9. bölüm · AETHERİON: UNUTULMUŞ LANET

9. BÖLÜM: GEÇMİŞ VE GELECEĞİN KORUYUCUSU

Beyzamisimm 🌟🌷

Pekala, Sevgili okuyucular. Şimdi size adam akıllı her şeyi anlatmanın zamanı geldi. Bu güce nasıl sahip olduğumu sorgulamayın çünkü yazarım bile bilmiyor. Evet, doğru duydunuz. Bazen ben bile hâlâ şok oluyorum kendime...
Ama sizinle paylaşmam gerekiyor. Çünkü şayet bunu bilmezseniz, niye bazı şeyleri yaptığımı, neden sürekli Zemheriyi izliyor gibi göründüğümü ve bazı anlarda niye mesafeli durduğumu asla anlayamazsınız.
İzninizle, şimdi anlatıyorum.
Küçüklüğümden başlamak zorundayım. O ev... Her taşında korku, her duvarında çığlık var. Ben ve Kuzey, o zamanlar küçük çocuklardık. Aramızda sanırım üç veya dört yaş var. Kuzey o zamanlar yedi ben ise on veya on bir yaşındaydım. Anımız hâlâ gözlerimin önünde. Annem… babam… hepsi… bir katilin ellerinde.
O an annem bana dedi ki:
"Kardeşini al ve gidin… Üst kata, çatı katına gidin ve oradaki laneti etkin hale getirin. Defterlerin arasındaki büyülü sözcükleri okuyun. Bunu yaptığınızda evin kapıları lanetlenmiş olacak ve bir daha açılmayacak..."
Ve sonra birdaha hiç konuşmamak üzere sustu. Ölüm sessizliği her şeyi yutmuştu.
Biz, o küçük yaşımızda, annemin dediğini yapmayı başardık. Defterleri, sayfaları karıştırdık büyülü kelimeleri okuduk ve evin kapılarını, odalarını her zerresini lanetledik. O an… hem korku hem cesaretin vücut bulmuş haliydik sanki. Biz, korku ile cesareti birbirine karıştırmış, bilinçsizce bir gücü tetiklemiştik.
Ve o gün, o lanetli evde, Kuzey ve ben sadece hayatta kalmadık; o evin lanetini açmayı başaran ilk kişiler olduk...
Zaman geçti, yüzyıllar geçti. Ama ben… ben hâlâ her şeyi hatırlıyorum. Her taş, her karanlık köşe, her fısıltı… zihnimde kazılı. Hiç unutabilirdimki?
Ve şimdi, Sevgili okuyucular, size güçlerimden bahsetmeliyim. Çünkü şayet anlamazsanız, neden bazen evrenler arası geçiş yapabildiğimi, zamanı kırabildiğimi ve bazı anlarda Kuzey’den farklı olarak geleceği görüp müdahale edebildiğimi asla kavrayamazsınız.
Benim yeteneğim… sadece gözlerimi açıp bakmakla başlamıyor.
Bazen geçmişe dokunabiliyorum. Sanki zamanı eğip büküyorum, bazı anları durdurabiliyorum. Bazen ise geleceğe bakabiliyorum, olası ihtimalleri görebiliyorum. Kuzey de bazı güçlere sahip ama onun kapasitesi benim kadar ileriye gitmeme yetmiyor. Bazıları bana "Geçmiş ve Geleceğin Koruyucusu" diyorlar ama ben kendimi hiç öyle görmüyorum ne yalan söyleyeyim.
Ve evet, bu güçlerle ilgili küçük bir sır:
O evdeki laneti yaratırken, sadece evin sınırlarıyla sınırlı kalmadık.
Kendimizi, ruhlarımızı ve zamanı etkileyen bir bağ oluşturduk.
Bu bağ sayesinde, Zemheri’nin o evi araştırmak için ilk geldiği anı bile görmem mümkün hale geldi.
Ah, işte tam o an… Zemheri ilk kez o eve adımını attığında, ben oradaydım. Gözlerimle izledim. Henüz hiçbir şeyden habersizdi. Yalnızca bir dedektif merakıyla adım atmıştı. O merak, bana eski zamanları hatırlattı; tıpkı kendi çocukluğumda hissettiğim korku ve kararlılık gibi hepsi zihnimde tekrar canlandı.
