6. bölüm · AFETZEDE

6. Bölüm;SIR

Kendi Halinde …

BU BÖLÜMÜN BAŞI HARİÇ HEPSİ SARPIN
AĞIZINDANDIR. VE DAHA ÖNCE BİLDİĞİMİZ
SAHNELERDİR HABERİNİZ OLSUN
AMA HEOSİNİ OKUYUN KAÇIRMAYIN

Artık hastane de beni nişanlı biliyordu…

Yani sanırım.

Filiz hemşirenin farkında olmadan, o her zamanki neşeli ve muzip edasıyla gereğinden fazla yüksek çıkan desibeliyle sorduğu sorusu, hastanenin o uğultulu, koşturmacalı atmosferini bir anlığına bıçak gibi ortadan ikiye böldü.

"Hocam nişanlıymışsınız, hiç söylemiyorsunuz."

Gözlerim fal taşı gibi açılırken, boğazıma koskoca bir demir yumrunun oturduğunu hissettim. Göğüs kafesimin içinde aniden hızlanan kalbimin sesini resmen kulaklarımda güm güm yankılanmaya başlarken, zamanın akmayı bıraktığına yemin edebilirdim.

Filiz tam karşımda dikilmiş, gözlerinin içi büyük bir dedikodu açlığı ve tatlı bir merakla parlayarak benden tek bir kelime, bir onaylama hamlesi bekliyordu.

Üstelik olay sadece Filiz’le de sınırlı kalmamıştı. Onun o yüksek perdeden çıkan ses tonu, koridordan geçen birkaç kat hemşiresinin, elinde evraklarla koşturan stajyerlerin ve hatta köşedeki bankta sırasını bekleyen yaşlı bir teyzenin bile dikkatini çekmişti. Adımların yavaşladığını, başların hafifçe bize doğru döndüğünü ve kulakların bir anda bu tarafa kabartıldığını hissettiğim an başımdan aşağı kaynar sular dökülvü.

Kime neydi ya benim olmayan nişanlımdan.

Burası Türkiye kızım. Dedikodu malzemesinin nereden geleceğinin hiç önemi yok. Bilmiyorlar ama öğrenmeleri lazım.

Kadriye ablanın evindeki o küçük yalan kıvılcımı, daha ben idrak edemeden koca bir hastanede yangına dönüşmüş, beni tam kalbimden, en korunaklı alanım olan mesleki hayatımdan vurmuştu.

Kaşlarımı olabildiğince yukarı kaldırıp şaşırmış bir ifade takınmaya çalışarak, yüzüme zoraki, eğreti duran bir gülücük kondurdum. Sesimin duyulmasına engel olmak için dişlerimi sıkarak fısıldadım: "Filiz... Sen ne diyorsun Allah aşkına? Ne nişanlısı? Nereden çıkarıyorsun böyle şeyleri sabah sabah?" Dedim sakince.

Filiz, elimdeki o ağır hastane dosyalarına neredeyse çarpacak kadar bana doğru bir adım daha yaklaştı. Kucağındaki evrak klasörünü göğsüne iyice bastırıp sesini tamamen o meşhur dedikodu frekansına ayarladı. "Ay hocam yapmayın şimdi, benden de mi saklayacaksınız? Esma teyze sabah bizim fizik tedavi servisindeki Leyla ablaya gelmiş. Muaynesi sırasında sizin ‘Doktor Afet’in nişanlısı varmış, geçen gece evinin önünde yakalamış bizimkisi’ diye nefes almadan anlatmış. Leyla abla da durur mu? Öğle arasında bütün poliklinik sekreterlerine, hemşire odalarına yetiştirmiş lafı. Hocam gizli tutmuşsunuz o kadar, nazar değmesin demişsiniz herhalde ama en sonunda Esma teyzenin radarına yakalanmışsınız işte! Birdahaki sırrınız için söylüyorum, birşeyin duyulmasını istiyorsanız hemen Esma teyzeye söyleyin" dedi ve elinin tersiyle ağzını kapatıp kıkırdadı. Esma abla nişanlımı görmemişti ki. Nereden biliyordu heybetini.

Yüzbaşı diyecektin herhalde.

Yani, yalandan nişanlımı. Lan Esma abla, ne ara sabahın köründe uyanıp Leyla’ya geldin, ne ara hayal gücünle birleştirip hastaneye kadar yetiştirdin bu mevzuyu?

Kulaklarımın uğuldadığını, yanaklarımın alev alev yanarak kıpkırmızı kesildiğini hissedebiliyordum. Artık koca hastane beni gizemli, heybetli bir adamla nişanlı biliyordu ve olayın kötü yanı bu gerçek bile değildi.

Yüzbaşıyla nişanlı değilsin diye mi üzülüyorsun yani?

Hayır! Nişanlım yokken gizlediğim bir nişanlım var sanılması kötü. Bu saatten sonra bu yalandan geri dönüş, keskin bir ‘Hayır, yalan’ demek o kadar kolay değildi. Eğer şimdi sert bir dille ‘Hayır Filiz, yalan söylüyorlar, benim nişanlım falan yok’ dersem, bu sefer anladığım kadarıyla Esma ablanın kulağına hemen giderdi, Esma ablada gider kadriye teyzeye yetiştirirdi, Kadriye ablanın o gece kapı eşiğinde gördüğü o iri cüsseli adamın kim olduğunu açıklamak zorunda kalacaktım.

Ayıkla pirincin taşını

“Şimdi şöyle Filizcim…”

——————————————————————————

Sarp Demir.

