3. bölüm · AFİRA
3. BÖLÜM
Bedenimiz bazı acılar için mezardı. Gözyaşı ile yıkanır hüzün kefenine sarılarak kalbimize gömülürdü.
Sabah uyandığımda yataktan hemen kalkmayıp öylece durmak istiyordum. Yatakta hareketsizce yatarken tavanı izledim, düşüncelerim dağınıktı. Bizi her gün farklı bir level atlayan zorluklar bekliyordu. Biraz daha böyle sessizce durduktan sonra telefonumdan saate baktım. Saat 07.00 geliyordu. Her zaman ki gibi alarmdan önce uyandım. Penceremi açıp odamın havalanmasını beklerken banyoya gidip işlerimi halledip odama geri döndüm. Yatağımı toplayıp pencereyi kapattım. Giysi dolabımın kapağını açtığımda rast gele ceket takımı alıp giyindim. Uygun ayakkabı ve çantamı da seçtiğimde makyaj masasına oturdum. Saçlarımı tarayıp örmek istediğimde yine becerememiştim. Ellerim, saçlarımı düzgün bir şekilde öremediğim için titriyordu. Saçlarımın annemin okşamasına ihtiyacı vardı. Öylece düz tarayıp odamdan çıktım.
Saat henüz erkendi ve herkes uyuyordu. Sessizce Zeynep’in odasına girdim. Gece nasıl yattıysa öylece kalmıştı. Açılan üzerini örttüğümde korkarak uyandı.
“Korkma benim. Üzerin açılmış örtmeye geldim.”
“Nereye gidiyorsun?”
“Bugün işlerim biraz yoğun ama merak etme ablam bugün evde hem senin sağlık durumunu kontrol etmek için ablamın arkadaşı Doktor Şeyda Hanım gelecek. İşim akşama kadar sürebilir. Ablama karşı hiçbir şeyden çekinme.”
Çekingen şekilde başını salladığında kalktığı yere tekrar uzandı. Odadan çıktığımda kâseye attığım arabamın anahtarını alıp evden çıktım.
Karakola geldiğimde Serkan abi yanıma gelerek selam verdi.
“Ooo kadınların savaşçısı günaydın ve hoş geldiniz.”
“Hoş buldum mu birazdan göreceğiz. Çöpte bulunan kadın cesedinde otopsi sonrası kayda değer şeyler var mı? Ya da kimliği ile ilgili?”
“Olmaz olur mu, gel odama geçelim.”
“Bize iki kahve avukat hanıma şekersiz olsun.” Serkan abi ablamın nişanlısıydı. Karakolda başkomiser olarak görev yapıyordu. Kadınlar ile ilgili davalar olduğu zaman davalar ile ilgilenmem için benimle görüşüyordu.
“Azra Gün, 20 yaşında. Hukuk fakültesi 1. Sınıf öğrencisi. Kendisi ailenin en küçük çocuğuymuş. Okul çıkışı arkadaşları ile eğlenmek üzere okuldan ayrılmış ama 3 gündür haber alınamamış bunun üzerine gelen ihbarda arama çalışmaları yaparken sizin büronun olduğu sokağın başında duran çöp konteynerden bulundu. Vücudunda çok sayıda darp izleri ve kesikler mevcut. Hatta bazı yaraların derinliği ameliyat kesiği boyutunda ve organları alınıp boş sepet gibi öylece bir kenara atılmış.”
Azra daha 20 yaşındaydı. Ve bir eğlence gibi görünen dikkatsizliğin sonunda organları alınarak boş bir sepet gibi kenara atıldı. Bunun sorumlusu kimdi?
Bu zamana kadar baktığım dosyaların dışında canice öldürülen cinayete kurban giden kadınların dosyasından uzak kalmam oluyordu. Evet, kadınların savaşçısıydım ama bazı dosyalar bana düşmüyordu ve uzaktan öylece bakıyordum.