Zemheri o evin giriş kapısını açarken, içeri adımını attığında, taş duvarların arasından yankılanan sessizlik sanki onu deniyordu. Ve ben… ben o sessizliği, tıpkı o zamanlar hissettiğim gibi, onun gözlerinde tekrardan orayı gördüm.
Zemheri o evi keşfederken, dikkatli adımlarla ilerledi. Her taş, her köşe, her gölge… ona bir şeyler fısıldıyordu ama o bunu fark etmemişti. Ben ise her şeyi fark ediyordum. Ona yaklaşan tehlikeyi hissedebiliyordum. Çünkü bu tehlike sadece geçmişten gelen bir varlıktı; onun kim olduğunu bilmiyordu, ben ise her detayını biliyordum.
Ve işte o an… Zemheri bana yabancı olmasına rağmen bir bağ kurmuştu. Gözleri, o merak ve cesaretle parlıyordu. Küçük bir hayranlık, belki farkında olmadan… ama ben bunu fark ediyordum.
Peki ya o katil… Zemheri’nin annesi Zümrüt Hanım’la ruh formuyla bağ kurmuş ve ortaya Zemheri’yi çıkarmıştı o kadarını detay verme gereği duymuyorum. O ruh şimdi farklı bedenlere girip onları kontrol edebiliyor, aramızda sessiz bir tehlike olarak varlığını sürdürüyor. Zemheri henüz bunun farkında değil. Ve bu yüzden, ben ona mesafeli davranıyorum çünkü ailemin katili olan birinin kızının korumak ne kadar mantıklı bilmiyorum. Ama içimdeki dürtü… onu korumak istiyor. Bu, kontrol edemediğim bir his bende nasıl olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok.
Şimdi geri dönelim geçmişe. O ev…
Her şeyi hatırlıyorum: o eski ahşap merdivenlerin gıcırdaması, mum ışığının titrek dansı, gölgelerin duvarlarda çarpışması, annemin bana son sözleri…
Ve evin o sessiz, ürkütücü ama büyüleyici atmosferi… sanki her şey hâlâ oradaydı. O an, o güç ve o lanet… hepsi benimleydi.
Okuyucular, anlayın… Ben Sarp. Ömer Sarp Karahan, sadece gözlemleyen biri değilim. Ben, geçmişi ve geleceği görebilen, zamanı eğip bükebilen ve bazı gerçekleri sadece kendime saklayan biriyim. Kuzey yanımda olsa da… bazı şeyler yalnız yapılmalıydı, değil mi?
Ve işte şimdi, Zemheri’yi izlerken, onu gözlemlediğimde… aslında geçmişin laneti ve geleceğin tehlikesiyle yüzleşiyorum. Ama o hâlâ neşeli. Hâlâ meraklı. Hâlâ hayatta kalmayı, dünyayı keşfetmeyi öğreniyor. Ve ben… onu korumak için sadece sessizce izliyorum.
Çünkü biliyorum: bu sadece başlangıç.
Ve sevgili okuyucular… bu lanetin, bu geçmişin, bu gücün hepsi bir oyunun parçası ve bu oyun daha yeni başlıyor... Ve,
Bu hikâyede herkes bir şeylerden kaçıyor. Ne garip değil mi?
Zemheri geçmişten kaçarken ben hatıralardan kaçıyorum.
Ama bazı lanetler vardır…
Kaçtıkça sizi daha hızlı bulur, peşinizi bırakmaz.

(Sabah olur, Zemherinin gözünden.)
Sabah gözlerimi açtığımda, odanın içi yumuşak bir ışıkla doluydu. Perdelerin arasından süzülen güneş, taş duvarların üzerinde ince altın çizgiler bırakıyordu. Birkaç saniye tavana bakarak yattım. Gece gördüğüm rüyayı hatırlamaya çalıştım ama rüyalar bazen sabah olunca su gibi dağılıp gider… elimde hiçbir şey kalmadı.
Derin bir nefes alıp doğruldum.
Bugün içimde garip bir enerji vardı. Belki de sadece yeni bir güne başlamanın verdiği o hafif heyecandı.