Yüzüğü verdiği gece

Hatay’ın o rutubetli, kurşun gibi ağır gecesinde jipi kenara çektiğimde, göğüs kafesimin ortasında üç gündür uyumayan, nefes almayan ruhum çırpınıyordu. Yıllar önce Kadir Usta’nın atölyesinden aldığım yüzüğün aynısı, yıllar sonra tekrardan cebimdeydi. Ve tekrardan Afet’e vermeye gelmiştim. En azından bu sefer kovulmayacağımı biliyordum.

En azından şimdi bu yüzüğü istiyordu.

Günlerdir bizden bir haber bekliyordu.

Kendi kıyafetlerim üzerimdeydi. Siyah kapişonumu başıma çekmiş, yüzüme artık derim haline gelmiş o siyah balaklavayı takmıştım . Kaskım yoktu, teçhizatım yoktu; sadece ben vardım.

Ve bu, onun beni tanımasına biraz daha olanak sağlıyordu.

Ama o hala beni tanımıyordu. Bu binaya ilk gelişimdi. Ama onu gördüğüm ilk günün akşamı evinin yerini zaten öğrenmiştim. Bazen mesleğimi kendim için kullanmamda sakınca yoktu bence.

Merdivenleri tırmanıp kapısının önüne geldim. Niyetim basitti: O yüzüğü eşiğe bırakacak, yüzüğü gönderttiğimi söyleyip işi bitirecektim. O benim getirdiğimi bilmeyecekti, yüzüğü "timin çocukları toprakta bulup getirdi." sanacaktı.

Tam yüzüğü eşiğe bırakmak için eğileceğim sırada, içeriden gelen o tanıdık, dünyadaki tüm müziklerden daha güzel olan sesini duydum. Telefonu hoparlördeydi, biriyle konuşuyordu. Kapıya yaklaştığına dair sesini duyunca kapıyı açacak sandım. Kapıdan dolayı boğuk sesi geliyordu.

"Ya Füsun, buraya kargolar ne kadar geç geliyor bir bilsen... Söylediğim saç bakım kremlerim hala hazırlanıyor olarak görünüyor. Sekiz gün oldu ya. Antalya’da olsa çoktan gelmişti."

Dudaklarım maskenin altında benden bağımsız bir şekilde hafifçe yukarı kıvrıldı. Hatay’ın bu tekinsiz sınır hattında, bir Doktor olarak ölümle kalım arasında mekik dokurken bile hâlâ o saç kremlerinin kargosuna hayıflanan o tanıdık, o deli kız duruyordu içeride.

Füsunla hala arkadaş olduklarını anlamam uzun sürmedi. Sevinmiştim. O kız Afeti gerçekten seviyordu. Arkadaşlıklarının bitmeyeceği her zaman belliydi zaten.

Füsun sızlanan sesiyle cevap verirken, daha fazla bekleyemedim. Parmak uçlarımı kapının ahşap gövdesine vurup kapıyı çaldım.

Neden! Hani kapıya koyup gidecektik!

Üç günlük göreve gideceğiz. Eğer o gün geldiğinde onu göremezsem kendimi affetmem.
Bu kadar yakınken, O günü kaçıramam. Dört yıldır kaçırmış olmam yeterdi. İçerideki sesler aniden kesildi. Delikten dışarıya, bana doğru baktığını, delik kısmının kararmasından anladım. O açık renk gözlerin varlığını kapının kalın tahtasına rağmen hissettim. Çok beklemedi. Kilit döndü ve kapı aralandı. Şaşkın bir ifadeyle bana bakıyordu.

"Yüzbaşı?" Diye sordu şaşkınlıkla.

Karşımdaydı işte. Soğuk havaya meydan okur gibi şort atlet dikiliyordu.

Kolay üşürdü o.

Saçları darmadağındı, yanaklarında o tatlı, sıcak kızıllık vardı. Gözleri üzerimdeki sivil kapişonluda, eşofmanda ve yüzümdeki maskede gezindi. Şaşkındı. Evine gelmemin nedenini sorgulayan o keskin, zeki bakışlarını üzerimde hissettim. O sırada elindeki telefondan Füsun’un boğuk, meraklı bir "Yüzbaşı mı?" sesi yankılandı. Afet arkadaşınızda orada olduğunu fark edip panikle telefona döndü,

"Canım ben seni arayacağım." Telefondaki kızın "Afet kapatma! Ne yüzbaşısı ya!" diyen çığlığı yarım kaldı. Yüzüne kapatmıştı.

Kapının pervazına hafifçe yaslandım. Maskemin altında, sadece onun görebileceği o gülüşle fısıldadım: "Hoşbuldum."

Hiç beklemeden "Evimin yerini bildiğinizi bilmiyordum, yüzbaşı," dedi, sesine o her zamanki alaycı ama bir o kadar da savunma mekanizması olan tonu katarak. "Akşam akşam hayırdır inşallah?"

Elimi montumun cebine attım. Parmaklarımın ucundaki o yüzüğü kavrayıp dışarı çıkardım. "Rahatsız ettim ama bende bir emanetiniz vardı," diyerek gümüş sarmaşık motifli o tektaşı ona doğru uzattım.

