BÖLÜM 2 O SENMİSİN?

Yazar: ShadowLy_nx Sıs

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: BÖLÜM 2 O SENMİSİN?

BÖLÜM 2
O Sen misin?

​Cinayetin üzerinde iki buçuk saat geçmişti. Kimse bir şey demiyor, kimse olay hakkında konuşmuyordu; hastaneyi ölüm sessizliği kaplamıştı. Oturduğum koltukta bacağımı titretiyordum. Odada kimse yoktu. Ellerimi birbirine bağladım ve kafamı geriye attım; bu sessizlik beni delirtecekti. Bir şey bilmemek beni fazlasıyla çileden çıkarıyordu.
​Kapı bir anda açılınca tüm bedenim kaskatı kesildi. Oturuşumu dikleştirdim. İçeri başhekim ve neredeyse işi yoğun olmayan tüm sağlık çalışanları yavaşça girdi. Ne oluyordu? Ben yine neyi kaçırmıştım? Birkaçı yanıma oturdu, bazıları ise getirdikleri sandalyelere yerleşti. Herkes yerini alınca başhekim hepimizin karşısına geçti. Sanırım gruptan yine mesaj gelmişti ve ben bakmamıştım.
​"Merhaba arkadaşlar," dedi ayakta sırık gibi duran adam. Kollarımı göğsümde birleştirip geriye yaslandım. "Hepinizi burada görmek çok hoş."
​Boş muhabbetler yerine doğru muhabbetler yapsanız keşke hekimim. Gözlerim bacaklarımda oyalanıyordu.
​"Saatler önce olan intihar hakkında konuşmak istiyorum," dediğinde tüm dikkatim ona kesildi.
​"İntihar mı?" dedim. Gözleri bıkkın ve nefret dolu bakıyordu bana. Bazı bakışlar da bana döndü.
​"Evet, saatler önce bir hastamızı kaybettik ve şu an buna intihar diyorsunuz. Buradaki herkes bunun bir intihar değil, cinayet olduğunun farkında," dedim. Gözlerim ellerine kaydı; yumruk yaptığı elleri, sakinliğini korumaya çalıştığını belli ediyordu.
​"Evet arkadaşlar, bu olay gizli kalacak." Beni duymamış gibi yaptı. Dudaklarım aralandı ve etrafa bakındım. Bazıları da şaşırmıştı ama konuşmadılar.
​"Yoksa hastanemizi kapatabilirler," dedi. Dudağımın kenarı kıvrıldı ve bacak bacak üstüne attım. "Ve tabii siz de işten atılırsınız," diye devam ettim. Yine ölüm sessizliği tüm odayı kapladı. Neden susuyorlar? Neden biri bile konuşmuyordu?
​"Elya, polisler de davayı gizli yürütüyor," dedi. Çok şükür, artık bana cevap veriyordu.
​"Bir haftada iki hasta kaybettik, hem de cinayetle! Ve siz olayı kapatmaya çalışıyorsunuz. Buradaki kimsenin can güvenliği yok. Eğer gerçekten büyük bir sorunun içindeysek, hastanedeki olayı örtmeye değil, sorunu çözmeye bakın," dedim.
​Bana doğru bir adım attı ve dudaklarını birbirine bastırarak başını salladı. "Neden bu bir haftada kaybettiğimiz iki hasta da sizin sorumluluğunuzda olan hastalar?" dedi küstahça.
​Alayla gülüp ayağa kalktım. "Neden benim hastalarımda sorun aramak yerine kendi hastanenizin güvenliğinde sorun aramıyorsunuz hekimim?"
​Kısa bir süre baktıktan sonra arkasını döndü ve birkaç saniye öyle kaldı. Yaptığım onu aşağılamak veya küçük düşürmek değil; doğruları kabul etmesini, bir şeylerden kaçmak yerine çözüm üretmesini sağlamaktı.
​"Duydunuz arkadaşlar; olay gizli kalacak. Kimse ağzını açmayacak. Bu, hastanemizin geleceği için!" dedi ve tekrar bize döndü. "Elya, lütfen hastalarınla derinden ilgilen, hastaneyle değil."
​Başımı salladım ve geriye bir adım attım. "Görüşürüz arkadaşlar," dedi son kez ve arkasını dönerek ilerlemeye başladı.
​Başımı yere eğdim ve derin bir nefes aldım. Tekrar göz hizama onu getirdim: "Lütfen başhekimim, 'Elya' derken üslup ifadesini kullanmayı unutmayınız. Biliyorsunuz; ne siz benim dostumsunuz, ne de ben sizin dostunuzum. Ayrıca bu dediğimi de hastanenin güvenliği gibi ciddiye almayın."
​Olduğu yerde kaldı. Ne bana yönünü döndü, ne de tek kelime etti. Bazen son sözü söylemek içimde en büyük huzuru yaratıyordu. Bazıları artık aralarında fısıldamaya başlamıştı. Başhekim kapıyı açtı ve odadan çıktı. Kapı sertçe örtüldü.
​Arkamdan gelen alkış sesi ile kaşlarımı çattım ve oraya döndüm. Elimle durmalarını istedim; birkaçı devam etse de hepsi en sonunda durmuştu.
​"Orada tek ben değil, siz de olsaydınız alkışa gerek kalmazdı. Birazcık hakkınızı arayın, susmayın. Bundan sonra belki hastalara değil, birimize bir şey olacak," dedim ve arkamı dönerek odadan çıktım. Haklıydım ama onlar bunun farkında değillerdi. Bir de bana bencil derler!