Yataktan kalktım ve banyoya girdim. Soğuk su yüzüme değdiğinde tamamen kendime geldim. Aynaya baktım. Saçlarım her zamanki gibi dağınıktı.
“Harika…” diye mırıldandım kendi kendime.
Tarayı elime alıp kızıl saçlarımı yavaşça taramaya başladım. Güneş ışığı saçlarımın arasından geçiyor, sanki tellerin içinde küçük kıvılcımlar dolaşıyormuş gibi parlıyordu.
Saçımı şekillendirdikten sonra dolaba yöneldim.
Kapıyı açtığımda bir süre öylece kıyafetlere baktım. Sonra gözüm bir elbiseye takıldı.
Bordo.
Derin, sıcak bir renk. Aynı zamanda kalındı soğuk havaya karşı çok iyi olacaktı. Elbiseyi elime aldım. Kumaşı yumuşaktı. Üzerime geçirdim ve aynanın karşısına geçtim.
Bir süre kendime baktım.
Sonra istemeden bir düşünce aklıma geldi.
Acaba Sarp beğenir mi…?
Bir an donup kaldım.
Sonra hemen başımı salladım.
“Lan! saçmalama Zemheri.” Kendi kendime fısıldadım.
“Niye beğensin ki?”
Dudaklarımı büzdüm ve aynaya bakarak omuz silktim.
“Onun umurunda bile değildir. Onu niye düşünüp duruyorum ki?”
Ama içimdeki küçük ses susmadı.
Ben ise onu susturmayı tercih ettim. Yani öyle yapmaya çalışıyordum.
Saçlarımı son kez düzelttim, hafifçe omuzlarıma bıraktım ve odadan çıktım.
Koridor sabahın erken saatlerinde hareketlenmeye başlamıştı. Öğrenciler odalarından çıkıyor, fısıldaşarak aşağı iniyordu.
Tam merdivenlere yönelmiştim ki Mine’yi gördüm.
“Günaydın Zemheri!” diye seslendi.
Gülümsedim.
“Günaydın Mine”
Mine beni baştan aşağı süzdü.
Sonra gözlerini büyüttü.
“Vayy bee”
Kaşımı kaldırdım.
“Ne?”
“Bugün bayağı güzel olmuşsun.”
Gülmemi tutamadım.
“Bugün mü?”
Mine omuz silkti.
“Bugün biraz daha fazla güzelsin”
Tam o sırada Kuzey yanımıza geldi.
“Günaydın millet, Elbise güzelmiş Zemheri.” dedi gayet rahat bir sesle.
“Teşekkür ederim.”
Üçümüz birlikte koridordan aşağı yürümeye başladık.
Akademiye doğru ilerlerken içimde hafif bir heyecan vardı. Nedenini tam bilmiyordum. Belki de sadece yeni bir gün olduğu içindir.
Avluya çıktığımızda öğrencilerin çoğu çoktan gelmişti.
Ve eğitim alanının kenarında…
Sarp vardı.
Her zamanki gibi yine oradaydı.
Duruşu dikti. Kolları göğsünde bağlıydı. Birkaç öğrenciyle konuşuyordu. Ama biz avluya girer girmez…
Bakışları bana kaydı.
Bir saniye, Belkide iki.
Ama ben fark ettim.
Gözleri elbisemin üzerinde durdu.
Sonra saçlarımda.
Ve o an…
Sanki yüzünde çok küçük bir ifade belirdi. Başını sakince omzuna doğru yatırdı. Sanırım beğenmişti.
Bunu hissettim.
Tam o anda göz göze geldik.
Ben bakınca hemen bakışlarını kaçıracağını düşündüm.
Ama kaçırmadı.
Aksine…
Hafifçe göz kırptı, sonrada gülümsedi. Bu sanırım buraya geldiğimden beri Sarpın gerçekten ilk kez tebessüm ettiği anlardı.
Kalbim bir an durdu sandım.
Ben ise hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştım.
Ama Mine yanımda hafifçe dirseğini koluma vurdu.
“Gördüm.”
“Neyi gördün?”
“Sarp.”
Başımı çevirmedim bile.
“Saçmalama ya”
Mine gülüyordu. “He he aynen...”