Afet o an resmen bakakaldı. Gözleri elimdeki yüzüğe kilitlendiğinde kaşlarını çattı. İnanamıyordu. Günlerdir kaybettiği için, kendini yediği, bir daha asla bulamayacağını sandığı o geçmişi, ellerinin arasındaydı. Yüzüğü eline alıp tersini çevirdi; içindeki yazıya baktığında gözlerindeki o yangının hüzne, sonra da muazzam bir sevince dönüştüğünü izledim. Yüzük pırıl pırıldı, Kadir Usta’nın ocağından yeni çıkmış gibi kusursuzdu.

"Toprakların içinden çıktı," dedim, sesimin maske arkasından gelen o tok, yalan söyleyen tonunu saklamaya çalışarak. "Bizimkiler temizletmeye götürdü bu sabah. Yoksa dün akşam getirecektim."

Afet hâlâ kafasını kaldırmamış, elindekine bakıyordu. Alıştıra alıştıra mı verseydim acaba.

Yüzünü görebilmek için kafamı hafifçe onun hizasına doğru eğdim. "Afet hanım, iyi misiniz?" diye soracak oldum ki, kelimeler boğazıma dizildi.

Afet, aniden, hiç beklemediğim bir hızla ileri atılıp kolları boynuma doladı.

Gövdesi gövdeme öyle bir hızla çarptı ki, askeri reflekslerim bir anlığına felç oldu. Anlık geri savruldum fakat onuda düşürmemek adına kendimi yere sabitledim. Beş yıl sonra... Tam beş yıl sonra onun kolları yeniden boynumu sarmıştı. Sırtımdaki, göğsümdeki, hatta o görmese bile yüzümdeki tüm kaslar kaskatı kesildi. Sol elimhavada kaldı, sonra ne yapacağını bilemeyerek, benden tamamen bağımsız bir şekilde, çok hafif, adeta bir tüy gibi onun o ince beline gitti.

Kokusu... o tanıdık kendine has ten kokusu doğrudan maskemin gözeneklerini delip zihnimi darmadağın etti. Anladığım kadarıyla Gerçektende parfümünü değiştirmemişti. Benim beş yıl boyunca dağlarda, pusularda, o soğuk karargah odalarında hasret kaldığım o kokunun ta kendisiydi. Saçları çenemin tam altındaydı, göğsü göğsümün üzerinde delice atan kalbiyle bir tını tutturmuştu. Resmen sarılıyorduk.

"Bir daha bulamayacağım sanmıştım. Çok teşekkür ederim," diye fısıldadı hızlı hızlı.

O an yaptıpını fark edip beni hızlıca ama hafifçe geri itti. Aramıza bir adımlık mesafe koyarken yüzü utançtan alev alev yanıyordu. "Kusura bakmayın, ben..." diyerek geri adım attı.

Elimi hafifçe kaldırdım, sesimi olabildiğince sarsılmaz o askeri tonda tutmaya çalışarak, "Sevincinizi anlıyorum. Sorun değil," dedim. Ama gözlerim onun o hafifçe kayan bakışlarında, darmadağın olmuş halinde gezindi. Kaşlarımı hafifçe çatarak yüzünü inceledim. "Sarhoş musunuz?"

Karşımda o panik halini izlemek içimdeki o karanlığı bir anlığına da olsa aydınlattı. "Evet... Yani hayır," diye saçmaladığında, burnumdan hafif, sessiz bir kahkahayla güldüm. Maskenin arkasında olduğum için ne kadar eğlendiğimi göremiyordu. Gitmem gerekiyordu, orada daha fazla kalırsam o maskeyi kendi ellerimle söküp atmaktan korkuyordum.

"Anladım, ben gideyim artık," dedim, sesime o ketum mesafeyi yeniden koyarak. "Siz de daha fazla içmeyin isterseniz. Akşam akşam bir şey çıkmasın. Emanetinizi teslim ettim, gidiyorum. Bir dahakine dikkat edin."dememle; “Teşekkür ederim. Diğerlerine de benim adıma teşekkür edin lütfen," dedi.

Elimi kalbime götürüp, "Başım gözüm üstüne," deyip tam arkamı dönmüştüm ki, apartmanın alt katından gelen o ses, sessizliği bıçak gibi kesti. Dış kapı açılmıştı. Ve ardından, apartman boşluğunda yankılanan o mızmız kız çocuğu sesiyle, alt kattan gelen bir kadının bıkkın sesi duyuldu.

"Yahu kızım bir dur. Afet ablana bir tas pilav verip geleceğim. Bekle."

Ardından gelen yukarı çıkma sesleri geldi. Ben o sesin geldiği merdiven boşluğuna bakarken aniden kolumda ince, sıcak bir el hissettim. Afet, ani bir hamleyle kolumdan tuttuğu gibi beni kendi dairesinin içine, o karanlık antreye doğru çekti. Kapıyı arkamdan yarım itip dışarıyı dinlemeye başladı. Ben “Noluyor-” diyemeden hızla elini ağızıma kapattı susmam için. Yüz yüzeydik.

Öp.

Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, onun o sıcak, alkollü nefesi doğrudan yüzüme vuruyordu.

Öp!

Bana eliyle Sus işareti yaptı. Gözlerindeki o muzip, sarhoş panikle bana doğru fısıldadı: "Bana uy. Ne dersem onayla."

Başımı hafifçe sallayarak onayladım. Düşünüyordu. Gözleri hızla antrenin zeminini taradı ve doğrudan benim askeri botlarımda durdu.

"Ayakkabılarını çıkart," diye fısıldadı emir kipiyle. Benden uzaklaşıp kapıya baktı.

