerini ovduktan sonra bana baktı " Ederim. Onu güvenli bir yere götür, seni takip ediyor olacağım."
Han başını olumlu anlamda salladığında ayrıldılar ve Han şoför koltuğuna geçtiğinde kapısını kapatıp emniyet kemerini takarken aynadan bana baktı.
Yaş on yediyken kimsesiz bulup aldı ama bu sefer farklı zaman aynı insanlar olarak tekrar bakıştık o aynadan ve göz teması bile içimde huzuru simgeledi.
Camı kapattığımda ön taraftaki ışıklara doğru eğilip ışıkları kapattım.
Oturduğum yer karanlıkta kaldığında Han arabayı çalıştırdı ve sürmeye başladığında cebimdeki Derin'i ellerimin arasına alıp öperek sakinleştirmeye çalıştım.
O da benim gibiydi.
Ürkek ve sessiz.
" Sen bir işin içindesin. Kanzer de seni koruyor, neden koruyor seni Alev?"
Sorusunu ciddi bir tınıyla sorduğunda göz teması olmasın diye aynaya bakmadım. Gözlerim kedideydi.
" Bu beni ilgilendirir ve ben seni çağırmadım Kanzer sana nasıl ulaştı?"
Duymazdan geldi bir süre ve sadece yola odaklandığında Derin'in göbeğini okşayıp dışarıdaki cama yansıyan ışıkların dışarının havasını izlemeye başladım.
Derin bir nefes verdiğinde diğer eli ile çenesindeki kirli sakalını okşadı.
" Kanzer beni bulduysa buldu Alev önemli olan bu değil. Önemli olan şey bana birşey anlatmaman," son cümlesini baskın bir sesle söylediğinde Derin'i solumda kalan koltuğa oturttum.
" Anlatacak birşey yok. Yıldız Hotel de indir beni lütfen." Dedim nefes alıp verişlerim hızlanırken.
Ellerini direksiyona sertçe kitleyip dikiz aynasından bana ciddiyetliyle baktığında korkuyor gibiydi de." Seni en son bıraktığımda beş yıl görmedim. O hatayı tekrar yapmam. Seni daha güvenli bir yere götüreceğim."
" Hayır," dediğimde koltuğun uç kısmında ona doğru eğilerek " beni Hotel'e bırak. Yarın operasyon var dinlenmem gerekiyor ve dosyayı zaten evden alamadım," dediğimde bacağıma elimi yumruk yaparak vurdum.
" O dosyayı hani aptallıkla unuturum ! " diye devam ettiğimde sesim yüksek çıktığında Han sol eliyle direksiyonu tutarak sağ eli ile saçımı okşadı.
" Hasan Bey haber etti operasyon iptal edilmiş."
" Ne? Ama bu nasıl olur," elini saçlarımdan çekip direksiyonla dengesini sağladı.
" Tahminimce müdür narkotikdeki dosyaları iki günlüğüne rafa kaldırmıştır."
Donuk gözlerle arkama yaslanıp karşımdaki yola odaklandım. O an ayaklarımın buz tutması yada motorumun orada kalması hiç umrumda olmadı düşünmek bile istemedim ama o dosya önemliydi. Telefonumu pijamamın cebinden çıkardığımda rehbere girdim ve Hasan Amirim diye kayıt ettiğim numarayı aradım.
Telefonu kulağıma kattığımda cevaplamasını beklerken ki sesler beynimi titretti içten içe ve on saniye sonra telefon açıldığında ilk ben lafa atladım.
" Neden bu operasyon iki gün rafa kaldırıldı? Bunu neden yaptınız neler oluyor? Anlamıyorum ben artık ! " Sesimin tınısı o kadar yüksekti ki Derin bile korkmuştu.
Han arabayı sürerken bir yandan da bana bakıyordu aynadan.
Telefondaki ses " Hasan burada değil. Bu saatte aranmaz, hiç saate bakmıyor musun?" Dediğinde telefonda olanın Hasan Bey'in eşi olduğunu anladığımda sinirim bir kat daha yükseldi. Dişlerimi kenetlediğimde telefonu kadının suratına kapatmadan önce " İyi geceler hanımefendi ," dedim.
Telefonumu kapatıp yanımdaki koltuğa sertçe bıraktığımda beynim yanıyordu artık ve bunların hiçbiri bir kamera şakası değildi. Lanet olsun ki değildi.
" Lanet olsun hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor ! "
" Ne dedi?"
Ellerimi saçlarıma geçirdiğimde saç diplerim acıdı.
" Eşi açtı telefonu kapatmadan önce de azar yedim. Millet şaka gibi ama biz bir komedi dizisinde değiliz."
Sağ tarafımdaki cama doğru başımı çevirip baktığımda bana hiç yabancı gelmeyen o sokağa baktım.
Araba yavaş yavaş durduğunda Han park etmek için iki ara arabanın arasına girdiğinde telefonum titremeye başladı.
Araba durduğunda telefonu elime aldım ve ekrana baktığımda Tuna'nın aradığını gördüm.
Hemen telefonu açtığımda Han beni izliyordu.
" Alev neredesin? Şahinler evini bulmuş iyi misin? Neredeysen söyle seni alayım."
" Han'ın yanındayım. Bu nasıl oldu anlamadım."
" Şahinler heryerde dedim ya sana. Her dükkanda olabilirler onlar her yerde olabilir. Seni bulmalarına pek şaşırmadım ama içimi korku kapladı," dediğinde dikkatlice onu dinliyordum.
" Merak etme iyiyim, bu durumuma ne kadar iyi diyebilirsem bilmiyorum. Atacağım konuma gel seni bekliyeceğim."
" Tamam," telefonu kapattığımda konumu tam atacakken Han telefonumu bir anlık dalgınlığımla aldığında şaşırarak onu süzdüm.
" Ne yapıyorsun bu da neydi şimdi?"
" Onun yardımına ihtiyacın yok. Benim olduğum yerde kimsenin seni korumasına ihtiyacın yok Alev."
Telefonumu kapattığında bu yaptığı hareket hiç hoşuma gitmemişti. Ona doğru eğildiğimde telefonu almaya çalıştım ama her hareketlenişimiz durumu daha da tuhaf yapıyordu.
" Senin neyin var? Ver telefonumu ! "
" Hayır ! Dur orada biz konuşmadan vermem."
" Vereceksin ! "
Sesimiz artık arabada yankı yapacak duruma geldiğinde yoruldum. Koltuğa geri oturduğumda sakinleşmek için nefes alışlarımı düzenlemeye çalıştım ama başaramıyordum.
Soför koltuğundan çıkıp arkaya geldiğinde kendimi geri çekmek zorunda kaldım.
Telefonu kapattığını göstermek için güç tuşuna bastığında gerçekten kapalı olduğunu gördüm. Çatık kaşlarımla ona baktığımda o da benim gibiydi.
Gözlerimiz ilk defa bu kadar sinirle bakıyordu birbirimize ve bu aramızdaki her ne bağsa daha da sağlamlaştırdı.
" Senin kesinlikle özele saygın yok Han ben senden bunu anladım. Çocuk gibi nasıl telefonumu vermemezlik yapabilirsin?"
Çenesini kastığında neye sinirlendiğini bile anlayamıyordum. Anlaşılamayacak hareketleri beni sinir ettiği için empati duygumu bile o an kaybetmiştim.
Derin aramızda duruyordu, Han Derin'i dikkatlice avucuna aldığında o hiç tereddüt etmeden onun avucunda durdu ve kediyi ön koltuğa koyduğunda tekrar bana döndü gövdesi.
" Seni bulduğumda bağlı şekilde üstün başın kan halde yaralı olarak çıkmaz bir sokağın duvar dibindeki çöp konteynerinin yanında buldum. Sana o gün bu eve geldiğimde dedim ki ' iyileştiğinde sorguya alacağım seni ' diye ve sen kabul etmiştin. Hatırlıyor musun?"
Konuşmak istemediğimde ama gözlerimin önüne geçmişte Han'ın anlattığı zaman dilimi canlandığında gözlerim artık onun gözlerine değmiyordu.