İlk iki ders büyüydü.
Akademinin büyü salonu, sarayın diğer odalarından farklıydı. Tavanı çok yüksekti; taş kemerler yukarı doğru yükseliyor, aralarındaki boşluklardan sabah ışığı ince ince içeri süzülüyordu. Duvarların bir kısmı raflarla kaplıydı. Eski ciltli kitaplar, şişeler, garip sembollerle işlenmiş kutular… her şey sanki yüzlerce yılın bilgisini taşıyormuş gibi görünüyordu.
Sınıfa girdiğimizde Mine hemen koluma girdi.
“Burayı seviyorum,” diye fısıldadı.
“Niye?” diye sordum.
“Çünkü burada patlama ihtimali var.”
Gözlerimi kırpıştırdım.
“Bu iyi bir sebep mi?”
Mine omuz silkti.
“En azından sıkıcı değil.”
Gülmemi tutamadım.
Tam o sırada dersin hocası içeri girdi. Uzun boylu, ince yapılı bir kadındı. Gümüş rengi saçlarını sıkı bir topuz yapmıştı. Üzerindeki koyu mavi cübbe yürürken hafifçe dalgalanıyordu.
Sınıf bir anda sessizleşti.
“Günaydın,” dedi kadın.
Sesi sakin ama otoriterdi.
“Ben Profesör Lirya.”
Masasının önünde durdu ve bizi tek tek süzdü.
“Bugün temel büyü akışlarını öğreneceğiz. Bir büyüyü kullanabilmek için önce onu anlamanız gerekir.”
Mine kulağıma eğildi.
“Anlamazsak?”
“Mine,” diye fısıldadım.
“Ne?”
“Sus.”
Mine sırıttı.
Profesör Lirya elini kaldırdı. Parmaklarının arasında küçük bir ışık kıvılcımı oluştu. Sonra o ışık havada yavaşça büyüyerek küçük bir küre haline geldi.
Sınıftan hafif bir mırıltı yükseldi.
“Büyü,” dedi profesör, “sadece güç değildir. Kontroldür.”
Küreyi yavaşça havada döndürdü.
“Eğer kontrol edemezseniz, büyü sizi kontrol eder.”
Sonra ışık küresini masanın üzerine bıraktı. Küre bir süre parladıktan sonra sönüp kayboldu.
“Şimdi siz deneyin.”
Sınıfta küçük bir heyecan dalgası oluştu.
Herkes masalara dağıldı.
Mine hemen bana döndü.
“Bunu yapabileceğini düşünüyor musun?”
“Denemeden bilemem.”
“Eğer patlatırsan ben seni tanımıyorum.”
“Sağ ol.”
Avucumu açtım.
Profesörün anlattığı sembolü zihnimde canlandırmaya çalıştım. İçimde bir sıcaklık hissettim.
Sonra…
Avucumun üzerinde küçük bir ışık belirdi. “Hey!” dedi Mine.
Gözleri büyümüştü.
“Gerçekten yaptın!”
Işık titredi.
Bir an sönecek sandım ama sonra sabitlendi.
“Sanırım… oldu.”
Mine heyecanla gülümsedi.
“Zemheri, bu bayağı iyi!”
Tam o sırada profesör yanımıza geldi.
Bana baktı.
Sonra avucumdaki ışığa.
“Kontrolünü kaybetme,” dedi sakin bir sesle.
Başımı salladım.
Bir süre sonra ders bitti.
Üçüncü ve dördüncü ders okçuluktu.
Okçuluk alanı akademinin arka tarafındaydı. Açık bir alandı. Etrafı yüksek taş duvarlarla çevriliydi ama üstü tamamen açıktı. Rüzgâr hafifçe esiyordu.
Hedef tahtaları sıralanmıştı.
Mine yayı eline aldı.
“Hazır mısın?”
“Hayır.”
“Harika.”
Okumu yerleştirdim. Nefes aldım ve bıraktım.
Ok hedefin yanından geçti.
Mine kahkaha attı.
“Çok yaklaştın.”
“Dalga geçiyorsun.”
“Birazcık” Tekrar denedim.
Bu sefer ok hedefe değdi ama tam ortasına değil.
“Gelişme var,” dedi Mine.
