3. bölüm · AETHERİON: UNUTULMUŞ LANET

3. BÖLÜM: TAŞ DUVARLARIN ARDINDAKİ DÜNYA

Beyzamisimm 🌟🌷

O kadını ilk gördüğüm an, içimde açıklayamadığım bir gerginlik oluştu. Ormanın içindeki uzun yürüyüşten sonra karşıma bir insan çıkması aslında beni rahatlatmalıydı ama onun bakışlarında tuhaf bir ciddiyet vardı.
Kadın birkaç adım bana doğru yaklaştı. Üzerindeki koyu renkli elbise yere kadar uzanıyordu. Kumaşı ağır ve pahalı görünüyordu. Omuzlarından aşağıya dökülen koyu saçları rüzgârla hafifçe hareket ediyordu. Ama asıl dikkatimi çeken şey duruşuydu. Kendinden o kadar emindi ki sanki bulunduğu yerin sahibiymiş gibi görünüyordu.
Gözlerini benden ayırmadan tekrar konuştu.
"Sen kimsin?" Sesi sakindi ama içinde gizli bir otorite vardı.
Bir an ne söylemem gerektiğini bilemedim. Çünkü ona gerçeği anlatamazdım. "Ben gelecekten geliyorum ve bir büyü geçidinden geçtim" demek kulağa oldukça saçma gelirdi. "Ben..." diye başladım ama cümleyi tamamlayamadım.
Kadın gözlerini hafifçe kıstı.
"Bu topraklarda seni daha önce görmedim, nerden geliyorsun?"
Arkamda devasa saray yükseliyordu. Taş duvarları güneş ışığında gri bir parıltı yayıyordu. Kuleleri o kadar yüksekti ki başımı kaldırmadan tepesini görmek mümkün değildi.
Kadın saraya doğru kısa bir bakış attı, sonra tekrar bana döndü. "Adın nedir peki?"
Bu soru beni birazcık rahatlattı.
"Zemheri, Zemheri Aksoy"
Kadın bu ismi duyunca kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"İlginç bir ismin varmış."
Sonra birkaç saniye boyunca beni dikkatle inceledi. Sanki bir şey anlamaya çalışıyordu.
"Pekala, Bende Nevra."
O an bu ismin kim olduğunu bilmiyordum ama etrafındaki birkaç asker bir anda doğrulup saygıyla eğilince gerçeği anladım.
Kraliçe... Nasıl yani? Bu kadın Kraliçe mi?!
Evet, şuanda bir kraliçenin tam karşısında duruyordum. Kalbim hızla atmaya başladı. Korkmalı mıydım? Hayır ya ne korkması? Kendine gel Zemheri.
Nevra bir adım daha yaklaştı.
"Söylesene Zemheri, bu ormanda tek başına ne yapıyordun?"
Yalan söylemek zorundaydım, ama aklıma mantıklı bir şey gelmiyordu.
"Ben... sadece yolumu kaybettim."
Nevra'nın bakışları biraz daha sertleşti.
"Bu ormana giden bir yol yokki..."
Köşeye sıkışmıştım, Bu cevabı beklemiyordum.
Sessizlik birkaç saniye sürdü.
Sonunda Nevra derin bir nefes aldı ve elini hafifçe kaldırdı. Arkasındaki askerlerden biri hemen öne çıktı.
"Bu kız bundan sonra bizim sarayımızda konaklayacak."
Bunu o kadar doğal söyledi ki sanki başka bir seçenek yokmuş gibiydi.
Bir asker bana doğru yaklaştı ama yüzünde sert bir ifade yoktu. Daha çok dikkatli görünüyordu.
"Bizimle gelmelisin, küçük hanım."
O an başka bir seçeneğim olmadığını anladım.
Sarayın kapılarına doğru yürümeye başladık.
Kapılar yaklaştıkça büyüklükleri daha da korkutucu görünüyordu. Kalın demirlerle güçlendirilmiş devasa tahta kapılar yavaşça açıldı.
İçeri girdiğimizde gördüğüm manzara beni tamamen durdurdu.
Avlu kocamandı. Taş zeminin üzerinde askerler eğitim yapıyordu. Bazıları kılıç kullanıyordu, bazıları ise ok atıyordu. Metalin metale çarpma sesi avlunun içinde yankılanıyordu.
Her şey... sanki bir film sahnesi gibiydi....
Ama bunların hepsi gerçekti.
Yavaşça yürümeye devam ettik. İnsanlar bana merakla bakıyordu. Üzerimdeki kıyafetlerin buraya ait olmadığı çok belliydi.
Sarayın iç kapılarından geçtik.
İçerisi daha da etkileyiciydi. Duvarlar büyük taş bloklardan yapılmıştı ve üzerlerinde eski savaş sahneleri işlenmişti. Tavandan sarkan büyük demir avizeler loş bir ışık yayıyordu.
