1. bölüm / 2
𝐄𝐒𝐄𝐅 𝓔𝓼𝓪𝓻𝓮𝓽BÖLÜM 1 DAYANMA
Bölümler 2Şu an: BÖLÜM 1 DAYANMA
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BÖLÜM 1
DAYANMA
Geceyi gündüz yapan çok şey vardı fakat her gecenin bir kabusu, her sabahın bir dayanma mücadelesi vardı. Annemin babamın adımı haykırışı her yerde çınlıyor, sarsılan her yer benim kabusum olurdu. "Anne!" Sesler yavaş yavaş kesildi ama korktum; kalbimin hızlanması daha da canımı yaktı. "Anne!" Yattığım yerden doğruldum. Koyu kahve saçlarım terden yüzüme yapışmış, inip kalkan göğsüm de bu kabusun bir parçasıydı. Yataktan çıktım. Dijital saatte yazan 06.05, tam zamanında uyandığımın kanıtıydı. Dolaptan üzerime o beyaz bluzu geçirdim. Ne çok süslüydü ne de sıradan... Satenimsi dokusu tenime değdiğinde içimde garip bir sakinlik hissettim. Omuzlarıma tam oturuyordu. Altıma giydiğim siyah palazzo kumaş pantolon kendimi hem rahat hem de şık hissettiriyordu. Aynada kendime baktım; fazla abartmadan dikkat çekmenin bir yolu varsa buydu işte. Hızlıca kavradığım beyaz çantamı alarak kapıyı ardımdan sertçe kapattım. Evimin az ilerisinde olan taksi durağına doğru yürüdüm.
"Kızım?" Yanımdan gelen sesle oraya döndüm. Taksinin içinden bana bakan adamı gördüm. Neredeyse her günüm taksi durağındaydı, o yüzden bu adam da beni oradan tanıyordu. "Hastaneye mi? Gel, ben bırakırım." Taksinin arka koltuğuna geçtim. Yol boyu yanımdan geçen arabaları izledim. Hastanenin önüne geldiğimizde taksi yavaşladı ve durdu. Taksiden inip hızlıca hastaneye giriş yaptım.
"Merhaba Elya Hanım." Karşımda saçlarını iki yana omuzlarından aşağıya bırakmış kız masumca gülümsüyordu. Başımla onaylayıp doktorların toplandığı odaya girdim. Kimisi kahve içerken kimisi samimi bir sohbet elde etmişti. Askıda asılı olan önlüklerden kendi önlüğümü aldım ve üzerime geçirdim.
"Elya." Arkamdaki masalardan gelen sesle oraya döndüm. "Hakan," dedim. Baştan aşağı beni süzdü. Şu adamın bana karşı hayranlığı iğrençti. Elindeki kahveyi havaya kaldırdı. "Kahve içer misin?" Benimle aynı alandaydı, o da travma cerrahisindeydi. Kafamı hayır anlamında salladım. Tam kapının kulpunu kavramıştım ki Hakan'ın sesi ile duraksadım: "Hastaları kontrole mi?" Neden sabah sabah o kadar işimin ardında bir de bu adamla uğraşıyordum? Tuttuğum kulpu hızla çekerek odadan çıktım.
Yoğun bakım ünitesine girip birçok hastayı kontrol etmem gerekiyordu. Okuttuğum kart ile yoğun bakımın kapısı otomatik açılınca ilerleyip girdim içeri. O kadar sessizdi ki... Herkes ölmeyi bekliyordu, içlerindeki umut tamamen sönmüştü. Tam 6 yerinden bıçaklanan 59 yaşındaki Aysel Hanım'ın yanına yürüdüm. "Merhaba." Bazı sözcüklerim aksanlı çıkıyordu. Kadının yüzü bembeyazdı. İç kanaması bizi zorladığı kadar onu da zorlamıştı. Sadece umutsuz gözlerini üzerimde gezdirdi. "Ben doktorunuz, Aysel Hanım." Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı ama yine tek kelime etmedi; sanırım yorgunluğu devam ediyordu. Gözlerim monitöre kaydı; tansiyonu ve nabzı gayet iyiydi. Cebimdeki eldivenleri giydim ve battaniyeyi hafifçe kaldırdım. Elimi yavaşça karnına koydum ve bastırmadan gezdirdim. Drenaj torbasına baktım; düne kadar daha az kanaması olmuştu, belki kanaması durmuş olabilirdi. Karşımda öylece yatan kadın beni izliyordu. Hemşirelerden biri yanımıza geldi, kaldırdığım yorganı tekrar örttü. "Gece nasıldı?" Elimdeki eldivenleri çıkartmak için harekete geçmiştim. "Bir ara tansiyonu düştü ama sıvı verdik." Başımı salladım. "Hasta stabil, drenaj sıvısı azalmış, vital bulgular normal sınırlarda. Ek cerrahi müdahale şu an için gerekmiyor, takipte kal," dedim. Belki birileri için umut olabiliyordu.