“Bir gün ortayı vuracağım.”
Mine omuz silkti.
“Belkiii”
Öğle yemeği geldiğinde hepimiz yemek salonuna iniyorduk.
Salon büyük ve gürültülüydü. Uzun masalar doluydu. Tabakların, konuşmaların ve kahkahaların sesi birbirine karışıyordu.
Mine karşıma oturdu.
“Bugün bayağı iyiydin.”
“Okçuluk hariç.”
“Merak etme orası gelişir.”
Tam o sırada Kuzey yanımıza geldi.
“Selamlar efenim”
"Selam Kuzey.”
Mine hemen araya girdi.
“Kuzey, Zemheri büyü dersinde ışık yaptı.”
Kuzey kaşlarını kaldırdı.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Güzel.”
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Demek akademi sana iyi geliyor.”
Tam o sırada…
Koridorun girişinde Sarp’ı gördüm.
Bir kız öğrenciyle konuşuyordu.
Koyu kumraldı Sarp’a bir şey anlatıyordu, hatta biraz fazla yakın duruyordu.
Sarp ise sakin bir ifadeyle dinliyordu.
Nedense içimde küçük bir şey sıkıştı.
Bakmamam gerektiğini biliyordum. Gün içinde birden fazla öğrencisiyle konuştuğu için rahat olmam gerekiyordu ama bir türlü olamıyordum
Ama yine de birkaç saniye baktım.
Mine beni yakaladı.
“Hmm.”
Başımı çevirdim.
“Ne?”
“Bir şey demedim.”
“Mine.”
“Tamam tamam.”
Sonra sırıttı.
“Birileri kıskandı galiba.”
“Saçmalama.” Ama
Mine gülmeye devam ediyordu.
Ben ise bakışlarımı tabağıma indirdim. “Gerçekten saçmalıyorsun.”
Mine kaşlarını kaldırdı.
“Ama gerçekten kıskanmış gibi görünüyorsun”
“Kıskandığım falan yok benim.”
Mine küçük bir kahkaha attı. Kuzey ikimize sırayla baktı.
“Ben bir şey mi kaçırdım? Kim kimi kıskanıyor?”
Mine hemen cevap verdi.
“Hiçbir şey olmadı, kimseninde birini kıskandığı yok Kuzey merak etme.”
Sonra bana dönüp fısıldadı:
“Yanaiii şimdilik.” Gözlerimi devirdim ama gülmemi de engelleyemedim.
Yemek salonu kalabalıktı. Uzun masaların etrafında öğrenciler konuşuyor, kahkahalar yükseliyor, tabakların sesi birbirine karışıyordu. Yüksek pencerelerden içeri süzülen gün ışığı taş zemine düşüyor, salona sıcak bir hava veriyordu.
Yaklaşık bir saat daha burda yemek yiyip sohbet ettik. Mine sürekli derslerden bahsediyordu.
“Büyü dersinde o ışığı nasıl yaptın gerçekten anlamadım,” dedi bir noktada.
“Ben de tam anlamadımki”
“Hayır ama gerçekten… hani bazıları haftalarca uğraşıyor.” Omuz silktim.
“Sanırım şansım yaver gitti”
Kuzey başını salladı. “Şans değildir”
Mine hemen ona döndü.
“Ne demek istiyorsun?” Kuzey bana baktı. Sonra gayet sakin bir şekilde konuştu. “Bazı insanlar büyüyü daha kolay hisseder.”
“Yani?”
“Yaniiii Zemheri’nin doğal bir yeteneği olabilir.”
Mine’nin gözleri parladı.
“Bu harika! Çok havalı!” Ben ise biraz utanmış gibi hissettim.
“Daha bir şey yapmış sayılmam.”
“Daha şimdiden iyi gidiyorsun,” dedi Kuzey. Tam o sırada salonun kapısından biri içeri girdi. İstemeden başımı kaldırdım.
Sarp.
Yemek salonuna girerken her zamanki gibi sakin görünüyordu. Bu sefer kıyafetlerini değiştirmişti. Üzerinde koyu renkli kıyafetleri vardı. Dalgalı saçları bu sefer şekilli değildi ve dağınıktı. Bu haliyle bile iyi görünüyordu. Ama bu sefer yine yalnız değildi.
