5. bölüm · Acımasız Ağa'nın Cesur Karısı ~Berdel

5. Bölüm/ Küçük misafir

Mlk Tkn

Betül, gözleri parıldayarak Amed’e bir adım attı. İçindeki heyecan bastırılamazdı. Sabah Helin’in sesi hâlâ kulaklarındaydı:

Amed seni hâlâ seviyor Betül. Geceleri seni sayıklıyor… Biz evlendik ama aklında hep sen varsın.”

Bu sözler ona umut olmuştu, yüreğine kelebekler salmıştı. Şimdi karşısında duran adam, o adam… göz göze geldiklerinde bir şeylerin olacağına inanmıştı.

Kollarını açıp ona doğru yürümeye başladı.

“Amed…”

Tam sarılacakken Amed’in eli araya girdi. Sertçe engel oldu.

Gözleri çelik gibi keskin, sesi tok ve soğuktu:

“Senin burada ne işin var, Betül?”

Betül’ün gülümsemesi yüzünden yavaşça silindi.

“Ben… şey… Helin söyledi. Amed seni unutamadı, dedi… Beni hâlâ sevdiğini sandım…”

Helin bu sırada odanın eşiğinde, kollarını bağlamış şekilde oturmuş, adeta film izliyordu. Başını yana eğdi, yüzünde alaycı bir tebessüm. İşaret parmağını uzatıp gösterdi.

"Ama söyledin ya bana. İnkar etme Amed."

Betül büyük bir heyecanla sordu.

“Onu değil, beni seviyorsun değil mi Amed?”

Amed bir anlık sinirle kafasına birkaç kez eliyle vurdu.

“Ne saçmalıyorsun sen, Betül! Ben evliyim artık! Seninle işim yok, senin de benimle olmamalı! Hemen şimdi çık buradan!”

Betül, gözyaşlarını tutamayıp kapıya yöneldi ama tam o sırada Helin ayağa fırladı.

Hızla kapıyı kapattı, sırtını yasladı ve tüm konağa bağırdı:

"Aaaaa! Kocam beni aldatıyor! Olamaz! Yapılır mı be benim gibi güzel bir kadına?"

Gülümsemesi yüzünden hiç silinmiyordu.

Amed’in yüzü anında gerildi. Bir adımda Helin’in yanına geldi ve elini hızla uzatıp dudaklarını sertçe bastırdı.

“Bağırmayı kes!” diye hırladı, gözleri öfkeyle büyümüştü.

Helin bir an tereddüt etti, sonra o deli cesaretiyle Amed’in bastırdığı eli ısırdı. Amed can havliyle elini geri çekti.

“Sen ne yapıyorsun be kadın?!” diye bağırdı Amed.

Helin geri çekildi, gözlerinde alaycı bir kıvılcım.

“Ben mi? Ben senin gerçek yüzünü herkese gösteriyorum,” dedi soğuk bir sesle.

Bu sırada Helin, avazı çıktığı kadar yeniden bağırdı.

“Gelin, koşun! Hepiniz buraya gelin! Amed’in eski sevdası odada! Aldatıyor beni aldatılıyorum ahh vahh banaa!”

Konağın koridorlarından ayak sesleri duyulmaya başladı. Hizmetçiler, gelinler, yaşlılar ve çocuklar... Herkes birer birer odaya doğru koştu.

Kapı ardına kadar açıldığında herkesin gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Amed’in kan ter içinde olduğu, Helin’in saçları dağılmış ama yüzünde galibiyet gülümsemesiyle dikildiği bu sahne, dev bir patlamanın fitilini ateşlemişti.

O an, Dicle Hanım da kalabalığı yara yara öne geçti. Gözleri bir Helin’e, bir Betül’e, sonra da oğluna kaydı.

“Ne oluyor burada?” diye sordu sessiz ama keskin bir sesle.

Helin başını hafif yana eğdi, o meşhur cümlesini yineledi:

“Ben bir şey yapmadım... Sürprizi Amed hazırlamış. Sevgilisiyle hasret geçiriyolardı.”

Amed gözlerinin önünde dağılan onuruna, karşısında zaferle dikilen karısına ve köşede hâlâ bir umutla bakan Betül’e baktı. Gözleri alev alev yanıyordu ama bir şey diyemedi. Konaktakilerin bakışları arasında çaresiz kalmış gibiydi.

Dicle Hanım sert adımlarla oğlunun karşısına dikildi.

“Amed… bu kız kim? Gelin doğru mu der?”