​Bastığım asansör katı ile sakince bekledim. 18. kattaki VIP odaya gidecektim. Bazı kişilerin kontrolünü gün gün yapıyorum ve bu kattaki hastam da bunun içindeydi. Asansör durunca kapılar yavaşça açıldı ve dışarı çıktım. Hastanın olduğu odanın kapısında bekleyen iki boylu boslu koruma, beni baştan aşağı süzüp boynuma astığım karta baktılar. Kapıyı açtılar. Burayı kral evi mi zannediyorlardı? Ne bu tiyatro?
​Ayakta dışarıyı seyreden biri vardı; gayet sağlıklı ve dinç gözüküyordu ama içten içe huzursuzluk barındırıyordu.
​"Karan Soral," dedim bana dönmesi için. Duydu beni ama ne ses verdi ne de bana doğru döndü.
​"Kontrol," dedim ciddi bir sesle. Yine aynı şekilde ayakta durmaya devam etti ve yavaşça yönünü bana döndü. Ela gözleri doğrudan yeşillerimi bulurken onu izledim. Gözlerinde anlayamayacağım bir his vardı; ne sinir, ne yumuşaklık... Gözlerini hiç ayırmadan yatağına oturdu. Sanki beni tanımak istiyor, sanki bir şeyler öğrenmek istiyor gibiydi.
​Elimdeki dosyayı açıp küçük bir göz attım. Gözlerimi dosyadan ayırmadım. "Nasıl hissediyorsunuz?" dedim. Birkaç saniye cevap gelmedi ama sonra buz gibi sesi duyuldu:
​"İyi."
​"Gerçekten tek bu mu?"
​"Garip," dedim. Kendini yorgun ve bitkin hissetmesi lazımdı; sonuçta vücudu kendini yeniliyordu.
​"Garip olan, benim iyi olmam mı?" dedi ansızın. Kirpiklerinin altından ona baktım. "Sizin için garip olan nedir Karan Bey?"
​Gözleri sanki bu anı bekliyormuş gibi parıldadı. "Garip olan, ölen hastaların ikisinin de senin hastan olması," dedi. Dosyayı kapatıp ona baktım. Gerçekten benim yaptığımı mı düşünüyordu? Bu olayların ikisi de tesadüftü. Dudaklarım aralandı, tam konuşacaktım ki sözümü kesti:
​"Tesadüf deme sakın bana!"
​Bir saniye; bu adam bunu diyeceğimi nereden anlamıştı? Derin bir nefes aldım. "Ne dememi bekliyorsun? 'Evet, ben öldürdüm' mü?"
​"Bilemem, belkide çok iyi bir oyuncusun."
​Dudağımın kenarı kıvrıldı. "Belki... Ama iyi bir oyuncu olmak tüm bunlar için yetmez. Asıl mesele, oyunun finalini yazan kişidir," dedim. Bu sefer bakışlarındaki hayranlık mıydı yoksa neyin etkisiydi bilmiyorum ama tepkisiz bir şekilde onu izlemek çok hoştu.
​"O sen misin? Katil sen misin Elya?" dedi ansızın. Gerçekten zeki bir adama benziyor; benim sözüme öylece inanacak biri değildi.
​"Eğer ben olsaydım, ameliyatıyla uğraştığım hastaları öldürmezdim Karan Bey."
​Birkaç saniye öylece gözlerime baktı. Karşımdaki adam benden daha gizemliydi fakat o çoktan beni çözmeye çalışıyordu. Kapının açılma sesi kulaklarıma ilişti; konuşarak gelen adamın ses sahibi Bars'tı.
​"Karan-" Yönümü ona çevirince sözü yarıda kaldı ve tek kaşını kaldırdı. Sanırım bu adama o gün için bir teşekkür borçluydum.
​"Merhaba," dedim. Kafasını salladı. "O gün için-" demiştim ki Karan'ın sesi ile lafım yarıda kaldı.
​"Bars, çıkabilirsin."
​Kaşlarımı çattım. Bars başıyla onaylayarak çıktı. Bu Bars, Karan'ın nesi oluyordu? Bars odadan çıkınca düşündüğüm kelimeler bir an için dudaklarıma döküldü ve sordum: "Neyin oluyor?"
​"Güvenlik şefi, aynı zamanda arkadaşım."
​Başımı hafifçe arkaya çevirerek salladım. Demek ki bu iri bedeninin nedeni Karan'ın koruması olmasıydı. "Yakışıklı bir koruma," dedim çapkınca. Bakışlarındaki yoğunluk artınca gülümsedim. Bu adam fazla garipti; çok fazla yormaya gerek yoktu, ya da fazla samimiyete.
​"İyi günler Karan Bey," dedim ve arkamı döndüm.
​"Eğer beni çıkartmazsan bu hastaneden kaçacağım." Ansızın gelen itiraf ile olduğum yerde kaldım. Kaçmak mı? Dudağımın kenarı kıvrıldı. Benim ağzımdan çıkan bir söze bakıyordu.
​"Lütfen uslu bir hasta olun ve benim sizi taburcu etmemi bekleyin," dedim ve adımlarımı hızlandırdım. Sonra duraksadım: "Eğer kaçarsanız peşinizden gelir ve sizi bulurum Karan Bey."
​Bu adamın yanında gereksiz konuşmak çok hoşuma gidiyordu, inkar edemezdim. Kapıyı açtım; korumalar hâlâ kapıdaydı. Bars onlardan biraz daha uzaktaydı. Başımla selam verdim; o da benim ona selam verdiğim gibi karşılık verdi.
​Bindiğim asansörden kat düğmesine bastım. Biraz dinlenebilirdim. Asansör yavaşça aşağı inerken sabırla bekledim. Kapılar yavaşça açıldı. Karşımda beyaz önlüğünün iki yakasını tutmuş, otuz iki diş sırıtan Hakan'ı görünce kaşlarımı kaldırdım.