Şaşkınlıkla gözlerim anlık botlarıma döndü. Tek bir saniye bile ikilemeden tek hamlede botları ayağımdan çıkardım. Eğilip botları aldı. Afet beni sırtımdan itekleyerek koridora doğru götürdü. Sessizce; "İçeri git. Ben yemeği aldıktan sonra ‘Afet bir bakar mısın?’ diye seslen bana, tamam mı?" dedi.

Onun o darmadağın saçlarıyla, karşımda bir Özel Harekat Yüzbaşısına, operasyon planı verir gibi emirler yağdırmasını izlerken maskenin arkasında genişçe gülümsedim. Eskiden olsa kahkahalarla güler öperdim onu. Ama artık o şansımı kaybedeli yıllar olmuştu.

Salaksın.

Beni baştan aşağı süzüşündeki o sarhoş cesaretine karşılık sesimi hafifçe eğerek fısıldadım: "Emredersin komutanım.” Dememle aklına birşey gelmiş gibi hafifçe güldü.

Hep gül…

Hemen o ciddi imajına dönmeye çalışarak, "Şakanın sırası değil yüzbaşı," diyerek beni döndürüp sırtımdan odaya doğru itekledi.

Ellerimi teslim olmuş gibi hafifçe havaya kaldırdım. "Tamam, tamam," diyerek onun gösterdiği o karanlığa doğru adımladım.

Ben ona hep teslimdim zaten.

Afet’in o beni sırtımdan iteklemesine izin verdim ama o panikle beni tuvalete falan yönlendirdiğini sanırken, adımlarım o odaya saptı.

Zira terlik sesleri kata ulaşmıştı. O loş odaya girdiğimde, sırtımı kapının hemen yanındaki duvara yasladım.

Afet botlarımla hızla koridora, kapıya doğru gitti.

Gözlerimi odaya girmeden önce buram buram nergis kokusuyla gözlerimi kapattım. Onun odasında olmalıydım. Gözlerimi açıp odaya döndüm. Odanın ortasında bir gölge gibi kalakalmıştım. Gözlerimin önü kararırken, burun deliklerime dolan o yoğun, tertemiz Afet kokusuyla sarsıldım.

Onun odasıydı bu, gözlerim etrafı taradı. O sırada dışarıdan boğuk konuşma sesleri geliyordu. Bir kadın neşeli bir sesle “ Oo kızım bende sana geliyordum. ” Dedi. Eve mi gelecekti?. Ben parfümlerininde olduğu aynalı makyaj masasına doğru ilerledim. O sırada Afet kadına cevap veriyordu; “Gel kadriye abla gel. Bende ayakkabıları düzenliyordum. Erkek milleti işte, hep dağınık.” Adımlarım durdu. Neden evinde bir erkek olduğunu söylemişti ki. Yanlış anlaşılmaktan korkardı Afet. Ama şuan acayip yanlış anlaşılacak bir hareket yapmıştı.

Kadının gülme sesi geldi “Sorma kızım sorma. Bende bizim herifin donlarını toplamaktan belimi doğrultamadım. Ay sizin mevzuyuda konuşamadık. Bir gün gel bana kahveye de konuşalım.” Beklediğim gibi bir tepki vermemişti. Ve.. ‘siz’ derken. Kimden bahsediyordu. Merakıma yenik düşüp kapıya kulak kestim. Afet’in mütevazi sesi geldi kulaklarıma “Gelirim Kadriye abla gelmem mi” dedi.

İki saniye geçmeden afetin şaşkın sesi yankılandı apartmanda. “Oo Naptın abla, ben bunu tek başıma nasıl bitireyim.“ demesiyle kadının gülme sesi gelmişti. Gülümsediği belli olan sesiyle, “kız oğlana da getirdim, dedin ya bende kalacak birkaç gün deyi, severmisiniz bilmem ama etli pilav getirdim. Yersiniz berabercene deyi.” Başımdan aşağı kaynar sular döküldüğünü hissettim.

Afetin sevgilisi mi vardı. Afet gülmüştü kadının söylediğine, sonra ona cevap verdi, “Ay doğru. Yeriz yeriz. Yinede ne zahmet ettin ya, saol.”

VE AFET BUNU KABUL MU ETTİ!

Zihnim, duruşunu korumaya çalışırken, bakışlarım yatağın hemen başucundaki komodinin üzerine takıldı. Odanın o cılız ışığında, komodinin üstünde öylece duran o nesneyi gördüğüm an, göğüs kafesimin ortasına balyozla vurulmuş gibi hissettim.

Nefesim boğazımda bir avuç cam kırığına dönüştü. Komodinin üzerinde, o kalın kitapların hemen yanında, hafifçe boynu bükülmüş eski, peluş bir oyuncak ayı duruyordu.

Kahverengi tüyleri yer yer solmuş, sol kulağının arkasındaki dikişi hafifçe atmıştı. Boynuna, Afet’in kendi kırmızı bez tokalarından biri fiyonk gibi bağlanmıştı.

Bu... Benim ona aldığım ilk oyuncaktı. Gözlerimi o peluş ayıya diktiğim an, Hatay’ın o boğucu, tekinsiz gecesi odanın duvarlarından sökülüp gitti.

Hafızam beni acımasız bir hızla tam altı yıl öncesine, İstanbul’un o yağmurlu, delicesine güzel günlerinden birine fırlattı.