" Gözlerime bak. Ellerine değil, gözlerime bak."
Bakmamakta direndim ama bu korkudan değildi ve endişede.
Sadece utançtı.
Bizi kader farklı yollarla karşılaştırdı ama karşılaştığımız gün aslında o beni en gerçek halimle bile göremedi.
Göstermedim.
Hep sakladım nasıl birisi olduğumu ve kendimle beraber eve getirdiğim o silah ve anahtarları. Hepsini Tuna'nın dairesine gittiğimizde ona vermiştim ve bunda gram tereddüt etmesemde ben Han'a hep gerçekler hakkında tereddütlü davrandım.
Yalan söyledim, kaçtım ama hep bir yerlerde onu bekliyordum aslında. Nedeni bilinmez ama farklı şekilde karşılaşan iki insan asla birbirini unutamazdı.
O ilk gördüğü gün aşık olmuş ben ise ondan ayrıldığım ilk gece aşık oldum. Bir türlü geçmedi ikimizdeki o duygu ve yıllar sonra hala bile onun sevdiğini gördüğümde sevinemedim.
Sevinemedim çünkü ben duygularından korkan korkak biriyim. Amcam ve annem olmayan o kadınla aynı evde kalmaz benim bütün bünyemi mahvetmişken en önemlisi ise hiç doğru sevgiyi tadamamak olmuştu.
Sevgi almak ve vermek karşılıklı ama ben sevgi alamadığımda gördüğüm ilgiyi nasıl karşı tarafa gösterebilirdim ki?
Aşk ve sevgiye hatta güvene bile yabancı olan Alev nasıl Ceylan olarak sevebilir? Sevdi ama belli edemedi ve hala edemiyor.
Başımı kaldırıp ona bakışlarımı çevirdiğimde o sevgiyi en azından herşey bitene kadar durdurmak istedim.
" Evet, hatırlıyorum ama sende benim hep gideceğim zaten deyişlerimi hatırlıyor musun?" Dediğimde gözlerini kısarak baktı " hatırlıyorsun. Ben o gün sana zaten hiçbir şey anlatmayacaktım ve şimdi de anlatmayacağım. Ne dersen de ama bu olmayacak."
Kısık olan gözleri bu sefer durgun baktığında arkamdaki koltuğa yaslandım ve sol elimi ona doğru uzattım.
" Şimdi o telefonu ver ve bana soru sormayı da kes artık. Kanzer seni buldu ama ben seni hiç aramadım bile. Bunu da unutma Han, bizden olmayacak."
Sol elindeki telefonu son sözümden sonra sol avucuma bıraktığında güç tuşuna uzun süre basıp açılmasını bekliyordum.
Bana doğru yanaştığında aramızda bir karış kaldı ve kendimi oturduğum yerdeki kapıya yasladığımda beni iyice köşeye sıkıştırdı.
Elimi daha fazla yaklaşmaması için göğsüne koyduğumda kalp atışları avucumda adeta bir nota gibiydi. Sevdiğim adamın kalbiydi çünkü.
" Dilin git diyor," nefesi yanağıma çarptı " gözlerin ise kal."
Bana yukardan baktığında altında kalmışım gibi hayal ettim bir an kendimi ve bu yakınlaşmasındaki amacını körükledi.
" Bir gün beni seni sevdiğim gibi sevdiğin zaman çok geç kalmaman için dua et Alev'im. Kalbimde ateşinle yanan bir oda var ama bana hissettirdiğin her acı katlanırsa o odaya yağmurlar şiddetle yağar ve bu da ateşin sönmesine sebep olur." Kalın sesi o kadar içtendi ki beni köşeye sıkıştırışında bile aslında her söylediği kelimeler hissettirdikleri herşey benim içindi. Bana özeldi.
Ama Han beni bırakmaz diye düşünmeden edemedim.
" İnsan sevdiğine güvenir. Sen güvenmiyorsun ama adım atmıyorsun, neden?"
Bu sefer sessiz kalamadım.
" Korkuyorum çünkü. Kaybetmekten korkuyorum ve sen bunu anlayamazsın. Bataklıktayım ve her çırpınışımda balçık beni içine çekiyor ve dipte benim için aydınlık bir yer yok Han. "
" Bana neyden ve neden korktuğunu söylemezsen seni anlayamam. Söyle güzelim," önümden çekildiğinde karşımda dik şekilde oturdu ve bir elini bana doğru koltuğun üstüne yasladı " söyle sana yardım edeyim. Bana bir kez olsun güven," dedi.
Güven ikimiz içinde çok önemli olsa da bir karar vermek zorunda kaldım. Anlatmamakta direnerek onu temelli kaybedecektim yada benim bir kimliği olmayan yetim annesiz ve amacı babasının katillerini bulup yok etmek isteyen o kız olduğumu söyleyecektim.
Zaman bizim için daralmaya başlamıştı.
Zaman gittikçe bitiyordu sanki arabadaki oksijenin yerini karbondioksit almış gibi oldu.
Telefonumu açıp arama rehberine girdiğimde Cenk Komiser kayıtlı numarasına tıklayıp profiline girdim.
Eğer gerçekten beni tanırsa ya gerçekten yardım edecek yada Cenk Komiserin üstüne tıklayıp onu arıyacak ve benim hakkımda herşeyi ötecekti.
Ona güvenmemi istiyordu ve şimdi tam zamanıydı.
" Telefon açık. Sana benim hakkımda ne bilmiyorsan söyleyeceğim ve eğer gerçekten dediğin gibi bana aşıksan onu aramazsın. Eğer ne olursa olsun yanımda duracaksan kimseye birşey söylemezsin. Şimdi seni tanıyacağım."
Telefonu ikimizin arasına koltuğa bıraktığımda ekran hala açıktı.
Yutkunduğunda buna hazır olup olmadığını sorgulasamda artık çok geçti. Bu sefer kaçmak yoktu.
Derin bir nefes aldım ve kararlılığımı göstermek için dik bir şekilde oturdum.
" Benim Ceylan Korkmaz olmadığımı geçmişte sana söylediğim gerçek ismimden biliyorsun," dediğimde devam etmem için gözlerini kırpıp başıyla yaptığı hareketle devam etmemi istedi.
" Ben on yaşında on yedi yaşıma kadar dört duvar arasında çürüdüm çünkü mutlu olamadığın yerde yaşayamaz çürürsün." Boğazıma bir yumru oturdu.
" Babam ile konuşamazdım ne zaman konuşsam beni yakaladığı yerde döverdi bu yüzden evin her yerinde benim moraran acılarım oldu." Bana kaşları havada baktığında beni tanımasına izin verdim. Eline baktığımda yumruğunu sıktığını gördüm ama yine de devam ettim.
" Açlığa alıştım o evde biliyor musun? Kemiklerim kırıldı iyileştiğinde üzülürdüm çünkü biliyordum ki iyileştiğinde tekrar kıracaktı babam. Annem ise babam ne derse onu yapardı biraz sinir sorunları vardı ve o da en az benim kadar acı çekmeye mahkum kaldı ve ben onu koruyamayacak kadar gençtim."
Gözlerim dolduğunda yaşlarımın ağırlığını yüreğimde hissettim ve elim kalbime gittiğinde yumruk yaptığı elini yanağıma katıp düşmek üzere olan yaşımı düşmesen baş parmağı ile sildi.
" O alkolikti. Sigarayı sevdiği kadar beni hiç sevmedi."
Bir damla daha aktı ama bu sefer onun baş parmağından kayıp düştü bacağıma.
" Bir gece o loş ışıkta mutfakta iki sandalye bir masada onlar otururken ben yerde yerdim önüme katılanı," dediğimde sesim titremeye başlamıştı. Han dayanamayarak sözümü kesti.
" Neden üç sandalye değilde iki sandalye vardı?" Sinirlenmişe benziyordu ama ben tam tersi geçmişimi hatırladığım için sadece hüznümü hissedebildim.
