6. bölüm · Adalet Kanı Siler Mi?

Bölüm 6: Kaçış

Elif Sezer

Midemden boğazıma doğru yükselen o yakıcı bulantıyı hissettiğim an, aceleyle merdivenleri tırmanıp odamdaki banyoya koştum. Klozetin önüne çöküp içim çıkacakmışçasına kusmaya başladım. İçimdeki tüm zehri dışarı atmak ister gibi öğürüyordum. Kendime geldiğimde musluğu açıp birkaç kez yüzüme soğuk su çarptım. Başımı yavaşça kaldırıp aynadaki ıslak, solgun yüzüme baktım. Kendimle hesaplaşma vakti çoktan gelmişti.

Önce gözümün önünde Menderes'i öldürdüler. Karanlık ve yağmurlu bir geceydi. Şiddetli esen fırtına, patlayan silah sesini bir tül gibi gölgelemişti. O gün içinde bulunduğum yıkık ruh hali ve annemle yaşadığım o ağır kavga yüzünden oradaki olayı tam olarak algılayamamıştım. Adamın ölümü hak ettiğini düşündüğüm için her şeyi kolayca kabullendim. Sonra diğer adamı benim öldürmemi istediler; yine de onlarla konuşmaya, aynı havayı solumaya devam ettim. Günün sonunda her şey olması gerektiği gibiydi, bunu unutmuştum. Onlar katildi, ben de bir tanıktım.

Ateş daha bugün bana, "Hazır olduğunda," demişti. Beni buna, kötü olmaya alıştırıyordu. Bunu nasıl anlamamıştım? Kendimden, yine defalarca olduğu gibi nefret ediyordum. En büyük hayal kırıklığım annemdi ve şimdi onlar da artık birer hayal kırıklığına dönüşmüştü...

Gerçekten de hayal dünyasında yaşamıştım. Onlarla kendimi bir tutup empati kurdum; acılarını içimde hissettim, en kötüsü de onların kanlı elleriyle yaptıkları yemekleri yedim. Gerçek tüm çıplaklığıyla gözüme çarpmasaydı ben de onlara benzeyecektim. Bu dehşet verici düşünce gözlerimin korkuyla açılmasına neden oldu. Başımı ellerimin arasına koyup yere çömeldim, sırtımı lavaboya dayadım. Yer soğuktu, sırtımı dayadığım lavabo da soğuktu; titriyordum. İçimdeyse amansız bir yangın vardı. Her yerim acıdan uyuşmuştu. Acı içinde bağırıp ağlamaya başladım.

Ben onlar gibi mi olmuştum? Birilerini yaşamlarından mahrum bırakan, kim bilir kimin evinde feryat çığlıklarının yükselmesine neden olan insanlara mı dönüşmüştüm? "Hayır, hayır!" diye sayıklayıp acı içinde ağlıyordum. Birden ellerimde kan görmeye başladım. İki elim birden kan içinde kalmıştı. Ayağa kalkıp deli gibi yıkamaya başladım. Ellerimi ne kadar yıkadıysam da kan geçmiyordu. Tırnaklarımla kazıdım ama iki elimden hâlâ kan gitmiyordu. Aynaya bakınca yüzümde, saçımda da kan olduğunu gördüm.

Hızla banyodan çıktım. Odadaki aynaya baktım; bu sefer üzerimdeki gri takımım kan içinde kalmıştı. Yatağın başucunda duran küçük abajuru elime alıp acı içinde bağırarak aynaya fırlattım. Aynı zamanda, "Katil değilim!" diye çığlık atıyordum. Cam parçaları her yere saçıldı. O kırıklara bakıp içimdeki parçalanmış hayalleri, umutları gördüm. Dizlerimin bağı çözüldü ve yere oturdum. Kapı hızla açıldı. Ateş içeri girip yanıma çömeldi. Üstünü değiştirmişti. Yaptıkları da değişebiliyor muydu? Kıyafetin yıkanıp temizlenmesi gibi içindeki canavar yok olup insan oluyor muydu? Ben ona inanmıştım; insan kıyafeti giymiş zalim bir canavara...

