AFETZEDE kitap kapağı

7. bölüm / 7

AFETZEDE

7. Bölüm;NİŞANE

Vaveyla Yazarı: Ece Z. D. …

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 7. Bölüm;NİŞANE

BU BÖLÜMDEKİ SAHNELER SARPIN ÇOK YAKIN
GEÇMİŞTE AFETİN GÖRMEDİĞİ AMA SARPIN
YAŞADIĞI OLAYLARDIR 🩵🖤💋
BUNDANDA HABERİNİZ
OLSUN, ASIL OLAYLAR DİĞER BÖLÜMLERDE
FALAN BAŞLAYACAK
BÖYLE DEDİM DİYE BU BÖLÜMÜ
GEÇMEYİN ÖNEMLİ ŞEYLER OLUYOR YANİ.
!OKUYUN!

(Dip not olarak ekleyeyim son bölümü unutmuş olabilirsiniz, bayadır atmadığım için. Gidin sonunu okuyun yoksa karman çorman olur❤️)

KEYİFLİ OKUMALARRR💋

—————————————————————————————

Sarp Demir - Üç Gün Önce

Uzun saatlerin sonunda İstanbul’un o ağır, rutubetli ve insanı boğan havası jipin açık pencerelerinden içeri sızdığında, kendimi Beyoğlu’nun o labirent gibi uzanan arka sokaklarına atmıştım.

Arabayı Tarlabaşı’nın kuytu bir köşesine bırakıp, üstümdeki sivil kıyafetlerimle İstiklal Caddesi’ne saptım. Adımlarım beni doğrudan o eski, pirinç zilli kuyumcunun, Kadir Usta’nın kapısına çıkardı.

Fakat bir sorun vardı. Tabelayı emin olmak adına iki kere okumuştum. ‘Minnoş Hediyelik’ diye geçirdim içimden. Kaşlarım çatıldı. Bu ne biçim bir dükkan ismiydi. Sağına ve soluna baktım. Emindim. Yüzüğü buradan almıştım. Fakat artık bir kuyumcu değildi. Besmele çekerek içeri girdim. İçerisi plastik kokuyordu. İçeri girmemle kasadaki genç kız oturduğu yerden kalktı. “Hoş geldiniz” demesiyle ona döndüm. “Burada bir kuyumcu vardı, el mi değiştirdi?” Dememle kızın bir şey bilmediğini yüzünden anladım. “Şey, ben, bilmiyorum. Elemanım ben.” Demesiyle anladım anlamında kafamı salladım. “Kolay gelsin” diyip çıktım dükkandan.

Tam telefonumu açmıştım ki gelen sesle yanıma döndüm. Elinde çayıyla, taburede oturan yaşlı bir amcaydı bu. “Kuyumcuyu mu arıyorsun sen?” Demesiyle tam anlamıyla ona döndüm. Amca bir yerden tanıdık geliyordu. “Tanır mıydın?” Dememle önüne döndü, sessizce güldü. “Konuşma tarzın hiç değişmemiş. Hala aynı ketumluk. Tek fark yakşıklılığına yakışıklılık katmışsın . O zaman bile, onun gibi bir kızın seninle beraber olmasına şaşıyordum.” Demesiyle kaşlarımı çattım. Sakince bana döndü. “Sen sormadan söyleyeyim, hayır sen beni tanımıyorsun. Fakat ben seni Kadir ustadan beri tanıyorum. İlk Kadir ustaya geldiğinde kıza gümüş kolye almıştınız. Kızın kendini durduramaz haliyle, senin taş olsan olurmuş tavrını hala hatırlıyorum. Zaten ikinci gelişinde tek geldin, nişan yüzüğü aldın. Oraları boşver sen. Aradığın şey ustanın çırağında. Kadir usta yeni dükkan açtı. Burası çok geldi ona, o da yaşlandı, hastalandı. Daha küçük bir yer. Fakat nerede bilmem. İki sokak ötedeki gümüşçüye git. Başında genç bir adam var. O sokaktaki tek gümüşçü zaten. Kadir ustanın çırağı Eymen, gümüşçü açtı kendine. Kadir ustanın nerede olduğunu o bilir.” Demesiyle çattığım kaşlarım havalandı.

Ağzımı açmıştım ki vazgeçtim. Derin bir nefes alıp “Sağ olasın abi. Hakkını helal et.” Diyip elimi uzattım. Gülümseyerek başını kaldırdı. “Hala beraber misiniz?” Dediğinde güldüm. “Sayılır diyelim.” Dememle sahici bir gülüşle “Helal olsun. Hakkım.” Demsiyle elimi çektim. Kafamla selam verip arabaya doğru ilerledim.

—————————————————————————————

Adamın tarif ettiği gümüşçü dükkanının önüne geldiğimde durdum. Arabayı park edip çıktım.

Beyoğlu’nun o tanıdık, rutubetli ve metalik cila kokusu burnuma doldu. Kapının üzerindeki eski ahşap tabela hafifçe yan yatmıştı. İçeriden kısık bir çekiç sesi geliyordu; ritmik, acelesiz. Derin bir nefes alıp kapıyı ittim. Pirinç zilin o ince sesiyle birlikte tezgahın arkasındaki genç adam başını kaldırdı. Yirmili yaşlarının ortalarındaydı, üstündeki deri önlük gümüş tozuyla griye boyanmıştı. Eymen. Bir ismi duyunca bir daha unutmazdım.

Gözlerini kısıp yüzüme baktı. Beni tanımaya çalışır gibi bir hali vardı ama hafızası beş yılın sisli perdesini aralamakta zorlanıyordu. Neticede o zamanlar ocağın başında sadece körük çeken bir çocuktu.

"Hoş geldiniz abi," dedi, elindeki ince eğeyi masaya bırakarak. "Bir şeye mi bakmıştınız?"

Tezgaha doğru birkaç adım attım. "Kolay gelsin Eymen. Bakıyorum dükkan sana kalmış ama insan eski yüzleri çabuk unutuyor," dedim, sesimdeki o mesafeli ama dostça tonu koruyarak. "Kadir usta nerede, buralarda yokmuş sanırım artık?"

Adını duymasıyla birlikte kaşları hafifçe havalandı, gözlerini iyice kısıp beni baştan aşağı süzdü. "Usta... Usta artık dükkana çıkmıyor abi de... Sen nereden tanıyorsun ustayı? Çıkaramadım vallahi kusura bakma."

Cebimden telefonumu çıkardım. Galeriye girip beş yıl önce, o her şeyin hâlâ çok güzel olduğu, dünyanın sadece Afet’in gülüşünden ibaret olduğu gün ocağın başında çekilmiş o fotoğrafını buldum. Zaten klasöre koymuştum.

Eymen’in o zamanlar Kadir ustanın yanından bana "Abi yüzük bitti, hazır" diye heyecanla attığı o gümüş yüzüğün, o yan yana örülmüş ince sarmaşık motiflerinin net çekilmiş fotoğrafını Eymen’e doğru çevirdim.

Eymen telefondaki fotoğrafa baktı, biraz inceledikten sonra gözleri hızla yüzüme tırmandı. O an zihnindeki o sis perdesi tamamen yırtıldı. Gözleri büyüdü, yüzüne şaşkın bir gülümseme yayıldı. "Sarp abi!" diye fısıldadı, heyecanla tezgahın arkasından çıkıp yanıma gelirken. "Sence de çok değişmemiş misin abi ya? O zaman da yakışıklıydın da, hani şimdi kılık kıyafet, duruş falan... Bayağı kıyak olmuşsun abi. Vay be, zaman ne çabuk geçiyor!"

Beni tanımasıyla hafifçe tebessüm ettim, omzuna dostça vurdum. "Eyvallah aslanım, büyümüşsün sen de. Zaman geçiyor tabii. Ama bakıyorum Kadir ustanın tezgahını boş bırakmamışsın, dükkan iyi duruyor."