Çıkardığım eldivenleri çöp kutusuna attım. Yoğun bakımın bip sesi sessizliği bozdu. Hakan içeri önlüğünü düzelterek girince göz devirdim. "Elya!" Adımlarını hızlandırıp yanıma geldi. Hemşirenin uzattığı eldivenleri giydi. "Aysel Teyze'yi kontrol ettin mi?" Hastanın başında ilk o durduğu için ilk onu kontrol etmiştim. "Fazla konuşmayı sevmiyorum." Bu ne kibirimden ne de egomdan; gerçekten konuşmayı sevmiyorum. "Biz iş arkadaşıyız, konuşmazsak olmaz ama." Bahanelerle konuşmak da saçma olurdu, değil mi? Tam dudaklarım aralandı, konuşacaktım ki Hakan'ın telefonu çaldı. Bana "Bir saniye," yapıp cebindeki telefonu çıkardı. Ekrandaki aramayı görünce gülümsedi ve kulağına götürdü: "Anne," dedi umutlu bir şekilde. Arkasını dönüp ilerledi. Zoru zoruna yutkundum ve saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Başka bir hastanın yanına yöneldim.
♧♧♧♧♧♧♧♧♧♧♧♧♧
Mesaimin bitmesine çok az kalmıştı. Yorgunluğu hissediyordum ama 4 yıldır alışmıştım. Önlüğümü çıkardım ve kapıyı açtım. "Bugün de bitti," deyip çıkış kapısına yönelecekken ambulansın yanıp sönen ışığı tüm dikkatleri üzerine çekti. Hızlıca sedyeyle içeri giren hastaya baktım; kan kaybetmiş olmalıydı. "Silah yaralanması," diye mırıldandım. Yanımdan hızla geçerken onlara döndüm ve arkalarından ilerledim. Demek ki bugünü atlatmamıştık. Sedye hızlıca ameliyata girdi. "Elya!" Arkamdaki hemşirenin telaşlı sesi kulaklarımı tırmaladı. Şu anda o kadar stres altında olmalıydı ki tedirgindi. "İçerideki hastanın acil ameliyata alınması lazım." Ciddi ciddi söylüyormu diye bakarken ameliyathanenin kapısı açıldı. "Elya Hanım!" Daha fazla beklemeyerek içeri girdim. Ellerimi yıkadım, hemşire önlüğü giydirdi. Karşımda yatan adamın suratını kandan çıkaramıyordum; belli ki bir çatışma ortasında bu hale gelmişti. Kurşunu çıkarmak için elime aldığım aleti kurşun bölgesine yaklaştırdım.
Saatler geçmişti. Bir süre sonra zaman algısını kaybetmiştim. Alnımdan akan teri hiçe saydım. Kurşun gerçekten de çok derindi ama çıkarmıştık. Derin bir nefes verirken diğer ameliyattakiler de rahatladı. Önlüğümü çıkarmak için odaya girdim. Ellerimi yıkayıp önlüğü çöpe attım. Son saate kalan ameliyatlar beni hep yormuştu. Ameliyathaneden çıktığım anda 58-60 yaşındaki bir adam ayağa kalktı. Hasta yakını olmalıydı, değil mi? "Doktor, oğlum nasıl?" Sanki hasta arkamdaymış gibi arkamı döndüm. "Hasta gayet iyi. Şanslısınız ki ameliyathane hazırdı; eğer hazır olmasaydı bu kadar iyi konuşamazdım." Son dakika Hakan'ın ameliyatı ertelenmişti; ne Hakan ortadaydı ne de hasta. "Hakan nerede?" diye sordum bir hemşireye. "Bilmiyorum." Toplantı odasına oturdum. Hastanın iyi olup olmadığına bakmam lazımdı, o yüzden 2-3 saat daha buradaydım.