Ama tam o anda başka bir şey dikkatimi çekti.
Koridorun sonunda biri duruyordu, yanındaki duvara yaşlanmıştı, kollarını birbirine bağlamıştı. Düşünceli görünüyordu. Üstündeki kalın siyah uzun çeket bacaklarını kapatıyordu. Saçları düz ile dalgalı arası bir şeydi. Boyu büyük ihtimalle bir seksen arasıydı. Sakalları çok yoktu ama yeniden çıkmaya başlamış gibi görünüyorlardı.
Siyah bir pelerin omuzlarından aşağıya dökülüyordu. Üzerindeki zırh ışığı hafifçe yansıtıyordu.
Ama yüzü...
Soğuk görünüyordu. Fazlasıyla soğuk.
Keskin çene hattı, koyu gözleri ve ciddi ifadesi onu diğer askerlerden tamamen farklı yapıyordu.
Nevra yürümeyi bıraktı.
Adam birkaç adım bize doğru geldi.
Bakışları önce kraliçeye, sonra bana kaydı. O an nedense içimden garip bir his geçti gitti. Sanki bu adamı daha önce görmüş gibiydim. Ama bu imkânsızdı... Adam kraliçeye saygıyla başını eğdi.
"Majesteleri..."
Nevra kısa bir baş hareketi yaptı.
"Sarp."
İşte o an adını öğrendim.
Sarp....
Nevra bana doğru baktı.
"Bu kız ormanda bulundu..." Sarp'ın bakışları bana döndü.
O bakış... sanki içimi delip geçiyormuş gibiydi, ruhuma bakıyordu. Ne var? Sanki hayatında hiç mi insan yabancı insan görmemiş miydi?
"Ormanda mı? Nasıl yani?"
Sesi derindi ve sakindi ama içinde bir şüphe vardı.
Nevra başını salladı.
"Evet."
Sarp birkaç saniye boyunca beni inceledi.
Sonra çok sakin bir şekilde konuştu.
"Ama ormana giden yol yokki"
Aynı cümleyi ikinci kez duyuyordum.
Sanki bu dünyadaki herkes bunu biliyormuş gibiydi.
Sarp birkaç adım daha yaklaştı.
Artık aramızda sadece birkaç metre vardı.
Gözleri doğrudan gözlerime bakıyordu.
"Buraya nasıl geldin?"
Bu soru beni tamamen hazırlıksız yakaladı.
Ne söyleyeceğimi bilmiyordum.
Ama içimde bir his vardı.
Bu adam... kolay kolay ikna olmayacaktı....
Sessizlik birkaç saniye sürdü.
Sonunda pes ederek omuz silktim.
"Hatırlamıyorum."Bu açıkça bir yalandı...
Ve bu eleman bunu anlamıştı. Çünkü dudaklarının köşesi çok hafif yukarı kalktı.
"İlginç." Sesi hala sakindi ama bakışları değişmişti. Sanki beni çözmeye çalışıyordu.
Nevra araya girdi.
"Şimdilik sarayda kalacak."
Sarp gözlerini benden ayırmadan cevap verdi. "Bu riskli olabilir..."
Nevra kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Bunu ben karar veririm."
Sarp birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra başını eğdi.
"Elbette, majesteleri."
Ama ela gözlerini tekrar bana çevirdiğinde bakışları çok daha dikkatliydi.
O an fark ettim.
Bu adam bana güvenmiyordu, hemde hiç güvenmiyordu.
Ve nedense içimde bir his vardı. Bu... sadece başlangıçtı.
Çünkü bu sarayda herkes bir şey saklıyordu.
Ama en büyük sır...
Belki de benim gelişimdir... Yaklaşık yarım saat sonra:
Sarayın koridorlarında ilerlerken her adımım bana tuhaf bir hem güven hem de huzursuzluk veriyordu. İnsanlar bana meraklı bakışlar atıyor, bazılarıysa sadece başlarını eğip geçiyordu. Bu dünyada tanıdık tek şey kendi ellerim, kendi nefesim, ve içimdeki bilinmezlik hissiydi. Orman yolculuğumdan sonra, sarayın ihtişamı ve taş duvarların soğukluğu karşısında neredeyse sersemlemiştim. Ama bir yandan da merakım artıyordu; bu taş duvarlar arasında neler gizliydi, kimler yaşıyordu, ve en önemlisi, bu dünyada benim rolüm ne olacaktı?
Kraliçe Nevra beni sarayın daha sakin bir köşesine götürdü. Burası, ana avlunun gürültüsünden uzak, büyük taş sütunlarla çevrili bir salonun içiydi. Etraf sessiz ve güvenliydi. Burada bana ayrılmış bir oda olduğunu söylediğinde kalbim hafifçe hızlandı. Yani bir yerim olacaktı. Ne kadar kısa süreli olursa olsun... bu, bana biraz güven hissi veriyordu.