" Bilmem. Canı istememiş. Ben betonda yemek yerken en kötüsü annemin onun yanında oturmak zorunda kalışı olurdu. Sonra o gece annemi babamın şiddettinden koruyayım derken beni öyle bir itti ki başım tezgaha ben de yere çakıldım," dedim ama her kelimem bana bile ağır gelmişti. Acaba Han hissettiklerimi hissediyor muydu?
Konuşmaya devam ettim.
" O gece beni sürükleyerek Yiğit'in olduğu, bizim yıllar sonra birbirimizi gördüğümüz ve Cenk Komiserle girdiğimiz o binaya götürdü."
" Ne?"
Şaşkınlığını gizleyemedi bende acılarımı. Bunlar eminim ona bile ağır gelmişti ama ben bizzat hepsini yaşamıştım.
Devam ettim konuşmaya ama ağlıyordum artık.
" Koridorun sonundaki odaya girdik ya biz." Yutkundu.
" Evet?"
" İşte yerde gördüğün tam odanın ortasında sivri taşların altında kalmış tozlarla ve kirlerle birleşmiş o kurumuş kan," sol dizimi gösterdim " benim kanımdı," dedim.
Sağ elini yumruk yapıp işaret parmağını ağzına katıp ısırdığında artık onunda gözleri dolmaya başlamıştı.
Yanaklarımın ıslaklığı tenimi kaşındırdığında elimin tersi ile sildim yanağımı çünkü son dediklerimden sonra Han'ın eli yüzümdeki yaşları silemeyecek kadar güçsüz kalmışa benziyordu.
Çok acı çektim. O da dinledi. Beni ilk defa biri dinledi ve derdimi hisserek göz yaşı döktü. Demekki boşuna Han Karahanlı'ya aşık olmamışım diye düşünürken dudağımın kenarından tebessüm ettim.
" O kan bana ait. Babam beni onların önüne attığında yere düşerken dizim yaralandı. O anki kimsesizliğimi bir ben bilirim Han," gözlerini siliyordu.
Han ağlamaya başlamıştı.
" Daha en kötüsüne bile gelemedim. Bana bakar mısın lütfen?"
Beni ikiletmeden tekrar bana doğru döndüğünde gözleri kıpkırmızıydı sanki beyaz kısım alev olmuş da içindeki orman yanmaya başlamıştı.
" Pencere altında yerde kalan kan da Yiğit'e ait. Kafasına taşla vurup bir şekilde kaçtım. Sonra beni ara sokakta yine bir çöp konteynerinin yanında yakaladı ama bir şekilde kaçtım." Sözümü keserek " Nasıl?" Diye sordu.
" Ferman adında biri Yiğit'in omzuna vurdu ve beni yürüyemediğim için sırtına alarak arkamızdaki adamlardan kaçmama yardım etti. Bir binaya girdik tepesinde ne yaşandığını bilmeden ve tepeye çıktığımızda sarışın bir kızı duvarın üstünde gördüm. İntihar edecekmiş ama bir şekilde indi yanımıza."
Buraya kadar anlatmamda sorun yoktu ama Volkan Devrim'e yani gerçek babama sıra geldiğinde hıçkırarak ağlayacağımı biliyordum. Yine de susmadım.
" Adı Rüya'ydı. Sabah olduğunda kendimi bir karavanda buldum. Üstümde yeni bir pijama takımı vardı ve gözlerimi açtığımda ilk Tuna'yı gördüm. Şu beni motorla götüren kıvırcık saçlı çocuk işte," dediğimde gözlerini devirdi.
" Kıvırcık elemanı sevmedim. Umarım beni beğenmemiştir," derken aklıma o ân geldi ve tekrar gözümde canlandı Han'ın kitlenerek Tuna'ya bakışları ve bu komikti.
Gülemesemde o an komikti aslında.
" Merak etme o gay falan değil. Seni gıcık etmek için rol yapmıştı." Rahatlarmış gibi nefes verdiğinde bir an durup bana kitlendi.
" Senden hoşlanmıyor," dediğinde kaşlarını çattı
"değil mi?" ellerimi sallayarak " Hayır, o Rüya'yı seviyor." Dedim.
Bu sefer daha da rahatlarcasına baktığında tekrar konuşmama devam etmemi bekledi.
Gözlerindeki kırmızılık hala duruyordu.
" O gece bana bir ev verdi. Benim kimliğim yoktu bana yeni bir kimlik oluşturdu, Ceylan Korkmaz. Çünkü benim bulunmamı istemedi. Bana çok yardımı dokundu ve ona bir çok yardımından dolayı hep minnettar kaldım. Senin evindeyken Cemile teyze sana emniyete git dediğinde senin gerçekten bir polis olduğunu anlamıştım."
Yanan gözlerini kaşıdığında tebessüm ederek " Seni banyoya taşıdım ve seni göğsümde taşıdığımı hissettiğimde çok anlamsız olan o anda aşık oldum ama aşık olduğum kişi Alevdi. Ceylan bana yabancı geliyor."
" Anlatıyorum sana işte kendimi Han. Anlat dedin anlatıyorum benden ne istiyorsun?"
" Gerçekleri, sadece onları istiyorum. Yalan dolan istemiyorum ikimizde polisiz ve yalancıları yakalarken birbirimize yalancı olmayalım istiyorum canım," elini başımın tepesine koyup yavaşça saç uçlarıma kadar okşayarak indiğinde içim titriyordu.
Her zerrem Han diyordu dilim demesede.
" Kahvaltı masasında sandalyede oturmak, yerleşmek ve sırtımı arkama bırakmak bana o kadar yabancı geldi ki, tıpkı sizin evdeyken ilk masaya oturduğum gün gibiydi. Sen nasıl oturuyorsun diye seni izleyişimin ağırlığını hiç fark etmedin ama seni asla suçlayamam. O kusur bana ait."
İki elini yanaklarıma kattığında beni şaşırtarak anlımdan nefes alarak öyle içten öptü ki soğuk bedenime inat anlıma değen teni yaktı içimi.
Her zerresi merhamet korkan o adamın beni öpmesi şefkati ve göz yaşları bile bir tek bana özelken ben o an bize kıymak istemedim.
Gözleri parlıyordu bana bakarken ve tekrar gözleri dolduğunda bende kendimi tutamadım.
" Senin tek kusurun kusursuz olman. Sen masumsun güzelim senin kusurun yok ve hiç olmadı."
Üstümdeki pijamayı kaval kemiğime kadar sıyırdığımda boynumu arkaya doğru biraz çekip orada söndürülen yanık sigara izimi görmesini istedim.
Hala içi çukur gibi ve kenarlarında mor damarları vardı.
" Beni bulduğun sabahın gecesinde oldu bu kusur bedenimde ve çıkmıyor o yara. Gitmiyor o an ki acı ama ona da alıştım. Bir çok şeye alıştım ama hala üstesinden gelemediğim bir olay var."
Kaval kemiğimi sıyırdığım yerden elimi çektiğimde yine dik şekilde otururken bu sefer kamburum oluştu omzumda.
Dik değil çökmüş halde durdum bu sefer.
" Kanzer'i gördüğün o gün beni ağlayarak buldun hatta ona silah çektin ama aslında o adam babamdan kalan tek hatıraydı. O babamı tanıyan tek kişiydi ve onunla yaşamıştı, ben yaşayamadım ama Kanzer onunla berabermiş belki de bin kere sarılmışlardır daha ben sarılamamışken."
Burunumu çekerek kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattığımda " Kanzer, babamdan kalan CD ve bir mektup getirdi bana. Babamın el yazısını okudum ama onu elleri yazarken hiç göremedim," yutkundum ama o yumru gitmedi inatla.
" Beni sevdiğini yazmış ama o cümleyi hiç o iki dudaklarının arasından duyamadım. Çöküp ağlamışım senin geleceğini hiç tahmin bile etmezken Annemin asıldığı evde bile beni yalnız bırakmamıştın."