—————————————————————————————

2019-Şubat

10 dercelerin altındaki o dondurucu İstanbul soğuğu, Sahildeki o dar ara sokakları jilet gibi kesiyordu. Afet, tıp fakültesinin o bitmek bilmeyen ağır sınavlarının birinden yeni çıkmıştı. Yorgunluktan gözlerinin altı çökmüş, o koca kırmızı atkısının arkasına burnunu saklanmıştı. Sarp ise henüz iki yıllık Teğmendi, içindeki o askeri sertliği onun yanında her unuttuğunda kendine şaşırıyordu.

Sahil yolundaki o köhne, derme çatma lunaparkın önünden geçerken Afet durmuştu. Gözleri, o halka atma standının arkasındaki en üst rafta duran, kocaman, komik bakışlı kahverengi peluş ayıya takılmıştı.

Çocukça bir hevesle, "Sarp... Şuna baksana, ne kadar şapşal bakıyor," demişti gülerken. Dişleri soğuktan birbirine vuruyordu. Sarp oyuncağa baktı. Gerçektende şapşal bakıyordu. "İstiyor musun?" diye sormuştu. Afet ilk başta düşünmeden oyuncağı göstermişti fakat sonra utanmıştı. Gözlerini açarak "Saçmalama koskoca doktor olacağım ben, ne yapayım oyuncağı," diyerek ilerlemeye çalışmıştı ama gözü hâlâ oradaydı.

Kışın ortasında lunaparkın açık olması bike değişikti.

Sarp ise onu dinlememiş, doğrudan standın arkasındaki adama gidip parayı uzatmıştı. Afet onun peşinden pıtı pıtı ilerlemişti. Resmen filimlerdeki gibi bir lunapark anı yaşıyordu.

Adam Sarpın eline beş tane plastik halka saymıştı. Üç tane atarsa kazanıyordu. Diğer iki halkayı adama geri verdi. Hepsini tekte atacağına emindi. Adam alayla sarpa bakmıştı. Yapamayacağını düşünüp gülmüştü. Yanlış kişiyi küçümsemişti.

Hedef almak, mesafe hesaplamak onun mesleğiyi sonuçta. İlk iki halkayı hiç acımadan o tahta şişelerin boğazına geçirdiğimde lunaparkçı adamın yüzü düşmüştü. Üçüncü halkada o peluş ayıyı kazanmıştı. Oyuncağı Afetin kucağına koyduğu da, Afet’in o lunaparkın ortasında attığı o sevinç çığlığı hâlâ kulaklarındaydı.

Ayıya sarılmış, kafasını göğsüne bastırmış ve soğuktan morarmış dudaklarıyla bana bakıp, "Bunun adı Şapşal olsun. Bakışları aynı senin gibi şapşal," demiş ve kahkaha atmıştı. Sarp, Afet onun bakışlarına şapşal dediği için kaşlarını çatmıştı, ama onun bu eğlenen tavrını görünce o da bıyık altından gülmüştü.

O gün, Beşiktaş’ın o yağmurlu kaldırımında, Afet, kucağında o oyuncakla Sarpa öyle bir gülmüştü ki, ömrü boyunca o gülüşü korumak için canımı verebileceğini anlamıştı. İlk başta birine bu kadar aşık olmayı saçma ve banal bulan adam, şimdi bir kadın için canını vermeye hazırdı.

—————————————————————————————

Kapının gıcırdama sesi geldi. Afet, kadına “Gelsene içeri” dedi.

Unutmadan Afetin dediği gibi içeri seslendim. “Afet bir gelsene!” Diyerek önüme geri döndüm.

Uzun zaman sonra, tekrardan düzgün bir ‘Afet’ dedik ona farkında mısın.

Hemde fazlasıyla. Fakat odağı farklı yerdeydi. Şimdi, tam altı yıl sonra... O uyduruk, rengi solmuş ayı, yani "Şapşal", Hatay’ın sınır köyündeki bu yatak odasında, onun başucunda duruyordu. Afet bende neredeyse hiçbir şeyin kalmadı derken yalan söylüyordu.

Tam o sırada dışarıdan o cırlayan, sarhoş sesi odanın duvarlarında yankılandı: "Geliyorum aşkım!" Demesiyle boğazıma aniden kaçan o nefesle birlikte gözlerimi komodinden çektim ve sertçe öksürdüm.

Bu kız bizimle oyun oynuyor. AŞKIM DEMESİNE GEREK VARMIYDI! Ama eğer istiyorsa birdaha diyebilir.

Göğsüme o an koca bir el bombası bırakılmış gibi sarsıldım. Hem komodindeki o Şapşal’ın varlığı, hem de onun o dudaklarından dökülen "aşkım" nidası içimdeki tüm askeri savunma hatlarını yerle bir etti. O şokla odanın ortasında kalakalmışken, Kadriye abla diye hitap ettiği kadının gidiş sesini ve Afet’in kapıyı kapattığını anladığım gibi eğildiğim yerden doğruldum. Kapıya yöneldim. Odadan çıkacakken durdum. Arkamı dönüp komidinin yanına gittim. Ayıya dokundum. Burukça gülümsedim.

O kadar birbirini sevmeden beraber olan insan varken, neden bize olmuştu herşey.

Neyse ki Kadriye abla benim sesimi ve Afet’in o "aşkım" nidasını duyunca, "Ay maşallah size... Hadi afiyet ola, şifa ola. selam söyle oğlana," demesiyle afetin güldüğü belli olan sesi geldi, “Aleyküm selam Kadriye abla söylerim. Gene bulamamıştır birşeylerini, bi bakayım ben ona. Ellerine sağlık saol.” demesiyle kadın birşey söyledi ama duymadım, merdivenlerden aşağı inmeye başladığını anladım. Afet kapıyı kapatıp sırtını ahşaba yasladığında, derin bir "oh" çektiğini odadan duydum.