Amed dişlerini sıkarak Helin’e baktı, sonra başını öne eğen Betül’e çevirdi. Kısık bir sesle ama tüm konak duyacak şekilde konuştu:

“Geçmişimden biri. Ama artık geçmişte kaldı. Konakta yeri yok.”

Helin kahkahasını tutamadı.

“Geçmiş mi? Peki size sorarım bu kadının burda ne işi var hem de benim odam da?"

Betül'ün derdi bambaşkaydı. Hâlâ sevdiği adam tarafından sevilmek istediğini duymak istiyordu.

"Amed sen beni seviyorsun değil mi?"

Amed öfkeyle bağırdı:

"Defol git Betül!"

Betül ağlayarak çıkarken, Amed öfkeyle Betül'ün arkasından kapıyı kapatmıştı. Ortalık bir süre sessiz kaldı. Herkes olanları sindirmeye çalışırken, Helin odanın ortasında bir adım öne çıktı. Elleri belinde, gözleri ateş gibiydi. Sahte bir ateş...

“Ben bu adamla daha fazla evli kalamam!” diye bağırdı. “Kocam beni aldatıyor! Gözümün önünde, odamda!”

Tam o anda üst kattaki odalardan biri hızla açıldı. Bastonuna yaslanarak odaya gelen babaanne, yüzündeki öfkeyle kişilere bir bir baktı. Nihayetinde torununda durdu.

“Ne bu curcuna gece gece! Sen ne bağırırsın böyle deli karı! Sustur karını Amed Uyuyan var bu evde, deden, amcaların uyuyor!” diye sertçe çıkıştı.

Helin, babaannenin sözlerine gülümsedi. Ama bu, geri adım atan bir kadının gülümsemesi değildi. Bu, “Tam da istediğim oldu” diyen bir kadının soğukkanlılığıydı.

Sonra yüzünü Amed’e döndü.

“Boşanmak istiyorum. Bu rezilliğin hesabını vereceksin.”

Amed yumruklarını sıktı. Bu kadını kontrol etmek artık mümkün değildi.

Ama Helin gözlerini hiç kaçırmadan devam etti:

“Sabah avukatımı arayacağım. Artık ben beni aldatan biriyle evli kalamam.”

Dicle Hanım da hemen araya girdi, Helin’in önüne geçip onu sakinleştirmeye çalıştı:

"Helin... ne olur, şimdi değil kızım..."

EeeAma Helin’in sesi kesilmiyordu. "Herkes duysun istiyorum! O sizin oğlunuz var ya... evli barklı adam Betül’ü hâlâ seviyor! Sabah sabah Betül'ü konağa ben mi çağırdım sanıyorsunuz ha?"

Amcaların odalarından ışıklar yanmaya başladı. Büyük amca kapıyı açtı:

"Ne oluyor be gece gece? Kız ağlıyor, oğlan susmuyor!"

Amed en sonunda patladı. Yumruğunu duvara geçirdi.

"Yeter! Bu iş burada bitmez Helin!"

Helin ise gözlerinin içine baktı:

"Tam da istediğim gibi... Boşanmak için daha güzel bir neden olamaz."

Babaanne sertçe yere bastonunu vurdu:

"Boşanmak da neymiş? Daha evin kokusu sinmemiş senin üstüne!"

Ama Helin hiç aldırmadı. Etrafına bir göz gezdirdi, kollarını kavuşturdu ve hafifçe başını geriye attı:

"Ben sizin gelininiz olmadım ki hiçbir zaman. Olmayacağım da. "

Sessizlik çöktü. Herkes birbiriyle bakıştı. Amed’in gözleri alev alevdi.

Amed, Helin’in arkasından bakarken içindeki öfke kabardı. Yumruğunu sıktı, ardından bir anda dönüp avlunun taş duvarına tüm gücüyle vurdu.

"Yeter! Yeter lan yeter!" diye kükredi.

Duvara bir daha, bir daha... Yumruklarının her biri, taş duvarı adeta dövüyordu. Parmakları kan içinde kalmış, ama o sanki acıyı hissetmiyordu. Sadece öfke vardı içinde. Yüzü alev alevdi, gözleri çılgın gibiydi.

O esnada babaanne, gözlerini dehşetle torununa dikti. Kalın, çatallı sesiyle bağırdı:

"Torê min çima tu wisa dibikî, ha? (Torunum sen ne yapıyorsun ha?)"

Yanındakilere döndü ve ekledi:

"Torê ez di dibim, ev divane bû! Bi lez çikin, bi lez!"