​"Hakan," diye mırıldandım. Daha onunla konuşalı bir hafta bile olmamıştı. "Ne işin var burada?"
​Asansörden çıkıp karşısına geçtim. "Dışarıda oturalım mı?" dedi. Etrafa bakındım; zaten dinlenecektim. Başımla onaylayarak yürümeye başladım. Bir yandan yürürken o da konuşmaya başlamıştı: "Annem iyi."
​Bakışlarım ona döndü, sevinmiştim. "Güzel," dedim. O da heyecanla başını salladı. Dışarıdaki hastanenin banklarından birine oturduk.
​"Peki neden erken geldin?"
​"Sen benim yerime nöbete kalıyordun. Biliyorum, öyle kimsenin yerine nöbete kalmazsın ama benim yüzümden kaldın, o yüzden..." Devam ediyordu ki sözünü kestim:
​"Sorun değildi. İşimin başında olmalıyım, hastalarımın bana ihtiyacı var," dedim sahte bir gülümseme ile. "Yarın akşam yemeğine çıkalım mı?"
​Bacaklarımda dolaşan gözlerim birden onu buldu. Yarın mı?
​"Lütfen, bana teselli gibi düşün," diye devam etti. Yalvaran gözleri ağzımdan çıkan tek bir kelimeye bakıyordu. "Ben..." dedim ama devam edemedim. Öyle bakıyordu ki gerçekten manipüle olmuştum.
​"Yarın olmaz," dedim teklifini reddederek.
​"Tamam, yarından sonraki gün de olur."
​Kaşlarımı çatarak ona baktım. Önümüzden geçen birkaç sağlık çalışanı bize bakarak birbirleriyle fısıldayınca ayağa kalktım. Hastanenin dedikodularını çekemezdim. Hakan da ben kalkınca hızlıca kalkıp kolumu tuttu: "Elya lütfen!"
​Kolumu yavaşça çektim ve etrafa baktım. Şu an reddetme gibi bir imkanım yok gibiydi. "Tamam," dedim pes ederek. Arkamı döndüm. Onu reddedebilirdim; kırılan kalbi umurumda değildi ama annesinden olan baskı nedeniyle kabul etmiştim. Şu an içinde olduğumuz çevre baskısı da kabul etmemde etkiliydi.
​Hastaneye girince derin bir nefes verdim. Neden bu kadar gerilmiştim? Abartıyordum; heyecan değildi bu. Gerginlik ve stresle odaya girdim. Bir bardak aldım, filtre kahve doldurdum. Bir yudum alıp tezgaha dayandım. Oturma alanları mutfakla birdi; mutfak Amerikan tarzındaydı ve oturma alanları arasında bir perde vardı. Olur da biri gelirse görüntü kötü olmasın diye takılmıştı.
​Kahveden bir yudum daha aldım. Odanın kapı sesini duydum. Tüm sağlık çalışanlarının girip çıktığı bir yer olduğu için umursamadım ve bir yudum daha aldım. Belki de beni ayakta tutan tek şey şu filtre kahveydi. Kahvenin sonlarına yaklaşmıştım. Bir yudum almak için bardağı dudaklarıma götürdüm.
​"Nasıl bir manzaraydı öyle?" Kadın sesi sessiz odayı doldurdu. "Hakan ve Elya..." diye devam etti.
​Adımı duyunca kahveyi dudaklarımdan uzaklaştırdım.
​"Buz gibi kadınla sıcacık adam... Gülümsemesi bile sahte. Hakan nasıl iki yıldır peşinden koşuyor anlamıyorum," dedi.
​"Haklısın ama o zaten yalnız bir kadın. Soğuk olması normal değil mi?" dedi bir başka kadının sesi.
​Yalnız olduğum, soğuk olmamla bir miydi?
​"Yani öğrendiğime göre Elya hem yetim hem öksüz büyümüş." Kalbime çarpan acı ile elimi göğsüme götürdüm. Bunları bir başkasından duymak, benim için en büyük acılarla eş değerdi. Yutkunamıyordum; boğazım bir tel gibi batıyordu. Ağlayamıyordum.
​"Şanslı kız; Amerikalı bir kadın evlat edinmiş."
​Ağlayamadım, konuşamadım ama yine tepkisizliğimi korudum. Neden şu an bile soğuktum? Arkadaki çeşmeyi açıp ellerimi ıslattım ve yüzüme hafifçe değdirdim.
​"Ben bir kahve alacağım, ister misin?"
​Perde açılınca karşımda bana bakan kadına gülümsedim. Kadın yüzüme şok içinde baktı. Saçlarımı geriye attım ve perdeyi biraz daha araladım. Diğer kadın da beni görünce hızlıca elini dudaklarına götürdü. Şu ifadeleri çok rezildi.
​"Devam edin, duymamış gibi yapacağım," dedim.
​"Elya..." dedi ama devam etmedi. Arkamı döndüm ve kapının kulpunu tuttum. Tekrar onlara döndüm: "Hakan ile aramızda bir şey yok; arkadaş bile değiliz," dedim ve kapıyı çekerek odadan çıktım. Şu hastane bile artık fazla gelmeye başlamıştı.
​Mesaimin bitmesine bir saatten az vardı. Bugün için ayarladığım hastaların çoğunu kontrol ettiğim için şu an boştum. Kafeteryada bilgisayardaki notlara çalışıyordum. Her ne kadar doktor olsam da, bilgilerimi unutma korkusu yaşıyordum. Portakal suyundan bir yudum aldım ve notları aşağı kaydırdım.
​"Elya Hanım," dedi tanımadığım bir ses tonu. Karşımdaki adam sandalyeyi çekip karşıma oturdu. Onu ilk defa görüyordum. Dökülmüş siyah saçları, yüzündeki kırışıklıklar onun 48-50 yaşlarında olduğunu gösteriyordu. Bakışları fazla derindi.
