4. bölüm · Acımasız Ağa'nın Cesur Karısı ~Berdel
4. Bölüm/ Sürpriz
4. Bölüm/ Sürpriz
Babaanne taş duvarlı koridorda Amed’i yakaladı. Gözleri öfke doluydu, ama sesi sanki sabırlı bir zehir gibiydi.
“Senin asalak kardeşin yüzünden biz kimleri gelin aldık? Herkese kafa tutuyor. Gelin demeye bin şahit ister. Aç gözlülük başka, edepsizlik başka şeydir Amed. Daha ilk günden dilinin ayarını bilmiyor. Yarın bu konak onun yüzünden birbirine girerse şaşırma.”
Amed bir an durdu. Kaşları çatıldı. “Ne yaptı?”
“Ne yapmadı ki?” dedi babaannesi, ellerini iki yana açarak. “Mutfakta milletin içinde bana laf soktu. Gelinlik değil ateş giymiş üstüne. Elimden zor tuttum kendimi.”
Amed’in çenesi kasıldı, yüzü karanlık bir hal aldı. Babaanne bir adım daha yaklaştı, gözlerinin içine baktı. “Eğer şimdi haddini bildirmezsen, yarın senin sözünü de dinlemez. Acımayacaksın evladım… Gelin dediğin konağa boyun eğer. Biz böyle gördük.”
Amed sessizce başını salladı. Ardından hiçbir şey demeden arkasını döndü, geniş adımlarla odasına doğru ilerledi.
Gece konakta sessizliğe bürünmüştü. Herkes odasına çekilmiş, taş duvarlar arasına ağır bir uyku çökmüştü. Ama Helin’in gözünden uyku uzaktaydı.
Pencerenin önünde, dizlerini karnına çekmiş oturuyordu. Avlunun taş döşemelerine vuran ay ışığı, yukarıdan izleyen gözleriyle kesişiyordu. Aşağıda bir hizmetçi sessizce su testisi taşıyor, uzaktaki ahırdan atların hırıltısı duyuluyordu.
Helin başını cama yasladı. Bu konağın her taşını ezberleyecek kadar seyretmişti. İçinde bir öfke vardı, ama buz gibi saklıyordu. Sessizliği bir kılıç gibi kullanmayı öğrenmişti.
Tam o sırada arkasındaki kapı ansızın açıldı.
Kapının sesiyle başını çevirdiğinde Amed’i gördü. Adam içeri adım attı, gözleri karanlıkta bile delici bir öfkeyle parlıyordu.
Tam kadına yaklaşıp hesap sormaya hazırlanırken...
Kapı tıklandı.
İkisi birden irkildi. Amed, gözlerini Helin’den ayırmadan, sinirle döndü. Kapıyı sertçe açtı.
“Ne var?”
Kapının ardında genç bir adam duruyordu, nefesi düzensizdi, belli ki aceleyle gelmişti. Yutkundu, sesi boğuk çıktı:
“Bir haber var… kardeşinizden.”
Amed’in kaşları çatıldı, vücudu dikleşti. Helin olduğu yerde taş kesildi. O an kulak kesildi, gözleri Amed’de ama dikkati kapıdaydı. Nefesi bile yavaşladı.
Amed kapının eşiğinde daha bir dikildi.
“Nerede?” dedi, sesi kısık ama tehdit yüklüydü.
Adam başını öne eğdi, kelimeleri boğazına dizildi. Gözlerini kaçırdı.
“Söylesene!” diye bağırdı Amed. “Neredeler dedim!”
Adam ürkerek bir adım geri attı, sonra zorla konuştu:
“Benzari Konağı’ndalar…”
Kapı kapanır kapanmaz Helin'in ses duyuldu.
"Ah abime bak sen. Kız kaçır onun yüzünden berdel olsun sonra da hiçbir şey olmamış gibi kaçırdığın kızla beraber hayatına devam et. Elini kolunu sallaya sallaya konağa geri dön. "
Burnundan soluk alan Amed öfkeyle yönünü dışarı seyre alan kadına çevirdi ve bir anda Helin’in çenesini kavradı, onu duvara yasladı. Gözlerinde acımasız bir ifade vardı, ama Helin’in gözleri hâlâ dimdikti.
"Hayırdır ağa bozuntusu yine neden delirdin? Ah be seni delirtmek ne kadar da kolaymış."
"Benimle böyle konuşmaya cüret edemezsin," dedi Amed, sesi tehditkâr, alçak ve buz gibiydi.