Yanındaki sarışın kız hâlâ onunla konuşuyordu.
Kız bir şey anlatıyor, Sarp ise dikkatle dinliyordu.
Sarp’ın yüzünde hafif bir ifade vardı.
Ne düşündüğünü anlamak zordu.
Ama kızın ona biraz fazla yakın durduğunu fark etmemek de imkânsızdı.
Bir an bakışlarımı onlardan alamadım.
Sonra kendime kızarak tabağıma döndüm... Bu eleman niye sırf kızlarla konuşuyordu? Saçmalama Zemheri. Sadece öğrencisi sıkıntı yok.
Mine beni izliyordu.
“Hmm.”
Başımı kaldırdım.
“Mine…”
“Bir şey demiyorum.”
Ama yüzündeki ifade hiç de öyle demiyordu.
“Gerçekten bir şey yok.”
Mine gülerek başını salladı.
“Tabii. Kesin öyledir.”
Kuzey ise sessizce olanları izliyordu.
Sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi konuştu. “Öğleden sonra dersin var mı?” “Hayır,” dedim.
“Bugünlük bitti.” Mine hemen atladı.
“Benim de yok.” Sonra bana baktı.
“İstersen biraz akademiyi dolaşabiliriz. Kütüphaneye falan gidelim mi?”
“Olur.” Kuzey ayağa kalktı.
“Benimde ufak tefek işlerim var.”
Mine kaşlarını kaldırdı.
“Kraliyet koruması olmak zor iş.”
Kuzey gülümsedi.
“Bazen. Ama Sarpın işi kadar zor değil.” Sonra bana baktı.
“Eğer bir şey olursa bana haber ver olur mu?” “Tamam.”
Kuzey gittikten sonra Mine bana döndü.
“Şimdi.”
“Ne şimdi?”
“Unuttun mu akademiyi gezeceğiz”
“Aaaa doğru doğru tamam”

Öğleden sonra akademinin farklı kısımlarını dolaştık.
Mine bana kütüphaneyi gösterdi. Devasa raflarla doluydu. Kitaplar tavana kadar uzanıyordu.
Sonra avluya çıktık.
Öğrenciler gruplar halinde konuşuyor, bazıları antrenman yapıyordu. Rüzgâr hafif esiyordu.
Bir noktada Mine durdu.
“Biliyor musun…”
“Ne?”
“Burası sana yakışıyor.”
Kaşımı kaldırdım.
“Akademi mi?” “Evet.” Etrafıma baktım. Taş duvarlara, Geniş avluya,
Gökyüzüne. Belki de haklıydı.
“Sanırım ben de yavaş yavaş alışıyorum.”
Mine gülümsedi.
“Güzel”
Gün yavaş yavaş akşama döndü.
Gökyüzü turuncuya boyandı.
Akademi biraz daha sakinleşti.
Akşam yemeğinden sonra herkes yavaş yavaş odalarına çekilmeye başladı. Mine de kapısının önünde durdu.
“Yarın görüşürüz Zemheri!”
“Yarın görüşürüz Minecim”
Kapıyı açtı.
Sonra tekrar bana baktı.
“Ve evet.”
“Ne?”
“Bordo elbise gerçekten güzeldi. Daha çok o tarz elbiseler giymelisin.”
Gülmeden edemedim.
“ Peki giyerim. İyi geceler Mine.”
“İyi geceler Zemheri.”

Odamın kapısını açtığımda içerideki sıcak hava beni karşıladı.
Uzun bir gün olmuştu.
Pelerinimi çıkarıp sandalyeye bıraktım.
Sonra banyoya girdim.
Duşu açtım.
Sıcak su omuzlarımdan aşağı akarken günün bütün yorgunluğu sanki yavaş yavaş çözülüyordu.
Gözlerimi kapattım.
Bir süre sadece suyun sesini dinledim.
Sonra saçlarımı yıkadım.
Duştan çıktığımda biraz daha hafiflemiş hissediyordum. Havluyla saçlarımı kuruladım.
Sonra dolaba gidip pijamalarımı aldım. Mavi renkli ipek bir pijamaydı.