Eymen’in yüzündeki o neşeli şaşkınlık yerini derin bir hüzne bıraktı. Deri önlüğünün cebine elini atıp iç çekti.

"Sorma Sarp abi, dükkan bende de usta bayağı hasta oldu be. El ayak çekildi adamdan. Sol tarafına felç indi, gözleri de iyice zayıfladı. Artık ne çekiç tutabiliyor ne gümüşü eritebiliyor. Dükkanı o yüzden bana devretti, burası çok geldi ona. Şimdi evinde, karısıyla birlikte yaşıyor. Kendi kabuğuna çekildi anlayacağın."

Göğsümün ortasına bir ağırlık çöktü. Yüzümdeki tebessüm yavaşça kayboldu ama sesimi düz tutmaya çalıştım. "Yapma be... üzüldüm vallahi. Kadir ustanın o dükkandaki emeği başkaydı. Gitmek lazım yanına, bir duasını almak lazım. Bana tam adresini ver bakayım, Kasımpaşa taraflarındaydı sanki ev?"

"Aynen abi, Kasımpaşa’da, o eski yokuşun hemen başında, hemen yazayım abi konumu." diyerek tezgahın altından küçük bir kâğıt parçası çıkardı Eymen. Üzerine eski bir tükenmez kalemle aceleyle bir şeyler karaladı. "Karısı hep evde zaten, usta da televizyon karşısında oturuyor bütün gün. Çok sevinir seni görse." Kâğıdı bana uzatırken göz kırptı. "Hala o yengeyle misin abi? Yüzük duruyor mu bari, ne alemde?"

Kâğıdı elinden alıp cebime koyurken hafifçe iç çektim. "Durmaz mı be Eymen, o gümüşün bizde ömürlük hatırı var. İlişki durumunu sorma şimdi, limoni diyelim ama çözeceğiz inşallah. Sağ olasın her şey için, hakkını helal et."

"Helal olsun abi, ne demek. Ustaya benden çok selam söyle," demesiyle dükkandan çıktım.

Arabaya atlayıp Kasımpaşa’nın o dar, dik ve park edecek tek bir yer bile olmayan yokuşlarına vurdum jipi. Ev, eski bir İstanbul apartmanının giriş katıydı. Besmele çekip kapıyı çaldım. Kapıyı saçları kırlaşmış, yaşlıca bir teyze açtı. Kadir ustanın karısı olmalıydı, beni tanımadı bakışlarından belliydi.
"Merhaba abla, kolay gelsin," dedim, saygılı bir ses tonuyla. "Ben Kadir ustanın eski bir müşterisiyim, Sarp. Eymen'den aldım adresi, ustayı bir ziyarete geldim. Müsait miydi acaba?"

Kadın beni baştan aşağı süzdü, ardından yüzü hafifçe yumuşadı. "Müsait oğlum, müsait, geç içeri. Televizyon izliyordu salonda," diyerek beni içeri buyur etti.

Salona girdiğimde, Kadir ustayı eski kadife berjerin üzerinde, üzerine yün bir battaniye serilmiş halde otururken gördüm. Sol kolu cansızca kucağında duruyordu. Gözleri televizyondaydı ama bakışları yorgundu. Adım seslerimle başını ağır eğdi. Beni gördüğünde yavaşça doğruldu. Gözlerini kısıp bana baktı.

"Selamün aleyküm ustam," dedim, yanına yaklaşıp o titreyen sağ elini öpüp alnıma koydum. "Ziyaretine geldim, nasılsın, keyifler nasıl?"

"Aleyküm selam..." dedi, sesi eskisi gibi gür değildi, derinden ve çatırtılı geliyordu ama gözlerinde eski bir tanıdığı görmenin sıcaklığı parıldadı. "Adını çıkartamadım delikanlı, kusura bakma.”

Haklıydı. Adam bunca yıl sonra hangi müşterisini hatırlayacaktı. “Benim abi Sarp. Bak şu yüzüğü almıştım senden bir dört yıl önce” telefonumu çıkartıp yüzüğü gösterdim. Telefona baktı ama göremedi. Yan sehpadaki gözlüğüne uzanıp gözlüğünü taktı. Biraz baktıktan sonra kaşları havalandı. Genişçe güldü. “Sarp, doğru ya sensin demi oğlum. Otur hele, otur. Bakıyorum hiç bozmamışsın kendini maşallah."

Karısının getirdiği çaydan bir yudum alırken usta beni süzdü. "Yüzün gözün yorgun gibi gerçi, dert mi var omuzlarında? Anlat bakalım, sınır hatları nasıl? Ne yapıyorsun, askerdin demi sen. Sıkıntı yok ya?" diye sordu.

Sanki her şey normalmiş gibi anlattım. "Yok be ustam, ne sıkıntısı, her şey bildiğin gibi," dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. "Dağ taş işte, bizim klasik nöbetler, devriyeler. Çocuklar iyi, bizimkiler aslan gibi maşallah. Ben de biraz izin kopardım, kafayı dağıtmak için kendimi buralara attım işte. İstanbul'un şu havasını özlemişim." Yalandı. İstanbul’u değil istanbuldaki bizi özlemiştim.

Kadir usta gözlerini kıstı, o eski esnaf sarrafıyla yüzüme baktı. "Bana lafı dolandırma Sarp. Sen düz adamsın. Pat diye söylersin. Gözlerin öyle demiyor. Sen buraya sadece hal hatır sormaya gelmedin, anlarım ben," dedi.

Derin bir nefes alıp arkama yaslandım. Usta haklıydı, saklamıyordum. "Doğru ustam," dedim sesimi biraz düşürerek. "Gözünden de bir şey kaçmıyor."

Usta çayından ağır bir yudum daha aldı, gözlerini televizyondan tamamen çekip bana çevirdi. "Beş yıl oldu herhalde o yüzüğü alıp dükkandan çıkalı. Gümüş kolyeyi aldığın O gün dükkanı neşeye boğan o deli kız. Hâlâ berabersiniz onunla değilmi? Nasıl, iyi mi bari?" diye sordu.

Hala birilerinin bizi beraber sanması güzeldi. Boğazım düğümlendi.

Bakışlarımı masadaki çay bardağına çevirdim, parmaklarımla bardağın sıcak kenarına dokundum. "O iyi ve Hâlâ beraberiz de..." dedim, duraksadım. "Oralar biraz karışık be ustam. Yani, nasıl desem... Limoni diyelim. Birtakım mevzular oldu işte, toparlamaya çalışıyorum."

Kadir usta anlayışla kafasını salladı, derin bir iç çekti. "Evlat, dünya hali bu. Gümüş bile işlenirken kaç kere ateş görüyor, kaç kere çekiç yiyor biliyorsun. Aranız bozulur, düzelir; yeter ki kalıp sağlam kalsın. Ama sen o dille konuşmazdın kolay kolay, net adamsın sen, her neyse..." dedi ve gözünü kısarak çayını eline aldı. Konuyu çok deşmeden bana alan açtı.

Masanın üzerindeki çay bardağını bırakıp ona doğru tam döndüm, sesimi biraz daha netleştirdim. "Zaten o yüzden geldim ustam. Bir sürpriz planım var ona, kendimi affettirmek için. Beş yıl önce senin o ellerinle dövdüğün o sarmaşık motifli yüzük var ya... Aynısından bir tane daha lazım bana. Yanlışlıkla düşürdü. Kalıbı çıkartıp bir tane daha yapamaz mıyız?

Kadir usta duyduklarıyla birlikte gözlerini benden kaçırdı, başını yavaşça iki yana salladı. O an yüzündeki o ifadeyle "Yapamam be evlat," dedi, cansız sol kolunu göstererek. "Göz görmez, el tutmaz artık. Ben gümüşün kokusunu unuttum. Kalıp falan çıkartamam artık, bitti benden o işler. Keşke elim tutsaydı da sana o sürprizi kendi ellerimle yapsaydım." Demesiyle adamı daha fazla yormamak adına gülümsedim.