Helin’in dudakları kıpırdadı. Küçümseyen bir gülümseme belirdi yüzünde. Ardından kahkaha gibi kısa, alaycı bir ses çıkardı.
Sonra aniden dizini kaldırıp Amed’in karnına sert bir darbe indirdi. Amed bir an sendeledi, öfkeyle geriye çekildi ama hemen toparlandı.
Kadının bileğini kaptığı gibi kapıya doğru yürütmeye başladı. Helin karşı koyduysa da adamın demir gibi tutuşuna karşılık veremedi. Ama yüzü soğukkanlıydı, gözlerinde korku değil, meydan okuma vardı.
Amed, Helin’in bileğini hâlâ sımsıkı tutuyordu. Kadın yolda tek kelime etmedi, ama adımlarındaki direniş, başı dik yürüyüşü onun teslim olmadığını haykırıyordu.
Taş koridorları geçtiler, konaktaki lambalar çoktan sönmüştü. Amed, konağın arka tarafındaki eski merdivenlerden aşağı indi. Zemin taşlıktı, rutubet kokuyordu. Helin, nereye götürüldüğünü tam göremese de adımlarından karanlık bir yere yaklaştığını sezmişti.
Amed, demir kapılı küçük bir odayı açtı. Oda neredeyse zindan gibiydi. Sadece köşede bir yatak, kırık dökük bir masa, küçük bir pencere—hepsi bu.
Kadını içeri itmeden önce durdu. Gözleri hâlâ öfkeliydi ama içinde çözmeye çalıştığı başka bir şey daha vardı. “Demek kendini güçlü sanıyorsun,” dedi sessizce. “O zaman gücünle baş başa kal biraz.”
Helin tek adım geri atmadı. “Seninle aynı havayı solmaktansa burası bana cennet" dedi gözlerinin içine baka baka.
Amed kapıyı sertçe kapatıp kilidi çevirdi. Kilit sesi taş duvarlarda yankılanırken Helin hâlâ dimdik ayaktaydı. Soğuk, loş odaya baktı. Derin bir nefes aldı. Sesini olabildiğince yükseltti.
"Bana kötülük yaptığını sanıyorsun ama bana ödül verdin ağa bozuntusu ödül."
Nemli duvarlardan gelen hafif tıkırtılar, arada sırada tavandan dökülen su damlalarının sesi. Helin taş zemine oturmuş, dizlerini karnına çekmişti. Ellerini birbirine kenetlemişti ama soğuk, içinden daha çok üşütüyordu.
“Karanlık... Ne garip değil mi? İnsan ne kadar güçlü olsa da, göz gözü görmeyince çocukken duyduğu masallar dönüyor kulağına. Annem hep ‘Karanlıktan korkma, korkarsan gelir’ derdi. Meğer insanlar korkunca değil, korktukları için kötülük yaparmış…”
Küçük pencereye doğru kafasını kaldırdı. Ay ışığı bile girmiyordu içeri. Yalnızlık içini kemiriyordu ama gözyaşı dökmüyordu. Çünkü biliyordu: “Eğer şimdi ağlarsam, o kadın kazanır. O adam kazanır. Bu konak kazanır.”
Sabah
Kapının kilidi gıcırdayarak döndü. Helin gözlerini yavaşça açtı. Loş ışık içeri süzüldü. Kapı aralandı ve karşısında uzun boylu, alımlı, ama gözleri hüzünle yoğrulmuş bir kadın belirdi. Kadın 28 yaşlarındaydı, acılar yüzüne çizilmiş gibiydi.
“Haydi çık bakalım. Amed Ağa çıkmanı söyledi,” dedi kadın, yüzünde düşmanlık yoktu dostluk vardı. Tanışmak için elini uzattı,
"Bu arada ben Kübra."
Tabii üzerindeki tozları çırpmaktan bu dostani yaklaşımı görmemişti Helin. Üzerini silmeyi bırakıp, yavaşça doğruldu, kadına yaklaştı… sonra elinin tersiyle kadının omzuna bir itiş yaptı.
“Çekil önümden. Yolumu da ruhumu da karartma.”
Kadın afalladı ama bir şey demedi. Helin öfkeyle yukarı yöneldi. Koridorlara çıkan adımları sertti, sertleşen bakışlarıyla konaktaki her köşeye, her insana meydan okuyordu artık.