(Torun çıldırdı! Çabuk çekin onu, çabuk!)

Herkes telaşla sağa sola kaçışırken, Amed hâlâ duvarı yumruklamaya devam ediyordu. O sırada araya biri girdi.

Rozhat.

Amed’in öz kardeşi. Otuz yaşında, uzun boylu, buğday tenli, dalgalı siyah saçlı, sakin ama kararlı bakışlara sahip bir adamdı. Çocukluğundan beri kardeşinin hiddetini dizginleyen tek kişiydi. Genelde olayların iki tarafını da dinler, adaletli yaklaşırdı. Ailenin en iyimser, en aklı başında ferdiydi.

Şimdi Amed’in yanına yanaşıp, kollarını tuttu.

"Amed! Yeter artık! Durdur kendini, duvarı mı yıkacaksın? Elin kanıyor bak!"

Ama Amed’in gözleri hâlâ alevliydi, nefes alışverişi hızlanmıştı. Dişlerini sıkıyor, elini yeniden kaldırmaya hazırlanıyordu. Rozhat bir adım öne çıkarak göğsünden itti:

"Bak, seni böyle görmeye kimse dayanamıyor. Anneme bak ağlıyor."

O sırada Dicle Hanım gelinini Helin’i kolundan tutarak hızla odadan çıkardı. Hiçbir şey söylemedi, sadece içini çekerek, sustu.

Odada geriye sadece Amed ve onu zorla sakinleştirmeye çalışan Rozhat kalmıştı. Gece ağırlaşmıştı. Sessizlik her yere çökerken, bir tek Amed’in derin nefesleri duyuluyordu.

Rozhat, kardeşinin omzuna elini koydu.

"Kardeşim... bu kadar yıkıcı olma. Savaş senin içinde, dışarıda değil."

Amed başını kaldırdı. Gözlerinde öfkenin yanı sıra başka bir şey daha vardı. Kırgınlık... ve belki de, çaresizlik.

"Karımdan nefret ettiğim kadar kimseden nefret etmiyorum. Şu an o aşağılık Serhat bile gözüme daha sevimli geldi. Deli bu kadın vallaha deli. Söyleyin ona gözüme gözükmesin. Yoksa elimde kalacak."

Öte yandan Dicle Hanım gelinini kızının odasına koymuştu. Helin odadaki koltuğa oturdu. Söyledikleri, yalnızca Amed’i değil, tüm aileyi silkelemişti. Sabaha karşı, konağın büyük salonunda herkes yeniden toplandı. Bu kez baş köşede Evdal vardı.

Evdal, 65 yaşında, dimdik duran, gözleriyle adam eleyen bir adam. Gür ama ölçülü bir sesi var. Sakinliğinde tehdit gizli. Üzerinde koyu renk bir şalvar, sırtında işlenmiş ceket… Herkes sustuğunda o konuşur, herkes konuştuğunda o susar.

Rozhat ve Dicle Hanım bir kenarda duruyordu. Amed öfkesini sindiremiyor, odanın içinde volta atıyordu.

Kapı açıldı, Helin içeri girdi. Başını dik tutmuştu, ama gözlerinden gece boyunca uykusuz kaldığı anlaşılıyordu. Derhal sabah olmayı beklemişti. Ne tuhaf ki erkenden uyanmayı beceremeyen o bu sabah erkenden uyanmıştı.

“Boşanmak istiyorum,” dedi yine, sesinde tek bir titreme olmadan.

Evdal gözlerini ondan ayırmadan oturduğu yerden konuştu.

“Olmaz.”

Helin duraksadı.

“Bu benim kararım.”

Evdal başını yavaşça salladı.

“Burası şehir mahkemesi değil. Bizde bir evlilik kolay kurulmaz, kolay da bozulmaz.”

Helin dişlerini sıktı.

“Ben kendimi koruyorum. Onunla aynı çatı altında kalmak istemiyorum. Sonuçta aldatılan benim.”

Evdal bir süre sustu, sonra ağır bir şekilde yerinden kalktı. Salondaki herkes kıpırdamadan bekliyordu.

“Sen bizim töremizi, sözümüzü, aileyi yıkıyorsun kızım. Boşanmak sadece senin değil, bizim de meselemiz. Bu evlilik, iki insan arasında değil, iki soy arasında kuruldu. Bilirim biraz da mecburiyetten ama artık siz evlisiniz.”

Amed'e bu boşanma işine çok olumlu olmuştu. Daha fazla bu kadınla evli kalmak istemiyordu ama işte bu töre, berdel meselesi.. Helin ise öfkesini zor zapt ediyordu.