"Ustam canın sağ olsun, senin varlığın yeter," dedim hemen, sesimi bozmadan. "Eymen'e sordum dükkanda, eski kalıp sendedir dedi. Eymen çıraktadır herhalde işi çözeriz diye düşündüm ama?” Sormamla dertle düşündü.

Usta bastonunu yere hafifçe vurdu, yüzünü ekşitti. "Bende değil, Eymen de bilmez o işleri. Ben dükkanı kapatırken bütün o eski, nadide sarmaşık kalıplarını, o eskinin el işçiliklerini birine emanet ettim. Ama o adam..." Durdu, derin bir iç çekti.

"O adam aşırı değişik bir adam Sarp. Kafasına esince kepenk indiren, dükkanın önüne 'canım istemedi' yazıp giden cinsten tescilli bir delidir. Paraya pula hiç eyvallahı yoktur. Sanatkardır ama damarı pistir, haberin olsun."

Bana doğru iyice eğildi, sağ elini dizime koyup sertçe sıktı, sesi uyarır gibiydi. "Seni baştan uyarayım evlat. Oraya gittiğinde rütbeni kapının dışında bırakacaksın, senin ettiğin bir laf bile hoşuma gitmezse yandın. Neysen sohbet etmeyi sever bilmeyiz. Biz işimiz ortak diye gümüşten konuşurduk.” Diyip çayından bir yudum aldı.

“Ama neyi sever neyi sevmez ben bile bilmem. Eğer seni sevmezse, gözü seni tutmazsa dünya parayı önüne yığsan, benim adımı da versen o kalıbı sana koklatmaz bile. Yapamaz yani, net. Kafasını bozarsan seni dükkandan kovar, arkana bile bakamazsın." Bu adam Yavuzun atası falan olmalıydı. Bu kadar benzerlik fazlaydı.

Gözlerimi hafifçe kıstım, ustaya bakıp ciddiyetle kafamı salladım. "Anlaşıldı ustam. Kimmiş bu dükkan sahibi, nerededir mekanı, nedir adamın ismi," dedim.

Usta benim bu kararlı tavrıma bakıp hafifçe gülümsedi, o adamın dükkanının olduğu muhiti söyledi.

Onu söyleyince ekledi "Kapısında tabela falan arama, bulamazsın. Eski, paslı, yeşil bir kepengi vardır. Adı Şahin. Esnaf arasında 'Kör Şahin' derler ama gözü falan kör değildir, ruhu kördür o namussuzun. Benim bu hayatta işçiliğine saygı duyduğum, gümüşün dilinden benden iyi anlayan tek adamdır. Ama dedim ya... Damarı pistir."

"Şahin..." diye mırıldandım kafama kazıyarak. "Tam yerini tarif et ustam, bulurum ben."

Usta, karısının getirdiği kâğıt kalemi alıp bu sefer kendi eliyle, o titreyen parmaklarını zorlayarak bir kroki çizdi. Kâğıdı bana uzatırken son kez gözlerimin içine baktı. "Kalıp onda Sarp. Git al demiyorum bak, git rıza iste diyorum. O adam gümüşü sırf satmaz, gümüşü sadece hak edene işler. Hadi yolun açık olsun." Demesiyle kalktım.

Ustayı yormamak için daha fazla kalmadım. Elini öpüp, yengeme de kolaylıklar dileyerek evden çıktım. İstanbul’un o ikindi vakti bastıran ağır trafiğine, Tarlabaşı’nın o tekinsiz, tekerlek sesleriyle yankılanan sokaklarına sürdüm arabayı.

Ustanın tarif ettiği çıkmaz sokağın başına geldiğimde arabayı caddede bırakıp yürüyerek girdim. Sokak buram buram rutubet, eski demir ve kömür isi kokuyordu. Birkaç hırdavatçının önünden geçtim, sokağın tam ucunda, duvara dayalı eski bir tahta kasanın arkasında o paslı, yeşil kepengi gördüm.

Kepenk yarıya kadar açıktı. İçeriden ne bir çekiç sesi geliyordu ne de bir ışık süzülüyordu. Tam usta haklıymış, yine kepenk indirmiş diye düşünürken içeriden keskin bir öksürük sesi yükseldi.

Eğilerek o yarım kepengin altından içeriye adım attım. İçerisi Kadir ustanın dükkanından bile daha karanlık, daha darmadağındı. Tavandan sarkan tek bir sarı ampul, tüm odayı aydınlatıyordu. Duvarlar; eski kalıplarla, bitmemiş metal parçalarıyla doluyordu. Örsün arkasında, sırtı bana dönük, zayıf, yaşlı bir adam duruyordu. Saçları darmadağın beyazdı. Tezgahın üzerindeki bir şeyi inceliyordu.

"Kapalıyız aslanım," dedi adam, arkasını bile dönmeden. Sesi jilet gibi keskindi. "Kepengi yarım gördüysen girmeyeceksin, bu dükkanın kuralıdır. Bilmez misin."

Ceketimin önünü hafifçe açıp elimi cebime koydum. "Kadir ustanın selamı var," dedim, sesimi ne çok sert ne çok yumuşak tutarak. "Beni o gönderdi."

Şahin usta o ismi duyunca kafasını kaldırdı. Hala arkası dönüktü. Elindeki pürmüzü yavaşça masaya bıraktı. Omuzları hafifçe gerildi. Ağırca arkasını döndü. Yüzü adeta eski bir adam olduğunu belli edercesine bakıyordu, sert bir adamdı.

Gözlerini doğrudan benim gözlerime dikti. O kadar keskin bakıyordu ki, karargahtaki albayımmış gibi olan bakışlarıyla yavaşça kaşlarımı çattım. Çoğu albaydan yaşça büyüktü zaten.

Beni baştan aşağı süzdü. Bakışları botlarımdan başladı, kot pantolonuma, ceketimin duruşuna, dik omuzlarıma ve en son yüzümdeki o eski yara izine kadar tırmandı.

"Kadir..." dedi alayla, gizleyemediği bir gülümseme oluştu yüzünde. "O ihtiyar koca kafalı hâlâ yaşıyor mu yahu? Kendisi gelemediği için bana bir asker mi yollamış?"

Kaşlarım hafifçe çatıldı ama bozuntuya vermedim. Kadir abinin uyarısını hatırladım; rütbe kapının dışında kalacaktı.

"Asker olduğumu nereden anladın.” dedim tezgaha doğru bir adım atarak. Ayağa kalktım tezgahın arkasına geçti. “Benim anlayamayacağım adam pek yoktur çocuk. Sen beni tanımıyorsun hiç belli. İşin düştüyse geldin. Söyle.” Adamı süzmeye başladım. Gençken pek yakışıklı olduğu netti. Yaşlılığı bile gölge konduramamıştı yakışıklılına. Kafasında saçının bitiminde bir yara izi vardı. Kurşun izi. Normal insan kurşun izini anlamazdı. Fakat bir asker anında tanırdı o izi. Aynı izden gömleğinden görünen göğsünde de vardı. Bir kumar oynayacaktım.

“Sizde bir zamanlar askerdiniz anladığım kadarıyla.” Kaşlarını çattı. Fakat hoşuna gitmiş gibiydi. “Sen nereden anladın bunu peki?” Gülümsedim. “Bir askeri en iyi asker tanır. Komutanım. Yaşınızdan dolayı benden üst rütbede olduğunuzu varsayıyorum.” Sesli güldü. Bu iyi bir şeydi galiba.

“Hah. Sevdim seni çocuk. Haklısın. Yarbaydım ben. Gazi olduğumda. Çalışamayacak halde olunca daha fazla vatanı teklilere sokmamak için gazi olarak ayrılmak zorunda kaldım. Farketmen hoşuma gitti doğrusu.” Kaşlarım çatıldı. “Allah sizden razı olsun komutanım.” Demele gülümsedi. “Yıllardır kimseden komutanım lafını duymamıştım. Sağ ol çocuk. Ee söyle bakalım. Ne istiyorsun. Lafı uzatma. Sevmem.”