"Elya Monroe!" Bu başhekimin sesiydi. Dönen sandalyeyi oraya çevirdim. Evet, saygı olarak ayağa kalkmam gerekiyordu ama yapmadım; çünkü ayağa kalkmayı onlar üstünlük zannediyordu. "Cengiz Bey." 4 yıldır alışmamıştı; ayağa kalkmadığımda tiksindirici bakışlar hep üzerimdeydi. "Nasılsın?" Gözleri gözlerimin içine bakıyordu. Cengiz Bey tabi ki çok titiz ve herkese hazırdı. "Bu soruyu sormak için gelmediğiniz çok net." Dudağının kenarı kıvrıldı, ellerini masanın üzerine koydu. "Hakan 2-3 gün olmayacak. Olmayacağı günler de nöbet günü," dedi. Bir kaşımı havaya kaldırdım. "Yani demem o ki; bugün nöbet gününüz." Çüş artık! Ciddi miydi bu? "Anlamadım." Gayet iyi anlamıştım ama şu ana kadar kimsenin ne yerine kaldım ne de yerimi doldurmasına izin vermiştim. "Cengiz Bey..." Yutkundum, tam konuşacaktım ki; "Elya Hanım," dedi ve sözümü kesti: "Nöbetiniz şimdiden başlıyor." Diyerek ayağa kalktı. Gözlerimi kapadım ve derin bir nefes aldım. Sakince aldığım nefesi verirken odadan çıkmıştı. Askıda olan önlüğümü tekrar üzerime geçirdim.
Kapıda kahkaha sesleri duyulunca yüzümü buruşturdum; sanırım birkaç kişinin sorusuna maruz kalacaktım. "Elya? Mesain bitmedi mi?" Gözlerimi devirerek kahveden bir yudum aldım. "Hakan Bey'in yerine buradayım," dedim. İki kadın da sanki dünyanın en önemli şeyini söylemişim gibi birbirlerine baktılar. Tekrar önüme döndüm. "Acaba..." Ağzında geveleyen kadının ne diyeceğini dinliyordum. "Acaba Hakan'la aranızda bir şey var mı?" Derin bir nefes verip onlara tekrar döndüm. "Sence aramızda bir şey var gibi mi duruyor?" Kız başını hayır anlamında salladı. Daha fazla bu rezalete katlanamazdım. Kabul ediyorum; Hakan yakışıklıydı, kumral ve yeşil gözlü olması çoğu kızın hayaliydi ama benim için bir arkadaş bile değildi. Hızla odadan çıktım. "Elya Hanım, Aysel Sönen 3 saat önce normal odaya alındı." Yanımdan hızla geçen hemşirenin rüzgarı saçlarımı hafiften olsa geriye savurdu. Görelim bakalım, sabahki kadar iyi miydi? Asansörü bekliyordum. Yanıma gülerek gelen adamı hiçe sayarak asansöre bindim. Bu o adamdı, son dakika gelen hastanın yakını... O da beni görünce gülümsedi. Uzun süredir görmediğim için başımla selam verdim. Ben 8. kata basınca o da 18. kata bastı. 18. kat, Cengiz Bey'in VIP konuklar için ayarladığı hastane odalarıydı; sanki otel işletiyoruz. "Elya Hanım," dedi adam. Başımı hafifçe ona çevirdim. "Oğlumu kontrole ne zaman gelirsiniz?" Bu adam oğlunu fazla seviyordu. "Oğlunuz yeni ameliyattan çıktı, dinlensin, geleceğim." Asansör bip sesi ile durdu. Adam başını salladı. İçeri birkaç hemşire daha girdi Kapı tekrar kapanınca derin bir nefes verdim.
Aysel Hanım'ın kapısının önüne gelince
Aysel Hanım'ın kapısının önüne gelince kapıyı çaldım; her ne kadar hastane olsa da mahremiyet her insan için olan bir şeydi. Kapıyı açıp içeri girdim. "Aysel Hanım?"