"Ucuz kurtulduk," diyerek içeri yürüdü.

Kapişonumun şapkasını arkaya doğru indirdim ama maskem hâlâ yüzümdeydi. İçeri doğru gittim. Mutfakta olduğunu görünce oraya doğru ilerledim. Ona döndüm. "Beni büyük bir yükten kurtardınız, sağ olun," dedi, gözlerimin içine bakarak.

"Ne demek. Ben gideyim artık," dedim. Sesimdeki o ani bozulmayı, o içimdeki yarattığı depremi gizlemeye çalışıyordum.

Afet gideyim dediğim gibi itiraz etti hızla; "Durun durun! Kadriye abla yemeği iki kişilik getirmiş, sizin kısmetinizmiş," diyerek önüme geçti. Elindeki pilava ve ete baktım. "Yok, ben almayayım. Teşekkürler," diyerek kapıya yöneldim.

"Vallaha göndermem. Bekleyin bir kaba koyayım bari," diyerek mutfaktaki tezgaha doğru koşturdu. "Balkona geçin siz isterseniz." Demesiyle kabul ettim. Bana siz demesi gerçekten sıkmıştı. Sen desindi bana.

Kafamı sallayıp onu onayladım. Çaktırmadan gülümsedim. Mutfağın hemen arkasındaki o küçük balkona çıktım. Cebimden sigara paketini çıkarıp bir dal ateşledim. Çakmağın o karanlıktaki anlık kıvılcımı yüzümdeki maskeyi aydınlatırken, gözlerim balkon masasının üzerindeki o gümüş küllüğe takıldı.

Zaman o an benim için tamamen durdu.

O küllük... Benim küllüğümdü. Yanında sarmaşık motifleri vardı. Beyoğlu’ndaki o evde bıraktığım küllüktü, onu Hatay’a gelirken yanında mı getirmişti. İçinde ise sadece iki sigaranın külü duruyordu. Gerçekten sigara içiyor muydu.

İçeriden onun birşeyler yapma sesleri gelirken, sigaramın dumanını dışarıya doğru üfledim ve balkondan içeriye doğru içimi kemiren o soruyu hiç düşünmekten kafayı yitecektim. Sevgilisi mi vardı. Afet bir erkeği öyle evine alacak genişlikte değildi. Komşusunun bile bu olayı bilmesi aklıma tek bir soru getiriyordu. Daha fazla düşünmeden sordum: "Sevgiliniz mi var?"

İçeriden onun o alkolün verdiği enerjiyle yükselen neşeli, sesli gülüşü geldi. "Hayır," dedi, tezgaha doğru dönmüş kapları ayarlarken, bana arkası dönüktü. "Ama Kadriye abla için var. Yani öyle sanıyor. Bir yanlış anlaşılma diyelim... Biraz uzun bir mesele. Özetle nişanlım var demek zorunda kaldım. Biraz böyle idare edeceğim onu. Sonra ayrıldım falan der geçerim."

O gümüş yüzük parmağındayken, içindeki o isim bize aitken nişanlı olmamamız çok komik.

Trajikomik desek daha doğru olur.

Kremalı mantar çorbası yapmıştı. Pek sevmezdi o aslında. Yabi eskiden. Bense diğer tüm yemeklerden ayrı tuttuğum o çorbanın kokusu mutfağı sarmıştı. Yemeği birkaba koyup, poşete yerleştirirken arkasını döndü. Benim onu izlediğimi fark etti.

Bakışlarımı yeniden o masa üzerindeki küllüğe çevirdim. "Küllüğünüz güzelmiş," dedim, sesimdeki o dilsiz sitemi gizlemeye çalışarak.

Burukça gülümsedi. "Birisinin hediyesiydi diyelim. Hala bende olmasına bende şaşırıyorum." Demesiyle külümü küllüğe bastırdım.

Gözlerimi yavaşça onun o açık renk gözlerine diktim. Maskemin arkasından, içimdeki o Sarp’ın sesini olabildiğince bastırarak sordum: "Bu küllüğü size bırakan kişi; size yüzüğü emanet eden ve aşı olunca hediye veren kişiyle aynı kişi mi?"

GERİZEKALI AŞI OLDUĞUNU SAPR OLAN BİZ BİLİYOR YÜZBAŞI OLAN BİZ BİLMİYOR!

Afet o an resmen buz kesti. Lütfen anlamamış ol. Anlardı ki o. Gözlerindeki o sarhoş mahmurluk bir anlığına dağılır gibi oldu. "Evet öyle, demek ki anlaşılıyor," dedi zoraki bir gülümsemeyle.

Gülümsedim maskenin arkasından. "Öyle diyelim. O kişiyle şu an görüşmüyorsunuz anladığım kadarıyla. Peki her şeyini saklar mısınız böyle?"

Alkollü olmasına rağmen o bildiğim kibirli, dik duruşlu edasıyla kaşlarını çattı. Ama gülümsedi. "Görüşüp görüşmediğim sizi ilgilendirmez ama inanırmısınız bunlar dışında neredeyse hiçbir şeyi kalmadı bende." İşte böyle Güle güle laf sokardı adama.

İki saniye boyunca durdum. Göğsüme o an saplanan acı, kaburgamdaki tüm dikişlerden daha derin diye geçirdim içimden. Ama sustum.

"Haklısınız, ne haddime benim," dedim. "Ama siz de sigara içiyorsunuz galiba."

