1. bölüm · Adalet Kanı Siler Mi?
Bölüm 1: Acıya Teslim Olmak
Bu ev hiçbir zaman bana ait bir yuva gibi hissettirmedi. Dört duvar adeta üstüme geliyor. Kapının altından sızan ışık, aşağıdan gelen o adamın sesi ve annemin duymak bile istemeyeceğim kahkahaları...
İki gündür odamdan çıkmadığım halde annem bir kere bile sağ mıyım, ölü müyüm diye bakmaya gelmedi. Bir anne nasıl bu kadar acımasız olabilir? Gönlü, gözünden bile daha kör. Bugün burada, bu boğuk odada her şey son bulacak.
Diğer sesler silikleşti. Tek duyduğum şey, odamdaki kırık saatin sesi ve öfkeyle hızla alıp verdiğim nefesimin sesi.
Yarım saattir bu yatakta oturuyorum, zamanımın dolmasını bekliyorum. Ve artık vakit geldi. Yatağımdan kalktım, sağ tarafımda duran aynaya baktım. Dizaltıma kadar uzun olan kalın askılı siyah bir elbise giymiştim. Gözlerimde karanlığı görüyorum, yüzüm solgun, dudaklarım kurumuş, saçlarım yüzüme düşmüş; elimi kaldırıp onları düzeltecek biraz bile takatim yok.
Hiç mi bir renk olmaz? Her şey kasvetli... Hayatımda gördüğüm tek renk ,sadece siyah. Dünyaya da kırgınım; bana siyahı layık gördüğü için. Gözlerimde acıyı, kırgınlığı, öfkeyi görüyorum. "Neden?" diye soruyorum kendime. Niye annem böyle, niye hep bu adamı savunuyor? Beni bu dünyaya getiren o, bana burayı dar eden de o. Bir insan niye evladından bu kadar nefret eder?
Buz gibi havaya, ince giyinmeme rağmen içimdeki ateş soğukluğu hissetmeme engel oluyordu. Bu koca dünyada bir bana yer yoktu; kendimi sıkışmış, bu dünyaya fazla hissediyorum. Her şeyi geride bırakacağım, her şey olması gerektiği gibi olacak. O ikisi mutlu hayatlarına devam edecek, ben de bu odada sonsuzluğa doğru gideceğim.
Zamanım daralıyor, 9’a beş dakika kaldı. Son kez odama göz gezdirdim. Yatağım dağınıktı; üzerinde hiçbir zaman rahat uyuyamadım. Sürekli acı dolu düşüncelerle orada uyuduğum için dağınık zihnimi temsil ediyordu. Sadece renkli olan elbiselerimi yere atmıştım, koyu renkli olanlar dolabımda asılıydı. Onlar tavanda asılı durmamı, yerdeki renkliler de içimdeki renklerin, umudun, heyecanın, sevginin parçalanmasını temsil ediyordu.
Ardımda duran, sandalyeye ve tavandaki kancaya asılı ipe baktım. Bu benim birkaç denememden bir tanesi ama bu son olacak; bu sefer başaracağım. Doğa da benimle uyumlu; dışarıda şiddetli bir yağmur yağıyor, yüksek sesli gök gürültüsü sanki kıyameti koparıyor. Eskiden —çok eskiden— en çok korktuğum şey gök gürültüsüydü. Ama artık kendi içimdeki sancılar, kalbimde ve beynimde hissettiğim fırtınalar dışarıdaki gürültüden daha şiddetli. Bu his, korkmamı engelliyor.
Biraz sonra içimdeki fırtınalar son bulacak. Dışarıdaki şiddetli yağmur, herkesin korktuğu ama benim bir zamanlar çekindiğim o gök gürültüsü, toprağın altındaki tenime değecek. Belki de o yağmur damlaları, bu dünyada hiç yaşayamadığım anne sevgisi gibi beni sarıp sarmalayacak. O gök gürültüsü, annemin bana hiç söyleyemediği ninnilerin yerine geçecek ve buradaki her şey son bulacak.
Artık zamanı geldi. Yavaşça ayağımı sandalyenin üzerine koydum. İçten içe korkuyordum; kaç kere denedim, başaramadım. Ama kendime itiraf etmeliyim ki başarmaktan da çok korkuyorum. Ya başarırsam? O da korkutuyor beni. 08.59... Bir dakikam kaldı. Diğer ayağımı da sandalyenin üstüne koydum. Son kez odama baktım; hiçbir rengin olmadığı odama, geçmişime, hayatıma dair hiçbir anımın olmadığı bu yere... Bu dünyada var olduğuma dair hiçbir kanıt yok, hiçbir fotoğraf yok. Her şeyden uzakta, herkesden uzakta bu koca ormanda, bu ıssız ormanda sadece annem ve o pis adamın kaldığı, benim de yaşamadığım ama yaşıyormuş gibi olduğum bu ev var. Ve ben bugün acılarımla, hayallerimle, en çok da umut edip de yaşadığım hayal kırıklıklarıyla bu eve gömüleceğim.
Sona doğru yaklaştım. Tek bir damla gözyaşı bile akmıyordu gözümden. Sandalyenin üzerinde, boynumda duran halatla aynaya son kez baktım. Aynadaki görüntüm hafifçe tebessüm etmeme sebep oldu. Boynumu saran halat, sanki saçımı bağlıyormuş gibi görünüyor. Annemin bir kere bile bağlamadığı saçımı özenle sarmış, beni kendine çekiyordu. Ne komik... Ölüm bile annemden daha şefkatli davranıyor bana.
Artık emindim; hak ettiğim şefkat, korktuğum şeydeymiş. Gözlerimi kapattım. Yavaşça derin bir nefes aldım, son kez bu havayı içime çekip solumak istedim. Sandalyeyi tek bir hamlede devirdim.
