2. bölüm · Adaletin Kaybolduğu Yer

Gizemli Adam

livane .

Sabah gözlerimi araladığımda odama dolan ışığın artık oldukça parlak olduğunu fark ettim. Hemen başımı sağa çevirip komodinin üzerindeki saatime baktım. Gözlerime inanamadım, saat on biri gösteriyordu. “Nasıl bu kadar uyudum?” diye düşündüm, hafif bir şaşkınlıkla. Alarmı kurmuş muydum, yoksa çaldı da ben mi duymadım, hatırlayamadım.

Yatağımdan kalkıp, yavaş adımlarla banyoya doğru yöneldim. Aynaya baktığımda uykulu yüzümle göz göze geldim. Soğuk suyla elimi ve yüzümü yıkadım, bu serinlik beni biraz olsun kendime getirdi. Ardından salona geçtim. Etraf sessizdi. Bugün günlerden Perşembe’ydi. Babam muhtemelen adliyedeydi; bir dava günü olmalıydı. Ablam her zamanki gibi hastanede nöbetçi olabilirdi. Annem ile küçük kardeşim Kerem’in ise okulda olduklarını tahmin ediyordum.

Mutfakta kendime sade bir kahvaltı hazırlamaya başladım. Birkaç dilim ekmek kızarttım, peyniri çıkardım, çay suyunu koydum. Masaya oturup yemeğe başlayacaktım ki, aniden telefonum çaldı. Ekrana baktım; arayan babamdı. Hafif bir merakla hemen telefonu açtım:

“Alo, efendim baba?”

Telefonun diğer ucundaki ses, her zaman olduğu gibi kararlı ve ciddi bir tondaydı. “Kızım, adliyeye gelmen lazım.” dedi babam, doğrudan konuya girerek.

Ne olduğunu anlayamamıştım. “Neden? Bir şey mi oldu?” diye sordum, içimde hafif bir tedirginlik yükselmeye başlamıştı bile.

“Telefonda konuşulacak bir şey değil. Sen gel, ben anlatacağım.”

Bu cevaptan sonra kalbimde anlam veremediğim bir sıkışma hissettim. “Tamam baba, hazırlanıp çıkarım. Hoşça kal.” dedim ve telefonu kapattım.

Kafamda onlarca soru dolanırken, bir yandan da hareket etmeye başladım. Masada duran salatalıktan bir dilim alıp ağzıma attım, çiğnemeye bile zaman ayırmadan odama geçtim. Karar vermem uzun sürmedi; altıma siyah, bol paça bir pantolon giydim. Üzerime sade, siyah bir bluz seçtim. Son olarak, pantolonumla takım olan ceketimi de alıp üzerime geçirdim. Kıyafetlerim gibi ruh halim de karanlıktı; siyah benim için bir tercih değil, bir durumdu artık.

Aynanın karşısına geçip saçlarıma baktım. Saç toplama konusunda hiçbir zaman iyi olmamıştım. Onlarla uğraşmak istemedim; sadece güzelce taradım ve olduğu gibi bıraktım. Ne makyaj yaptım, ne de takı taktım. Zaten süslenmek için bir sebebim yoktu. Yas süs kaldırmazdı. İçimde ağır bir boşluk vardı. Her şey renksiz ve anlamını yitirmiş gibiydi.

Evimizin önünde park halinde duran siyah Audi marka arabaya bindim. Anahtarı çevirdiğimde motorun sesiyle birlikte içimdeki sessizlik bir nebze dağıldı. Yaşadığımız yer, Rize’nin Çayeli ilçesine bağlı, dağların arasında saklanmış bir köydü. İlçe merkezine gitmek, hele de adliyeye ulaşmak yaklaşık kırk beş dakika sürerdi. Bu yolu artık ezberlemiştim.

Araba yavaşça köyün dar yollarından geçerken, bir an gözüm sol tarafta kalan Alya’nın evine takıldı. Bahçedeki eski fındık ağaçları hâlâ yerli yerindeydi. Mehmet amca ile İnci teyze aklıma geldi. Nasıllardı acaba? Bir uğrasam mı diye içimden geçirdim. Ama zamanım yoktu, babam beni özellikle adliyeye çağırmıştıysa, bu sıradan bir şey olamazdı. Ne kadar istemesem de bu düşünce içimi daha çok sıkmaya başlamıştı.