Merdiven başında birkaç çocuk oynuyordu, ayağının ucuna dolandılar. Helin durdu, onlara göz ucuyla baktı. Ardından arkasından gelen kadına dönüp:
“Amma çok doğurmuşsun be. Başka işin yok muydu senin?” dedi, sesinde iğneleyici bir sertlik vardı.
Kadının gözleri doldu, bir anda yüzü düştü, ağlamaya başladı. Sessiz, derin bir ağlamaydı bu. Kimseye duyamadığı, içine bastırdığı bir sızı.
Helin’in bakışları bir an için kadının gözlerinde takılı kaldı. Ama sonra başını çevirdi, yürümeye devam etti.
Helin, odasına geçer geçmez içini saran öfkeyi artık tutamadı. Perdeleri savurarak açtı, yastıkları yere fırlattı, dolabın kapağını sertçe çarptı. Bir çekmeceyi çekti, sonra diğerini... Yetmedi, halının ucunu kaldırdı, yatağın altına baktı. Gözleri öfkeyle ama dikkatle tarıyordu.
Sonunda, komodinin alt kısmındaki çekmeceye geldi. Diğerlerine göre biraz daha sıkışmıştı. Zorlayarak açtı. Tozlu, eski bir defterin altında küçük, siyah bir telefon parlıyordu.
Helin'in yüzünde sinsice bir gülümseme belirdi. Telefonu eline aldı. Şifre yoktu. Ekran bir anda aydınlandı.
“Elimdesin...” diye mırıldandı sessizce.
Telefonun rehberine girdi, en üstte kayıtlı isim dikkatini çekti: "Betül." Parmaklarıyla son aramalara geçti, yine en üstte: Betül.
Bir an düşündü. Ardından arama tuşuna bastı. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra, karşıdan kırgın bir ses duyuldu:
"Ahmet… aramasaydın keşke. Neden yaptın bunu bana? Neden evlendin? Neden kandırdın? Ben seni gerçekten çok seviyordum…"
Helin’in gözleri parladı. Dudaklarının kenarında alaycı ama zafer dolu bir gülümseme belirdi.
“simdi görürsün” dedi sessizce içinden, gözlerini telefondan ayırmadan. "seni sevgilinle kavuşturma zamanı geldi."
Akşam çökmüştü. Konağın taş duvarları, loş ışıklarla sarılmıştı. Helin, uzun etekleri yerde sürünerek ağır adımlarla koridorda ilerliyordu. Başını dik tutuyor, gözleri çevresindeki her detayı süzüyordu. Yüzündeki ifade hem mağrur, hem tetikteydi. Adeta bir hanımağa edasıyla dolaşıyordu.
Saçları koyu sarıydı, dalga dalga sırtına dökülüyordu. Gözleri yemyeşil, ama artık içinde yalnızca hüzün değil, bir hesaplaşma ateşi yanıyordu. Kadınlığının zarafetini taşıyor, ama adımlarında güç ve intikam vardı.
Tam o sırada arkasından bir ayak sesi yaklaştı. Helin durdu. Yanına, orta yaşlarda, siyah başörtülü, tuniği işlemeli bir kadın geldi. Yüzü sertti ama gözleri yorgundu; yılların yükünü taşıyan bir anne bakışı vardı onda.
Kadın, adeta kulağına fısıldar gibi konuştu.
Sesi yumuşaktı ama Mardin’in dağlarından gelen bir kadın gibi dokunaklı:
"Bıçağın keskinini tutan, elini de yakar, yüreğini de... Sana kurban olayım kızım, bu konak zalimse, sen daha zalim olma. Bir kadının gücü sabrındadır. Ama unutma, bazı ateşler suyla değil, sözle söner…"
Helin başta ne diyeceğini bilemedi. Bu ses, konağın tüm sertliğinden farklıydı. Kulağına şefkatle dokunmuştu. Kaşlarını çatıp dikkatle kadını süzdü. Kadının elleri nasırlıydı, belli ki yıllarını bu taş konakta geçirmişti. Yorgundu, ama içinde bir merhamet vardı.
"Adınız ne?" diye sordu Helin temkinli bir tavırla.
Kadın hafifçe gülümsedi.
"Adım Dicle. Amed’in anasıyım."
Helin bir adım geri çekildi. Kalbi bir an sıkıştı ama sonra gözlerini kadının gözlerinden ayırmadan konuştu:
"Beni bu konağa hapsettiler. Yüreğime ağırlık bağladılar. Ama siz... ilk defa insan gibi konuştunuz."
Dicle, gelinini baştan aşağı süzdü. Helin, ince uzun boyu, dik duruşu ve inatçı bakışlarıyla, savaşın içinde doğmuş gibiydi.