“Zorla mı tutacaksınız beni?”

Evdal ona doğru birkaç adım attı, gözlerini onun gözlerine dikti.

“Senin gibi bir kadın kolay bulunmaz. Ama bir Devindar da kolay boyun eğmez. Ya bu evde kalırsın ya da… gideceğin yer kalmaz.”

Salon sessizdi. Yalnızca duvardaki saat tik tak ediyordu.

Helin başını yana çevirdi, ama gözleri hâlâ inatla parlıyordu. Biliyordu bu evliliği bitirerek kişinin kendisi değil de Amed'in olacağını. Zamanını bekleyecekti. İllaki bu adam bir gün boşanmak isteyecek düşüncesiyle bu meseleyi bıraktı. Salonun ortasında dimdik duruyordu. Yüzü gururla dimdik, sesi ise bu defa biraz daha yumuşaktı ama kararlıydı:

"O zaman beni bir gelin gibi görün. Bana eziyet etmeyin."

Evdal Ağa’nın kaşları sertçe çatıldı, alın çizgileri derinleşti. Yavaşça yerinden kalktı, o iri cüssesiyle odanın içinde bir anda ağırlık oluşturdu.

“O ne biçim sözdür kızım? Kim sana kötülük eder. Sen artık Devindarsın, seni tabii ki gelin olarak görürüz.”

Helin gülümsedi, ama o gülümsemede acı vardı.

İşaret parmağını yavaşça kaldırdı, odadaki en yaşlı kadına doğrulttu, babaannenin gözlerine sapladı bakışını.

“Bana yemek verilmemesi için tembihledi. Ağzına geleni söyledi. Ettiği hakaretin haddi hesabı yoktu.”

Salondaki hava bir anda ağırlaştı. Sessizlik tam çöküyordu ki, Amed araya girdi. Yüzünde pişkinlikle gurur arasında gidip gelen bir ifade vardı.

"Dede, ben istedim." dedi net bir şekilde.

"Eziyet etmelerini ben söyledim babaanneme. Ama devam edecekler. O kadına huzur yok. Bu saatten sonra Benzarilerden hiçbirine huzur yok."

Evdal yüzünü torununa döndü, sesi çatallı ama netti.

“Yeter! Kes artık. Eziyet de neymiş? Ne suçu var bu kızın? Zaten ağabeyisinin ve bizim torunumuzun cezasını çekiyor. Hem artık o bir Devindar'dır. Bu evde hiç kimse ona dokunmayacak, hiç kimse ona kötü söz söylemeyecek. Eğer aksi olursa karışısında beni bulacak.”

Salon yeniden sessizleşti. Babaannenin dudakları titredi ama tek kelime etmedi. Dicle ise içten içe derin bir nefes aldı. Amed gözlerini kaçırdı. Helin başını dik tuttu ama içindeki kıpırtı yüzüne yansımıştı.

İlk defa biri onun için açıkça bir şey söylemişti.

İlk defa biri onun tarafında durmuştu.

Gece vakti… Konağın sessizliğini tek tük ayak sesleri bölmektedir.

Amed, bir hizmetçiye sert bir bakış fırlatır, eline küçük bir kafes tutuşturur.

"Odada bırak… Ama kimse görmeyecek."

Kafeste minik bir fare vardır. Hizmetçi korkuyla başını sallar, sessizce Helin’in odasına girip kafesi serbest bırakır. Sonra kapı dışarıdan kilitlenir.

Bir süre sonra...

Helin bu koca odada kendine ait hissettiği siyah kanepenin üzerinde uzanmış kitap karıştırırken aniden perde arkasından bir hışırtı duyar.

Önce önemsemez. Ama ses tekrar eder.

Sonra gözüyle yakalar… Küçük, gri bir fare!

O an vücudu kasılır, ama bağırmaz.

İç sesi çığlık atar ama dudaklarını sıkar.

"Helin, sakin ol. Saçmalama… Bu sadece bir hayvan."

Ama fare yaklaştıkça kontrolü kaybeder. Sandalyenin üstüne çıkar, ardından yatağa. Fare odada oraya buraya kaçarken Helin, duvara sırtını dayar. Gözlerinden yaşlar akar ama hâlâ bağırmaz.

"Korkmuyorum…"

Diyerek derin nefesler alır. Ama titreyişi her şeyi belli eder.

Tam o sırada kapının dışından Amed’in sesi gelir.