Kahvelerin gelmesini beklemeden Serkan abiye ‘görüşürüz’ diyerek odadan çıktım. Şu anda aklımda dönen kırk tilki vardı ve kuyruğu birbirine değmiyordu. Selim Bey’in odasına girdiğim de ayağa kalkarak beni karşıladı.
“Hangi rüzgâr attı seni buraya?” Gülerek söylediği cümleye gözlerimi devirerek cevap verdim. Bu adam benden bir şeyler saklamayı bırakana kadar gözlerimi devirmeyi bırakmayacaktım. “İşim vardı.”
“Ne işiymiş bu?” Gülümsemesini kesmeden merakla bakıyordu.
“Boş verin Selim Bey, beş yıl önce ki kadın cinayeti dosyalarını istiyorum.”
“Neden, ne yapacaksın?”
“Davamla alakalı. İnce bir detayı kaçırmaktan korkuyorum sadece.”
İstediğim dosyalar beş dakika sonra masaya dizildi. Aklıma gelen şeyle çaktırmadan dosyaları teker teker incelemeye başladım. Sadece bir ay içinde öldürülen yüz on üç tane kadının dosyası vardı. Aynı aydaki dosyaları tek tek bakarken aralarında annemin dosyası yoktu. Annemin dosyası bu dosyaların içinde olduğuna emindim ama şu anda yoktu. Aklıma gelen tek bir şey vardı. Dün yapılan mahkeme de beraat istenmesi için tutanağın değiştirilmesiydi. Hayır hayır, bunu yapmış olamazsın! Aklıma gelen düşünceler bedenimi korkuya düşürüyordu.
“Selim Bey Zeynep Ateş’in dosyası nerede?”
“Ne dosyası?”
“Selim Bey, beş yıl önce öldürülen annemin kadın cinayeti dosyalarının içinde adı yok. Dava olmadan önce ki hafta tekrar sorgulattığım dosya şimdi neden yok?” Can havliyle söylediğim ardı ardına cümlelerin tedirginliğini yaşıyordum.
“Afira Hanım bir sakin olun.”
“Selim Bey dosya nerede?”
Masanın üzerinde duran kalemlikten anahtarı alarak masanın çekmecesini açıp mavi bir dosya çıkartıp bana uzattı. Elinden alıp sayfalarını tek tek okumaya başladım. Gözüme çarpan detay ile neye uğradığımı şaşırdım. Benim annemin ölüm nedeni kaza olarak gösterilmişti. Benim annemi o adam öldürmüşken buna nasıl kaza denebilirdi? Dün ki yapılan mahkeme de olasılık olarak beraat istenir ve kabul edilir diye rapor değiştirilmişti.
“Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Katil birini sırf beraat ettirmek için ölüm nedenini nasıl olur da kaza dersiniz? Ben annemi kendi ellerimle koydum mezara. Hepiniz vicdanınızı kaybetmişsiniz. Hepinize yazıklar olsun.”
Odadan çıkıp kapıyı serçe çarptığımda karakoldakiler bana bakıyordu. Serkan abinin odasına gidip dosyayı önüne attım.
“Baş komiser Selim Akça’dan sahte rapor oluşturması nedeninde şikâyetçiyim. İşlemlerin hemen başlatılmasını arz ederim.” Cümlem bittiğin de Selim Bey yanıma gelerek öfkeyle bana baktı.
“Siz beni nasıl şikâyet edersiniz?”
“Öyle güzel bir şekil de ederim ki böyle öfkeyle bakarsınız. Annemin rapor değiştirmesinin hesabını vereceksiniz. Siz gerçeği söylemediğiniz sürece şikâyetimi geri çekmeyeceğim.”
İkisini de odada bırakarak kapıyı çarpıp karakoldan çıktım. Hızlıca arabama bindiğimde bacaklarım titriyordu. Nefesim sıkışıyordu sanki. Camı biraz açtığımda yüzüm değen ılık havayla gözlerimi kapattım. Bir cinayet kaza sayılır mıydı?