Daha fazla yaklaşmakta tereddüt ediyor gibi görünüyordu. Gözlerinde karmaşık ifadeler vardı, hiçbirini anlayamıyordum. Tek bildiğim; ya beni deli edeceklerdi ya da katil yapacaklardı. Çene kasları seğiriyordu. Bir şey söyleyecek gibi ağzı aralandı, sonra vazgeçti. Karşımda acımasız bir canavar vardı ama bu yüz sadece bir maskeydi. Anne ismi altında kötü olan annemin yüzü gibi… O da ilk bakılınca gerçek bir anne gibi görünüyordu.

Ölmeyi defalarca denedim, başarısız oluyordum. Aslında başarısız olmayı deniyordum ama bu defa olmazdı. Aynı hayatı tekrar yaşayamazdım. Yerdeki cam kırıklarından birini almak için uzandım. Ateş beni tutup izin vermedi; arkadan bana sımsıkı sarılmış, beni tutuyordu. Ben acı içinde bağırıyordum:
— Bırak beni! Bırak!..

Nefesi hızla gidip geliyordu, sıcak nefesini ensemde hissediyordum.
— Can, çabuk ol! diye bağırdı.

Açık olan kapıdan Can elinde birkaç ilaçla geldi. "Hayır" diye direnmeye başladım ama Ateş o kadar sıkı sarılmıştı ki kıpırdayamıyordum. Sağ kolumda bir sızı hissettim. Vücudum gevşemeye başladı. Ateş beni tutar gibi değil de sarılıyor gibi tutmaya başladı, başım onun göğsüne düşmüştü. Görüntüler gidip gelmeye başladı. Zihnimde sesler yankılanıyordu. Can’ın sesini duydum, uzaktan geliyor gibiydi:

— Daha hazır değildi, durumu iyi değil, eskisinden de kötü olacak.

— Görmemeliydi… Bizi görmemeliydi, dedi Ateş. Sesi kırık geliyordu.