Kafamda bin bir türlü düşünce dönüp dururken, uzun ve yorucu yolculuğun ardından nihayet adliyeye vardım. Arabanın motorunu kapattım, bir an durup derin bir nefes aldım. Ardından kapıyı açıp dışarı çıktım, arabayı kilitleyip binaya doğru yöneldim.

Adliyenin kapısından içeri adım attığım anda birçok kişinin bana dönüp baktığını fark ettim. Bu şaşırtıcı değildi aslında. Burası küçük bir ilçeydi; herkes birbirini tanır, olup biten her şey ağızdan ağıza yayılırdı. Üstelik babam savcıydı. Bu da beni ister istemez tanınan biri hâline getirmişti. Gözlerin üzerimde olması, gerginliğime bir de huzursuzluk ekledi. Omuzlarımı dikleştirip merdivenlere yöneldim.

Adliyenin ikinci katına çıktığımda, koridorda yürürken babamın odasına yaklaştım. Sağ tarafımda duran kapının üzerindeki isimliğe gözüm takıldı:
“Adem ÇAMLIBEL”
Bu isim bana her zaman güven vermişti. Babam güçlü, disiplinli ama bir o kadar da vicdanlı bir adamdı. Kapıyı nazikçe çaldım.

İçeriden tanıdık ve otoriter bir ses yükseldi: “Gir!”

Kapıyı aralayarak içeri girdiğimde, babam masasının başında oturuyordu. Elinin işaret parmağıyla çenesini sıvazlıyor, gözlerini karşısındaki bilgisayar ekranına dikmişti. Gergin bir havası vardı. Onu böyle derin düşüncelere dalmış görmek nadirdi.

Merakla baktığı yöne gözlerimi çevirdim. Bilgisayar ekranında bir video görüntüsü vardı. Babam, dikkatini ekrandan ayırmadan bana dönerek, “Sana izletmem gereken bir şey var. Gel, yanıma.” dedi. Söylediği ton, alışık olduğumdan daha yumuşak ama içinde bir ağırlık taşıyordu. Birkaç adımda onun yanına vardım, içimde hafif bir titreme vardı.

Ekrandaki görüntü bir kamera kaydına aitti. Mekân tanıdık geliyordu ama emin olamamıştım. “Nerenin kamera görüntüsü bu?” diye sordum, kalbim daha hızlı atmaya başlamıştı.

Babam bir an sustu, ardından gözlerini ekrandan bana çevirerek: “Alya’nın en son göründüğü yer… Bir kafe.” dedi.
Bu cümle boğazımda bir yumruya dönüşmüştü. Yutkunmaya çalıştım ama zorlandım. Gözlerimi kapattım, içimden bir şeyler kırılır gibi oldu.

Ya Alya’nın nasıl katledildiğini görürsem? Bu soru beynimde dönüp duruyordu. Midemde bir düğüm oluşmuştu. Gözlerimin önünde o anların canlanmasından korkuyordum. Ya katil tanıdığım biriyse? Bu düşünce içimi daha da daralttı. Bildiğim, belki selam verdiğim, belki de geçmişte güvendiğim biri… Alya’ya zarar veren o kişi olabilir miydi? Gördüğüm şeylere nasıl dayanırdım?

Birden babamın kolumdan tuttuğunu hissettim. O an irkildim, düşüncelerimden sıyrıldım. Bana dikkatle ve endişeyle bakıyordu. “Kızım, önce bir otur istersen.” dedi, yumuşak ama kararlı bir ses tonuyla. Başımı hafifçe sallayarak onu onayladım ve odadaki ikili koltuğa oturdum. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Babam da bilgisayarı alıp yanıma oturdu. Dizüstü bilgisayarı önümüzdeki sehpanın üzerine yerleştirdi. Sonra yüzüme baktı, sanki gözlerimden bir işaret bekliyordu.

Gözlerimi sımsıkı kapatıp birkaç saniye öylece kaldım. Ardından derin bir nefes alarak açtım. Başımı hafifçe salladım. Bu benim onayım oldu. Babam, sessizce space tuşuna bastı.