Bir an için gördüklerim ile duraksadım. Yerdeki kanlar tüm fayansı kaplamıştı. Yerde yatan Aysel Sönen'in bedeni de kanlar içindeydi. Sakinliğimi korudum ve yerde yatan bedenini süzdüm. Yavaşça yutkundum; boğazına saplanan bıçağı izledim. Derin bir nefes verdim. Kapı açıldı. "Aysel-" arkamda kalan, Kızın attığı çığlık kulağımı acıttı. Kız hızlıca hastanın yanına koştu ve dizlerini kırdı. Gözlerinden akan yaşı elinin tersiyle sildi ve hızla dogruldu. "Sen yaptın!" Ve bir adım attı. "Anlamadım?," dedim. Yerde yatan bedenden kızın gözlerine kaydı bakışlarım. Kız kavradığı koluma tırnaklarını bastırdı. "Sen yaptın!" Yüksek ses beni rahatsız ettiği için gözlerimi kapadım. "Konuşsana!" Kolumu sıktığı yetmiyormuş gibi bir de sarsıyordu. "Lütfen bırakın kolumu." Tekrar kapı açıldı. İçeri hemşireler girince kadını benden uzaklaştırdılar. "İyi misiniz Elya Hanım?" Başımla onayladım. Kadının hemşirenin kucağındaki çığlığı beni iyice rahatsız etmeye başlamıştı. Son kez Aysel Hanım'ın cesedine baktım. "Başınız sağ olsun." Kadına bakarak söylemiştim ama o beni parçalayacak gibiydi.
Açık kapıdan çıkıp derin bir nefes aldım. Asansörün önüne geldim. Sabah gördüğüm kadının şimdi cesedini görmek içler acısıydı. Tekrar kendimi doktorların toplandığı odaya attım. Bu kadar yorgun olma sebebim neydi bilmiyorum ama kalbim çok sıkıntılıydı. Doldurduğum kahve bardağını yavaş yavaş içtim. Şimdi benim hastam kendisini mi öldürmüştü, yoksa cinayet miydi? Dudağımın kenarı kıvrıldı; ölmek isteseydi bana söyleyebilirdi, ameliyatta o kadar uğraşmazdım. "Elya?" O kadar dalmışım ki olay anında kadını tutan hemşirenin içeri girdiğini fark etmemiştim. Belki ilk defa gülüşümü gördüğü için bana garip baktı. Benim öldürdüğümü düşünüyordu.
"Ne bakıyorsun?"
Dudakları aralandı, konuşacaktı ama sustu. "İşin yok mu senin?" Beni baştan aşağı süzerken başını sallayarak çıktı. "Biriniz değil, hepiniz garipsiniz." Kahveden bir yudum daha aldım. Tüm bunların sorumlusu Hakan'ın nöbetiydi. Kapı tekrar açıldı; bu sefer ilk başhekimin bedeni göründü. "Başhekimim," demiştim ki arkadaki polislerle sustum. Oturduğum yerden sakince onları izledim. "Elya Monroe," dedi polislerden biri. "Buyurun."
İkisi de karşıma geçti. "Karakola kadar bizimle gelmeniz lazım." Süper gerçekten! "Gelmeyi çok isterdim lakin nöbet günüm. Bizzat başhekimim bunu söylemek için ayaklarıma kadar geldi," dedim. Rengi bir anda değişen başhekimim utanmış olmalıydı. Polisler ciddi bir ifadeyle bana bakınca ayağa kalktım. "İzin var mı başhekimim?" Polislerden biri kolumu tutunca geri çektim. "Suçlu değilim beyefendi, lütfen yürüyelim." Polis benden bir adım uzaklaştı. Hekimi baştan aşağı süzüp ilerledim; kahrolası adam, en çok ondan nefret ediyordum. Bazı bakışlar beni bulsa da önemsemedim. Hastane çıkışında yanıp sönen arabaya bindik. Polislerden biri yanıma oturdu. Suçlu muyum ben? Bu ne tavırlar böyle? Polis arabası hızla hareket etti. Gerçekten o saniyede orada olduğum için buradayım. Camı açmak için elimi kaldırmıştım ki yanımdaki kadın polisin bileğimi tutması bir oldu. Suçlu olsam daha az tepki görürdüm; şüpheliyim ben, şüpheli! "Camı açacaktım." Fevri bir hareket göstermezdim çünkü onlar da işini yapıyordu. Kadın cama erişti, camı açtı. Yüzüme çarpan esinti az çok beni rahatlatmıştı. Her eve gittiğimde yalnız olmak beni korkutmuyordu. Şu anki gibi... Araba durunca karakolun önünde olduğumuzun farkına vardım. "Bu kadar yakın mıydı?" Polis kapıyı açtı. Kadınla beraber inip içeri girdik. Daha önce sorgu odasını görmemiştim; iyi bir deneyim olacaktı.