Gözlerim kapanmadan önce oda, biz, her yer dönüyordu. Her şey yavaş yavaş yerini karanlığa bıraktı.

~~~

Her yerim acı içinde sızlıyordu. Yatakta doğrulup başımı tuttum, zonkluyordu. Elimde sargı olduğunu fark ettim; sol elim sarılıydı. Makyaj aynasının camı yoktu, ayna nereye gitmişti? Yüzümü yıkamak için banyoya girdim, oradaki ayna da yoktu. Aynalara ne olmuştu? Yüzüme soğuk su çarptım. En son dün gece onlar dışarı çıktılar, ben de uyumak için yukarı gelmiştim. Sonra… Sonrası yoktu, ne olmuştu?

Üzerime yeşil peluş bir kazak, altına da siyah bol bir eşofman giydim. Nedense içim titriyordu, bunlar beni sıcacık tutardı. Saçımı tarayıp açık bıraktım, pandufumu da giyip aşağı indim.

Hepsi masa etrafında toplanmış, önemli bir şey konuşuyor gibi görünüyorlardı. Beni fark etmediler bile. Onlara yaklaşıp masayla aramda beş adım bırakıp durdum. Doruk beni fark edip ağzı açık kalarak bana baktı. Diğerleri önce Doruk’a, sonra onun baktığı yöne, yani bana baktılar. Hepsi şaşırmış görünüyordu. Beraber ayağa kalktılar. Ateş bana doğru bir adım gelip durdu, kararsız gibi görünüyordu. Yüzündeki ifade şaşırmış, korkmuş, endişeliydi. Evet, bu duyguları iyi tanırdım; o ve diğerlerinin hepsi öyle görünüyordu. Onlar konuşacak gibi değillerdi.

— Beni her gördüğünüzde hep beraber böyle şaşıracak mısınız?

Kimse cevap vermedi. Ciddi bir şekilde birbirlerine bakıp anlamayan bir bakışla yine bana baktılar.

— Ha… Anladım, odamdaki aynalar yok olmuş.Pencere camına bakıp üstümü başımı düzeltmiştim .Olmamış mı?
Biraz duraksayıp ekledim:

— Korkuttum mu sizi? Ne komik, bugün korkan taraf ben değilim, sizsiniz. Yüzünüzde korku var, o derece kötü mü?

Ateş, Can’a kötü kötü baktı:

— Ne verdin ona?
— Sakinleştiriciydi sadece.
— Niye böyle o zaman?
— Bilmiyorum. Gece onu kontrol ettiğimde her şey normaldi.

Ateş bana döndü, hâlâ yanıma yaklaşmakta tereddüt ediyordu.

— Siz gittikten sonra uyudum, niye sakinleştirici verdiniz ki? Bir de aynalar yok, elim de sarılı. Bir şey mi oldu?

Ateş sol eliyle gözlerini kapatıp biraz bekledi. Sonra elini "ne oluyor" der gibi gözünden çekti, bir şeyler düşünüyordu.

— Gece kâbus görüp odandaki aynaları kırdın, elini de o zaman yaraladın. Can da sana sakinleştirici verdi. Seni böyle iyi görünce şaşırdık, dedi Emir. Sesi titrek çıkıyordu. Ateş, Emir’e baktı. Ona bir şey diyecekti ama sonra vazgeçti. Hızla yanımdan geçip yukarı çıktı. Doruk yanıma gelip:

— Masaya otur, sana yiyecek bir şeyler hazırlayayım. Dün de aç uyudun, dedi.

— Hepinizden özür dilerim, benim yüzümden dün aç kaldınız.

Yemek masasına geçtim. Emir de yukarı çıktı, "Gidip dinleneceğim biraz" dedi. Yusuf ile Ali de birer odaya girdiler. Demek Emir, Ateş ve ben yukarıda; diğerlerinin odası aşağıdaydı, bunu yeni öğrenmiştim. Can önümdeki sandalyeyi çekip oturdu:

— Yemeğini ye, sonra odama gelebilir misin?

Başımı "evet" manasında salladım. O da bir odaya girip kapıyı kapattı. Doruk önüme kahvaltılık bir şeyler ve çay koydu. Gözü arkama takılmıştı. Arkama baktım; tezgâh üzerinde duran ahşap kutudaki bıçaklara bakıyordu.

— Bir sorun mu var? Herkes benden kaçıyor gibi.

Bıçaklara bakmayı kesip bana döndü:
— Yok, yorgunlar sadece, dedi.

Beni geçiştirmeye çalıştığı belliydi. Benden kaçar gibi hızla şömine karşısındaki koltuğa oturdu.

— Sen odana gitmeyecek misin? Sen de yorgun olmalısın, dedim.

— Yalnız kalmaman lazım, deyip dudağını bastırdı. — Demek istediğim, burayı bilmiyorsun, o yüzden yalnız kalmaman için burada olmalıyım.

— Son bir soru soracağım: Saat kaç?
— Öğlen 3. Neden? diye sordu.