Kumaşı o kadar yumuşaktı ki üzerime giydiğim anda rahatladım. Yatağın üzerine oturdum. Komodinin üzerindeki kitabı aldım.
Lambayı biraz daha yaklaştırdım.
Sayfaları çevirmeye başladım. Oda sessizdi. Bazen dışarıdan rüzgârın sesi geliyordu. Bazen de sarayın uzak koridorlarında yankılanan adımlar.
Kitabı okumaya devam ettim.
Ama bir süre sonra harfler gözümde birbirine karışmaya başladı.
Esnedim.
Kitabın kapağını kapattım sonrada
lambayı söndürdüm.
Yatağa uzandım ve battaniyeyi üzerime çektim.
Ve kısa süre içinde uykuya daldım...

Ama uyku huzurlu değildi.
Bir süre sonra rüyalar başladı.
Karanlık, Uzun koridorlar…
Birinin beni sürekli izlediğini hissediyordum.
Ama kim olduğunu göremiyordum.
Bir ses vardı, fısıltı gibi.
Ama ne dediğini anlayamıyordum.
Kalbim hızlandı. Koşmak istedim.
Ama ayaklarım hareket etmiyordu.
Sonra bir gölge yaklaştı.
Ve tam o anda—
Sonunda gözlerim açıldı. Nefesim kesilmiş gibiydi.
Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Oda karanlıktı.
Bir süre yatağın içinde oturdum.
“Bu sadece bir kabustu… Sakin olmam lazım...”
Ama içimdeki huzursuzluk bir türlü geçmedi. Hava almak için ayağa kalktım. Kapıyı açtım.
Koridor sessizdi. Taş duvarlar gece lambalarının solgun ışığıyla aydınlanıyordu.
Yavaşça yürümeye başladım.
Ama birkaç adım sonra… Başım dönmeye başladı.
Dengede durmaya çalıştım. Ama nefesim daralıyordu.
Ciğerlerime yeterince hava girmiyormuş gibiydi. Duvara tutundum. Görüşüm yavaş yavaş bulanıklaşmaya başlamıştı. Bir yandan bacaklarımda titremeye başlamıştı. Sonra…
Her şey kararmaya başladı. Dizlerim çözüldü.
Ve yere doğru düşmeye başladım…
Ama yere çarpamadım.
Bir çift kol beni tam düşecekken yakaladı.
Bilincim neredeyse tamamen kapanmıştı. Dünya sanki kalın bir sisin arkasında kalmış gibiydi. Sesler uzaklaşıyor, bedenim ağırlaşıyordu.
Sonrasında ise hiçbir şey kalmadı...

YAZARIN ANLATIMIYLA:
Sarp koridorda sakin sakin yürüyordu. Gece akademi bambaşka bir yere dönüşürdü. Gündüzün gürültüsü kaybolur, taş duvarlar sessizleşir, sadece adımların yankısı kalırdı.
Sarp’ın elinde küçük bir şey vardı.
İnce, gümüş bir bileklik.
Gözleri birkaç saniye boyunca ona takılı kaldı.
Zemheri onu ders çıkışında düşürmüştü.
Ama fark ettiğinde çoktan gitmişti.
Normalde umursamazdı.
Ama nedense… Onu geri vermek istemişti.
Koridorun köşesini döndüğü sırada bir hareket fark etti.
Kızıl saçlar. Zemheri.
Ama bir şey… yanlıştı.
Adımları sendeledi.
Duvara tutunuyordu.
Sarp’ın kaşları çatıldı.
“Zemheri?”
Cevap gelmedi.
Bir adım daha attı.
Tam o anda Zemheri’nin dizleri çözüldü.
Ve yere doğru düşmeye başladı.
Sarp’ın kalbi bir anda hızlandı.
“Zemheri!”
Refleksle ileri atıldı.
Kolları Zemheri’yi tam yere düşecekken yakaladı.
Kızın bedeni tamamen gevşemişti.
Başı Sarp’ın koluna düştü.
Kızıl saçları omzuna yayıldı.
Sarp birkaç saniye donakaldı.
“Hey…”
Sesini alçalttı.
“Zemheri.”
Hiç tepki yoktu. Sarp’ın içini bir korku kapladı.