Odaya girdiğimde gözlerim büyüdü. Ortaçağın bir odası olduğunu hissettiren taş duvarlar, yüksek tavan, büyük bir şömine ve geniş bir yatak vardı. Yatak o kadar rahat görünüyordu ki hemen içine dalmak istedim ama merakım engel oldu. Pencereden gelen gün ışığı taş zemin üzerinde parlıyor, odanın köşelerinde eski ama temiz eşyalar, günlük elbiseler ve pijamalar asılıydı. Dolabın içi özenle düzenlenmişti; bir tarafında rahat pijamalar, diğer tarafında ortaçağa uygun günlük elbiseler. Küçük bir mutfak köşesi ve banyosu da vardı. Şöminenin önünde oturup nefesimi topladım. Bu odanın sıcaklığı, bana bir an için evimdeymişim gibi hissettirdi.
Ama burada kalmak yetmeyecekti. İçimdeki merak ve mücadele ruhu beni harekete geçirdi. Etrafı incelemeye başladım, masaları, kitaplıkları, silah raflarını tek tek gözden geçirdim. Gözüm bir anda Sarpi'nin eğitim alanına takıldı. Tahtadan yapılmış mankenler, kılıçlar ve hedef tahtaları... demek ki bu adam sadece koruyucu değil, aynı zamanda savaş eğitimi veriyordu.
O an aklıma bir fikir geldi. Sarp ile tanışalı yaklaşık yarım saat olmuştu fakat bu dünyada hayatta kalmam için onun bilgisine ihtiyacım vardı. Kendime cesaret verdim. "Belki onu ikna edebilirim" dedim kendi kendime.
Sarp'ı bulduğumda, onu eğitim alanının tam ortasında dururken gördüm; bir kılıç mankenine saldırıyor, her darbesi sert ve dikkatliydi. Adımlarını sessizce izledim. Her hareketi güçlü, kararlı ve disiplinliydi. Ama gözleri hâlâ bana soğuk bakıyordu. İlk karşılaşmada bana güvenmemişti; her haliyle bunu belli ediyordu.
"Benim.. benim bunu öğrenmem gerek!" dedim kendime, sonra yüksek sesle konuştum: "Sarp! Bir şey sorabilir miyim?"
O an başını kaldırdı ve gözleri beni süzdü. Başını yavaşça omuzuna doğru eğdi. Bu bakışta hâlâ soğukluk vardı ama dikkatle dinliyordu.
"Sen... eğitim veriyor musun?" diye sordum.
Sarp kısa bir baş hareketiyle evet anlamında cevap verdi.
"Beni de eğitebilir misin?" diye ekledim. "Hayatta kalmam için... bazı şeyler öğrenmem gerek."
Sarp durdu. Bir an sessizlik oldu. Ardından yüzünde hafif bir tebessüm belirdi; ama bu, alaycı ya da sıcak bir gülümseme değildi. Daha çok... test eden bir ifade gibiydi.
"Sen... bu dünyaya yeni geldin," dedi. "Ve sana henüz güvenmeye pek niyetim yok."
"Biliyorum," dedim. "Ama beni eğitmen için güvenmen gerekmiyor. Ben öğrenmek istiyorum, sadece bu kadar."
Sarp kaşlarını çattı ve kılıcını mankene bıraktı. Bana yaklaşmadı, sadece sessizce bakıyordu. "Pekala... ama bunu öğrenmek için önce güven kazanman gerekecek..."
"Tamamdır," dedim kararlılıkla. "O zaman senin güvenini kazanmam için ne yapmam gerekiyor?"
Sarp bir adım geri çekildi. "Hiçbirşey. Sadece bekle, izle ve hazır ol. Zamanı geldiğinde sana kılavuzluk edeceğim, Ama bugün değil."
O an anladım; bu adam sadece bir savaş eğitmeni değildi, aynı zamanda sabırlı bir testçiydi. Onunla çalışabilmem için önce sabırlı olmayı öğrenmem gerekiyordu.
O gece odama döndüğümde, odanın sıcaklığı ve şöminenin huzuru bana güven verdi. Dolapta asılı elbiselerden birini seçtim, pijamalarımı giydim ve yatakta uzandım. Ama uyumak bir türlü gelmedi. Kafamda sorular, endişeler, merak ve bir tutam heyecan vardı. Saray... bu dünya... ve O eleman. Hepsi bir arada, içimi hem korkutuyor hem de büyülüyordu.
O gece uzun süre yatakta oturdum, pencereden avluyu izledim.İnsanlar eğitim alanında çalışıyor, askerler kılıçlarını sallıyor, bazıları ok atıyor, bazıları düello provası yapıyordu. Herkesin bir amacı vardı, bir görevi. Ben de... zamanla bir yer edinecektim. Ama önce sabırlı olmam gerekiyordu. Ve içimde bir his vardı; Sarp'ı ikna etmeden bu yolculuğun daha başlangıcını bile tamamlayamazdım...