"Geç!" İçeri doğru savrulunca kaşlarımı çattım ve koltuğa oturdum. Beni arkadaki camdan izleyeceklerdi, değil mi? Kapı bir anda çarpılınca oraya döndüm. Komiser falan olmalıydı. "Elya Monroe." Uzun boylu, yeni tıraş olmuş, kol kaslarını belli eden bir fiziğe sahip adamdı. Karşıma oturdu. "Aysel Sönen ölü bulundu." Alaycı bir ifadeyle ona baktım. "O odadaydım." Sırtını dikleştirdi ve ellerini birbirine kenetledi. "Olayı anlatın lütfen." "Bir şey bildiğim yok, bu ne böyle? Bakın, hastamı kontrole gittim ve yerdeydi. Siz nasıl gördüyseniz ben de öyle gördüm." Başını sallayarak düşünmeye başladı. "Pekala, bu şehre ne zaman geldiniz?" Kaşlarımı çattım. "Konunun alakası nedir?" Bakışları sertleşince saçlarımı geriye attım. "Dört buçuk yıl oluyor." Bakışları üzerimde geziyordu. Rahatlığım onu sinirlendirmiş olmalıydı. "Ayrıca bir suçlu gibi davranmayın. O kadın içeri girdikten saniye sonra oradaydım ben. Kameralara baktınız mı?" Tabii ya, kameralara bakamayacak kadar mallardı çünkü! Dudağının kenarı kıvrıldı ve biraz daha yaklaştı. "Silinmiş." Dudaklarım aralandı ama konuşamadım. Tabii ya, cinayet olduğu çok belli! "Kadın sabahında çıktı ama akşamında ölü bulundu, doktor." Dişlerinin arasından konuşması beni sinir ediyordu. "Ne demek istiyorsunuz? Açık olun lütfen." Elini sertçe masaya vurdu ama tek bir an bile kımıldamadım. "Konuş, bu senin için daha iyi olur." Alayla gülüp nefesimi sertçe soludum. "Eğer öldürmek isteseydim bunu normal odaya alınca değil, yoğun bakımda hallederdim. Ayrıca hastaneye girişimdeki kıyafet ve şu anki kıyafetim aynı." Sanki daha fazla konuşmamı bekliyordu. "Ayrıca o benim hastam, yoğun bakımda hep yanındaydım. Normal odaya yanına ilk defa gittim. Ve şöyle ki; yoğun bakımda kimin ölüp kalacağı belli değil. Bunu yapan her kimse yoğun bakıma erişimi olmayan biri ve umarım siz bunu düşünmüşsünüzdür." Bakışlarını benden kaçırıp o cama baktı; dediklerim onun için mantıklıydı. "Beni bir anda buraya getirip suçlu gibi davranmanız da ayrı bir suç. Ben sadece olaya erken tanık olan biriyim. İlk tanık olduğum için de suçluyum." Çene hatları kasılmıştı. Konuşmak istedi ama sustu. Yalan söylüyor muyum diye gözlerimin içine baktı. "Fazla konuşmayı sevmem ve çok konuştum. Lütfen ani olan sorgunuzu başka zamana erteleyin; tek hastam Aysel Hanım değil."
Karakoldan çıkınca üzerimi silkeledim. Karakolun çaprazında duran taksiye doğru yürüdüm. Bir anda titreyen ellerimi gizledim ve yavaşça taksiye yürüdüm. Açtığım kapıdan kendimi içeri attım. Yorgun hissediyordum. Bazen insan o kadar yalnız ve kimsesiz hissediyordu ki kendi yokluğunu, kendi hislerini, duygularını unutuyordu. Annemle babamı kaybettiğim o gün her şeyden habersiz oldum. En azından bir kadın gelene kadar... En azından yalnızlığımı paylaşacak biri olsun istemiştim. Tek bir kişi... Duygusuz hissetmemi engelleyecek biri istemiştim ama hep korktuklarım başıma geldi ve ben bu hikayenin tek başrolünde yer aldım. Tek ve kimsesiz hikayenin başrolü benim. Şimdi diğer herkes renkli, beyaz bir sayfayken ben o sayfanın karalanmış kısımlarındaydım. "Hanımefendi!" Taksinin sesiyle gözlerimi camdan ayırdım. Cebimdeki parayı çıkarıp taksiciye uzattım; para üstünde gözüm yoktu. Hızlıca taksiden çıktım ve hastaneye girdim. Hemşirelerin bir kısmıyla göz göze gelsek de hızla ilerledim. Bir de onlara açıklama mı yapacaktım? Odaya girdim ve askıdaki önlüğümü üzerime geçirdim. Odada kimse yoktu; en azından bir müddet soru istilasına uğramayacaktım.
♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤
Sabahın 11'i ve benim 7. acı kahvemi bitiriş saatimdi. Eve gidebilirdim ama akşam bakmadığım, sabaha ertelediğim hastam vardı. Bardağı suyun altına tuttum ve kenara koydum. "Elya, kaçıncı kata?" Göz doktoru Esin ile bakıştım. Alanında başarılı bir doktordu. "18," dedim ruhsuz gibi. Bu hastanedeki herkes benden nefret ediyordu; onlar için egoist, kinci ve kendisini beğenen bir doktordum ben. Elya Monroe insanlar için böyleydi. İkimiz de koridorda sessizce yürürken karşıdan gelen polisler birbirleriyle konuşuyorlardı. "Niye gelmişler? Beni mi özlemişler?" dedim Esin'e. Esin bana göz devirerek yürümeyi sürdürdü; o da biliyordu yapmadığımı. "Karan Soral için gelmişler ama bir şey dememiş." Tek kaşımı kaldırdım. Emindim, bir çatışma olmuş olmalıydı. Sessiz kaldım ve asansöre bindim. Esin benden iki kat aşağıda indi. 18. kata geldiğimizde tık sesi ile kapılar yavaşça açıldı ve asansörden çıktım. Bu koridorun tek bir odası vardı. 18. katta uzun uzun 8 koridor vardı ve tam olarak her koridorda bir oda vardı. Geldiğim odanın kapısını tıklattım ama ses gelmedi. Tekrar tıklattım ve kapıyı yavaşça açtım. Kapıyı ardımdan kapatıp içeri girdim. Elimdeki dosyayı kolumun arasına sıkıştırdım ve birkaç adım daha attım. Yatak boştu ama duvarda olan kan izleriyle hızla etrafa kulak verdim. Bir ses geliyordu ama çok az. Hemen diğer, refakatçi kalması için ayarlanan odaya girdim. Karşımdaki iki adam birbiriyle dövüşüyordu. Dudaklarım aralandı ama bir şey söyleyemedim. Tamam, biraz şaşırmıştım, kabul ediyorum. Bir adamın yüzü o kadar etkileyiciydi ki sanki kalbimin olduğunu hissettim. Esmer, ela gözleri sert bir şekilde onu boğmaya çalışan adama bakıyordu. Fazlasıyla çekiciydi.
"Doktor!" dedi hırıltıyla. Diğer adamın yüzü ise onun kadar yakışıklı değildi. Adamın ellerinden kurtulan esmer, hızla karşısındaki adama yumruk geçirdi. Yumruk yiyen adam bana doğru savruldu ama yerimden kımıldamadım; ayrıca dudağımın kenarı kıvrıldı. Esmer tekrar bana doğru savrulan adamı yakaladı ve alnını yüzüne geçirdi. Adam bu sefer yere yığılınca bakışlarım esmer adama kaydı. Onun da ela gözleri baştan aşağı beni süzüyordu. Nefes nefese kalmıştı; inip kalkan göğsü ne kadar cebelleştiğini gösteriyordu. Esmer adama bakarken yere yığılan adam hızla beni iterek odadan çıktı. Birkaç adım geriye sendeledim ama tepkisizliğimi bozmadım. "Karan Soral," dedim ciddi bir sesle. Gözleri, koyu yeşil gözlerimi en derinden fethedercesine baktı. "Kontrol." Arkamı döndüm ve yatağın kenarına geçtim. Arkamdan gelen adam yatağa oturdu. "Taburcu et beni."