​"Buyurun?"
​İki elini birbirine kenetledi ve biraz daha bana yaklaştı. "Nasılsınız doktor hanım?" dedi ve gülümsedi. Sahte bir gülümsemeydi.
​"buyrun beyefendi" dedim emin bir şekilde ve sırtımı sandalyeye yasladım.
​"Acar'ın hasta yakınıyım," dedi ve gözleri gözlerimi süzdü. Bir telaş, bir endişe arıyordu; beni suçlayacak bir açık arıyordu.
​"Daha önce hiç görmemiştim," dedim ve portakal suyundan bir yudum alıp tekrar masaya koydum. Gözleri portakal suyunda takılı kaldı. Ani bir hareket yapsa belki de öylece kalacaktım.
​"İşler yoğundu, cenazesine gelebildik."
​Bu adam beni sınıyordu. Gerçekten, sorunlu hastalarından biri ölünce o kişi mi sorumlu oluyordu?
​"Başınız sağ olsun."
​Sakin tavrım onu sinirlendirmiş olmalıydı. Dişiyle üst dudağını ısırdı ve başını salladı. "Bu hastanede niye bir güvenlik söz konusu değil?"
​Adam haklıydı, ne diyebilirdim ki? "Haklısınız, lütfen başhekim ile görüşmeniz daha doğru olur." Bilgisayarı kapattım. Başka diyecek bir şeyim yoktu.
​"Başhekim dediğiniz adam ortada yok!" Sesini yükselttiği için herkes bize bakıyordu. Ayağa kalktım ve bilgisayarı kolumun arasına sıkıştırdım. "Lütfen, beni zor durumda bırakıyorsunuz," dedim.
​Masadaki bardağı almak için uzanmıştım ki adam ayağa kalkıp hızla elinin tersiyle itti. Bardak yere hızla düşüp kırılınca geriye bir adım attım. Artık tüm gözler üzerimizdeydi.
​"Hastanede birileri ölüyor ve kimse sesini çıkarmıyor!" diye haykırdı. Tekrar etrafa bakındım. "Bana bak doktor!"
​Sert sesi kafeteryada yankılanıyordu. Bana doğru bir adım attı. Bu resmen şiddetti; hâlâ öylece izleyenler vardı. Bir adım daha geriye gittim ama karşımdaki adam bir anda kolumu kavradı. Sanki tüm acısını benden çıkarıyor gibi kolumu sıktı.
​"Beyefendi..." diye mırıldandım ama gözü o kadar dönmüştü ki ne yapsam boştu. Bazıları "güvenlik" diyordu ama gerisi hiçbir şey yapmıyordu.
​"Doktor, bunu kim yaptı?" dedi tıslayarak. Yutkundum ve bir şey demedim. Ne diyebilirdim? Ortada belli olmayan bir katil mi var deseydim? Sustum. Kolumu daha da sıkınca dudaklarımı birbirine bastırdım.
​"Ne yapıyorsunuz beyefendi?" dedi genç bir adam ve bize doğru bir adım attı. Çok şükür, aralarında insan olan da varmış. Bize doğru gelen adam yaklaştıkça kolumu tutan adam beni kendine çekip kolumu daha da sıktı. "Doktor konuş!" diye bağırdı tekrar.
​"Kolumu bırakın beyefendi," dedim zar zor. Canım gerçekten yanmaya başlamıştı. Bir kez daha sarsılınca zoraki tuttuğum bilgisayar yere düşmüştü. Kahretsin! Her bela beni bulmak zorunda mıydı? Pekala, bir elim boştaydı artık. Geriye doğru bir adım atmak istedim ama kımıldayamadım.
​"Sizi başhekime götürmemi ister misiniz?" Adam birkaç saniye suratıma baktı. Tam konuşacaktım ki kafası bir anda öne doğru savruldu. Kolumu tutan eli gevşemişti ve bir anda kendini yere bıraktı; bayılmıştı. Arkamı döndüğümde, ela gözlerin yerde yatan adamın bedenini süzdüğünü gördüm.
​"Karan..." diye mırıldandım ama duymadı. Ne işi vardı bu katta? Bir VIP hastanın kafeteryada olması yılda bir görülecek şeydi. Adamı süzen gözleri yeşillerime odaklanınca gözlerimi kaçırdım. Yere dizlerimi kırarak adamın nabzına baktım; normaldi, sadece bayılmıştı. Tekrar ayağa kalktım ve Karan'a döndüm.
​"Ne yapıyorsun?" dedim. Bir şey demesi, en azından konuşması lazımdı ama o hiçbir şey demedi ve arkasını döndü. Etrafta kopan alkış ile kaşlarımı çatarak çevreme baktım. Öyle izlemek yerine keşke bir şey yapsalardı! Karan'ı takip ederek kafeteryadan çıktım.
​"Karan Bey, durur musunuz lütfen?"
​Sanki bunu dememi bekliyormuş gibi durunca ben de durdum.
​"Teşekkür mü edeceksiniz?" dedi.
​"Yani..." dedim ama sustum. Gerçekten ne diyecektim? "Burada ne işin var?" diye sorsam, benim ne haddimeydi? Gözlerimi kaçırdım, tekrar ela gözlerine odaklandım.
​"Bars seni çağırmak için gitmişti ama bir daha gelmedi. Ona bakmak için dışarı çıktım," dedi.
​Bir saniye; ben ona bunu sormamıştım. Dudaklarım aralandı. Şaşkınlığım belli olmuş olmalıydı ki dudağının kenarı kıvrıldı. "Ve doktor hanımı tehdit ettiklerini görünce yardım ettim," dedi.