— Hiç, öylesine. Ne kadar uyuduğumu merak ettim. Bayağı uyumuşum, ilaç etkiliymiş.

Ayağa kalkıp yukarı çıkacakken:
— Hiçbir şeye elini sürmedin, dedi.
— Yeni uyandığım için iştahım yok, sonra yerim, dedim zorlama bir gülüşle.

Merdivenlerden yukarı çıkıp odama gittim. Pencere kenarına gidip oturdum. Bu köşe beni özgür hissettiren tek yerdi. Dışarısı yine sisliydi; bugün bayağı boğuk bir gün olacaktı.

Sonra aniden Can’ın benimle konuşmak istediğini hatırladım ve odadan çıktım. Doruk hâlâ yerinde duruyordu, beni görünce yerinde doğruldu ama bir şey sormadı. Ben de Can’ın az önce gittiği odanın önüne gittim, kapıyı çaldım. “Gelebilirsin,” dediğinde içeri girdim.

Odası genişti; ortasında tek kişilik yatak, yanında çalışma masası ve kitaplık vardı. Diğer tarafında da bana verdikleri odadaki gibi tavandan aşağı kadar perdesiz geniş bir pencere duruyordu. Odasına gittiğimde önünde kitaplar vardı, çalışma masasında oturmuş bir şeyler inceliyor gibiydi. Ayağa kalkıp sandalyesine oturttu beni. Kitaplara göz ucuyla baktım, tıp kitaplarıydı. Üzerinde insan anatomisi ve kardiyoloji/kalp rahatsızlıkları olan kitap en üstteydi. Gözüm masadaki fotoğrafa takılı kaldı. Can, Doruk ve ortalarında duran bir kız vardı; o Ece’ydi. Can’ın üzerinde cüppe vardı, mezuniyet günüydü. Çektikleri son fotoğrafları olduğu kalbimi sızlattı. Ece de abileri gibi sarışın, mavi gözlüydü. İnsanın içini ısıtan bir gülümsemesi varmış. Kocaman gülümsüyor, bu onun abilerine vedasıymış gibi sanki onlara gülümsemesiyle güneşi armağan edip gitmiş gibi. Üçünün hayalleri bu fotoğrafta sonsuza dek mahkûm edilmişti.

Ben fotoğrafa dalgın dalgın bakarken Can elinde stetoskopla önümde durdu. Dün gece geçirdiğim o ağır krizin ve baygınlığın kalbime bir zarar vermesinden endişeleniyor olmalıydı ki kıyafetimin üzerinden stetoskopun soğuk ucunu doğrudan göğsüme yerleştirdi. Bir süre pürüzsüzce atan ritimlerimi ve kalbimi dinledi. Ardından elinde küçük bir fenerle iki gözüme ışık tutup reflekslerimi ölçtü. “Anormal bir şey yok,” dedi. Sonra masanın alt çekmecesinden portatif bir EKG ve nabız takip cihazı çıkardı. Kablolu probları bileklerime yerleştirip dijital ekrandaki ritim dalgalarını dikkatle inceledi. Alet küçük bip sesleri çıkarıp nabzımı ölçerken Can ekrandan gözünü ayırmıyordu. Ritimler normal seviyeye dönünce probları bileklerimden söküp cihazı çekmeceye geri koydu. Endişeyle ayakta durmuş bana bakıyordu. Kafasını kaşıyıp arkasına döndü. Odada ileri geri birkaç tur attı.

— Ne yaptığını açıklayacak mısın? Benimle ne konuşacaktın?

— Her şeyi doğru yaptığım halde sonuç yanlış çıktı. Kalbin ve hayati bulguların tamamen normal, neden hâlâ dün gece olan… Durdu.

— Dün gece ne?
— Yok bir şey, seni kontrol ettim sadece, iyi olman için.
— Beni niye bu kadar detaylı kontrol ettin?
— Dediğim gibi… Kalbin dün geceki gibi ağır bir travmayı ve stresi kolay kaldıramaz, sadece tedbir…

Bunu derken bana bakmıyordu. Bunu fırsat bilip fotoğrafın arkasında istediğim şeyi görmüştüm. Gözüm Can’ın üzerinde, elimse istediğim şeyin üzerindeydi; yavaşça aldım onu. Can aldığım şeyi fark etmedi bile. İsteğimi almıştım, ayağa kalktım.

— Kontrolün bittiğine göre ben de gideyim.

Bana bakıp evet manasında başını salladı. Hızlı adımlarla odasından çıktım. Doruk mutfağa geçmiş bir şeylerle uğraşıyordu, diğerleri hâlâ odalarındaydı.

Ona bir şey demeden yukarı çıktım. Odamın kapısını açtım, içeri adım atacakken bir kapı hızla açıldı; bu benim korkmama neden oldu. Ateş odasından çıkmıştı, ona öylece bakakaldım. Hızla yanıma gelip önümde durdu. Elim kapı kulpunda asılı kalmıştı. Aramızdaki mesafe yok denilecek kadar azdı. Bir şey demiyordu, gözlerime baktı bir süre. Bir şeyleri anlamaya çalışıyordu. Ondan uzaklaşıp odaya girecekken kolumdan tuttu. Eğilerek kulağıma:

— Gözlerin… Bugün sarı değil, kahverengi… Neden?

— Gün… Güneşte sa… Sadece güneşte sarı o… Oluyorlar, dedim kekeleyerek.

Korkudan buz gibi olmuştum. Nefesi saçımdaydı, içimde garip şeyler hissettim.
— Sadece güneşte sarı oluyor, diye altına basa basa tekrarladı.

Daha fazla dayanamadım, kolumu çekip hızla odaya girdim. Kapıyı sertçe çarptım, kalbimse daha sert çarpıyordu. Kalbimden tutup başımı kapıya dayadım. Korkudan… Sadece korktuğun için kalbin atıyor Alya. Unutma, korktun…Elimi kalbimden çekip cebimdeki şeyi kontrol ettim, yerindeydi. Pencerenin önüne gidip dışarıya baktım, hava kararmak üzereydi. Ve bir günüm daha katillerin arasında geçti. Dışımdaki kız özgür olmadan içimdeki özgür olabilecek miydi?

***
Yaklaşık bir saat sonra Doruk beni yemeğe çağırdı; ona aç olmadığımı, başım ağrıdığı için uyuyacağımı söyledim. Ondan sonra da kimse gelmedi. Yatakta oturup zamanımın dolmasını bekliyordum. “Yakında,” dedim, cebimdeki şeyi çıkarıp ona baktım. Beni acılarımdan kurtaracak mısın? Bugün bazı defterler kapanmalı. Diğer evden silinemiyordum, bundan silineceğim. Hava iyice kararmıştı, zamanı geldi…

İnsan dıştan çok içiyle yaşarmış hayatı. İçi iyiyse hayatı iyi, kötüyse hayatı kötü oluyormuş. İçim hiçbir zaman iyi olamadı, bu yüzden iyi olacak bir hayatım da yok. İçten başlarız çürümeye; önce zihnimizi, sonra organlarımızı ele geçirir kötülük.

Elimdeki soğuk şeyle içimdeki çürümüş yeri kökten söküp atacağım. Elimdeki şeyi sımsıkı tutup ayak ucuma basarak kapının önüne gittim, kulağımı kapıya dayadım. Odamdaki ışığı kapatmıştım; karanlıkta bir süre kapı önünde durup onları dinledim. Aşağıdan iki kere kapı sesi geldi. İki kişi odasına girmişti, geriye kaldı dört. Biraz sonra biri daha girdi odasına. Geriye üç kişi kalmıştı. Biraz sonra yine kapı sesi geldi, kaldı iki ve onlar da yukarıya doğru geliyordu. Nefesimi tuttum, hiçbir şey hissetmemeliler. Onlardan birisi kurt kadar zeki ve tehlikeli, kokumu almaması lazım. Önce sağ, sonra sol taraftan kapı sesi geldi. Sol taraf tehlikeli bölge, bir süre onu beklemeliydim.

***
Yarım saat olmuş olmalı, bayağı zaman geçti. Kapı önünde ayakta durmaktan ayaklarım uyuşmuştu. Yatağın üzerine koyduğum siyah ceketi alıp giydim hemen. Yatağın yanına koyduğum botu da ayağıma geçirdim, artık hazırdım. Kapıyı yavaşça açtım; o kadar yavaş ki ben bile zor duydum. Ardından yine yavaşça kapattım. Ortada kimse görünmüyordu, ışıklar kapalı, ev sessizdi. Kalp atışlarım beni ele vermese bu iş bitecek. Merdivenlerden yavaşça ayak uçlarıma basarak aşağı indim. Salona tekrar göz attım, kimse yoktu. Neyse ki şömine ışığı salonu biraz aydınlatıyordu, yoksa dış kapıyı bulmakta zorluk çekerdim; bunun için zamanım yoktu. Benim için geri sayım başladı. Ayak ucuma basarak hızlı adımlarla dış kapının önüne gittim. Elimdeki anahtarı yavaşça yuvaya yerleştirip kapıyı açtım. Son kez arkama baktım, hiçbir ses gelmiyordu. Adımımı dışarı atıp kapıyı tekrar yavaşça kilitledim…

Hava buz gibiydi. Yüzüm şimdiden uyuşmaya başladı bile. Her yer karanlık, ne tarafa gideceğime karar veremedim. Hızla önümdeki patikadan aşağı doğru koştum. Ne kadar soğuk ve karanlık da olsa; özgürlük, konforda olup esir olmaktan iyidir.