Elimdeki dosyaya bakarken kirpiklerimin altından ona baktım. "Muayene etmeden bilemem." Derin bir nefes verdi ve saçlarına ellerini daldırdı. Evet, iyileşiyordu ama hemen çıkması doğru değildi. "Kimdi o?" Gözlerimi dosyadan ayırmadım ama onun gözleri bir anda beni odak noktası yapmıştı. "Polislerlede konuşmadın." Dosyanın bir sayfasını daha çevirdim. "Doktorlar ne zamandır özel hayata karışır oldu?" dedi. Gözlerimi yavaşça dosyadan ayırdım. Gözlerindeki sinir hâla vardı. "Polis peşini kolay kolay bırakmaz." Haklıydım; polis boş yere gelip durmazdı. Raporunu, konuşmak istemeyen bir hastaya göre hazırlamazdı. "Sence bunları idrak edemeyecek kadar aptal olduğumu mu zannediyorsun?" dedi. Dudağımın kenarı kıvrıldı ve başımı salladım. "Öyle düşünmek istiyorsanız engel olamam Karan Bey." Bana öylece bakarken gözlerimi ondan hiç ayırmadım. Kapının açılma sesini duydum; hatta ikimiz de duymuştuk ama yine de göz teması asla kesilmedi. "Karan!" Kalın ve tok bir ses yanımdaydı. Karan'dan gözlerimi ayırıp ona döndüm. Benden belki 15-20 cm uzun olan adam geniş omuzlara sahipti ve evet, yüzü oldukça düzgündü. Beni baştan aşağı süzen adam sanki kafasında bir şeyi onaylamış gibi başını salladı. "Bars." Bakışlarını benden ayırıp Karan'a döndü. "Geçmiş olsun," diyerek dosyayı sıkıca kavrayıp arkamı döndüm. Acaba bu Bars, Karan'ın nesi oluyordu? Odadan çıkıp hızla aşağı indim, mesaim bitmişti.
Bindiğim taksi evimin önünde durdu. Parayı uzatıp arabadan indim. Merdivenlerden çıkarken bir yandan da çantamdan anahtarı arıyordum. Şu apartmanın kötü özelliklerinden biri de asansör olmamasıydı. Sıkıntıyla nefes soludum. Kaçıncı kata kadar gelmiştim bilmiyorum ama bacaklarımda ağrı yavaş yavaş hissedilmeye başlanmıştı. "Bunu mu arıyorsun?" Yukarıdan gelen tanıdık sesle kafamı oraya çevirdim. Kapım açıktı; elindeki anahtarı sallayan kadın bana bakıyordu. O evimi nasıl açmıştı? Çantamdaki elimi dışarı çıkardım ve tek kelime etmeden, ondan gözümü ayırmadan kalan merdivenleri çıktım. "Ne işin var burada?" dedim. "Teyzeye hoş geldin yok mu?" Alayla gülümsedim ve tam karşısına geçtim. "Teyzem mi?" Tavırlarım onu sinirlendirmiş olmalıydı ki kaşlarını çattı. Onu sollayıp içeri girdim. Üzerindeki hırkayı askıya fırlattım. "Hoş gelmek için bir yere ait hissetmek gerekir." Mutfağa girdim ve masanın üzerindeki elmayı aldım. Arkamdan geldiğini ayak seslerinden anlayabiliyordum. "Hâlâ klasik Elya'sın." Yanılıyordu; eski Elya değildim artık. Onun bildiği kadar sessiz, mutlu bir kız değildim. "Ben hâlâ aynıyım ama sen pek aynı değil gibisin; malum yaşlılık kendini belli etmiş." Sanki gözleri beni uyarırmış gibi irice açıldı; onun için güzellik çok önemliydi. "Bu yalnızlıkla kalbin çürümüş senin," dedi ve beni baştan aşağı süzdü. Derin bir nefes alıp devam etti: "Bu soğukluğun; kalbindeki kin, nefret ve özlemden başka bir şey değil, buz gibisin, buz!" Buz kelimesini bastırmıştı. Ruhsuz ve kalpsiz olduğumu ima ediyordu. "Senin gibi kirli bir kalp, donmuş buz tutmuş bir kalbin efendisidir," dedim. Amacım onu kendime daha da düşman etmek değildi; sadece gitmesini ve benden uzak durmasını istiyordum. Tıpkı annem ve babam öldüğünde beni kimsesiz bıraktığı, bana sahip çıkmadığı gibi... Yetimhanede geçirdiğim o kimsesiz iki ayı onsuz, ömrüm boyunca yaşamak istiyordum. Tam dudakları aralanmış konuşacaktı ki ondan önce davrandım: "Evimden çık ve lütfen bir daha buraya gelme." Aldığı nefes o kadar hızlıydı ki sinirlendiğini anlamıştım. Arkasını