Kamera görüntüsü başladı. Görüntüde Alya, sakin adımlarla bir kafeye giriyordu. Her zamanki gibi zarif, sade ve dikkat çekiciydi. Aradan sadece birkaç saniye geçmişti ki, kapıdan başka bir adam daha içeri girdi. Alya’yla arasında belli bir mesafe vardı ama bakışları, hareketleri... sanki onu takip ediyor gibiydi. Varlığı mekânda bir huzursuzluk yaratıyordu.

O an yüreğime bir ağırlık çöktü. Tırnaklarım avuç içime battı, farkında bile değildim. Gözümü ekranın her hareketine kilitlemiştim.

Bir süre sonra babam videoyu ilerletti ve yeni bir görüntü oynatmaya başladı. Bu kez kamera, kafenin dışını gösteriyordu. Alya hızla dışarı çıkıyordu. Yüzü endişeli ve telaş içindeydi. Kafasını birkaç kez arkasına çevirip bakıyor ama arkasında kimse görünmüyordu. O adam ortalıkta yoktu. Ne olmuştu içeride?

Babamın yüzüne döndüm. Kafam karışmıştı. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama aklımdaki tek düşünceye sığınarak bir cümle kurdum:
“Bu görüntülerle bir şey yapamayız. Adam Alya’nın peşini bırakmış. Demek ki ona zarar verme gibi bir amacı yokmuş…”

Bu cümleyi kurarken bile kendimi ikna etmeye çalışıyor gibiydim. Ama içimde bir yer, bu işin göründüğünden çok daha karmaşık olduğunu söylüyordu.

Babam bir süre sessiz kaldı. Ardından bakışlarını bilgisayar ekranından bana çevirmeden, alçak bir ses tonuyla konuştu: “Daha tüm görüntüleri izlemedik.”

Sonra yavaşça fareyi hareket ettirip başka bir klasöre girdi. Yeni açtığı dosya, bir ara sokağa ait kamera kayıtlarıydı. Kendi kendime “Böyle bir yerde kamera mı olurmuş?” diye düşünmeden edemedim. Gerçekten de tenha ve sıradan bir sokaktı. Ama bu tuhaflık şu an önem arz etmiyordu. Eğer Alya’nın katiline bir adım daha yaklaşacaksak, neyin nerede kaydedildiğinin önemi yoktu artık.

Video açıldığında, önce siyah renkli bir cip geçti ekrandan. Aracın camları karartılmıştı; içindekini görmek mümkün değildi. Ardından Alya belirdi görüntüde. Hızlı, neredeyse telaşlı adımlarla yürüyordu. Başını arada bir arkasına çeviriyor gibiydi. Kalbim sıkıştı o an.
Ve birkaç dakika sonra, siyahlar giymiş bir adam göründü kadrajda. Sessiz, dikkat çekmeyen adımlarla yürüyordu. Yüzü tam seçilemiyordu ama vücut dili, yürüyüşü, silueti… Hepsi kafedeki adamla birebir örtüşüyordu. Boyu, kilosu, hatta omuz yapısı bile aynıydı. Bu bir tesadüf olamazdı.

Farkında bile olmadan ağlamaya başlamışım. Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımı ıslatmış, göğsüme kadar ulaşmıştı. İçimden bir parça kopar gibi hissediyordum. Babama döndüm, dolu gözlerle. Sesim titriyordu ama yine de kendimi toparlamaya çalışarak sordum: “Adamın yüzü görünüyor mu? Kimliğini tespit edebilirsek, ifadesini alabiliriz.”

Babam derin bir nefes aldı, gözlerini bir an yere indirip tekrar bana döndü. “Yüzünü görüp kimliğini belirlemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Eğer yüz net şekilde görünüyorsa, yarına kadar kimliği belli olur.” Sesi, bana umut vermeye çalışsa da içinde endişe gizliydi. Zaten o da Alya’yı çok severdi; onun küçük bir kız çocuğuyken eve gelişini, birlikte geçirdikleri bayram sabahlarını hatırladığını biliyordum.

Başımı hafifçe sallayarak babama onay verdim. Ardından birden duygularımın ağırlığına dayanamayarak ona sarıldım. Göğsüne yaslandım, gözlerimi kapattım.
“Alya’ya ne olduğunu öğrenmeliyim… Onu katleden o insanı cezalandırmalıyım.” diye geçirdim içimden. Sessizce, içten, kararlı bir yemin gibiydi bu.

Bir can gitti, geriye suskunluk kaldı,

Adalet ister yürek, sevda yandı, ah kaldı...