"Korkmuyorsan sabaha kadar arkadaşlık edersiniz artık."

Kahkaha atmaz, ama sesinde o sert alaycılık vardır.

Helin gözlerini kapatır, içinden geçirir:

"Bana bunu yaparsan, Amed Devindar… senin sonunu kendi ellerimle hazırlarım."

Helin, Amed’in odaya girdiğini fark eder etmez korkusunu bastırmak için derin bir nefes aldı. Gözleri hâlâ odayı turlayan faredeydi ama bakışlarını çabucak Amed’e çevirdi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi dik durdu.

“Ben başka odada kalacağım,” dedi, sesi her ne kadar soğukkanlı olmaya çalışsa da hafif titriyordu. “Seninle kalmak istemiyorum.”

Helin hızla kapıya yöneldi. Fareyle arasında mümkün olduğunca mesafe açmak istiyordu. Tam kapı koluna uzanmıştı ki, Amed bir anda kolunu uzatarak kapıyı tuttu. Eli Helin’in hemen yanındaydı. Sert ve kararlıydı.

Helin’in gözleri istemsizce Amed’in eline kaydı. Parmaklarının üzerindeki morluklar gözünden kaçmadı. Bir an duraksadı, zihninde dün geceye ait sahne canlandı.

Amed’in öfkeyle duvara attığı yumruklar... Kapanan yumruklar, parçalanan duvar sıvaları… Helin’in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

"Seni kızdırmayı iyi başarmışım demek…" dedi, sesinde zafer tadında alaycı bir tını vardı.

Amed gözlerini kısarak ona döndü. Yüzünde geceye ait kasvet yeniden yankılandı. Yumruklarının acısı gibi bakışları da sertti.

“Bir daha bana oyun oynamaya kalkarsan…” dedi dişlerinin arasından, sesi hem tehditkâr hem buz gibiydi. " Ve bir daha eşyalarıma dokunursan... Eşyalarım bile senden daha değerli. Hem de çok daha... Ve bu odadan çıkmak yok. Duydun dedemi sen artık bir Devindarsın. Amed Devindar’ın karısısın. Yani benim. Ben kimseye Amed Devindarın karısı başka odada kalıyor dedirtmem. Yanarım, yakarım ama dedirtmem.”

Son sözleriyle sesi daha gür çıktı. Yüzündeki ifade kibirle karışıktı, dudaklarının kenarı küçümseyici şekilde kıvrılmıştı. Sert bakışları Helin’e saplandıktan sonra, arkasını dönüp odanın köşesini gösterdi.

“Ha bu arada…” dedi alaycı bir tonda. “Senin en sevdiğin misafir hâlâ burada.”

Helin gözlerini gösterilen köşeye çevirdiğinde, küçük fare yeniden ortaya çıkmıştı. Bu kez ona daha yakındı. Yüzü bir anda buruştu, rengi soldu.

“Aayy… en sevdiğim hayvan,” dedi sözde soğukkanlılıkla ama sesi boğuluyordu. Fare biraz daha yaklaştığında, Helin nefes nefese kaldı, gözleri irileşti, alnı terle kaplandı.

"Ha bileydim sevdiğini yavrularını falan da getirirdim. Beş, on, onbeş ... odayı farelerle donatmamı ister misin?"

Her fare kelimesiyle bile tüyleri üretiyordu Helin'in. Ama korktuğunu belli etmeyecekti. Çünkü eğer bir zaafını yaklarsa bu adam sürekli bunu koz olarak kullanacaktı.

"Sana yalvaracağımı sanıyorsan yanılıyorsun. Hem seviyorum dedim ya fareyi. İstediğin kadar getirebilirsin. Hem senin gibi bir canavarla kalmaktan milyonlarca kez çok daha iyidir fareler..."

Amed aynadaki yüzüne bir bakış atarak lavaboya yöneldi. Ellerini ve yüzünü soğuk suyla yıkayıp tekrar yatağına döndü. Yatağa uzanırken, Helin’in hâlâ köşede korkuyla diken kesilmiş hâ

lini gördü ama hiçbir şey demedi. Gözlerini kapattı, yüzünde ince bir tebessümle...

Helin ise yavaşça yattığı koltuğun üstüne çıktı, dizlerini karnına çekerek duvara yaslandı. Kalbi hızla çarpıyordu. Yalnızlık, karanlık ve o iğrenç hışırtı... Gözleri doldu, ama bir damla yaş dökmedi.

"Sen beni fareyle korkuttun, ben seni kendinle yüzleştireceğim."