Dicle’nin gözleri doldu, belli etmeden başını çevirdi.
— "Senin gözlerin, yangın gibi. Sanki bu konağa hesap sormaya gelmişsin kızım. Ama her ateşin içinde bir duman saklıdır. Dikkat et... gözün yandığını fark etmeden kör olmasın."
Helin bir an sustu. Sonra başını eğmedi ama sesi yumuşadı:
— "Siz iyi birine benziyorsunuz. Belki de bu konaktaki tek insansınız. Ben de insan gibi davrananla konuşurum."
Dicle hafifçe başını salladı.
"İçinde öfke var, haklısın. Ama doğru zamanı bekle. Göz gözü görmediği yerde hançer de gizlenir."
"Benim oğlum deli doludur. Bilirim acımasızdır ama sen iyi olursan belki o-"
Helin hızla kadının sözünü kesti.
"Evet çok doğru söylediniz sizin oğlunuzun delidir ama dolu değil boştur. Hem de bomboş. Bu gibi insanlara ayna olmak lazım."
Dicle Hanım sustu ve güzeller güzeli geline gülümsedi. Helin ilk defa birinden böyle bir tepkiyle karşılaşmıştı. Oğluna hakaret ediyor ve bu hakaret kaynanasının hoşuna gitmişti.
Dicle, Helin'in omzuna usulca dokundu. Yüzünde zarif bir gülümseme vardı.
"Hadi gel, seni gelinim ve kızımla tanıştırayım."
Helin, temkinli bir baş hareketiyle eşlik etti. Konağın uzun koridorlarında yürürken Dicle’nin ayak sesleri yumuşaktı. İlk olarak ağır, işlemeli bir kapının önünde durdular. Dicle kapıyı tıklatıp içeri girdi. Elif, çalışma masasının başında ders çalışıyordu. Saçlarını sıkıca toplamış, yüzünde ciddi bir ifade vardı. Annesini görünce sadece başını kaldırdı.
Dicle yumuşak bir sesle konuştu:
"Elif, bak bu senin yengen. Hoşgeldin desene kızım."
Elif bir an Helin’e baktı, sonra gözlerini hızla çevirdi. Gözlerinin içindeki küçümseme açıktı.
"Abim bu kadınla konuşmamı istemedi. Bu yüzden çıksın odamdan."
Helin'in yüzü bir anda gerildi. Dişlerini sıktı ama kendini tutmadı:
"Ben de sana çok meraklıydım sanki!"
Hızla arkasını döndü, kapıyı sertçe açarak dışarı çıktı. Dicle arkasından bakakaldı, sonra gözleri öfkeyle kızına döndü. Hiçbir şey söylemeden arkasından yürüyüp Helin’i yakaladı.
"Kusura bakma kızım..." dedi içten bir sesle.
Helin durdu ama kadına dönmedi. Gözleri hala sinirle doluydu. Ama bu kadın... ona hiç kötü davranmamıştı. Bu yüzden ters cevap veremedi. Sadece sessizce başını salladı.
Dicle'nin sesi tekrar yükseldi, hafif bir hüzünle.
"Kızım... oğluma çekmiş.
"Ama yok, bu konaktaki tek masum sensin sen."
Dicle yavaşça döndü, gözlerinde bir parıltı vardı.
"Yok..." dedi hafifçe. "Benim gelin de çok iyi bir kız. Kübra."
Helin’in gözleri büyüdü. Gülümsemesi alaycıydı.
"Aaaa, sabah beni o kötü odadan çıkartan... eltiçiğim miydi?"
Dicle hafifçe güldü, bir baş hareketiyle onayladı.
"O, biraz kırgındır hayata... ama kötü değildir."
Dicle, Helin’in koluna hafifçe dokundu.
“Gel kızım… Kübra’nın odasına da uğrayalım. İçin ısınır belki.”
Helin önce tereddüt etti ama kadının samimiyeti onu adım attırmaya yetti. Birlikte konağın bir başka tarafına yöneldiler. Dicle, ağır bir kapının önünde durdu, usulca tıklattı ama içeriden ses gelmedi.
Kapıyı aralayıp içeri girdiklerinde, Kübra'nın sırtı dönüktü. Yatağın kenarına oturmuştu. Omuzları titriyordu. Sessizce ama derinden ağlıyordu.
Helin bir adım geri çekildi. Dicle'nin sesi bu kez daha da yumuşaktı, anne gibi:
“Kübra’m… kızım, ne oldu yine?”