Nereye gittiğimi bilmiyordum ama hızla koşuyordum. Sonunda patikadan inip düz bir yola girdim; biraz soluk alıp tekrar koşmaya başladım. Yanımda ne bir telefon ne de fener vardı; soğuk ve karanlık gecede bilinmezliğe doğru koşuyordum. O gün dört saat boyunca yol gitmiştik, hiçbir ev hatta hiçbir insana ait bir iz bile yoktu. Sadece bir depo vardı, onun haricinde bir şey yoktu. Yani gerçekten de bilinmezliğe doğru koşuyordum.

Eğer düz yoldan gidersem arabayla geldiklerinde beni kolayca bulurlardı. Yoldan çıkıp ormana doğru koşmaya başladım. Bir süre koştuktan sonra bir ağacın dibinde oturup soluklanmaya ihtiyaç duydum. Sırtımı ağaca dayadım, yine yalnızdım. Karanlık bir ormanda kendi kendime sarılıyordum. İçimdeki kız da dışımdaki kız da karanlıkta kendi kendine sarılıyordu. Vakit kaybetmeden yola koyuldum. Artık koşmuyordum, evden bayağı uzaklaşmıştım. Kendi evimden kaçıp silinemiyordum, buradan kaçabildim; umarım silinmişimdir o katil yuvasından.

Dün geceden sonra onlarla oturmak, konuşmak, her şey yolundaymış gibi davranmak çok zordu. Aşağı indiğimde şaşırdılar; onları kabul ettiğimi, katil olduklarını bile bile onlara normal insanlarmış gibi davranacağımı düşünmüşlerdir. Ama onlara baktığımda hepsinin üzerinde kan görüyordum. Önüme koydukları yemek bile kan gibi görünüyordu. Ateş benden şüpheleniyordu, eminim şimdi peşime düşmüştür. Bana göz rengimin neden kahverengi olduğunu söyledi, karanlık bir planım olduğunu sezmişti. "Güneşte sarı oluyor" diye tekrarlamıştı. Güneşin "kaçmak" olduğunu, onlardan uzaklaşmak olduğunu anlamıştı; o yüzden altını bastırarak göz rengimi sorguladı. Ondan önce harekete geçip kaçmayı başardım.

***
Bir saatten fazladır yürüyor, arada koşuyordum; nereye gittiğimi bile bilmeden. Çok üşüyordum, yorgun ve açtım. Katillerin yemeğini yememek için sabahtan beri bahaneler uydurdum. Zihnim özgürlük için "Gittikçe git" diyordu, vücudum benimle aynı fikirde değildi; ayaklarımın bağı çözüldü, yere yuvarlandım. Hızla soluk alıp vermeye başladım. Yüzüstü yere düşmüştüm, sırtüstü dönüp öylece yerde uzandım bir süre.

Gökyüzüne baktım, uçsuz bucaksız, sonsuz görünüyordu. Acaba oraya varabilir miyim? Oraya varabilirsem tüm kötülüklerden kaçabilirdim. Elimi gökyüzüne doğru uzattım, beni çekip almasını istiyordum. Yüzüme bir ıslaklık düştü, bir tane daha ve artmaya başladı. Yağmur yağıyordu. Kocaman gülümsedim. On bir gün önce bu an için ölüp bitiyordum; yağmurun bedenimi anne şefkatiyle sarmasını dilemiştim, şimdi dileğim gerçekleşiyordu. Gerçi nefes almamam gerekiyordu, o da biraz sonra gerçekleşecekti; çünkü soğuktan tir tir titriyordum. Yerimden kalkacak takatim kalmamıştı.

Elim hâlâ gökyüzüne uzanıyordu, beni tutup kendine çekmesini bekliyordum. Buradan gökyüzünü izlemek bana verilmiş son dilek hakkım gibiydi. Yağmurun yağışını uzanarak izlemek büyüleyiciydi benim için; sanki soğuk su damlaları değil de yıldızlar düşüyordu üzerime.

Gözlerimi kapatıp kendimi huzura teslim ettim. Sonunda havada kalan elimi tutmuştu. Artık ruhum olması gereken yere gidecekti. Elimi bu kadar sıcak tutacağını bilseydim, daha önce başarısız olmak için çabalamazdım.

Mutluyum, özgürüm artık… Katil olmadan, kendim kalarak hayata veda ediyorum. Ne annem ne de onlar beni değiştirememişlerdi. İçimdeki küçük kıza onu kirletmeyeceğime dair söz vermiştim. Sözümü tuttum; o temiz kaldı, kana, kötülüğe bulaştırmadan uzaklaştırdım onu bu dünyadan. Onunla el ele tutuşup gökyüzüne gidiyoruz. Bana bakıp teşekkür ediyor, ben de ona kocaman bir gülümseme verdim. Ayak ucumdan başıma kadar keskin bir soğukluk kaplamıştı bedenimi. Beklediğim ninni sesi gelmedi, sadece yağmurun sesi geliyordu kulağıma.

🌾 Beğenip yorum yapmayı unutmayın lütfen 😊🌾