​Yutkundum ve gözlerine baktım. Hadi ama, bu adamdan korkulurdu, şaka yapmıyordum. "Acaba," diye fısıldadım sessizce ve devam ettim: "Zihin okuma gücünüz mü var?"
​Bu sefer tamamen gülümsemişti ve biraz daha yakınlaştı. "Öyle mi dersin?" dedi aynı fısıltı tonuyla. Ne saçmalıyorum ben? Zihin okuma gücü diye bir şey mi olurdu?
​"Beni niye arıyorsunuz?" dedim ortamın havasını değiştirmek için.
​"Ben değil, babam seni arıyor," dedi.
​Babası mı? Ah, tabii ya; ameliyathanenin önünde bekleyen adam babası olmalıydı. Oğlu için fazla endişeliydi. "Pekala, gidelim," dedim ve ilerledim. Arkamdan geldiği ayak seslerinden anlaşılıyordu. Asansörün kapıları açıldı ve içeri girdim. Bars hızlıca Karan'ın omzuna dokundu ve asansöre doğru ilerlediler.
​"Kalabalık binmeyi sevmem," dedim dudaklarımı büzüp omuz silkerken. 18. kata basıp kapıların kapanması için tuşa hızla bastım. Karan bir adım hızlansa da kapılar yüzüne kapandı.
​Arkamdaki aynaya dönüp önlüğümü düzelttim. Bir anda yüzümde beliren gülümseme ile aynada kendime baktım. Uğraşmak hoşuma gitmiş olmalıydı; bunca zamandan sonra belki de ilk kez içten bir gülüştü bu. Rutinim neredeyse her gün aynıydı: Uyan, hastaneye git, hastaneden çık, eve gel, uyu... Belki de bir gün içindeki tek değişikliğim nöbetim olmasaydı.
​Asansörün bip sesi ile düşüncelerimden uzaklaştım ve açılan kapıdan dışarı çıktım. Karan'ın olduğu odanın koridoruna girdim. Korumalar beni tekrar baştan aşağı süzüp kartıma odaklandılar. Özellikle bakmaları için birkaç saniye beklemiştim. Kapıyı yavaşça açıp içeri girdim.
​Adam koltuğa oturmuş, bacak bacak üstüne atmış ve kendini rahatça geriye bırakmıştı. Gözleri kapalıydı; sanırım yorgun ve halsizdi. Elimi kapıya uzattım ve yavaşça vurdum. Geldiğimi anlamış gibi gözlerini aniden açtı.
​"Merhaba," dedim sakin bir sesle. Bacaklarını indirdi ve dik bir oturuş sergiledi. "Doktor hanım, hoş geldiniz," dedi ve bir tebessüm etti. Başımla onaylayıp koltuğa doğru yürüdüm.
​Gözleri yaka kartıma takılan adamı inceledim. Gözlerini kıstı. Tanrım, adımı mı okumaya çalışıyor?
​"Elya," dedim. Bir süre durdu ve sonra bir kahkaha atıp kendini geriye savurdu. "Anladın demek," dedi. Gözleri gerçekten yorgundu; ağzından dökülen her kelime bitkinliğini belli ediyordu. Zavallı adam.
​"Oğlum hakkında konuşmak istiyorum." Sesi bir anda olduğundan yumuşak çıkmıştı.
​"Oğlunuz gayet iyi beyefendi. Sadece sağlığı için onu burada tutmak zorundayım," dedim. Kafasını hızlıca salladı. "Dursun, dursun; ne işi var dışarıda?"
​Dudağımın kenarı kıvrıldı. Sanırım oğlu pek öyle düşünmüyordu. Adamın cildi gittikçe soluyor gibiydi; fazla konuşmak onu yıpratıyordu. "Siz iyi misiniz?"
​Gözleri bir anda göz bebeklerim kadar derinden bakınca irkildim. Gözlerini babasından almış olmalıydı ama sanki Karan'ınkiler bir tık daha etkileyiciydi. Dudakları aralandı, tam konuşacaktı ki kapı açıldı. Gözleri benden ayrıldı ve kapıya döndü. Tabii ki Karan ve Bars'tan başkası olamazdı.
​"Oğlum..." Karan başı ile selamlayıp babasının yanına oturdu. Bars da Karan'ın yanına geçti. Neredeyse şu an altı göz üzerimdeydi.
​"Ee doktor, söylesene neyim varmış?" dedi Karan alaycı bir tavırla. Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı salladım.
​"Sözümü dinlerseniz, aynı babanız gibi turp gibi olacağınızı söyledim."
​Karan bir anda kaşlarını kaldırdı ve duraksadı. Bu hastaneden çıkmayı bekliyordu, değil mi? Ah, sanırım planları iptal oldu.
​"İyi bir doktor. Dört yıldır işinde; Amerika'daki çalıştığı hastanede çok başarılı. Okuduğu okullar tam anlamıyla harika. Yani doktoruna güvenebilirsin," dedi yaşlı adam. Bakışlarım hızla onu buldu. Beni araştırmıştı, değil mi? Beni baştan aşağı süzüp devam etti: "Genç olduğuna bakma, çok başarılı bir doktor."
​Şaşkınlığımı belli etmesem de, yüzümdeki ifade Karan'ın hoşuna gitmiş olmalıydı. Nasıl bu kadar iyi bilebiliyorlardı? Karan tek kaşını kaldırıp indirdi ve çapkınca gülümsedi.
​"Ölen hastalardan haberin var mı baba?"
​Kaşlarımı çattım ve ona döndüm. Bu kadar övgü üzerine bu soru olmuş muydu hiç?
​"Evet," dedi babası soğukça.