Kübra hemen gözyaşlarını silmeye çalıştı. Yüzünü dönmeden konuştu, sesi çatallıydı. “Bir şey yok anne... sadece... canım sıkıldı.”
Dicle içeri yürüyüp gelinin yanına oturdu. Elini onun omzuna koydu, sevgiyle sıvazladı.
Helin odada hâlâ dik duruyordu, gözleri dolu dolu ağlayan Kübra’nın üzerinde. Sonra, hiç beklenmeyen bir anda sesi yankılandı:
“Ben biliyorum neden ağladığını…”
Dicle, şaşkınlıkla ona döndü.
“Sabah sana ‘anca doğurmuşsun’ dedim ama... yani bunun için mi ağlıyorsun? Çocuk gibisi mi var be? Mutlu olup şükredeceğine ağlıyorsun.”
Kübra bir anlığına nefesini tuttu. Gözleri iyice doldu. Sonra, hiç tutamadığı bir şekilde daha şiddetli bir ağlamayla başını yastığa gömdü. Odayı hıçkırıklar sardı.
Dicle’nin yüzü bir anda koca bir hüzne büründü. Helin, yaşlı kadının yüzündeki değişimi izlerken ne olduğunu anlayamadı. Dicle ağır adımlarla Kübra’ya yaklaştı, eğildi ve gelinin alnına sevgiyle bir öpücük kondurdu.
“Ağlama güzel kızım… Hadi sen şimdi yat, dinlen biraz.”
Sesi anne sıcaklığıyla yüklüydü, ama kırılmış bir yüreğin tonunu da taşıyordu.
Kübra gözlerini kapattı. Dicle, Helin’i kolundan nazikçe tutup odadan dışarı çıkardı.
Koridora çıkar çıkmaz Dicle'nin yüzündeki gülümseme silindi, yerini kırışmış çatık kaşlar ve dolu gözler aldı.
Helin durdu, kadının yüzündeki ani değişimi fark etti.
“Ne oldu ki? Sadece söylediklerimi söyledim. Çocuğu olduğu için niye ağlasın insan?”
Dicle gözlerini yere indirdi, sesi kısıktı ama her kelimesi bıçak gibi kesti havayı:
“Kübra’nın beş yıldır çocuğu olmuyor… Çocuk hasretiyle yanıp tutuşuyor.”
Helin’in kalbi sıkıştı. Dudakları aralandı ama kelime bulamadı.
O an fark etti… bu konağın her duvarı, her kadını bir başka acının gölgesinde yaşıyordu.
Ve artık o da acı veren biri olmuştu.
Konağın avlusu gece sessizliğine gömülmüştü. Herkes odalarına çekilmişken birden yankılanan Amed’in öfkeli sesi taş duvarlardan sekerek yayıldı:
"Artık Hümeyra bir Devindar değildir! Ne benim bacım, ne sizin torununuz, ne sizin yeğeninizdir!"
Sesi bütün konağı ayağa kaldırmıştı. Herkes şaşkınlıkla odasından çıkıyor, avluya iniyordu. Helin de kapının eşiğinde durmuş, Amed’in öfkesini anlamaya çalışıyordu. Yavaşça merdivenlerden indi, kalabalığın arasında sessizce durdu.
Amed bu kez bakışlarını babasına çevirdi, sesi çatlarcasına yükseldi:
"Senin de kızın değildir ha baba!"
Avlunun ortasında dönerek, gözlerini tek tek aile fertlerine gezdirerek devam etti:
"Neymiş? Benzari olmuş. O artık Hümeyra Benzari'dir! Onların konağına sığınmış, bizi hiçe saymış."
Kimse konuşamıyordu. Herkes Amed’in yakıcı sözlerinin gölgesine sığınmış gibiydi.
O sırada büyük amcası, sesi yumuşatmaya çalışarak araya girdi:
"Sakin ol, hele bir dur... Uydurma bir şeyler Amed—"
Amed gözünü kıstı, sesi iyice gürleşti:
"Yok, ne sakini amca! Artık Benzari Aşireti'nin küçüğünden büyüğüne hepsiyle düşmanız. Kimse onlara selam vermeyecek! Konağının önünden bile geçmeyecek! Ve o Hümeyra... o kız bu konağın kapısından içeri adım atmayacak!"
Bu sözlerle birlikte, avlunun bir köşesinde duran Dicle Hanım’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Annenin yüreği parçalanmıştı. Amed fark etti, döndü annesine:
"Ana! O kız için ağlama!"