Geçen gün okulda onu sigara içerken görmüştüm. Hafifçe güldü. "Maalesef. Arada sırada diyelim."

Bu kız bizimle kavga etmedi mi ya sigara içiyoruz diye. Üç gün görüşmedi, sigara içince ilk bir saat bizi öpmez, bize sarılmazdı. Kokusu geçsin diye parfüm almaya yetişemezdik. Nasıl içer bu kız sigara. Bizim yüzümüzden mi lan acaba?

Umarım benim yüzümden değildir. Eğer benim yüzümdense kendimi affetmem. Balkon kapısını kapatıp yanıma geldi. Poşete koyduğu kaptaki etli pilavı bana doğru uzattı. "Pilavın yanına çorba da koydum. Kremalı mantar çorbası. Ben yaptım. Afiyet olsun. Yani sever misiniz bilmem ama..."

Poşeti elinden alırken parmaklarımızın ucu hafifçe birbirine değdi. "Sayılır ama düşünmeniz yeter, teşekkür ederim," dedim.

Bayılırsın sen o çarbaya. Yek sorun afet pek hazmetmezdi o çorbadan.

Belki canı çekmiştir diye geçirdim içimden ve Kapıya doğru yöneldim. Afet arkamdan gelip ayakkabılarımı dolaptan çıkardı, önüme koydu. O sırada parmağına taktığı yüzüğün parıltısını gördüm.

"Yüzük için tekrardan teşekkür ederim. Ve kapıda yaşadığımız olay yüzünden," dedi.

Botlarımı giyerken kapişonumu yeniden kafama çektim. Devam edip daha da mahçup olmasını engelledim. "Sorun değil gerçekten. Ve ne demek. İyi akşamlar. Yemek için tekrardan teşekkürler. Görüşmek üzere," diyip doğruldum.

Tam arkamı dönüp kapıdan çıkacaktım ki, merdiven boşluğunda o uğursuz, terlik sesleri yeniden yankılandı. O kadın yeniden yukarı tırmanıyordu. Kaçış yoktu. Merdivenden inseydim kadınla tam burun buruna gelecektim ve o maskeli yüzümü net bir şekilde görecekti. Afet kadına nişanlım var yalanı atmıştı, eğer beni nişanlısı olarka düşünürse neden nişanlımın yanında bu maskeyi taktığımı merak ederdi.

Hızla Afet’e doğru döndüm. Gözlerindeki o korkuyu gördüğüm an zihnim o kararı verdi. O da aynı şeyi düşünüyordu. "Şimdi sen, ben ne yaparsam bana uy," dedim.

Daha onun "Ne?" demesine fırsat bile vermeden, muazzam bir hızla aramızdaki o bir adımlık mesafeyi kapattım. Sol elimdeki yemek poşetlerini onun arkasına gizleyecek şekilde onun o ince beline doladım. Onu kendime doğru çekip o geniş omuzlarımla kadının tüm görüş açısını kapattım.

Ve yüzümü yüzüne yaklaştırıp, maskenin olduğu dudaklarımı onun o sıcak, yumuşak yanağına bastırdım.

Resmen öpmüştüm. Beş yıl sonra, o yalanın ortasında, sırf o kadının görüşünü kapatmak için de olsa yüzüm ona bu denli yakındı. Maskeye rağmen yanağının sıcaklığını hissedebiliyordum. Afet’in bedeninin kollarımın arasında nasıl sarsıldığını, kalbinin göğsümde nasıl delice güm güm attığını hissettim.

Tam o sırada arkamdan o apartmanda yankılanan “Biiiiii!" sesi geldi. Hatay’da kaldığım sürede bunun şaşırma nidası olduğunu öğrenmiştim.

Bizi öyle kapı eşiğinde,kadının yüzünü görmesemde şok olduğunu hissettim. Benim sırtımdan başka hiçbir şey göremiyordu; maskem, yüzüm tamamen Afet’in gölgesinde saklanmıştı. Afetin kafası ve ayakları dışında vücudunungöremiyordu. Utançla "Amaan! Ben hiç durmayayım, sonra uğrarım Afet'im, sonra uğrarım!" diyerek arkasını döndüğü gibi merdivenlerden aşağı hızla kaçtı.

Terlik sesleri aşağı katta kaybolana kadar belindeki elimi bir milim bile oynatmadım. Onun o kokusunu, o yanağının sıcaklığını ciğerlerime son bir kez mühürledim.

Sesler tamamen kesildiğinde, belindeki elimi yavaşça çekip iki adım geri gittim. Afet nefes nefeseydi, eli kalbinin üzerindeydi. Gözlerindeki o şok dalgasıyla bana bakarken, "Bu da neydi şimdi?" diyen sesiyle hızla devam etti. "Öpmek zorunda mıydınız? Önüme geçseniz yeterdi."

Maskemin arkasından çıkan o boğuk, tok sesimle tamamen profesyonel bir asker gibi konuşmaya zorladım kendimi: "İkinci gelişiydi ve içeri girebilirdi. Genelde kadınlar böyle, bu halde çiftleri görünce nazikliklerinden oradan uzaklaşırlar. Kapıdayken zaten benim sırtımı görmüşü. O an içeri girmem daha saçma olacaktı... Elimdeki poşetleri görmemesi için de o elimi belinize koydum. Ayrıca maskemi görmemesi için en hızlı ve işe yarar çözüm buydu."