Gözlerini sildiğinde beni anlaması acıma ortak olması beni o an o kadar huzurlu hissettirmişti ki, keşke acılarımı anlatmak yerine ona onu sevdiğimi söyleyebilseydim.
Onu her gördüğümde ona hep sarılmak istediğimi söyleyebilseydim.
Keşke.
Keşke yapabilsem ama yapamam.
Avuçlarım açık şekilde bacaklarıma koyduğumda tam içine baktım, beyazdı.
Duygularımın beni mahvedişini izliyorum her seferinde ve güzel duygulara bile kapalı olmak zorunda kalışlarım beni içten içe o kadar yiyordu ki kendimden bir şey bırakmamıştı.
İçimdeki beni yiyen kurdun adıydı kaybetme korkusu ve ben o küçücük korku yüzünden hayatımdaki güzel duygulardan uzak kalmaya mecbur kalmıştım.
Açık olan avuçlarımı dolduran Han'ın sıcak elleri oldu. Onun elleri benim davranışları kadar soğuk değildi zaten olamazdı.
O baştan aşağı merhametti ve ben onun göz yaşlarında gördüm kendi göz yaşlarımı.
Başımı önüme eğdiğimde devam etmem gerekiyordu ama gücümü toplamam gerekiyordu. Konuşma desteğini Han'ın elimi tutan ellerinden aldım. Devam ettim anlatmaya.
" Babam Volkan Devrimmiş. Gerçek babam sandığım adam da amcammış ama ben amcamın ismini bilmiyorum."
Ellerimi bu sefer daha sıkı tuttuğunda " Volkan Devrim mi? Sulev'in lideri olan mı?" Dediğinde ikimizde şaşkındık birbirimizde cevap aradık ama bu sefer kafası karışan kisi bendim.
Kaşlarımı sorgularcasına kaldırdığımda " Babam bir polisti ama Sulev çetesinin lideri olduğunu bilmiyordum," dedim anlamayarak " Sulev ne Han?"
Yutkundu ve bana odaklanarak " Sulev bir çete değil güzelim, Sulev bir operasyonun adı. Sulev, Su ve Alev'in birleşimi bir isim," Dediğinde aklıma kasımın üstündeki dövme geldi.
Oturduğum yerde hareketlenip koltuğa dizlerimin üstünde durduğumda üstümdeki kabanı çıkattım.
Han beni şaşırarak izlerken yanlış anlamasını istemeyerek " Sakin ol. Dövmemi göstereceğim," dediğimde rahatlarcasına nefes verdi ve biraz yaklaştığında üstümdeki pijamamı sıyırdım ve sıyırdığım gibi dövmem çıktı ortaya.
Görmesi için yanına yaklaştığımda başını yaklaştırdı bu da kasıklarımı yakarken içten içe başını okşamak istedim ama beni durduran şey yine korkum oldu.
Dövmemin çizgilerinin üzerinde işaret parmağıyla gezdirdiğinde içimdeki o his daha da alevlendi.
Yaktı bedenimi.
Çizgilerin üstünden yavaşça geçişleri dizlerimin sarsılmasına neden olduğunda başını bana doğru kaldırıp baktı ve gözlerimdeki duyguyu görmesini istemeyerek gözlerimi kaçırdım ondan.
Ben kaçırsam da o inatla baktı yüzüme. Elini dövmemden uzaklaştırdığında sıyırdığım üstümü tutup aşağı çekti ve düzelttiğinde beni belimden tuttu ve başını karnıma yasladığında sol elimle koltuğun başlığını tutarken sağ elim havada kaldı.
O bana sarıldı, Han tüm sıcaklığı ile acı çektiğim yerden sarıldı ve bu öylesine bir sarılma olmadı.
Aramızdaki o bağa bir ip daha eklendi ve sağlamlığını korumaya gelmişti.
O ip, Han'ın merhametiydi.
İpin eklendiği düşüm olmuş parçada bendim.
Eklenen ip daha fazla kalırsa o da büyük parça gibi düğüm olacaktı ve bu sefer çıkması daha da zorlanacaktı.
Gözlerim dolduğunda onu kendimden ayrılmak için omzundan tutup ittiğimde " Yapma Han," dedim ama en çok da bunu yapmak istemiyordum.
" Özür dilerim, seni rahatsız etmek istememiştim."
Kurduğu cümle bir silah olsaydı tam kalbimin üstünde büyük bir yara açıp heryerde kan lekelerim olurdu.
O beni hiçbir zaman rahatsız etmemişti.
" Babamı," dediğimde kuruyan boğazımdan jilet geçmiş gibi acıdı " operasyon uğruna girdiği bir çete öldürdü benim bir kere göremediğim ama beni çok seven babama kıydılar," dedim.
Yerime tekrar oturduğumda göz yaşlarım akmıyordu. Sanki biri kaderimizin böyle olması ve acı çekmem için direniyordu ve ben o yazardan nefret ettim.
Neden hep acı çekmek zorundaydım? Sevilmek sevmek varken neden acı?
Baş parmağımla kendimi işaret ettiğimde cümlelerimin ağırlığı ile asık üzgün suratıyla baktı bana.
" Bu kız intikam istiyor, aşk değil."
Son cümlemden sonra neden çetenin olduğu yerden o hapı aldığımı anlamış olmasını diledim. Neden adımı Ceylan Korkmaz yaptığımızı anlamasını da bekledim ama ben anlatmadan nasıl bilecekti ki benim aşık olduğum adam.
Saçlarını karıştırdığında başını arkasına yaslayarak oturup karşısındaki caddeden geçen insanlara baktı.
Tek tük arabanın yanından geçen insanları bende izlemek için arkama yaslandığımda onun gibi durdum.
" Sen," diye lafa başladığında zorlukla yutkundum " intikam için askeri eğitim aldın. Polis oldun çünkü babanı aramak istedin. O dövmeyi bile sana biri yaptırmıştır," dediğinde anlaması beni şaşırtmıştı.
" Sen babanın intikamını alıcaksın değil mi? İntikam alacaksın sen," bana doğru döndüğünde başımı ona doğru çevirdim.
" Babanı öldürenleri öldüreceksin ve içindeki intikam duygusu bitecek mi zannediyorsun? Bunlar kaç kişi senin haberin var mı Alev?"
" Kaç kişi oldukları umrumda değil. Bu yoldan dönmeyeceğim Han." Hüzünlü gözlerimin yerini sinirim aldı. " Hepsini tek tek öldürmeye ant içtim. Kendime bir sözüm var o da varlıkları ile beni uyutmayan o şahısları soğuk toprağa sokmak."
" Adam öldürmek için kendi isminin kimliğini çıkartmadın çünkü eğer yakalanma kararı çıkartılırsa Ceylan Korkmaz olarak aranacaktın Alev Devrim olarak değil. Değil mi? "
Başımla onu onayladığımda iki elini saçlarına geçirdi ve inanmak istemiyorcasına ağzını kapatıp donuk gözlerle izledi gözlerimi.
Evet Han, ben buyum.
Ben her zaman bu kişi oldum.
Katil olmak için yanıp tutuşan o polisi sevdin sen ve şimdi içte içe beni tanıdığına göre benden vazgeçebilirsin sevdiğim diyerek içimden geçirdim. Ona içimden geçenler söylememe gerek yoktu zaten herşey gün gibi ortaya çıkmıştı.
Han artık biliyordu.
Han artık benim gerçek kimliğimi en çıplak şekilde görmüştü.
" Necip Alcay, Sarp Akıncı ve Tarık Balcı, bunların çocukları Ferman, Rüya ve Tuna. O Tuna benim gördüğüm Tuna'ydı değil mi? Bana dürüst ol."
" Senden saklayacak birşeyim yok. Evet o bildiğin Tuna benim arkadaşım olan Tuna. Bana öyle bakma," dedim çatık kaşlarla bana bakan Han'a " öğrenmek için inatlaştın benimle değil mi? Ben buyum Han. Ben buyum. Sevgini gözden geçir şimdi ve kend içinde düşün bu kız sevgime aşkıma değer mi diye. İki gün sonra operasyon var," dedikten sonra telefonu elime alıp Tuna'ya konum yolladım bir saat sonra olmasına rağmen.