Hemen lafa girdim. "Beş yıl önce Kadir ustanın bana yaptığı bir yüzük vardı. Sevgilime yaptırmıştım. Sarmaşık motifli. Hazır kalıp değil. Ben döktürtmüştüm. Kalıbını sana emanet ettiğini söyledi. Aynısından bir tane daha dökmeni istiyorum senden."

Şahin usta aniden kahkaha attı ama bu neşeli bir gülüş değildi, tamamen alaycı bir hırıltıydı. Örsün yanındaki eski taburesine geri oturdu, tezgahtaki sigara paketine uzandı. Bir dal ateşleyip dumanı doğrudan bana doğru üfledi.

"Bak sen..." dedi, gözlerini kısarak. "Sarmaşık kalıbı ha? Kadir’in o elindeki en nadide, en kıymetli parçadır o. Beş yıl önce o yüzüğü kime yaptıysan, bugün yenisini isteyecek kadar neyi mahvettin?"

Sözleri tam göğsümün ortasına çarptı. Sesimin tonunu bozmamaya çalışarak, "Biraz üzdüm onu.” Şeffaf olacaktım. “Baya üzdüm. Toparlamam lazım. O yüzük benim için çok önemli usta," dedim.

Şahin usta sigarasından derin bir nefes daha çekti, gözlerini benden ayırmadan dumanı savurdu. "Bana bak çocuk," dedi, sesi bir anda buz gibi oldu. "Senin o düzgün yürüyüşün, o emir vermeye alışmış çenen buralarda sökmez. Paranı al, o jipine bin ve karargahına geri dön. Seni sevdim ama. Ne halt yedinde tekrardan nişan yüzüğü yaptırıyorsun. Kızın gönlünü al. Gelin beraber. Anca öyle dökerim o kalıbı sana. Ben o kalıbı senin gibi kafası dağılmış, bir kadına kendini affettirmek için gümüşü basamak yapacak adamlara harcamam. Canım istemiyor. Hadi, kepengi arkandan kapat giderken."

Arkasını dönüp tezgahına geri eğildi. Resmen uyarının ilk aşaması gerçekleşmişti; adam beni tek kalemde dükkandan kovmuştu. Ama benim Hatay’a, sınır hattına o yüzük olmadan, o boş kadife kutuyu doldurmadan dönmeye zerre niyetim yoktu. Şahin ustanın arkasından tezgaha doğru iki adım daha yaklaştım

Tezgahın üzerindeki her şey; eski eğeler, kararmış gümüş parçaları, ocağın sönmeye yüz tutmuş közü bir anlığına gözümün önünde flulaştı. Şahin ustanın sırtı bana dönüktü ama omuzlarındaki o dik, inatçı sanatkâr duruşu hiç esnemiyordu.

Derin bir nefes aldım. Karargahtaki o barut kokan, emir komuta zinciriyle örülmüş Sarp’ı, çocukluğunda o karanlık odaya kilitlendiğinde her şeyi içine atan o dilsiz çocuğu ilk defa serbest bıraktım. Sesimdeki o sert askeri ton gitti; yerine içimde beş yıldır biriken, dün gece lojmanda Afet’in kapısında düğüm düğüm olan o çaresiz adamın sesi geldi.

"Ben o yüzüğü iki gün önce gece üstümde üniformamla, yağmur çamur demeden yerde dokuz saat aradım usta," dedim. Sesim dükkanın o dar, rutubetli duvarlarına çarpıp fısıltı gibi dağıldı.

Şahin ustanın tezgahtaki eli hafifçe duraksadı. Arkasını döndü ama yüzü hala gölgedeydi, beni dinliyordu.

"İki gün önce..." dedim, boğazımdaki o kuru yumruğu yutkunarak eritmeye çalışarak. "Hatay'da, okulun önündeki o darmadağın kargaşada düşürdü yüzüğü. Öğretmen benim sevdiğim. Beş yıldır parmağından tek bir gün bile çıkarmadığı, çıkardığında kolyesine taktığı, gözünden sakındığı o gümüş parçasını kaybetti. Fark ettiğinde perişan oldu usta. Dünyası başına yıkıldı kızın. Kendini paraladı resmen, o çakılların, çamurun içinde dakikalarca dizlerinin üstünde o yüzüğü aradı. Bulamayınca pes etti gitti. Ben aradım. Kıyamadığım için. Bulamadım Benim o yüzüğe ihtiyacım var usta. O sarmaşık motifi onun için sadece bir gümüş değil, bizim beş yıllık enkazımızın tek dayanağıydı."

Tezgaha bir adım daha yaklaştım. Bakışlarımı Şahin ustanın o sert gözlerine diktim.

"Ben Hatay’da, sınırın sıfır noktasında dağ gibi duruyorum da usta... Onun o çamurun içinde, yüzük arayan, kimseye belli etmediğini sanarak akıttığı tek bir damla gözyaşında darmadağın oluyorum. O öyle çaresizken içimden bir değil bin parça kopuyor. Gizlice aradım yüzüğü, bulamadım. Bulamayınca da kafayı yedim. Telsiz kapattım, koca timi, can kardeşlerimi Hatay'da merakta bıraktım. Bana kızacaktın üstüm olarak ama. Biliyorsun. Bir vatan, ikiyse sevgili. Ben buraya paraya pula tapıp hava atmak için gelmedim. Beş yıldır canı gibi sakındığı o yüzüğün aynısını bulup eline koymak için, o kızı o perişanlıktan kurtarmak için buradayım. Bana kıyacaksan bile, kıyma o kıza."

Şahin usta yavaşça, adeta zamanı durdurur gibi bana doğru, tam anlamıyla döndü. Dudaklarının arasındaki sigaranın külü örsün üzerine düştü. O jilet gibi keskin bakan gözlerinde ilk defa alaycı bir ifade yoktu. Aksine, o yaşlı gözlerin arkasından eski, çok eski bir kırgınlığın gölgesi geçti.

Beni yeniden süzdü ama bu sefer bir askeri ya da cebi para dolu bir müşteriyi inceler gibi değil; ruhunun enkazını masaya dökmüş, çaresiz kalmış bir adamı görür gibi baktı.

"Beş yıldır gözünden sakındığı yüzük ha..." diye mırıldandı, sesi bu sefer yumuşamıştı. "Kadınlar böyle şeyler kaybettiğinde ve üzüldüğünde parasından pulundan sanar çoğu kişi, halbuki oradaki mühim olan parasının değer değil, onlar için oluşturdukları manevi değeridir. Gümüşün hatırı büyüktür ama üstündeki yaşanmışlığın hatırı daha büyüktür."

Sigarasından son bir nefes çekip izmariti yerdeki teneke kutunun içine fırlattı. Ağır adımlarla tezgahın arkasındaki o karanlık, tahta dolaplara doğru yürüdü. Paslı anahtarlarla kilitlenmiş, üzerinde kalın bir toz tabakası olan çekmecelerden birini açtı. İçinden kadife, yıpranmış, küçük bir ahşap kutu çıkardı.

Kutuyla birlikte bana doğru döndü ve onu örsün üzerine bıraktı

"Kadir bu kalıbı bana getirirken, 'Bunu dünyada sadece bir çocuk hak etti, olur da bir gün işçiliğine zeval gelirse kalıp sende dursun' demişti," dedi Şahin usta. Gözlerini gözlerime dikti. "Rütbeni kapıda bırakmışsın, aferin. Koca adamım demeden resmen kederini döktün masama. Kızın o döktüğü gözyaşının hakkı için bu kalıp tezgaha iner. Ama işimiz uzun. Gümüşü eritmek, o sarmaşığı o parmağa layık şekilde ince ince işlemek zaman alır. Sabrın var mı?"