​"Bence Karan'ın bu hastanede kalması güvenli değil amca," dedi Bars. Çok şükür, o da konuşmuştu. Tam konuşacaktım ki yaşlı adam benden önce atıldı: "O kadar adam bir adamı koruyamıyor musunuz?" dedi Bars'a.
​Bars saygıyla geriye doğru yaslandı. Bu sefer gerçekten Bars ve Karan'ın gözüne sokarak gülümsemiştim. Karan da Bars'a doğru döndü ama tek kelime etmedi.
​Yavaşça ayağa kalktım. "İyi günler Karan Bey, bir şey olursa buradayım."
​Zorla tebessüm ederek başını salladı. Arkamı döndüm. "Bu arada; oğlunuz hastaneden kaçar falan, dikkat edelim." Evet, bu biraz fazlaydı ama bence Karan'ın hakkından tek babası gelebilirdi.
​Odadan çıktım ve kapıyı kapattım. Koridoru neredeyse bitirecektim ki kolumdaki el ile irkildim. Arkamı döndüm; burnundan sakince soluyan Karan'ı görünce yutkundum. Kolumu sıktı ve kendine biraz daha çekti. Manyak mı bu? Nefesini yüzümde hissediyordum ve bu biraz tuhaftı.
​"Neyi ima ediyorsun?" dedi sakince. Korumaların birkaçı bize baktı ama bir şey yapmadılar. Onun için çalışıyorlardı sonuçta.
​"Hastaneden kaçmanı ima ediyorum."
​Neden bu kadar kızmamıştı bilmiyorum ama fazla tepkisizdi. Kolumu bir kez daha sıktı. O sıktıkça beni kendine çekiyordu. Bir anlık gözleri dudaklarıma kaydı ve hemen geri gözlerime odaklandı. Neydi bu? Güç gösterisi falan mı yapıyordu?
​"Böyle yaklaşma ve dokunma iznini sana kim veriyor?" dedim soğukça.
​Birkaç saniye durdu. Tekrar dudaklarıma kaydı gözleri. Kolumu sıkıyordu ama ağrıtmıyordu; sanki acıtmamaya özen gösteriyordu. Birazcık serbest bırakınca kolumu hemen çektim ve omuzlarından ittim.
​"Yaptığınız tacizlik!" dedim hızlıca. Gözleri biraz daha açıldı ve baş parmağı ile kendini gösterdi: "Ben mi taciz ettim?"
​Bir adım daha uzağa gittim. Ela gözleri tüm yüz hatlarımı inceliyordu. "Bana dokunan kimdi?" Dudaklarım aralandı, konuşacaktım ki arkamdaki ses ile ikimiz de öylece durduk.
​"Elyacığım..."
​Hakan'ın sesiydi bu. Gerçekten abartmaya başlamıştı. Elyacığım mı? Zorla gülümseyip arkamı yavaşça döndüm. "Senin bu katta ne işin var Hakan?"
​Hakan bize doğru biraz daha yaklaştı. "Aslında seni arıyordum," dedi ve bana doğru eğildi. "Yemek için ne diyeceğimi bilemedim," dedi fısıltıyla.
​Yüzümü buruşturdum. Gerçekten ciddi miydi? Bir şey demeden Karan'a döndüm. Anlamıştı; duymuş olmalıydı. Ne kadar fısıldasa da bir işe yaramamıştı.
​"Senin hastan mı?" dedi Hakan, Karan'ı süzerek. Karan ondan daha uzundu; geniş omuzları da ona artı puan kazandırıyordu.
​"Öyleyim." Karan'ın bakışları Hakan'dan ayrılıp bana döndü. "Hastasıyım," dedi ve dudağının kenarı kıvrıldı.
​Tek kaşımı kaldırıp Karan'a baktım. Neyi ima ediyordu bu ruh hastası? Hakan bir anda elimi kavradı ve hızlıca çekti.
​"Geçmiş olsun," dedi son kez Hakan, ve beni de arkasında sürükledi. En nefret ettiğim şeydi bu.
​"Hakan, ne yapıyorsun?"
​Karan'ın kaldığı odanın koridorundan çıkmıştık. Asansörün önünde bekliyorduk. "Ne yapıyorum?" dedi umursamazca. Gözlerini asansörden hiç ayırmadı.
​"Ben biri ile konuşurken araya giremezsin!" Sesimi biraz yükseltmiştim. Bu sefer bakışları bana döndü. "Ayrıca çıkacağımız yemek için daha iki gün var," diye ekledim.
​Hakan başını "hayır" anlamında salladı. "Yarından sonra çıkacağız." Elimi alnıma getirip ovaladım. "Bugün bitti neredeyse."
​Sözleri o kadar umutlu çıkıyordu ki gülmek istedim. Asla bende olmayan bir şey için karşımdaki kişi benden umut bulurken acı bir şekilde gülümsedim. Asansör geldi; kapılar yavaşça açıldı. Hakan'a tek kelime etmeden bindim. Hakan 5. kata bastı.
​"Hastan mı var?" dedim konuyu dağıtıp gerginliği yok etmek için.
​"Evet, senin mesainin bitmesine az kalmış. Sen benden sonra in," dedi ve bakışlarını kaçırdı.
​"Benim de 5. katta hastam var, ona bakıp gitmek istiyorum," dedim. Gözleri bir an bana kaydı, gülümseyip önüne döndü.
​Asansörün kapıları açıldı. İkimiz de aynı anda çıkmak için adım atınca durduk. "Buyurun," dedim yolu göstererek. Hakan bir adım geriye gitti. "Sen inmeden ben buradan bir adım atmam."
​Tebessüm edip asansörden çıktım. "İstersen beraber kontrol edelim hastaları."