" Operasyondan sonra olduğum emniyetten ayrıl ve kendi bürona yerleş. Bu emniyete gelmeden önceki kendi işini yaptığın o karakola git Han. Böylece uzak durabilirsin," dedim ama içimden parça koptu o an ve o parça da şuan Han'ın elinde eriyordu.
Bu beş yıl içinde dövüş klüpleri, boks ve silah eğitimde kafama öyle bir yerleştirmiştim ki intikamımı, buna kimse müdahale edemezdi. Han bile olsa asla izin vermeyecektim.
Açık olan telefonu usulca eline aldığında kalp atışlarım hızlanmaya başladı.
Beni Cenk Komisere söyleyecekti ve eğer söylerse Han'ı silahla yaralayıp kaçmak zorunda kalacaktım.
Açık olan ekranda arama yerine parmağı giderken ekranla parmağı arasında ufak bir nokta kadar boşluk kaldığında tekrar üzerime giydiğim kabanımın içinden silahımı kavramıştım.
Sağ elim arkamda dururken onu izliyordum ve ortam o kadar gergindi ki her an ama her an vurabilirdim Han'ı hemde gözümü bile kırpmadan.
Bana başını çevirdiğinde duruşumun sebebini anlamış gibi tebessüm etti.
Tebessümünde bir sebep aradım ta ki o dudaklarını aralayana kadar.
" Karşımda şuan kim var görebiliyor musun benim gözümden?" Dedi.
" Bir katil? Sahtekar? Düşman?" Başını iki yana salladı.
" Hayır, ağzından kan kusan bir kız çocuğu görüyorum. Ağzından çıkan kanı yutarak durdurabileceğini sanıyor ama yuttuğu kadar da kusuyor. Bir döngü içinde gibi ve ne yapacağını bilmeyerek ağlıyor, yardım istiyor ve direnmeye çalışıyor. Onu koruyan tek şeyin de sağ elinde kabzasını sıkıca korkarak tutan ellerindeki silah olduğunu zannediyor."
Anlayacağını biliyordum. Elimdeki silahı anlayacağını da öyle.
" Telefon sende. Ne yapacaksın peki? Arayacak mısın yoksa içten içe amacımdan dolayı benden nefret mi edeceksin?"
Nefret etsin istemedim.
Aramasını da istemedim ama cesurmuş gibi duran duruşum ona bir seçenek verdiğimi göstersin diye uğraşıyordum.
Başka bir şekilde bana yardım etmiş o adama neden silah çekerdim ki?
Lütfen, yanımda kal Han. Lütfen. Sende mi babam gibi sevdiğini söyledikten sonra gideceksin? Sende mi?
Ciddi bakışlarımla çatılmış kaşlarımın tam tersi tebessüm edişleri canımı yakıyordu.
Beni şaşırtarak telefonu kapattığında bana uzattı.
" Al. Seni ispiyon etseydim en başta yapardım. İspiyon edeceğimden şüphelenmen kalbimi kırdı, bana doğrultmak üzere olacağın silah değil."
Telefonu elinden hızlıca aldığımda yaklaşık on beş saniye sonra bir motor sesi duyduğumda telefonu cebime kattım.
Öne eğilip Derin'i aldığımda kucağıma usulca uzandı ve tam elim kapı kolundayken Han arabayı anahtarıyla kilitledi.
Nefesim tutuldu.
Yavaşça arkama ona bakmak için döndüğümde derin bir nefes verip bana yaklaştı ve tam dibimde durdu.
" Seni bir şartla ispiyonlamayacağım Ceylan Korkmaz."
" Nedir?" Dedim.
" Onu ileri bir zamanda söyleyeceğim ve reddetmeyeceksin. Reddedersen bitersin, bitiririm seni."
Ne olduğunu bilmiyordum ama ilerde diyorsa karşı gelip inatla sormak da bana göre değildi.
" Teklifini koşulsuz bir şekilde kabul edeceğim ama sende bana yardım edeceksin," dedikten sonra sağ elimle tabancamı çıkartıp onun karnına yasladığımda hareket bile etmeden gözlerimin derinliğine baktığında " Yardım etme kısmını düşüneceğim. İki günüm var bunu sen söyledin," dedi.
" İki gün. İyice düşün Han Karahanlı. Bende düşüneceğim."
Silahı tekrar belime yerleşirdiğimde anahtarla kapıların kilidini açtı ve kapıyı açıp dışarı çıkacağım sırada elini saçımda hissettim.
Boğazımdan yakaladığında başını arkamdan saçlarımın içine daldırdı ve sıcak nefesi ensemi yaktığında derin sesiyle içimi titreterek " İki, gün." Dediğinde boğazımı tutan eli gevşedi ve aşağı indiğimde bıraktığım şekilde kaldı.
Ona son kez o arabadayken baktıktan sonra kapıyı kapattım ve karşı caddede motorla beni bekleyen Tuna'nın yanına doğru ilerledim.
Çıplak ayaklarım yerdeki soğuğu hissederken Han'ın boğazımı tutup nefesini ensemde bir izmiş gibi bırakması boşluğa yürüyormuşum gibi hissettirdiğinde Tuna kolumdan tutmasa düşüyordum.
Bana endişeli halde bakarken " İyi misin Alevinyo?" Dediğinde gözlerimi kırpıp iyi olduğumu gösterdiğimde başındaki kasktan bana da uzattı.
Elinden alıp başıma takarken Tuna kucağımdaki Derin'i fark etti. Onu işaret ederek " O ne kız? Bir kedi gördüm sanki," dedi twety edasıyla.
" Uzun hikaye. Uzun bir hikaye."
Arkasına atladığımda motorunu çalıştırdı ve Han'ın şoför kapısı yerinde durduğunda Tuna elini cama vurup camı açmasını istedi kibarca.
" Tuna sen harbi delisin. Sakın ba aklımdaki şeyi söyleme."
Han camını indirdiğinde Tuna sağ dirseğini açık kapının cam yerine koyduğunda tamamen Tuna'ya odaklıydım.
Han'a göz kırptığında uyarımı ciddiye almayacağını biliyordum.
" Naber canım? Havada pek kapalı değil mi?" Dediğinde Han Tuna'ya öyle bir odaklanmıştı ki içten içe bu kâbusun kısa sürmesi için dua ettim.
Dualarım sanki Tuna'nın ekseninde sekiyormuş gibiydi inatla orada durduk.
" Tuna, beni sinirlendiriyorsun. Yapma kardeş yapma."
Han yapay şekilde güldüğünde dudaklarımı birbirine bastırdım gülmemek için çünkü bu ikisi her yan yana geldiğinde ortam gergin olamıyordu benim açımdan ama bu durum Han için geçerli değil gibiydi.
Keşke Rüya'yı sevdiğini söylemeseydim belki gay olduğunu kendine inandırıp bir şekilde içi daha rahat olabilirdi. Belki bu düşüncemde bile yanılıyorumdur.
" Seni dün rüyamda gördüm orada tanışıyorduk ama sen keldin ve Sinan Engin'e benziyordun," dediğinde sağ elimle onun kaskına sert şekilde vurdum.
" Kes şunu beni rezil ediyorsun ! "
Han bana bakıp tebessüm ettiğinde sanki yarım saat önce hiçbir şey yaşanmamış gibiydi.
" İyi geceler Tuna Balcı," dediğinde Tuna'nın yüzündeki gülümseme gittiğinde Han Tuna'ya tutunan sağ elimi beni şaşırtarak tutup dudaklarına yaklaştırdı ve soğuk ellerimi sıcacık dudakları ile öptüğünde " size de iyi akşamlar leydim," dedi.
Elim hala elindeykenki verdiği sıcaklık bambaşkaydı.
Hep böyle kalmasını diledim içten içe.
Elimi çektiğimde sıkıca tutmuştu ama ben çektiğimde o da yavaşça bıraktı elimi.
İçten içe ilerde elimi bırakmak zorunda kalmaz diye dua ettim.