İçimdeki o koca yangının üzerine ilk defa serin bir su serpildiğini hissettim. Hafifçe gülümsedim, ceketimi çıkarıp köşedeki taburenin üzerine bıraktım. kollarımı dirseklerime kadar kıvırırken. "Sabrım da var, vaktim de. Yeter ki sen o kalıbı dök. Birde daha fazla merakta kalmasın Afet’im” gülümsedi. Bir yandan kalıbı hazırlıyordu. “Afetin olduğu için mi afetim diyorsun kıza, yoksa adı Afet mi.” Demesiyle bende güldüm. “Her İkiside.” Sesli güldü. “Hadi bakalım.” Diyerek başladı.

Saatler sonra yüzük bitti. Ücretini ödememem için ikna etmeye de çalışsa kabul etmedim. Ödeyip helallik istedim, helal etti çıktım.

Hataya dönmek için arabamıda uçağa verip bindim uçağa. Ve hataya dönmüştüm. Karagaha bile uğramadan arabayı Afet’in evine sürdüm. Üstümdeki kazağı çıkartıp arabanın arka koltuğunda tuttuğum temiz kapişonlumu üstüme geçirdim, yüzüğü bırakıp gidecektim zaten. Torpidoyu açtım. Nolur nolmaz diye parfümümü sıktım. Gölgeliği açıp aynasına baktım, saçımı düzelttim ama sonra durdum. Yüzümü zaten görmeyecekti ki. Arka koltuğa tekrar uzanıp maskemi taktım. Derin bir nefes alıp indim arabadan. Yüzüğü kontrol ettim ve apartmana yöneldim.

—————————————————————————————

Sarp Demir-Yüzğü Verdiği Gün

O anları hatırlayınca istemsizce gülümsedim. Yorucuydu ama değmişti.

İyi ki parfümü sıktım. Koktuğum için değil. Kokumu hatırlatır diye.

Arabayı çalıştırdım. Artık karargaha gitmem gerekiyordu. Albaydan izin almıştım, ama timin de Yavuzun da haberi yoktu. Time söylesem sıkıntı olmazdı. Bereden bilecekker yüzük için gittiğimi. Soramazlardı. Ama Yavuz, Yavuza söylemesemde nereye gittiğimi söylesem hemen anlardı. Ve katiyen izin vermezdi. Bir şekil engel olurdu. Çocuklara söyleseydimde yavuz onları konuştururdu. Rütbesini kullanırdı. Fakat benim ve onun arasında dünya kadar rütbe farkında olsa benim üzerimdeki hakkı büyüktü. En az benim onun üzerindeki hakkım kadar.

O yüzden söylememeyi uygun görmüştüm. Albaydanda rica etmiştim. O da Yavuza iyi olur, bir gün sen ortadan kaybolursan o geçecek timin başına, alıştırma yapar demişti. O yüzden rahattım aslında. Tek sorun sırf telefonum kapalıydı. Karargahın tek kuralı telsiz kapatılmazdı. Telsizi kapatmadığım için yanımda taşıyacaktım, ve o bana ulaşmak için delirdikçe delirecekti. Telsize konuşurken delirdiği an dayanamam sert çıkışırım ve konuşurum diye arabada bırakmıştım. Sorumluluğu benim üzerimdeydi. Çok şükür bir arıza çıkmamıştı.

Yarın akşam operasyona çıkıyorduk. Ve üç gün yoktuk. Bundan birkaç ay önce şehit olmak için hiçbir engelim yokken şimdi vardı. Tekrar onu göremezsem korkun yoktu çünkü görmeyeceğimi düşünüyordum. Ama şimdi ya onu bir daha göremezsem. Daha doğrusu o beni görmeden dönmezsen. Şimdiyse onu görmek bile mucizeyken onu “o” gün görmek için dua ediyordum.

İdman odasındaki o ağır demirlerin arasında, göğüs kafesimin ortasındaki o uykusuz yangını söndürmeye çalışıyordum.

Üç günlük İstanbul cehennemi, han köşelerinde o sarmaşık motifinin peşinde kayboluşum ve dün gece Afet’in kapısında gidip yüzüğü verişim, gerdirip tekrar oynatılıyordu beynimde.

Hepsi zihnimin içinde birer kurşun gibi dönüp duruyordu. Sırtımı bench’e yaslamış, kollarımın arasındaki o ağırlık dolu barı yukarı doğru her itişimde kemiklerimin sızladığını hissediyordum. Kafamı dinlemek, o nergis kokusunu zihnimden söküp atmak için kendimi bu pas kokan odaya gömmüştüm.

Kapıdan gelen sesle hızla doğrulup yanımdaki silahıma elimi attım.

İdman odasının ağır sac kapısı, menteşelerinden sökülecek gibi duvara çarparak açıldı. İçeri giren adım seslerinin öfkesini, daha yüzünü görmeden tanıdım.

Yavuz, gözleri öfkeden ve belli etmemeye çalıştığı o deli endişeden kan çanağına dönmüş bir halde, adeta burnundan soluyarak içeri daldı. Kamuflajının kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı, şakağındaki damar delice atıyordu.

Daha kapıyı arkasından kapatmadan, koridordaki nöbetçi çocukların duyabileceği bir ses tonuyla kükredi “Neredesin lan sen? Üç gündür neredesin oğlum sen?"

Elimdeki silahı yavaşça yuvasına bıraktım. Çıkan o ağır metal sesi odada yankılanırken bench’de doğruldum. Ter damlaları alnımdan şakaklarıma sızarken gözlerimi hafifçe kıstım. İçimdeki o uykusuz, gergin Sarp zaten patlayacak yer arıyordu. Kardeşim dediğim adama patlamak istemiyordum.

Ayağa kalktım, havluyla yüzümü silerken sesimi olabildiğince düz ama bir o kadar da tehditkar tutarak üzerine yürüdüm.

"Kendine gel Üsteğmen," dedim, tam göğsünün ortasına sağ elimle sertçe bastırarak onu kapıya doğru ittim. "Karargahtayız. Rütbelerimiz hala baki. Ne bu halin? Askerler duyacak!"

Yavuz, göğsündeki elime baktı tersçe, elini kaldırıp tek bir hamlede elimi hırsla kenara fırlattı. Arkasına dönmeden sol eliyle demir kapıyı büyük bir gürültüyle çarparak kapattı. Kilidin yuvasına oturma sesiyle birlikte odada ikimiz baş başa kalmıştık. “Koyarım rütbesine de yüzbaşısına da lan!" diye bağırdı, sesini kısmıştı ama tonundaki o saf öfke odadaki havayı kurutmaya yetti. Yavaşça gülümsedim. Ortamı yumuşatmazsam kendimi tutamazdım. “Baş başa kalmamızı bu kadar istediğini bilmiyordum üstteğmen.” Demele Üzerime bir adım daha attı, aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladı. "Sırası mı lan gevşekliğin!” Demesiyle kaşlarım çatıldı.

“Hop! Kelimelerine dikkat et Yavuz!” Sinirle gülümsedi. “Kelimelerine mi dikkat edeyim, Ben dün gece telsiz odasındaydım Sarp! Üç gündür ne karargaha, ne time, ne de bana tek bir sinyal dahi vermeyen o adamın dönüşünü bekliyordum! Ne var büyütecek diyeceksin ama askeriz biz. Beş gün on günü geç beş ay operasyonuna gidişini bilirim ben. Ama bana gelip yarına plan yapıp akşamına kaybolmazsın sen! Kimseye belli etmezsin bana belli edersin. Üç gün boyunca senden tek bir kelime, tek bir koordinat alamadık lan! Sınır hattı istihbarat kaynıyor, hareketlilik var, yarın operasyona çıkıcaz benim telsizimde senin sinyalin yok! Çocuklar nizamiyede seni soruyor saçma sapan şeyler! Telsiz odasında, o ekranın başında üç gün bekledim ben! Sen neredeydin?" Demesiyle sinir tepeme çıkmıştı. Arkadaşımda olsa benim hallerimi bilirdi. Hesap sorması çok yersizdi.