Beni ayıplar gibi bakıyordu "Yine de yaptığınız davranış çok ayıptı. Öpmek ne demek ya?" diyerek hızlı hızlı saçmalamaya devam etti. Alkol zihnini tamamen ele geçirmişti.

Saçmalayan biraz biziz ama sıçtık sıvıyoruz siktiret.

Ve aferin güzelim. Böyle seni öpen şerefsizlere tavrını takın. Ama o şerefsiz ben değilim yani.

Maskemin altında alayla, keyifle güldüm. "Haklısınız; koskoca kadına yalan söyleyip, yakalanacak gibi olduğunuzda gecenin bu saatinde kapınıza gelen adamı eve atıp, yalanınıza devam etmek amacıyla o adama ‘aşkım’ diye seslenmekten daha ayıp bir davranış." Dememle kafasını geriye çekti.

Sırıttığımı sesimden anladığı an gözleri fal taşı gibi açıldı. “Eve atmak mı! Abartmayın isterseniz. Irzınıza geçmişim gibi davranmazsanız sevinirim,” diyerek kollarını göğsünde bağladı.

Aynı onun gibi kollarımı göğsümde bağlayıp meydan okurcasına baktım: “İleride o da olmaz herhalde diye umuyorum.” Dedim.

“Allah korusun!” diyerek geri çekildi. “Allah'tan hastanede falan çıkmadı bu yalandan nişanlılık mevzusu. İşte o zaman biterdik.”

Bakışlarım o an parmağındaki gümüş halkaya, verdiğimde taktığı sarmaşık motifine kaydı. Birgün onu parmağına ben takıcam. Birkaç saniye gözüm orada oyalandı. Bakışlarımı yeniden yüzüne çıkardım.

Sakince "Artık gidiyorum izninizle. Tekrardan gözünüz aydın. Bir dahakine dikkat edin." dedim.

Arkamı döndüm. Merdivenlerin ilk basamağına geldiğimde durdum, omzunun üzerinden o narin kadına son bir kez baktım. "Yemek için tekrardan teşekkürler," dedim.

Cevap vermesini beklemeden, Hatay’ın o dondurucu karanlığına, kendi cehennemime doğru sessiz bir gölge gibi indim. Arkamda parmağında bizim aşkımızı taşıyan bir kadın ve yanağında kalan, ona göre rolden, bana göre aşkımdan bıraktığım öpücüğümle sivil jipe doğru yürürken, içimdeki o canavar ilk kez huzurla uyuyakalmıştı.

Günlerdir uykusuz kalmamın sebebi yüzüktü. Ve değmişti. Afet bunu bilmeyecekti. Umarım bilmezdi de.

Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Elimde, ondan aldığım o birkaç yemek poşetiyle eski jipin direksiyonuna geçip kontağı çevirdiğimde, karargaha giden o karanlık, boğucu Hatay yolları önümde uzandı.

Farların aydınlattığı o ıssız asfalta odaklanmıştım. Zihnim beni saniyeler içinde o yetmiş iki saatlik uykusuz cehenneme, İstanbul’un o rutubetli sokaklarına geri fırlattı. Direksiyonu sıkarken, hafızam o gümüş parçasının peşinde çarşı hanlarında nasıl kaybolduğumu tek tek önüme sermeye başladı.

Önümdeki o bitmek bilmeyen bin kilometrelik asfalt, sigara dumanı ve uykusuzlukla birleştiğinde tam bir işkenceye dönüşmüştü. Göz kapaklarımın arkası kan çanağı gibi yanıyordu ama ben istediğim şeyi yapmıştım.

Yıllar önce verdiğim yüzüğü tekrardan afete ulaştırmıştım. Tek fark, bu yüzük yeniydi. Afetin yüzüğünü bulamamıştık.

Bende yeniden almıştım. Daha doğrusu yaptırmıştım. Tekrardan İstanbul’a gitmiş. Han han arayarak yüzüğü yaptırmıştım…

—————————————————————————————

EVETTT BU BÖLÜMÜDE BİTİRDİK ŞÜKÜR. BİRAZ GEÇ ATIYORUM KUSURA BAKMAYIN. YAZ GELDİ SALDIM VALLAHİ. BAŞTAN SÖYLİYEYİM OKUL BAŞLIYOR VE ODAKLANMAM GEREKEN BİR YILDAYIM. DÜZENLİ BÖLÜM GELMEZ. ESKİSİ GİBİ OLUR . UMARIM BEĞENMİŞSİNİZDİR. BU VE SONRAKİ BÖLÜMÜ SARPIN AĞIZINDAN YAZAYIM BİRAZ DEDİM. SONUÇTA BU AŞK İKİSİNİ DE YARALADI. BU İKİ BÖLÜM BİRAZ ARA BÖLÜM GİBİYDİ. AMA HİKAYEYİ ETKİLİYOR YANİ. 8. BÖLÜM VE SONRASI ASIL OLAYLAR GERÇEKLEŞECEK. DİĞER BÖLÜMÜ HAKINDA ATARIM. TASLAĞI DURUYOR. SON OKUMASINI YAPMAM LAZIM. YAPINCA ATARIM İNŞALLAH. SİZİ SEVİYORUM. ❤️

BENİ DARLAYAM SEVGİLİ ARKADAŞLARIM F. VE İ. SAYESİNDE BU BÖLÜME BUGÜN BU SAATTE ULAŞMIŞ BULUNUYORSUNUZ BU ARADA.

ÖPÜLDÜNÜZZZZZ💋💋😘😘

Kelime sayısı:4242

(Bu kurgunun Tüm hakları saklıdır)