Tuna hareketlendiğinde onda dalan gözlerim Tuna'nın sırtına kaydığında Han hala bize bakıyordu ama en çok da bana.
İlerlediğimizde bakış açımdan kayboldu.
Ben yine gitmiş onun yanından yine ayrılmıştım. Ona silah çekme olasılığımı fark ettiğinde eminim bana yardım ettiği zamanlardan dolayı kendine kızmış olmalıydı. Rolden tebessüm etti biliyordum.
Ben neden her zaman bir hayal kırıklığıyım diye düşündüm ama karnımı kasıp kavuran diğer olaysa onun dövmemin çizgisi üzerinde gezdirdiği sıcak parmağıydı.
Aklımı karıştırabilecek kadar sıcaktı ama ben o sıcaklığı donduracak kadar da soğuktum.
" Bilmem gereken birşeyler varmış gibi görünüyor," dedi.
Ona tutunan ellerim daha sıkı kavradı bu sefer.
" Sanırım artık herşeyi bilen sadece Kanzer değil."
Söylediklerimle motoru yavaşlatıp insanların olmadığı bir köşeye çektiğinde caddeye yakındık.
Motoru durdurduğunda beni sorgulayacağını anladım.
" Güzel, artık bir polis herşeyi biliyor. Harika cidden," dediğinde öne doğru eğilip " Bende polisim unutma Brunos Pittos," dedim.
" Şimdi ne olacak?" Diye merakla sordu.
" Beni günlerdir sıkıştırıyordu, dayanamadım. Bana olan aşkını ölçmek için anlatacaklarımı Cenk Komisere anlatacak mı diye telefonumu ortamızda bıraktım. Belimde tabanca vardı ve eğer arama yerine basarsa bende tetiğe basardım."
" Ama o ekrana basmadı öyle mi?"
Derin bir nefes aldığımda ağladığım için burnum tıkanmıştı ama tek nefesle burnum açıldı.
" Basmadı, yani basamadı. Ona başımdan geçen eski hallerimi anlattığımdan kaynaklı olabilir. Beni ne halde bulduğunu o da biliyor bende," dediğimde Tuna motordan indi ve tam karşımda durduğunda benim de inmem için eliyle gel hareketi yaptı.
İndim bende ama kaskımı çıkartmadım.
Arkamızda kalan terk edilmiş gibi görünen durak bankına oturduğumuzda ben sol tarafta kaldım.
" Kaçtığın gece neler oldu Alev?" Dedi sorgularcasına.
Kaval kemiğime batırılmış sigara izini ona göstermek için sıyırdığımda kaşlarını kaldırarak şaşkın gözlerle baktı yarama.
" Ne olmadı ki? Onu sor."
" Bu nasıl oldu anlat Alev," sorgusu yaşadıklarımı gözlerimin önüne tekrar getirdiğinde karnıma sert bir tekme yemiştim.
" Benim bile hatırlamak istemediğim bir dayak yedim o gece yağmurun altında, bu yüzdendir yağmurlu günler bana hep o acıyı hatırlatıyor," biraz durup devam ettim " sabah Han beni tesadüfen telefonda konuşurken bir çöp konteynerine başımı yaslarken buldu beni. Gördü yüzümdeki izleri ama hiç iğrenmedi. Bana elini uzattı tıpkı gözlerimdeki yaşları sildiği gibi," dedim boş yola bakarken.
Belki başka bir şekilde olsaydı Han ile bir kafede ayrı masalarda göz göze gelen ve çekinen bakışları sergileyen o kız olmak isterdim.
Yüzümde, vücudumda ve dudağımda yara izleri olmadan.
Yarasız görseydi beni, intikamsız acısız görseydi beni keşke.
Keşke.
" Alev."
" Efendim," dedim.
" Siz aşıksınız. Rüya'nın bana Han'ın sana baktığı gibi bakmadığı için bakışlardan duyguları bilirim. O çocuk senin her zerreni ezberlercesine bakıyor gözlerine."
Saç uçlarımı okşadığımda bu hoşuma gitmişti ama o kadar çok şey yaşandı ki bana tebessüm bile ettiremedi bu sözleri.
" Aşk, onun her bir parçasında ama Tuna," dediğimde ona başımı çevirdim " bak bana. Bende nasıl mutluluk bulabilir? Nasıl aramızdaki bağ iyileştirebilir ki? Adam beni bir kere bile tebessüm ederken görmemiştir," dedim sinirle.
Kaskımı çıkardığımda havadaki serin hava çarptı yüzüme ve derin bir nefes aldığımda ciğerlerimde hala onun kokusu vardı.
" Herşey bitmeden ona gidemezsin değil mi?" Dedi.
" Gidemem. Ben hiçbir yere gidemem artık. Gitmeye yakın bir yolum var ve o yolda çarpacağım bir aşk yok. Olmamalı."
" Anladım."
Ayağa kalkıp tekrar kaskımı taktığımda o da ayağa kalktı benimle beraber.
" Nereye götüreyim seni?"
" Kanzer'e götür." Dedim yorgun gözlerimle ona bakarken.
" O adam beni korkutuyor, küçüklüğümden beri böyle. Tamam seni ona götüreceğim," dediğinde motora bindi ve bende arkasına bindiğimde ona iyice tutundum.
Tam biz hareket edecekken yanımıza bir motorulunun yaklaştığını duyduğumda arkama baktım ve şaşırarak motorluya bakarken yanımızda durdu.
Kanzerdi. Motorumla gelmişti.
" Nereye böyle şirinler," dedi gözleri kısılırken.
" Tuna beni sana götürecekti ama ayağımıza geldin. Harbi bizi nasıl buldun? "
Sorum onu hiç etkilememiş sanki bebek oyuncağıymış gibi ona kolay gelmişti diye düşündüm. Buraya gelen adam beni nasıl bulduğunu benimle mi tartışacaktı?
" Ben Devrim soyadı neredeyse orada olurum. Merak etme ve motorunu getirdim gel ve bin hadi."
Heyecanla Tuna'nın arkasından inip kaskını çıkardığımda ona geri verdim ve sol tarafa gitip Kanzer'in uzattığı kaskımı aldım elime.
Siyah kaskımı çok özlemiştim ve çabalarla aldığım motoruma bir daha binememek beni üzerdi.
" Çok teşekkür ederim," dedim Kanzer'e " motorum benim için çok değerli."
Bana göz kırptıktan sonra sağ elini kuvvetle Tuna'nın omzuna kattığında Tuna acıyla inledi.
" Sen nerelerdesin bakalım erkek şirin?"
Omzunu bu sefer sıktığında gülmemek için zor duruyordum.
Tuna acıyla " İş güç," dediğinde Kanzer omzunu daha da sıktı.
" O işi sikeceğim sen merak etme erkek şirin. Bak kıpkırmızı oldun hep havadandır diye tahmin ediyorum."
Tuna'nın aldığı vaziyet bana o kadar komik geldi ki bu gülmeme sebep olduğunda Kanzer'in kolunu tuttum.
" Bırak çocuğu canı acıyor."
Kanzer yukardan bana bakarken " Öyle olsun," dedi ve onun omzundan elini kaldırdığında Tuna omzunu ovuyordu.
Kanzer dokunsa bile canı acıyabilirdi, özellikle canı acıyan kişi çetenin varisiyse.
" Söyle bakalım toplantı ne zaman olacak?" Kanzer'in sorusu ile merakla ona baktım.
" Ne toplantısı?" Dediğimde Tuna başını bana doğru çevirdi.
" Çeteler yılda bir toplantı yaparlar yıllık satış ve alış oranını ölçmek ve ona göre muhakeme yapmak için," bana açıklama yaptıktan sonra Kanzer'e döndü bakışları " Yıllık toplantı altı ay sonra olacak ve bu toplantı daha farklı olacak diye düşünüyorum," dedi.
Kanzer bir kaşını kaldırıp ona sorgularcasına baktığında " Daha farklı, derken?" Dediğinde bende aynı tepkiyi vermiştim.