​Aslında mantıklıydı; benim görmediklerimi o, onun görmediklerini ben görebilirdim. Benim hastam daha yakın olduğu için önce onun yanına gittik. Kapıyı yavaşça çalıp içeri girdik. Hakan karşısındaki teyzeye bakıp gülümserken, ben boş gözlerle hastamı inceliyordum.
​"Nasılsınız Nurten Hanım?" dedim. Kadının ışıldayan gözleri bana kaydı. Artık iyileşmiş, enerji dolu bir kadındı.
​"Elya Hanım, çok iyiyim," dedi "Elya Hanım"ı bastırarak söyleyerek. Bazı sağlıkçılar "teyze" dediği için ona bu ciddiyet komik geliyordu.
​"Valla teyzeciğim, şöyle bir bakıyorum turp gibisiniz maşallah," dedi Hakan.
​Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Onun hastalarla gerçekten sağlıklı bir ilişkisi vardı; onlara bakırken gözleri parlıyor, hep gülümsüyordu. Sağlıklı insan ilişkisi bu olsa gerek...
​"Evli misiniz?"
​Nurten Hanım'ın ani sorusu ile bakışlarımı Hakan'dan çekip ona döndüm. Bir saniye, ne? Bizi evli mi zannetmişti? Hakan küçük bir kahkaha atıp bana baktı. Gözleri yüzümü incelerken tebessüm etti. Tepkisizliğimden rahatsız olmuş olmalı ki Nurten'e geri döndü ama tek kelime etmedi.
​"Evli değilim." İki elimi de havaya kaldırdım. "Bak; yüzük yok." O zeki kadının bunu görmemesi imkansızdı. Tatlı, zeki ama insanları diliyle iğneleyen bir kadındı Nurten Hanım.
​Birkaç gün sakin ve sessiz geçmişti. Ne bir dedikodu, ne de bir cinayet vardı. Bu durum beni şaşırtıyor, aynı zamanda ürpertiyordu. Belki de normaller dışındaki hiçbir şeyi fazla önemsememek gerekiyordu. Bu, cinayetleri önemsememek demek değildi ama bir şeyin üzerine çok düşersen o şey genelde ters bir şekilde gerçekleşirdi. Bunu kim isterdi ki?
​Ve evet, bugün o gündü. Hakan'ın yoğun ısrarı üzerine bugün yemeğe çıkıyorduk. Benim için sadece bir yemek olacaktı; umarım ne onun ne de bir başkası için farklı şeyler ifade etmezdi. Derin bir nefes alıp kahvemi yudumladım. Mesaimin bitmesine yarım saatten az vardı. Hakan hâlâ son kontrollerini yapıyordu.
​Üzerimde günlük hâlimi yansıtan bir kombin vardı: Açık mavi kot pantolon, beyaz salaş tişört, ince bej hırka, beyaz spor ayakkabılar ve at kuyruğu yapılmış saçlarım... Sanırım bu kombini değiştirmem gerekecekti.
​Hakan hızla içeri girdi. Üzerindeki ceketi koluna atıp yanıma geldi. "Elya, hadi çıkalım!"
​Ayağa kalkıp onu süzdüm. Gidelim bakalım şu meşhur yemeğe... Önden yürürken o arkadan geliyordu. Yorulmuş olmalıydı; bir hemşirenin önünü keserek beyaz gömleğini ona tutuşturdu. Heyecandan koluna astığı gömleği bile çıkış kapısına yaklaştığımızda fark etmişti. Kapılar açılır açılmaz hafif esen rüzgarla saçlarım geriye savruldu.
​"Nereye gidiyoruz?" dedim sakince. Hakan birkaç saniye durup bana döndü. Anlamsız bakışlar atarken kaşlarımı kaldırdım. Bakışları üzerimdekilerde gezindi.
​"Üstümdekiler uygun değil," dedi.
​Şaşkınlıkla onu süzdüm. "Üstündekiler uygun mu değil?" Sanırım tek uygun olmayan o değildi; beni kırmamaya çalışırken kendinden yola çıkıyordu.
​"Pekala, eve gidip üzerimi değiştireyim," dedim.
​"Ben seni alırı-"
​"Gerek yok, konum at, ben gelirim."
​Biraz yüzü düşmüştü ama belli etmedi. Tebessüm edip arabasına doğru yürüdü. Ben hariç neredeyse tüm personelin arabası vardı. Araba kullanmayı sevmeme rağmen ehliyetim bile yoktu; çünkü denemekten korkuyordum. Arabalara binebiliyordum ama kalbimin hızlı atışı hiç eksik olmuyordu. Belki de annemle babamı kaybetme sebebim yüzünden, hep bir yerlerde korku ve yalnızlık hissediyordum.
​Taksi durağına doğru yürürken çantamdan telefonumu çıkardım. Kimsem olmadığı için hastane grubu dışında hiçbir mesajım yoktu; artık alışmıştım.
​"Taksi!" dedim. Üç araba arka arkaya gelmişti. Durduğum taksinin sahibi hızla yanıma geldi. Arkaya oturdum. Bazen şu arabaya bindiğimde bile konuşamıyor, kelimelerimi yutuyordum.
​O kadının geldiği gün içimi buz gibi bir soğukluk kaplamıştı. Onu görünce kaskatı kesilmiştim. Bana sahip çıkmayan, beni kendi ülkemden mahrum eden bir insanın beni görmeye hakkı yoktu. Ona "teyze" bile demek istemiyordum; çünkü teyze anne yarısıdır ama o annemin mezarına bile gelmemişti. Beni bir kere sormamıştı. "Bir teyzem olacak, gelip beni alacak" diye pencerelerde beklerken her gün umudum biraz daha kırılmış, ben biraz daha olgunlaşmıştım.