Elini Zemheri’nin yüzüne yaklaştırdı.
Solgundu.
Normalden çok daha solgun.
“Lanet olsun…”
Nabzını kontrol etti.
Atıyordu.
Ama düzensizdi. O an…
Sarp’ın zihninde istemeden bir görüntü belirdi. Yıllar önce…
Soğuk bir gece.
Taş bir zemin.
Ve yerde yatan biri.
Annesi.
Hareketsiz.
Solgun.
Sarp’ın nefesi bir an kesildi.
Başını sertçe salladı.
“Hayır…”
Fısıldadı.
“Hayır.”
Kollarındaki kıza tekrar baktı.
Zemheri’nin nefesi çok hafifti.
Sarp’ın içinden ani bir panik yükseldi.
Ama yüzüne yansımadı.
Sadece gözleri sertleşti.
“Bana bunu yapma,” diye mırıldandı neredeyse duyulmayacak bir sesle.
Sonra hiç düşünmeden Zemheri’yi kucağına aldı.
Zemheri çok hafifti.
Sarp bunu fark edince kaşları daha da çatıldı.
Koridorda hızlı adımlarla yürümeye başladı.
Taş zeminde adımlarının sesi yankılanıyordu.
Revir sarayın diğer tarafındaydı.
Ama Sarp neredeyse koşuyordu.
Kollarındaki kızın başı göğsüne yaslanmıştı.
Saçları hareket ettikçe Sarp’ın koluna değiyordu.
Ama Zemheri tamamen bilinçsizdi.
Sarp dişlerini sıktı.
Aklına yine aynı görüntü geliyordu.
Annesi. Yerde.
Hareketsiz.
Bir adım daha hızlandı.
“Bu sefer değil,” dedi kendi kendine.
“Nefes alıyorsun…”
Zemheri’nin yüzüne kısa bir bakış attı.
“İyi olacaksın.”
Revirin kapısına ulaştığında kapıyı sertçe açtı.
İçerideki görevli irkildi.
“Sarp?”
Sarp direkt konuştu.
“Bayıldı.”
Kadın hemen ayağa kalktı.
“Yatağa yatır.”
Sarp Zemheri’yi dikkatlice yatağa bıraktı.
Kadın hemen nabzını kontrol etti.
Sonra birkaç şişe aldı.
Bir şeyler hazırladı.
Sarp birkaç adım geri çekildi.
Ama gözlerini Zemheri’den ayırmadı.
Dakikalar geçti.
Kadın sonunda derin bir nefes aldı.
“Endişelenecek bir şey yok.”
Sarp kaşlarını çattı.
“Ne oldu?”
“Büyük ihtimalle aşırı yorgunluk ve ani tansiyon düşmesi.”
Sarp birkaç saniye sessiz kaldı.
“Ciddi mi?”
“Hayır.”
Kadın Zemheri’nin üzerine bir örtü çekti.
“Dinlenmesi gerekiyor sadece.”
Sarp’ın omuzları biraz gevşedi.
Kadın ona baktı.
“İstersen gidebilirsin. Sabah kendine gelir.”
Sarp cevap vermedi.
Sadece başını hafifçe salladı.
Kadın odadan çıktı.
Revir tekrar sessizleşti.
Sarp yavaşça yatağın yanındaki sandalyeye oturdu.
Dirseklerini dizlerine koydu.
Başını biraz eğdi.
Zemheri uyuyordu.
Yüzü hâlâ solgundu ama nefesi daha düzenliydi.
Sarp bir süre onu izledi.
Sessizce.
Dakikalar geçti. Belki de saatler.
Sonra elindeki şeyi hatırladı.
Avucunu açtı.
Gümüş bileklik.
Başını kaldırdı.
Zemheri’nin bileğine baktı.
Boştu.
Hafifçe iç çekti.
“En başından beri bunu vermeye çalışıyordum...”
Mırıldandı.
Bilekliği komodinin üzerine bıraktı.
Sonra tekrar sandalyeye yaslandı.
Gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı. Gece uzundu, çok uzundu.
Ve Sarp sonunda yorgunluğa yenildi.
Başını sandalyenin arkasına yasladı.
Uykuya daldı.
Zemheri’nin yatağının hemen yanında....