" Şöyle ki üç çete bir araya gelip önce liderler muhakeme yapar ardından saatler süren toplantıdan sonra genelde dağılırlar ama bu sene yirminci yıl olduğu için bir kutlama yapacaklar. Tıpkı maske partisi gibi düşünün ama diskodaki gibi eğlence yok. Herkes yüzüne maske takarak içeriye giriş kartlarını alarak girebilir," dediğinde Kanzer tekrar onun omzuna elini koyduğunda Tuna tekrar inledi.
" Ve sen bizi oraya sokacaksın erkek şirin. Bir yolunu bul yoksa altı ay sonra ölüsün," tuttuğu yerde parmakları ile sıvazladı " beni anladın değil mi?"
İnleyerek " Evet, evet anladım. Bana güvenebilirsin," dediğinde Kanzer elini çekti ve omzunu tuttuğu el aşağı indi.
Bana doğru baktığında başımı ona doğru çevirip bana baktığı gibi gözlerimi kısarak baktım ona.
Kanzer beni işaret ederek " Devrimden başkasına güvenmem ben. Şimdi git ve ne bok satıyorsanız oraya geri dön. Ne de olsa altı ay sonra yapacak bir işinizde olmayacak," Tuna'nın parmaklarını sıkıca kavradı " satacak bir elinizde," dedi hırsla.
Sesindeki tını Tuna'yı sarstığında bana el sallayıp yanımızdan uzaklaştığında artık görüş mesafemizde değildi.
Onun gidişini izlediğimde Kanzer aşağı bakmaya başladı ve bende onun baktığı yöne başımı indirdiğimde çıplak ayaklarıma baktığını görüp biraz utandım.
Yanıma yaklaşıp beni kollarımın arasından tutup havaya kaldırdı ve motora oturttuğunda ayaklarım havada kaldı.
Arkasındaki çantayı kolundan çıkartıp fermuarını hızla çektiğinde içinde arı çizgisi olan bir çift çorap ve siyah bir ayakkabı vardı.
" O iki dangalak sana bir ayakkabı veremedi değil mi."
Ayaklarımı avuçlarına aldığında önce altındaki taşları eliyle temizledi.
" Hasta olacaksın. Hasta olursan çorba yapamam çünkü nasıl yapılır bilmiyorum."
" Sorun değil, bana zaten iyiliğin dokunuyor Kanzer. Bir çorba bile sana duyduğum hayranlığımı değiştiremez," dediğimde çoraplardan birini önce sağ ayağıma ardından sol ayağıma da geçirdiğinde biraz daha sıcak oldu ayaklarım.
" Şimdi gerçekten daha iyi hissediyorum," dedim.
" Özür dilerim. Bir kadına ne tarz çorap alınır bilemedim. Bunu buldum zaten yenisini aldığında atarsın bunu abiciğim."
Ayakkabılarımı giydirip bağcıklarımı bağladığında onu izliyordum.
Maskesi sürekli gözüme çarparken ona neden maske taktığını bile soramadım.
Kaskımı taktığımda önüme geçti ve motoru çalıştırdığında ona tutunarak " Atmam ki. Anısı olan şeyleri atamam," dediğimde laptop çantam hala içimdeydi.
İçinde babam varken önümde duran babamın bir nevi maddi oğlu olan adama sırtından sarıldım ve öylece kaldım.
Kanzer artık tek babam için değil benim içinde önemli biri olmaya başladı ve kötü olduğum anlara denk gelmesi beni ona daha çok bağladı.
Sanki abim gibiydi hiç abi duygusunu tatmadığım için onun yanımda dimdik durması ve konuşması beni de dimdik ayakta tutan şeylerden biri oldu.
Babamın sevmedikleri ve sevdikleri arasındaki farkı Kanzer de görebiliyordum artık.
Babam acaba beni şuan görebiliyor muydu? Görseydi bu soğukta ayaklarım çıplak diye üzülür müydü acaba?
Keşke üzülse, üzüldüğünü bilmek bile yaşadığına dair bir umut ışığı olurdu ama bu imkansızdı.
" Ben aslında babamın öldüğünü Tuna'dan öğrendim," dediğimde Kanzer sessizce beni dinledi " ama inanmak istememiştim. Beş yıl boyunca onu bulmak için çabaladım."
Yutkunduğumda birazdan ona sormak istediğim soru canımı çok yaktı öyle ki bu iğrenç duygu gözlerimin dolmasına neden oldu.
" Beni babamın mezarına götürür müsün?"
Kanzer motoru durduğunda onun sırtına bir an daha çok dayadım kendimi ve başını bana doğru çevirdiğinde dolan gözlerimi gördü.
" Babanın mezarına gitmek istediğine emin misin?" Diye sordu.
" Bilmiyorum, hazır değil gibiyim. Toprağa dokunduğum an aklımı kaçırma durumum olabilir."
" O zaman sana söz tüm bunlar bittiğinde beraber gidelim babamıza, ikimiz sarılalım onun toprağına şirine'm. Olur mu abim?"
O da üzgün görünüyordu ama etrafına öyle bir güven duygusunu aşılıyordu ki onu reddedemezdim bile ve gerçekten babamın mezarına gitmek için bir süre dengemi sağlamak zorundaydım. En azından altı ay sonra herşeyi bitirdiğimde babamın yanına gidip herşey bitti diyebilmem gerekiyordu.
" Eğer," yutkundum " babam beni yıkık halde görürse üzülür mü Kanzer?"
" Kim üzülmezki. Kızını herşeyi bitirmiş olarak gördüğünde seninle gurur duyacaktır. Babanı üzmek istemezsin değil mi?"
Başımı iki yana salladığımda gözlerini kıstığında tebessüm ettiğini gözlerinin kenarındaki çizgilerden anladım. " Anlaştık o zaman. Güçlü Alev tıpkı benim gibi."
Bu söylediği ile sol gözümden yaş düşerken beni güldürmeyi başarmıştı.
Tuna'ya gelince böyle olmuyordu ve Han'a da.
Bir tek bana iyiydi.
İkimizin yarası vardı ama ortak yaramız da babamdı. Babam Kanzer'e hayat verip gitti bana ise mektup verip gitti.
İlerledikçe hızımıza göre soğuk havaya daha çok çarpan bedenim üşüyordu ve çenem titremeye başlamıştı.
Yaklaşık yedi dakika sonra olduğumuz mahalle benim evime aitti.
Kaldırım kenarına yaklaşırken durduk ve Kanzer benden sonra aşağı inerken araba anahtarını cebinden çıkardı.
Kapımın önünde jip duruyordu.
Yanına yaklaştığında bende arkasından geldim.
Anahtara basıp arabayı açtığında Derin'i cebimden çıkartıp arka kapıyı açtıktan sonra onu koltuğa bıraktım ve kapının camını az biraz açtıktan sonra kapattım kapıyı.
Jipin yanında durduğumuzda " Şimdi evdeki bütün önemli eşyalarını alıp araca yerleştireceğiz. Hadi içeri geçelim," dedi ve binaya ilk o girdikten sonra arkasından onu takip ettim.
Basamaklardan çıkışlarım sanki hayatımdaki ilerlemeler gibiydi. Bir değerim yokken zamanla ekibim abim ve düşmanlarım olmuştu. Ve aşık olduğum biri oldu.
Dairemin kapısında durduğumuzda kapının anahtarını almadığımı fark ettim.
Kanzer elini bana uzatıp " Anahtar?" Diye sorduğunda bende olmadığını göstererek başımı iki yana salladım.
Beni sağ tarafa itip geri geri gittikten sonra kapıya doğru sağ omzunu siper edip öyle bir kuvvet uygularak çarptı ki kapı kilit yerinden kırılarak açıldı.
Açelya'nın benim için sipariş verdiği paket yemek hala yerdeydi, bıraktığım gibi duruyordu.
Kanzer salona girdiğinde bende salon kapısının giriş yerindeki koridordaydım.
Önce kitaplık odama gittiğimde yaptığım ilk şeylerden biri de siyah hapı almaktı ve dosyayı da.