Günahları temizlemek istercesine yağmur yağıyordu. Sanki bir mucize olsun da yağan yağmurda bende silineyim diyenlerin duası tutmuştu. Yağan yağmurda soğuk iyice şiddetini arttırmış ortalığı çamurlu su götürüyordu.
Yıllardır dökmeye uğraştığım gözyaşlarımı yağmura eşlik etmesi için serbest bıraktım. İçim yanıyordu… Ne yağan yağmur ne de bir teselli söndürürdü içimde ki yangını.
Saatlerce zorla yürüdüğüm topuklu ayakkabılarımla griye boyanmış mezarlığın önünde durdum. Acımı dindirmek istercesine kızarmış gözlerimle gökyüzüne baktım.
Zorla attığım adımla mezarlığın siyah kapısını iterek içeriye girdim. Mezarlık boştu, kimse bu saatlerde gelmeye cesaret edemezdi. Tabii sevdiklerini kaybetmiş kişiler için geçerli değildi bu.
İnsan toprak kokusunun güzel olduğunu düşünürdü sevdiklerini aldığı içindi bu düşünce. Ve işte o yüzden her yağmur yağdığında annemin mis kokusu ciğerlerime dolardı.
Çamurları umursamadan annemin yağmurdan ıslanmış, toprağı çamurlaşmış mezarına geldim. Elimle mezar taşını sildikten sonra çantamda ki şalı çıkarıp başıma örttüm. Ellerimi semaya açarak anneme dualar okumaya başladım.
Her okuduğum dua için gözümden şelaleden akar gibi gözyaşlarım akıyordu. Dua etmeyi bitirip başımda ki şalını çıkarmadan soğuk ve bir o kadar da ıslak mezar taşına oturdum. Artık ıslaklık umurumda değildi. Elimi annemin toprağında gezdirip etrafa dağılan kokuyu ciğerlerime çektim. Senin mezara girmek için öldürülmeye hakkın yoktu.
“Annem. Güzel annem. Sensiz yaz bile çok soğuk. Sensiz saçlarım bile güzel değil. Severek ördüğün kömür karası saçlarımı artık öremiyorum, bağlayamıyorum, sevemiyorum.
Eskiden canım sıkılsa tokamı alır önüne oturur saçlarımı örmeni isterdim. Şimdi ise örmesini istediğim biri yok artık saçlarımı seven biri yok…” Gözyaşlarımı elimin tersiyle silip derin nefes alarak konuşmaya kaldığım yerden devam ettim. Her defasında buraya gelsem de ne sesimin titremesine engel oluyordum ne de gözyaşlarımı gizlemeye. Benim annemin acısı şimdi ölmüş gibi tazeydi.
“Dün, o adamın yani… O adam babam olmayı hak etmiyor anne. Onu görmeye dayanamıyorum. Dün senin katilinin davası vardı anne. Bana ne dediler biliyor musun? Sanığın beraatını istediler. Sonra da ölen birinin avukatlığını yapmaya geldin dediler. Senin için öldü dediler. Senin bir adın vardı ama sana ölen biri diye hitap ettiler. Böyle olmamalıydı anne. Hiçbir şey böyle olmamalıydı. Para pul olmasaydı da bir arada kalsaydık.
Sende biliyorsun ki ben yıllardır tüm kadınların savaşçısı oldum. Bana güç veren şey senin kanlı… Senin kanlı şalın oldu, biliyorum biraz tuhaf ama sen yoksun senin yokluğunda bile senden güç alıyorum. Sen beni güçsüz bırakırken mezar taşın ciğerimi dağlıyor. Ben senin ölümünle ayakta kalmaya çalışan bir evlat oldum.” Hıçkırıklarım mezarda yankı yaparken kulağıma uğultu şeklinde geliyordu. Bağırarak içimden geldiği gibi ağlamak isterken içimde bir şeylerin beni tuttuğunu hissediyordum. Yoksa annem yanına geldiğini anlamış ve bana geçecek diye sarılıyor olabilir miydi? Yıllar, aylar, haftalar, günler ve mevsimler geçiyordu. Ama annemin acısı geçmiyordu. Ben hala annemin öldüğü dakikada kalmıştım.