"Görev bilincimi de, time olan sorumluluğumu da senden öğrenecek değilim Yavuz," diyerek arkamı döndüm, boks torbasının yanındaki bandajlara doğru ilerledim. "Sorgulamak senin haddin değil." Diyip bandajı elime aldım.

"Ben senin odana gittim Sarp!" diye bağırdı arkamdan, sesi idman odasının beton duvarlarında yankılandı. Yanıma gelip bandajların olduğu masanın üzerine sertçe bir şey koydu. Bu içindekini afete verdiği yüzüğün kutusuydu "Masandaki o kutuyu gördüm. İçi boştu. Yanında yemek kapları falan vardı. Buhar yapmıştı sıcaktı yeni mi geldin?" Siniri hala dürüyordu ama normal sorulara da dönmüştü

Yavuz aniden durdu. Gözlerini kıstı, kafasındaki parçaları o saniyede birleştirdiğini yüzündeki o dehşet ve öfke karışımı ifadeden anladım. Bir iki adımda yanıma gelip önümü kesti. "O kutu... Boş kutu. Lan ... Yoksa sen üç gündür o yüzüğün peşinde miydin? Gidip o gümüş parçasını yeniden mi yaptırdın sen? Hâlâ o geçmişin döküntüleriyle mi uğraşıyorsun lan!?" Demesiyle bandajı saran elin durdu.

Olduğum yerde buz kestim. Bandajı sıkan parmaklarım kaskatı kesildi. Gözlerim bir anlığına yere kaydı. Bingo, beni bu kadar iyi tanıması imajım açısından iyi değildi. Beş yıldır herkesten sakladığım o en büyük zafiyetimi, Yavuz gitmiş o masanın üzerinde, bomboş bir kadife kutunun içinden okumuştu. Yavaşça ona doğru döndüm.

Yavuz durmadı, üzerime gelmeye devam ederek yüzüme doğru nefretini kustu "Hem kendini gizliyorsun maskelerin arkasına, hem de kızın dibinden ayrılmıyorsun! Koskoca Özel Kuvvetler Yüzbaşısı bir kadından mı korkuyor lan? Ne bu kaçak dövüş?" Demesiyle durdum. Sabrım taşıyordu. Yaklaşıp yakasını kokladım. “Sarhoşmusun lan sen!” Dememle geri çekildi, kendi yakasını çekip kokladı. “Ne münasebet canım ben sen miyim?” Derin bir nefes aldım.

Beni omuzlarımdan tutup sertçe sarstı.

"Kışkırtıyorum lan seni, evet! Bir kadından mı korkuyorsun Sarp?" Sabrım taşmıştı.

"Sanane lan! Sanane!" diye kükredim aniden. Sabrımın son kırıntısı da o an uçup gitti. Havluyu yere fırlatıp üzerine yürüdüm. "Benim özel hayatım o! Benim özelim! Seni ne ilgilendirir?"

Sakinleş, kardeşin lan o senin, sakinleş.

Yavuz alayla güldü, gözlerindeki o öfke iyice hırsa dönüştü. "Ben seni ne halden ne hale getirdim be! Ben o Beyoğlu’ndaki evden senin cenazeni topladım, unuttun mu? Ve bu iş senin özel hayatın olmaktan çıktı artık! Afet ortada yokken, izin gününde bile çarşı iznine zar zor çıkan Sarp Demir, şimdi o kadın geldi diye koca timini başıboş bırakıp İstanbul’a gidiyorsa o özel hayattan çıkar Yüzbaşı! Benimde meselem olur."

"Ne başıboşu lan!" diyerek Yavuz’un yakasına yapıştım, onu arkasındaki demir ağırlık standına doğru sertçe ittim. Demirler gürültüyle sarsıldı. "Sen varsın ya! Ben yoksam sen varsın lan! İkinci yetki sendeyken ne başıboşu! Karargahtayken bana karışmak senin haddin değil Üsteğmen!"

Sesimi de yükselttim dur artık.

Yavuz yakasındaki ellerime rağmen delirdi, o da benim omuzlarımdan tutup beni sarsmaya başladı. "O zaman senin dilinde konuşayım Yüzbaşı! İstihbarat geliyor fakat Yüzbaşı yok! Albaydan onay alarak kabul etmek zorunda kalıyorum bütün istihbaratları! Çünkü komutanım üç gün ortadan kaybolacağına dair tek bir iletide bulunmadı! İdmana çıkıyoruz ama ne hikmetse timin başında pek sevgili komutanımız yok! Amacın Afet gibi bu timi de darmadağan etmekse söyle bilelim, önlemimizi alalım. Afet gibi oradan oraya dağılmayalım!" Demesiyle ellerim boşa çıktı. Hadi be oradan. Kesin sarhoştu. Gerçek yavuz kendime gelmem için yarama anca tuz basardı, tekrar bıcaklamazdı.

Yavuz'un her kelimesi, idman odasının beton duvarlarında bir top mermisi gibi patlıyordu. Söylediği her şey, bir komutan olarak benim en büyük yenilgimdi. Ama bunu duymaya, hele ki tüm tim dışarıdayken bu gerçekle yüzleşmeye tahammülüm yoktu. Üzerine doğru attığım her adımda öfkeden dişlerimi birbirine öyle bastırdım ki, çene kemiğim sızladı. "Afet gibi oradan oraya dağılmayalım!..." lafı kulaklarıma ulaştığı an, içimdeki o son emniyet kilidi de koptu.

Sağ yumruğumu Yavuz’un yanağına öyle bir geçirdim ki, başı sağa doğru savruldu, elleri yakamdan çözülerek sağa doğru sendeledi. Yere düşmedi ama boks torbasına çarparak zoraki dengede kaldı.

"Kes lan! Kes!" diye bağırdım, sesim karargahı inletecek bir sinir krizinin eşiğindeydi. Dişlerimi o kadar sert sıkıyordum ki ağzımın içine sıcak bir kan tadı yayıldı. "Kimseyi darmadağan ettiğim yok benim! Kimseyi!"

Yavuz, ağzının kenarından sızan kanı elinin tersiyle sildi. Gözlerinde zerre geri adım atma ifadesi yoktu; aksine o yumrukla birlikte o da tamamen ipleri kopardı. Gülümsedi, üzerime adeta bir yırtıcı gibi atıldı.

Sağ kroşesi elmacık kemiğimin üzerinde patladığında başım sola savruldu. Yavuz, omuzlarıyla göğsüme yüklenip beni altındaki koca masaya doğru fırlattı. Masanın üzerindeki su şişeleri, havlular yere düştü.

Geriye doğru savrulurken masanın kenarındaki o demir dambıl standına çarptım, koca stand büyük bir gürültüyle devrildi ve onar kiloluk demirler beton zeminde gök gürültüsü gibi yankılanarak saçıldı.

Yavuz durmadı; masanın üzerinden üzerime atlayıp beni yere serdi. İkimiz birden o sert demirlerin, dökülen suların üzerine yuvarlandık.

Yerde tam anlamıyla bir boğuşma başladı. Yavuz üstüme çıkıp yakama yapıştı, sol yumruğunu çeneme indirdi. “Yalan mı lan! Yalan mı! Kabullenemediğin için beni susturuyorsun! Senin yarinse benimde bacım sayılırdı lan! Bacımın bacısıydı” Kafam beton zemine çarparken gözlerim anlık karardı ama askeri refleksle bacaklarımı onun beline dolayıp pozisyonu tersine çevirdim.

Şimdi ben onun üzerindeydim. Yavuz'un göğsüne çöktüm, sol elimle onun gardını indirmeye çalışırken sağ yumruğumu hırsla elmacık kemiğine geçirdim. Sıra bana gelmişti. “Yalan değil ama haksız! Tek pencereden bakıyorsun!”İkimiz de birbirimizi korumayı, nizami dövüşmeyi tamamen bırakmıştık; çocukluktan beri biriken o kırgınlık, o dağ başlarındaki ölüm korkusu, telsiz odasındaki o çaresiz bekleyişlerin hepsi bu odada yumruk olup patlıyordu. Ağızının yanındaki kanı silemeden “Tek göz mü! Ulan biz seninle neler gördük, neyin tek penceresinden bahsediyorsun” demesiyle bir yumruk daha geçirdim.