İkisini de hallettiğimde önemli olan pek birşeyim yoktu.
Yatak odama gittiğimde Kanzer de mutfaktaydı.
Odama girdikten sonra çekmecemdeki siyah kot pantolon ve uzun kollu siyah kazağımı çekmecemden çıkartıp beş dakikada giyindim.
Kanzer odama kapıyı çaldıktan sonra girdiğinde beni giyinmiş şekilde gördü. Saçlarımı at kuyruğu yapmıştım aceleyle.
" Bavulun yok mu? Pek birşey almamışsın."
Odamı gözlerimle süzdüğümde dudağımı bükerek " Benim pek birşeyim yok. Kıyafetlerim ve dosyalarım falan var. Bir de kulaklığım. Onun dışında bu eve hırsız girse eli boş dönebilir," dediğimde güldüm ama gülmek için bir gülmeydi.
Kanzer gülmedi. Hafif kıstığı gözlerle bana baktığında gözlerini kırpıp beni anladığını belli ettiğinde yutkundum.
Spor çantama birkaç parça kıyafet, kulaklığımı , polis kimliğimi ve dosyalarımı kattığımda içimde sakladığım laptopu da çıkartıp çantama yerleştirdim siyah hapı da jelatinle kapattıktan sonra fermuarımı kapattım.
Bir tutam saçım sağ kulağımın arkasından yüzüme çarptığında rahatsız olmadan ayağa kalktım.
Koluma taktığım çantamla odamdan çıkmadan önce son kez odama baktığımda artık gitme zamanı gelmişti.
Derin bir nefes alıp verdikten sonra koridordan geçip artık daireden çıkmış bulunuyorduk.
Merdivenlerden hızlı adımlarla aşağıya inip jipe geldiğimizde Kanzer arka pikapı açtı ve motorumu arkaya yerleştirmesi için yardım ettim.
Ağırdı ama bu Kanzer için bebek aracı taşıyormuş gibi gelmişti.
Pikapı kapattıktan sonra öne geçip oturduğumuzda kemerleri taktık.
" Nereye gideceğiz?" Diye sorarken Derin'i arkadan alıp kucağıma uzandırıyordum.
Başını okşadığımda mırlıyordu boğazından.
Sırtını başını patilerini okşayıp öpüyordum ona doğru eğilerek ve ona yakınken yanağımı yaladığında gözlerinden öptüm doya doya.
Olduğumuz mahalleden uzaklaşmaya başladığımızda Kanzer arada bizi izliyordu.
" O kediyi ne nereden sahiplendin?"
Sola doğru şeriti kırdı.
" İki gün önce yolda motor sürerken az kalsın bu meleği eziyordum. Korktu ama sesi çıkmıyordu," çenesinin altını sevdim.
" Miyavlamıyor mu yani? Şaşırtıcı bir durum," dedi.
" Keşke sesini duysam diyorum ona her baktığımda siyah tüyleri ve yeşil zümrüt gibi gözleri o kadar güzel ki sesinin çıkmaması pek dikkatimi çekmiyor kendisi kadar."
Radyoya baktığımda saat 3:00 olmuştu.
Biraz daha yol aldığımızda " Operasyonum iki gün sonraya ertelenmiş. Nedenini öğrenemedim. Mücoyu biliyor musun Kanzer?" Dediğimde başımı bana sertçe çevirip tekrar önüne baktı.
" O dangalak yaşıyor mu hala. Onu bulduğum yerde öldüreceğim," dediğinde sesi sert çıkıştı.
" Sonra öldürebilirsin. O bize lazım daha doğrusu bana."
Anlamayarak " O adamdan bilgi almayı düşünüyorsan unutsan iyi edersin. O piç asla konuşmaz," dediğinde biraz düşündüm.
" Peki kaybetmekten korktuğu şeyle tehdit edersem?"
Kaşlarını çatarak direksiyonu tutan elleri ile daha sıkı tuttu direksiyonu.
" O kadar bilgi sahibi değilim küçük hanım."
" Onun bir ailesi olduğunu biliyor muydun? Üvey kızını taciz ettiğini," dediğimde arabayı sertçe durdurdu.
Derin korktuğunda başını Kanzer'e çevirdi ve oturduğu yerde ona baktı.
" Üvey kızı, üvey kızını taciz? Ne dedin sen?" Sinirlenmeye başladığında gözleri o kadar korkunç baktı ki Tuna'nın ne hissettiğini bu sefer daha iyi anlamaya başladım.
Renkli gözlerinin ortasındaki siyah göz bebeği sanki daha da küçülmüştü.
Direksiyona vurmaya başladığında hava yastığı çalışmasın diye bileğini tutup durdurmak istedim ama başaramadım.
" O orospu çocuğunu sikeceğim. Beni öldür diye yalvaracak ! O piçi öldüreceğim," sesindeki sertlik ve yüksekliği olduğum yerde çivi gibi durmama sebep olduğunda içimdeki kız çocuğu ağlıyordu.
O acıyı bilmediği için o iğrenç duyguyu tatmış kız çocuğunun kendinden nefret etmesi halini her düşündüğünde daha da çok ağlıyordu.
Bir kız bunu asla hak etmezdi ve daha el kadar kızların bunu yaşaması hepimizin içinde büyük bir yaraydı içi asla dolamayan.
" Onun işini bitireceğiz diğerleri gibi. O Şahinlerin adamı Kanzer. Mutlaka bir açığı vardır ve peşini asla bırakmayacağım," deyip kolunu tuttum.
" Şuan içimde öyle bir canavar var ki onu bulduğu an soluk borusunu eliyle söküp ağzından sokabilir. İçimdeki canavar onu gördüğü yerde öldürebilir. Senin gibi nasıl bekleyeceğim ben?"
" Zorundasın. Ben nasıl zorundaysam sende zorundasın ayrıca kız artık onun yanında değil."
Yaktığım evin sıçrayan ateşi ile odasında mahsur kalışını anlatıp anlatmamak arasında kaldım.
Gözlerimi araba koluyla bakıştığında çenemi kavrayıp başımı onunla göz göze gelmem için kaldırdı.
" Ne oldu bana herşeyi anlatacaksın," dedi.
" Ben, amcamlarla yaşadığım o evi yaktığımda bitişinde kalan binaya da alevler gelmiş ve o kız da odasında kalmış. Şerefsiz Müco kapısını kilitlemiş orada ölsün diye ama kıza birşey olmadı, o iyi," dediğimde rahatlamış gibi nefes vererek çenemden elini çektiğinde çenemi ovdum.
" Güzel haber ver böyle. Şimdi nerede kız?"
" Han onu himayesi altına almıştır. Müco ve eşi soruşturmaya alınmış ama geri salmışlardır."
Derin'in patilerini tutup bastırdığımda tırnaklarının çıkıp geri içeri girişini izlerken sakinleşmek istemiştim.
Derin bana neden bu kadar iyi geliyordu diye düşünmeden edemedim.
Acaba Derin benim içimdeki ağlayan çocuğu hissettiği için mi bana daha uysal davranıyordu diye düşündüm ve sonra tüm kedilerin olumsuz hisleri görebildiği aklıma geldiğinde onu kucaklayıp çenesinden gözlerinden öptüm.
Öpüşlerim sevişlerim onu asla rahatsız etmedi.
Daha çok sırnaştı boynuma.
" Bu Müco iti genelde meyhanede olur. Çiçekgül Meyhanesinde kafa bulur. Yarın bu işi halledelim ve onu sıkıştırıp dövdüğümde ne bilgi almak istiyorsan öğreniriz," dediğinde tekrar arabayı çalıştırdı.
" Tamamdır."
Araba ile biraz daha yol aldığımızda gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Genelde geç yatarken bugünki yorgunluğum uykumu getirmişti.
Solumda direksiyonda kalan Kanzer ve kucağımda huzurla uyuyan Derin ile beraber olduğum koltuğa başımı yasladım ve yarın için olacak senaryoları planlayarak gözlerimi yumdum.