“Annem dayanamıyorum girdim bir karanlığa çıkamıyorum. Güçsüz oldum diye kızma bana. Dayanacak gücüm kalmadı anne… Her gün bir kadını, bir anneyi, bir evladı toprağa verecek kadar gücüm kalmadı.
Sevecek kadar hissedecek kadar kalbim kalmadı. Sen gittiğinden beri çok acımasız oldum. Ben isteyerek olmadım ki. Çok özledim biliyor musun? Kokunu… Sesini… Kavga ederken ayırmalarını… Her şeyini çok özledim annem. Keşke gitmen için bu kadar erken olmasaydı. Anne ben içten içe ölüyorum galiba. Arada seni görüyorum, seslerini duyuyorum gülüyorum. Sonra fark ediyorum toprağın altına kendi ellerimle koyduğumu. Ateş gibi olan tenin buz gibiydi en son seni gördüğüm de sarıldığım da o zaman anladım bir daha ısınamayacağımı…” Adım attığım her yer sanki dikenli yollar ile döşeliydi. Yerden alev fışkırıyordu ama benim bedenim hala ölüm soğuğundaydı. Ben annemin ölü bedeninde ki soğukluğunda kaldım. Ben annemin en çok öldürülen zamanında kaldım.
Titremeye başladım ama kendimi sıkmaktan da alıkoyamıyordum. Yağmura eşlik eden gözyaşlarım yalnızlığımı bulutlara hissettirmiyordu. Daha ne kadar giderdi bilmiyorum. Sen yoksun ve benim gözlerine bakarak, dizlerine yatarak konuşmam gereken çok şeyim birikti anne…
“Bugün Selim Bey’den senin dosyanı istedim. Dosyanda kazayla öldü yazıyordu. Ama sen kazayla ölmedin ki annem, her kadın gibi sen acımasızca öldürüldün. Hani sen hep derdin ya ‘dermansız dert olmaz kızım’ diye. Benim dermanım ne zaman gelecek anne? Kafamın içi iyileşmiyor artık. Ufaktan delirmeye başladım. Eğer böyle giderse evdekileri de delirteceğim ve Emre diyecek ki ‘senin yüzünden yatacak yerimiz de yok’ onlar o adamı affetmeye hazır. Onların gözlerimin içine bakarken bu denli canlı ihaneti beni mahvediyor. Anne senin yokluğuna alıştılar. Keşke ölmeseydin annem keşke…” Sözümü tamamlayamadan üzerimde ki ceketimi çıkartıp annemin mezarının üstüne örttüm. Üşümüştür düşüncesi beynimi ele alırken bedeninin cansız oluşu da aynada kendini yansıtıyordu.
Ceketimi örttükten sonra annemin toprağının üstüne uzandım. Toprağını, yanında yatıp annemin saçlarını severmiş gibi sevdim. Titremem çoğalmış yattığım yerde gözlerim kapanıyordu. Sanki şu dakikalar içinde huzura ermiş gibiydim. Uzun zamandır beklediğim tek şey bu gibiydi. Mezarın toprağı annemin dizleri gibi yumuşacıktı. Gözlerim kapalıyken annemin saçlarımı sevdiğini bana küçükken masallar anlattığını hatırlamaya başladım. Oysa ne çok prens ve prensesi anlatmıştı. Masal aynıydı ama bu kez sonu kanlıydı. Çünkü prenses prens tarafından ölümle karşılaşmıştı.
Gözlerimi açtığımda yağmur durmuş telefonum susmak bilmiyordu. Ne kadar bu şekilde durduğumu bilmiyordum. Yattığım yerden kalkıp çalan telefonumu çantadan alıp cevapladım.