Yavuz alttan muazzam bir güçle doğrulup beni üzerinden fırlattı. Sırt üstü beton zemine düştüğümde acıyı hissetmedim bile. İkimiz de darmadağın bir halde, nefes nefese ayağa kalktık. Yüzümüz gözümüz kan içindeydi. Yavuz tam üzerime bir hamle daha yapacaktı ki, kapının arkasındaki koridorda sesler aniden kesildi. Bu gürültü, sıradan bir idman sesi değildi.

Kapı dışarıdan omuzlanmaya başladı. Fatih’in o gür, endişeli sesi dışarıdan yankılandı: "Komutanım! Yavuz üsteğmen! Ne oluyor içeride? Açın şu kapıyı!"

Yavuz’un yakasını yeniden kavradım, o da beni nefes nefese duvara doğru itmeye çalışıyordu. Bu kavgamız kardeşimle son kalan çikolata yüzünden saç baş dalmışımız gibi hissettiriyordu. Bir o kadar gerekli ama bir o kadar gereksiz.

Demir kapının kilidi Fatih ve Necmi’nin ortak omuzuyla birlikte kırıldı ve kapı ardına kadar duvara çarparak açıldı. İçeriye ilk fırlayan Fatih Üsteğmen oldu, arkasından Necmi, Semih ve Kıraç odaya daldı. Ellerinde silahları vardı. Odadaki manzarayı, yerdeki hafifçe belli olan kanları, devrilen demir standı gördükleri an hepsi buz kesti.

"Komutanım..." dedi Necmi, sesi şoktan dolayı kısıktı.

Fatih’te şokunu atlatınca hızla aramıza girip iki eliyle birden ikimizi ayırmaya çalıştı. "Ayrılın! Yavuz, bırak yakasını! Komutanım, ne yapıyorsunuz Allah aşkına?" diyerek Yavuz’u benden geriye doğru itti. Semih ve Kıraç da Yavuz’un kollarına girip onu odanın diğer köşesine çektiler.

Yavuz, Semih’in kollarının arasında hunharca çırpınırken hırsla yüzüme baktı, ağzındaki kanı yere tükürdü. "Bırakın lan beni!" diye bağırdı time doğru.

Sonra gözlerini yeniden bana dikti, o jilet gibi kelimelerini tüm timin önünde yüzüme fırlattı: "Kendi bencilliğin yüzünden telsiz kapatıp yok oldun. Yarın sabah beş'te sınır hattına çıkıcaz ama senin plandan bile haberin yok. Bir kadın için mi telsiz kapattın lan sen? Bir kadın için mi sattın bizi? Gelme o sınıra daha iyi lan!"

Odadaki tüm tim; Fatih, Necmi, Semih, Kıraç... Hepsi buz kesmişti. Hiçbiri Afet’in adını, o yüzüğü ve benim geçmişimdeki o büyük enkazı bilmiyordu ama Yavuz'un ağzından kaçan o "Bir kadın için mi telsiz kapattın?" sorusu, bir anda bomba gibi düştü odanın ortasına.

Çocukların şaşkınlıkla, o anlamaya çalıştıkları büyük gizemin ağırlığıyla bana baktığını hissettim. Afet'i de yüzüğü de bilmiyorlardı ama Sarp Demir'in bir kadın yüzünden koca harekatı riske attığı gerçeği artık timin önündeydi.

Umarım bu konuyu sadece yavuzun sinir anında öfkeyle söylediği saçma bir şey diye düşünürler.

O laf, kulaklarımda bir el bombasının patlaması gibi yankılandı. Göğüs kafesimin altındaki tüm o uykusuzluk, yorgunluk ve içimdeki o çaresiz öfke tek bir saniyede Yavuz'a yöneldi.

Gözlerim tamamen karardı. ”Ne diyorsun lan sen!” Dememle Yavuz'un üzerine doğru yeniden hamle yapmam bir oldu ama Fatih ve Necmi göğsüme etten bir duvar örerek beni sertçe geriye itti. "Komutanım durun, yapmayın!" diye bağırdı Fatih.

"Bırakın lan beni!" diye kükredim, sesim koridorları inletti. Çeneme sızan kanı elimin arkasıyla sertçe silip öfkeden deliye dönmüş gözlerimi Semih ve Kıraç'ın tuttuğu Yavuz'a diktim. Parmağımla kapıyı göstererek time doğru bağırdım: "Alın şunu şuradan! Gözüm görmesin bu adamı! Çıkarın odadan, odalardan birine mi atıyorsunuz ne bok yiyorsanız yiyin ama gözümün önünden alın!"

Yavuz, Semih ve Kıraç'ın kollarının arasında sarsılarak doğruldu. Üzerindeki kamuflajı hırsla silkeledi ve kollarını tutan çocukları sertçe itti. "Bırakın lan beni!" diye bağırdı time doğru, sesi idman odasının çıkışına doğru yankılandı. "Ben kendim giderim!"

Tam kapıdan çıkacakken durdu. Gözleri son bir kez bana, darmadağın olmuş halime kaydı. O gözlerindeki meydan okuyan, o canımı yakan haklı bakışı çekmedi üzerimden.

Bense tam ona doğru bir şey söylemek için ağzımı açtım. Göğsümden yukarı koca bir kelime düğümü yükseldi... Ama tam o sırada gözlerim Yavuz’un arkasında duran Fatih’e, Necmi’ye, Semih’e kaydı. Timin o şaşkın, ne olduğunu anlamaya çalışan ama komutanlarına duydukları o derin saygıyla sessiz kalan gözlerini gördüğüm an durdum. Söyleyeceğim her şey boğazımda düğümlendi. Dişlerimi sıktım, konuşmaktan vazgeçtim.

Yavuz, arkasını dönüp kırık kapıdan dışarıya, koridorun karanlığına doğru ağır adımlarla yürüyüp gitti.

Odada sadece Fatih, Necmi ve ben kalmıştım. Yerlere saçılmış dambıllar, dökülen sular ve yerdeki kan lekeleriyle idman odası tam bir enkaz alanına dönmüştü. Tim buz kesmişti, hiçbiri tek bir kelime dahi edemiyordu.

"Fatih," dedim, sesimdeki o öfkeyi zoraki bir askeri disiplinle bastırarak havluyu kenara attım. "Burayı toplatın askerlere. Bugünkü idmanları bu olsun. Odada tek bir ağırlık dahi dağınık kalmasın. Kapıyı da hemen yaptıralım bana yazarsın tutarını. Yavuz'u da sakinleşene kadar odasından çıkarmayın."

Cevap vermelerini beklemeden, o kırık kapıdan dışarıya, karargahın o soğuk koridoruna doğru fırladım. Aynada patlamış dudağıma ve elmacık kemiğime baktım; canım acımıyordu ama içimdeki o enkaz, Hatay'ın bu tekinsiz gecesinden daha karanlıktı.

Yarın operasyona çıkıyorduk, en az iki gün sürecekti ama büyük ihtimalle üç gün sürecekti. Temennim kısa sürmesinden yanaydı. Bu sefer yetişmem gereken bir gün vardı. Saatimin ötmesiyle saatime baktım. Yeni ayarlamıştım. Her saat başı ötürüyordu. Saat on bir olmuştu. Dinlenmeden brifing odasına gittim. Operasyonun üzerinden geçtim. Tüm gece de burada kaldım. Operasyona beş saat kala uyudum. İki saat kala da kalktım. Başlasın eğlence.

—————————————————————————————

Afet Alaca- Günümüz

Poliklinik odamın kapısı kapandığı andan itibaren, hastane koridorlarında esen o Esma hemşire kaynaklı dedikodu fırtınasını dindirmek için tam anlamıyla bir kriz masası yönetmek zorunda kalmıştım. Filiz’in o "ağzı sıkı" sözüne güvenmek zaten hayatımın en büyük kumarıydı; bu yüzden gün boyu polikliniğe giren çıkan her hemşireye, her asistana olabildiğince mesafeli, ciddi ve "iş odaklı" bir Genel Cerrah profili çizmek için insanüstü bir çaba sarf ettim.