​Evet, yetimhanede çok uzun süre kalmamıştım ama o kadın beni evlat edinene kadar geçen iki üç ay yetti de arttı bile.
​"Geldik."
​Taksinin penceresinden dışarı baktım; evimin önündeydik. Parayı uzatıp aşağı indim. Merdivenlerden çıkıp kapıyı açtım. Çantayı kenara fırlatıp yatak odasına geçtim. Kendimi yatağa sırtüstü bırakıp tavanla göz göze geldim. Acaba şu yemek işini iptal mi etseydim? Şu hayatta katlanabildiğim tek şey yatakta yatmak olabilirdi.
​Gözlerim yavaşça kapanmaya başlamıştı ki... Bildirim sesi ile hızla doğruldum. Seslere karşı bir duyarlılığım vardı. Telefonu elime aldım; Hakan'dandı. Attığı konumun altına "saat 8" yazmıştı. Zaten eve gelmem yarım saatimi almıştı. Mutfağa gidip dünden kalan yemekleri ısıttım.
​Dolaptan yoğurt çıkartmak için kapağı açtım. "Nerede bu?" Kavanozları sağa sola kaldırırken yere bir saklama kabı düştü.
​"Kahretsin!" Dizlerimi kırıp kabın içindeki sarmaları toplamaya çalıştım. Bir an için buzdolabının altına girmiş bir kağıdı fark ettim. Okuduklarım karşısında sinirle kağıdı yırttım.
​"Afiyet olsun ha!" dedim sinirle. "Teyzen..." diye tekrar ettim. Alayla güldüm. Yıllarca adımı bile unutmuş olması muhtemel bir kadın, kendi evimin dolabına ben yokken bir şeyler bırakmıştı.
​Fazla yemeyecektim, sadece atıştırıp çıkacaktım. Gardırobumu açtım; fazla kıyafetim vardı. Hem rahat hem şık olmak istedim. Düz renk, bel kısmı hafif oturan bir bluz giydim ve yüksek bel, geniş paçalı bir pantolon seçtim. Ayakkabı olarak krem tonlarında temiz bir spor ayakkabı tercih ettim; rahat ama modern bir hava katıyordu.
​Saçlarımın doğal dalgalı olması bana zaman kazandırmıştı. Oraya varmak için tam yarım saatim vardı. Hazırdım. Taksi durağına gidip bir araca bindim ve Hakan'ın attığı konumu gösterdim.
​"Hastaneye yakın," dedi şoför.
​Öyle miymiş? Hiç fark etmemiştim. "En kısa sürede gidebilir miyiz?"
​Adam onaylayarak başını salladı. Trafik yüzünden biraz geç kalmıştık. Arabada çalan şarkı fazla sesliydi, yüzümü buruşturup pencereye döndüm. Kalabalık ama ıssız sokaklar... Derin bir nefes verip camı indirdim. Yüzüme vuran rüzgarla gözlerimi kapattım.
​"Sizi burada indirebilir miyim? Hemen ilerisi."
​Hızla etrafa bakındım; tanıdık bir sokak... Taksiden inip yürümeye başladım. Biraz ilerideki restoranda Hakan'ı gördüm. Manzaraya karşı bir yer tutmuş, yakasını düzelterek bekliyordu. Gülümsedim ve ilerledim. O sırada arka arkaya iki siyah araba gördüm. Yolun karşısında duruyorlardı.
​Bakışlarım tekrar yola döndü. Siyah arabanın yanındaki ağacın altındaki figüre odaklandım. Işıklandırma sistemi sayesinde yüzünü seçmeye çalıştım. Gözlerimi kıstım.
​Bu oydu. Karan Soral.
​Hastaneden kaçmıştı! Beni görmüyordu ama ben onu en net haliyle görüyordum. "Karan..." diye fısıldadım.
​Önce etrafına baktı, sonra arabaya bindi. "Hastaneden kaçmış," diye mırıldandım. Bakışlarım Hakan'a kaydı, hâlâ orada bekliyordu. İkisi arasında bir tercih yapmam gerekiyordu.
​Sertçe yutkundum ve yoldan geçen bir taksinin önüne atladım. "Ne yapıyorsun abla? Taksinin önüne atlanılır mı hiç!" dedi şoför endişeyle.
​Elimle siyah arabaları gösterdim. "O arabayı takip et!" dedim soluksuzca. Adam deli olup olmadığımı sorgular gibi baktı.
"Araba hareket ediyor, hadi sene!"
​Şoför arabayı çalıştırdı. Neden bu adamı takip ediyordum bilmiyorum ama içimden bir ses durmamamı söylüyordu. Kalabalık yoldan ıssız yollara girmeye başladık. On beş dakikadır yoldaydık. Hakan'dan gelen aramaları şimdilik açmayacaktım.
​En sonunda ıssız, yokuş yukarı bir yola girdik. Yolun sonunda kocaman bir depo vardı; etrafı ise tarlalarla çevriliydi. Siyah arabalar deponun önünde durdu. Taksici yavaşladı.
​"Ne yapıyorsunuz?" dedim.
​"Buradan gerisini yürüyün lütfen. Bu yokuşu araba çıkamayabilir."
​Gözlerimi devirdim; daha mantıklı bir bahane bulabilirdi. Parayı verip indim. Yokuş gerçekten dikti. Depoyu tamamen görebileceğim bir noktaya ulaştığımda şaşkına döndüm. On beş, on altı tane Mercedes G-Serisi araba vardı. Bunlar da nereden çıkmıştı? Az önce sadece iki araba görmüştüm.
​Biraz daha yaklaştım. Tam ne olduğunu anlamaya çalışırken, bir el aniden dudaklarımın üzerine kapandı. İstemsizce ve büyük bir korkuyla çığlık attım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kategoriler ve temalar yükleniyor…