“Alo”
“Neredesin bu saattir? Senin benim aklıma kastın mı var? Arıyorum açmıyorsun. Sana bir şey olacak diye aklım çıkıyorken bir de hanımefendinin telefonlarına ulaşamıyoruz.” Ablamın telaşlı sesini duyunca havanın biraz karardığını anladım. Ben kaç saattir mezarlıkta uyuyordum?
“Tamam ablacım, sakin ol. Bak ben iyiyim. Çalışıyordum duymamışım.” En gözde yalanlarımdan bir tanesiydi çalışmak. Hayır, ben kaçmıyordum. Kaçmaya çalışıyordum…
“Şirkette değilsin, karakolda da değilsin. Neredesin sen?”
“Müvekkilimin evinde izin verirsen kazanacağım davanın son delillerini topluyorum.” Abla biraz rahatlamış olmalı ki onaylayan seslerden sonra telefonu kapattı.
Elimde kalan telefonumu çantama rast gele attım. Dirseklerimi dizlerime dayayarak yüzümü sıvazladım. Saçlarım ve üzerim kurumaya yüz tutmuş, üstüm başım çamur içinde kalmıştı. Tekrar annemin mezar taşına baktım. Bazen ne yaptığımı bilmiyordum. Bir yanım çok güçlü şekilde ayakta dururken yalnız olduğum ilk anda güçsüzlüğüm beliriyordu.
Eşyalarımı toplayıp ceketimi üzerime giydikten sonra anneme son kez bakarak mezarlıktan ayrıldım.
Eve geldiğim de anahtarı kâseye atıp salona doğru ilerledim. Zeynep ve ablam oturmuş sohbet ediyordu. En azından Zeynep biraz daha kendini toplamış görünüyordu. Bu durum beni sevindirse de ablamın üzerimde gezinen bakışları da beni korkutuyordu.
“Ben geldim. Nasılsınız bakalım?”
“Biz iyiyiz de müvekkilin evi dışarıda tek kişilik ev galiba bu kadar ıslandığına göre.” Ablam yaptığı imadan dolayı alayla gülümsedim.
“Canım ablam böyle şaka yapmayı çok sever de. Neyse üzerimi değiştirip geliyorum.”
Odama çıkarken adım attığım her yerde üzerimde kurumuş toprak parçaları peşimden izler bırakıyordu. Odama girip oyalanmadan banyoya yöneldim. Kirli olan bütün eşyalarımı sepete atıp kısa ılık bir duşa girdim. Tenime değen su ne kadar üşüdüğümü kanıtlamak istercesine sıcak akıyordu. Duştan çıkıp rahat eşofman takımlarımı giyerek saçlarımı taramak için makyaj masama oturdum. Aynada kendime hissiz şekilde bakıyordum. Gözaltlarım morarmış rengim soluk görünüyordu. Saçlarımı kurulayıp taradıktan sonra elime tokamı alarak aşağıya inip ablamın yanına oturdum.
“Abla aynı annemin ördüğü gibi saçlarımı örer misin?” Ablam dolu gözleriyle bana bakarak tokayı elimden alıp örmeye başladı. Ablam benim annem gibiydi. Şükür sebeplerimdendi. Annemin öldüğü günden beri annemiz gibi her şeyimiz ile ilgileniyordu. Annemi aratmamaya çalışıyordu.
“Vişne kokulum. Sen bugün annemizin mezarına gittin değil mi? Biliyor musun Zeynep? Afira ne zaman annemin mezarına gitse aynı bugün ki gibi saçlarını ördürmek için benim yanıma gelir. Annem Afira’yı vişne kokulum diye severdi.” Ablam cümlesini bitirdikten sonra yüreğimin titrediğini hissettim. Ablam benim annemdi.
‘Annesinin biricik vişne kokulu kızı bugün saçlarını nasıl yapalım?’
‘Bugün yağmur yağdı. Yine saçlarımı örer misin anne?’
Bugün yağmur yağdı anne. Saçlarımı bir kez daha öremedin. Benim bir yanım devlet devirip bir şeyler yaparken diğer yanım en çok kendine yenikti…