Çünkü bir yüz versem dedikodu için benim yanıma geleceklerdi. Sert bir imaj çizmek iyiydi. İyidir yani herhalde.

Öğle arasına doğru ameliyathane katına indiğimde, başhekim yardımcısı Erhan Bey’le asansörün önünde karşılaştık. Adamın yüzündeki o imalı, hafif gülümsemeyi gördüğüm an anladım ki o dedikodu çoktan en üst kademeye kadar tırmanmıştı.

"Afet Hoca, duyduk ki aile arasında bir hayırlı iş varmış," dedi Erhan Bey, evrak çantasını değiştirirken. "Hastanemizin en başarılı cerrahını Hatay’da tutacak birileri var demek ki. Tebrik ederim valla, bir ara tanıştırırsın artık."

Yüzümdeki o profesyonel maskeyi bir milim bile oynatmadan, başımı hafifçe eğdim. "Teşekkür ederim Erhan Bey," dedim, sesimdeki o sahte soğuklukla. "Ama bu konuları hastanede konuşmak pek tercihim değil. Etik olduğunu düşünmüyorum. Bu konudaki hassasiyetimi korursak sevinirim.” Demele adam kendini toparladı.

Mahçupça gülümsedi "Tabii, tabii... Haklısın. Düşünemedim” demesiyle gülümsedim. Hayır ilahi düşünmüştür ama benim tepki göstermeyeceğimi düşündüğü için pat diye sorabileceğimi sanmıştı. “Estağfurullah nolucak, ama bir daha olmazsa sevinirim iyi günler.” Dememle kata geldik. O da bana iyi günler dileyerek asansörden indi. Bense bir kat daha çıkacaktım.

Asansörün kapıları kapandığı an sırtımı duvara yaslayıp derin bir nefes verdim. Olayı bir nebze de olsa “gizlilik" zırhının arkasına saklayarak toparlamayı başarmıştım. Kimse artık bana açık açık soru soramazdı, çünkü o sınırı koymuştum. Böyle soranlara da aynı sınırı koyacağım kesindi. Ama içimde nedense bir suçluluk duygusu vardı. Dün gece kapımdaki yüzbaşıya da ayıp etmiştim. Onu da yalanlarımın içine dahil etmiştim. Kata gelince kafamı yasladığım yerden çektim. Afet Alaca olmaya devam etmeliydim.

~~~~~~~~~

Sabahtan beri hastanedeydim. Nöbetim olduğu için gece yarısına az kalmıştı, yirmi saatlik o bitmek bilmeyen nöbetin en sakin ama en tehlikeli saatleri başlamıştı. Acildeki masanın üzerinde kahvem duruyordu. Daha bir yudum almamıştım ki çağırılınca ayağa kalktım. Bugün bitmek üzereydi. Bir yılı daha onsuz geçirmiştim. Bunu düşünmemem gerekiyordu.

—————————————————————————————

Yavuz’la odada ettiğimiz o vahşi kavgadan sonra operasyona çıkmıştık. Şuanda da karargaha geri dönüyorduk. Tahmin ettiğim gibi üç günde dönüyorduk. Göğüs kafesime aldığım o darbeler ve zaten bugünkü sadece üstünkörü dikilmiş olan sol kaburgamdaki dikiş sızım iyice azmıştı.

Karagaha gelmiştik. Kimse kimseyle konuşmuyordu. Sadece ben askeri araçtan inmeden önce motivasyon ve tebrik konuşması yapmıştım o kadar. Odaya girip eşyalarımı bıraktım ve koltuğa oturdum.aklıma gelen şeyle durdum. Hastaneye gitmem gerekiyordu. Ama en azından gece yarısı olmadan yetişmek istiyordum.

Ani bir hareketle ayağa kalktığımda, sol yanıma saplanan o keskin acıyla birlikte elimi gömleğime götürdüm. Parmaklarımın ucuna bulaşan o sıcak, ıslak kırmızılığı gördüğümde sırıttım. Bıçak yarama atılan o iki dikiş patlamış, sinsi sinsi kanıyordu.

Normal şartlarda askeri revirde iki dakikada halledebileceğim, üzerine ilaç basıp geçebileceğim bir yaraydı bu. Ama o an, içimdeki, o durdurulamaz dürtü bana bambaşka bir bahane sundu.

Oraya gitmek, o beyaz önlüğün içindeki kadını, o bizim günümüz olan 25 Ekim’in son saatlerinde son bir kez görmek istiyordum. Yarayı bahane edicektim. Odamdan çıkıp dışarıya doğru adımladım. Bana bakan birkaç askerimi umursamadım. Sivil jipe atladığım gibi devlet hastanesinin aciline sürdüm.

Yüzümde o siyah maskem yerli yerindeydi. Üstümde değiştirmeye bile tenezzül etmediğim kamuflajım vardı. Acilin o çiğ, beyaz ışıklı koridoruna giriş yaptığımda, elimi sivil montumuun içinden sol yanıma iyice bastırıyordum ki kan dışarı sızmasın.

Nöbetçi pratisyen hemşire beni anında bir sedyeye aldı, o güdünce perdeyi çektim. Sedyeye tam oturmayım sadece yaslandım ve onun geleceğine emindim. Beklemeye başladım.

Yaklaşan adım sesleriyle salladığım ayağımı durdurdum. "Hocam, kaburgada patlamış dikiş var, bir baksanız iyi olur," diye seslendi az önceki hemşire. Ve o beklenen ses geldi. “Hastamın perdesi neden kapalı?” Diyen afetle gülümsedim. Haklıydı hastasıydım. Hemde delicesine. “Bilmiyorum Afet hocam ben giderken açıktı.” Diyince Afetin “Tamam sen gidebilirsin diğer hastalara bak.” Demesiyle saniyeler içinde o beyaz perde hızla yana çekildi.

Afet, elindeki tıbbi eldivenleri takarak içeri girdi. Ama beni, sedyede yaslanmış halde o maskeli cüsseyi gördüğü an adımları bıçak gibi kesildi. Gözleri şokla büyüdü. Aramızda sadece yarım metrelik bir mesafe vardı. Öten saatimle saatin tam oniki olduğunu anlamıştım. Takvimler tam gece yarısını devirmiş, resmen onu 25 Ekimin son dakikasında görmüştüm.

Hiç konuşmadım. Sol elimle sivil montumu yukarı doğru yavaşça sıyırdım. Kaburgamdaki o sızan taze kan, kamuflaj tişörtün üzerinde parıldıyordu. Afet’in gözleri aniden o kanlı yaraya, ardından benim gözlerime kaydı.

“Yine siz?” Demesiyle gülümsedim,
“Yine ben.” Diyerek karşılık verdim.
Bana doğru yaklaştı, yarama baktı
“Yine yaralısınız?”, Daha geniş gülümsedim
“Yine, yeniden ve herzaman.” Dememle o da gülümsedi, fakat gülümsemesi durakladı.

Yıllar sonra onu bu günde görebilmiştim. Daha ne isterdim ki ben.

—————————————————————————————

EVETTT BU BÖLÜMÜNDE SONUNA GELDİK. HERHALDE BİRİNCİ KİTABIN ÜÇTE BİRİNŞ DEVİRDİK. YORUMLARINIZI BEKLİYORUM. ARTIK WATTPADDE DE VARIM HABERİNİZ OLSUN. HEDABIMI ALTA VERİYORUM. UMARIM BÖLÜMĞ BEĞENMİŞSİNİZDİR. DİĞER BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE.

ÖPÜLDÜNÜZZZZZ💋💋😘😘

Kelime sayısı:6446

(Bu kurgunun Tüm hakları saklıdır)

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

24okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.