Öfkeyle yumruğunu sıktı. Gözleri, konağın taş merdivenlerindeki korkuluğa dayanan bir siluete takıldı.
Helin’di. Işığın gölgesine düşmüş bedeninde dimdik bir duruş, gözlerinde ise buz gibi bir bakış vardı.
Amed’in yüreği anlık bir çarpıntıyla sarsıldı. Öfkesinin ortasında, gözlerini Helin’in yeşil gözlerine kenetledi.
Sonra hemen bir bir kalkan ailesine baktı.
"Duydunuz değil mi beni?"
Her biri baş sallayarak oradan uzaklaşırken, Amed'in içini ağır bir yorgunluk sardı. Gözleri bir an kapandı, sanki sırtındaki tüm yük bir gecede çökmüştü omuzlarına. Yine de dik duruyordu. Çünkü yıkılmak, onun kitabında yazmıyordu.
Amed yavaş adımlarla Helin’e yaklaşırken, akşamın alacakaranlığı yüz hatlarını daha sert gösteriyordu. Helin bir an kendini bu adamı süzer vaziyette buldu. Esmer teni, keskin hatlara sahip yüzüyle göz kamaştırıyordu. Geniş omuzları, sert çene hattı ve gece kadar karanlık gözleriyle, bir zamanlar düşlere konu olacak kadar yakışıklı bir adamdı. Ama o yakışıklılığın ardında öfke, kibir ve gurur vardı. Adımları sert, bakışları delip geçer cinstendi.
Helin, adamın güzelliğini değil; içindeki fırtınayı hissediyordu.
Amed ona yaklaşırken Helin yerinden kıpırdamadı. Aralarında sadece birkaç adım kalmıştı.
Amed, bakışlarını Helin’in üstüne dikti. Sesi sert, yüzü keskin bir taş gibi
"Sen de ailenden uzak duracaksın. Onları görmeyeceksin."
Helin, dudaklarının köşesinde küçümseyici bir gülümsemeyle cevap verdi.
"Ağa bozuntusu... Sen bana iyilik yapmaya devam ediyorsun çünkü ben ailemi zaten görmek istemiyorum."
Amed’in yüzü bir an duraksadı, bu cevabı beklememişti. Ama Helin sözünü tamamlamamıştı:
"Ama," dedi, gözlerinin içiyle savaş ilan edercesine, "ben istediğim zaman görürüm. Buna sen karışamazsın, ağa bozuntusu."
Amed’in kaşları çatıldıkça çatıldı. Öfke gözlerinde kıvılcımlar gibi çakıyordu.
“Bana bir daha ağa bozuntusu deme!” diye kükredi.
Ama Helin bir adım bile geri atmadı, gözlerinde korku yoktu.
"Ne yaparsın? Odalara mı kitlersin beni yine yoksa ağa bozuntusu?" dedi alayla. Hele son kelimeyi büyük bir zevkle soyoedi.
Amed aniden ileri atıldı, kadının çenesini kavradı, yüzü burun buruna geldi.
"Yeter artık... Canıma tak ettin. Benimle oyun oynama!"
Adımlarını hızlandırarak içeri doğru yürümeye başladı. Helin arkasından bir sivrisinek gibi vızıldıyordu, sesi ince ama keskin.
"Aaa olur mu öyle şey? Ben seninle oynamak istiyorum. Hem sana birazdan çok güzel bir sürprizim olacak."
Amed hiçbir şey söylemedi. Yumruk gibi sıkılmış elleri, göğsünde kabaran nefesleriyle ağır ağır yürüdü. Helin ardında, gülümseyerek ve her zamanki iğneleyici sesiyle devam etti:
"Çooook güzel bir sürpriz..."
Sonunda odaya vardılar. Amed kapıyı hızla açtı ve olduğu yerde çakılı kaldı.
Gözleri kısıldı.
Odada, pencere kenarında sessizce bekleyen Betül vardı.
Saçları omzuna dökülmüş, gözleri Amed'e kilitlenmişti. Ne bir tebessüm ne de bir öfke... Sadece derin, boğuk bir sitem.
Biliyordum hâlâ beni sevdiğini
Amed’in dudakları aralandı ama tek kelime edemedi. Zaman, bir anlığına odanın içinde durdu.
Helin sessizce kapının eşiğinde belirdi.
Gözlerinde o tanıdık gülümseme…
Yavaşça fısıldadı.
"Sürpriz."