Artık özgürüm.
Derken sandalyeyi ayağımın altında tekrar hissettim. Hızla gözlerimi açtım. O burada... Yüzünde anlamlandıramadığım bir ifadeyle bana bakıyor. İçimde, daha önce yabancısı olduğum bir his doğdu. İki eliyle sandalyeyi tutan, bana ela gözleriyle aşağıdan bakan annemin elleri titriyordu. Bir yandan da huzursuz bir şekilde göğsü inip kalkıyordu. İşte o an içimde bir ışık yandı; beni kurtarmıştı, benim için endişelenmişti!
— Aşağı in çabuk! Çıkar o halatı boynundan!
Sesinde yabancısı olduğum bir tını vardı. Halatı boynumdan çıkarıp aşağı indim. Ölüm beni ağlatamamıştı ama onun benim için burada olması hıçkırıklara boğulmama sebep oldu; gözyaşlarımı tutamadım. İlk defa sevinçten ağlıyordum.
Annem iki kolunu bana sarılmak için açtı. Ben de ona doğru bir adım atmaya yeltendim. Ancak adımıma devam edemeden yüzündeki o yabancı ifade silindi ve hayır... O tanıdık, soğuk ifadesi geri geldi.
— Ne sanıyorsun, ölüp kurtulacağını mı? Öldükten sonra bile başıma bela olmaya çalışıyorsun. Defol bu evden!
Bağırarak yineledi son sözünü. Donakaldım... Bir anlık da olsa o umut ettiğim bakış ve ses tonu için kendimden nefret etmeye başladım. Hiçbir şey diyemeden koşarak odamdan çıktım.Merdivenlerde o adama rastladım. Tütün kokan nefesiyle yanıma yaklaşıp:
— Hiçbir yere gidemezsin, dedi.
Annem arkamdan gelip bağırarak onunla konuştu:
— Bırak defolsun gitsin! İntihar edip ölüsünü başımıza bela edecekti!
Adama çarpıp hızla aşağı indim. Ardımdan ne kadar seslenseler de aldırış etmedim. Ayakkabılıkta duran botumu giydim, ceketimi askıdan aldım. Ben daha ceketi giymeden o pislik kolumdan tutup:
— Gidemezsin! dedi.
Yorulmuştum ondan, annemden, hapsolduğum bu evden.
Annem araya girerek:
— Gitsin. Dönüp dolaşacağı yer zaten burası. Telefonu da bende, para da yok yanında. Bu koca ormanda, yağmurlu ve karanlık gecede nereye gidebilir ki? Soğuk hava çarpsın da aklı başına gelsin.Her kelimesi bıçak gibi saplanıyordu kalbime.
Annem gözlerime bakıp:
— Uzaklara gidebiliyorsan git hadi. Bana daha da yaklaşıp:
— Git, dedi.
Emindim, bana dönmemek üzere "git" diyordu. Bakışları her şeyi ele veriyordu; beni istemiyordu.
Acıyla kahkaha atarak:
— Bugün benim doğum günüm! diye bağırdım. Bana hediyen bu mu? Nefret dolu bakışlar mı? Arkandaki adam yüzünden mi bana nefretin? Neden ya, neden?
Bakışı değişti ama ses tonu aynı soğukluğa sahipti:
— Git, hava al.
Ceketimi yere atıp hızla dışarı çıktım. İçime hava girmiyordu. Önce hızlı adımlarla, sonra koşarak uzaklaştım onun evinden. Gitmemi istiyordu; peki, gideceğim. Bu soğuk hava bile beni yıkamaz, son nefesime kadar koşacağım. Bu yolun geri dönüşü yok benim için.
Yağmur yüzüme sertçe çarpıyordu. Karanlık ormanda yağmurun beni bir taş yağmuruna tutuyormuşçasına dövmesi bile içimdeki hayal kırıklığını unutturmuyordu. Koştukça çamura batıyordum. İki kere yere düştüm; dizlerim sızlıyordu ama kalbimdeki acının yanında bu hiçbir şeydi. Ne kadar koştuğumu bilemiyorum, tek bildiğim ayaklarımın beni biraz daha taşıyamayacağıydı.
Aniden bir silah sesi patladı, ardından o adamın sesi kükredi:
— Alya! Alya! Hiçbir yere gidemezsin!
Arkama döndüğümde bana çoktan yetişmişti. Elinde av tüfeği vardı. Havaya doğru ateş etmişti. Tüfeğin yönünü yavaşça bana doğrulttu, öfke içinde nefes nefese kalmıştı. Koca, korkunç gözlerini beleterek:
— Geri dön hemen, eve geri dön! dedi.
Bu saatten sonra ölsem bile oraya geri dönmeyecektim. Annem bile beni o evde istemezken bu pislik neden geri dönmemi istiyordu? Onun istediği şey her neyse bu olmayacaktı. Ya beni burada öldürecekti ya da ben bir yolunu bulup ondan kurtulacaktım.
— Senden korktuğumu mu sanıyorsun? diye bağırdım yüzüne karşı. Karın gelmeseydi, senin yapacağın şeyi ben çoktan yapmış olacaktım zaten!
Adam alaycı bir kahkaha attı:
— Sana son bir şans veriyorum, önüme düş ve geri dön. Yoksa...
— Yoksa ne?
Elini tetiğe koyup ateş etti. Olduğum yerde kalakaldım. Ne oluyordu? Neremden vurulmuştum? Önce bir hissizlik, ardından amansız bir acı mı gelecekti derken... O pislik, gözleri dehşetle açılarak dizlerinin üzerine çöktü.
Vurulan ben değildim.