dönerek hızlıca mutfaktan çıktı. Saniyeler içinde sertçe çarpılan kapının sesi bu evdeki son ses oldu. İnsanların bazı şeyleri abartması çok saçma; sadece "Çık," dedim. Zaten seni istemeyen birinin yanında durman en başta hata. Elmadan bir ısırık aldım ve mutfaktan çıkıp odama girdim. Telefonumu yatağın ucuna attım ve üzerimi değiştirdim. Saçlarımı bağlayıp yatağa oturdum. Telefona düşen arama sesi ile kafamı telefonun olduğu tarafa çevirdim. Hakan'dandı. "Elya?" Derin bir nefes aldım. "Neredesin sen?" dedim; onun yüzünden nöbete kalmıştım. "Senin için çok çok özür dilerim, annem hastalanmış," dedi sıkıntıyla. Yüz hatlarım bir anda yumuşadı ve onu dinledim. "Biliyorsun kalbi var ve..." Sesi ağlayacak gibiydi. Hakan'ın şu 4 yıldaki gözlemlerime göre sadece annesi vardı. Babası onları yıllar önce terk etmişti; babasının annesi ona sahip çıkmamış, annesinin ailesi de kızları kaçtığı için affetmemişlerdi. "Hakan, yarın gelebilir misin?" dedim sözünü keserek. Ağladığını belli eden burun çekişi telefonda duyuldu. "Birkaç hafta yanında kalmak istiyorum." Haklıydı; herkes ben değildi, herkesin değer verdiği, önemsediği biri vardı. "Tamam, annene geçmiş olsun dileklerimi ilet. En kısa sürede ziyaretine geleceğim." Evet, belki onu teselli edemeyebilirim ama onun yalnız olmadığını hissettirebilirim. Tebessüm ettiğini aldığı nefesten anlayınca dudağımın kenarı kıvrıldı. "Görüşürüz," dedim. "Önce sen kapat," dedi alaycı bir sesle. Dudaklarım aralandı ve yüzümü buruşturdum. "Lise ergenliğini özlemiş olman tiksindirici. Ve önce ben kapatırım," dedim. Gülme sesini duydum ve telefonu kapattım. Hakan'a belki de ilk defa bu kadar samimi bakmıştım.
♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤
"Hâlâ ağrınız var mı?" Ağrıyan yerini tutan adam kafasıyla onayladı. Girdiği kavgada ağır yaralanmıştı. Odaya girdiğimden beri sadece bedensel hareketlerle anlaşıyorduk. Gözleri sürekli başka yerlere kayıyor, temas etmek istemiyordu. "Acar Bey!" Gözleri hızla beni buldu, göz yuvarları titriyordu. "Ağrınız nerede tam olarak?" Elini tekrar karnına götürdü, elleri de titriyordu. Sanki bir şeyden tırsıyordu... Yalnız değildik, değil mi? Derin bir nefes verdim. "Yoğun bakımdan yeni çıktınız, o yüzden ağrınızın olması gayet normal. Yavaş yavaş geçecek." Başını hızla salladı. "Geçmiş olsun," dedim ve arkamı döndüm. Hızla nefes alışverişlerini duyabiliyordum. Normal değildi. Panik atak geçirirse anlardım ama bu ne panik atak ne de acıydı; bu korkuydu. Birinden korkuyordu. Şu an hızlı bir karar vermeliydim. Kapının kulpunu tuttum ve boş, sessiz, beyaz koridora bakakaldım. Yavaşça yutkundum ve gözlerim etrafta birilerini aradı. Tam ara koridordan dönen iri bir adamın bedenini görünce adımlarımı hızlandırdım. Tek başıma biri ile uğraşamazdım. Adamın omzuna dokunduğum an adam hızla yüzüme yumruk salladı. Kendimi geriye atmakla kurtulmuştum ama sendelemiştim. Manyak mı bu adam? Bu oydu; VIP odada kalan adamın tanıdığı Bars'tı, hatırlıyorum. "Çok pardon," dedi ve elini cebine soktu. Acar'ın kaldığı odaya bakış attım ve Bars'a döndüm. "Yardımcı olabilir misin?" Bakışlarımdan anlamış olmalı ki o odaya doğru yürüdü. Ben de hızlıca yanından ilerledim; yine suçun bana kalmasını istemezdim. Bars kapıyı açıp içeri girdi. Birkaç adım sonra yatakta kanlar içinde yatan Acar'ı görünce dudaklarım aralandı; yutkunamadım. Yine boğazına saplanmış bir bıçak ve yine ölü bir hasta!
Bars önce adamı inceledi. Ruhsuz gibi Acar'ı izliyordum. Kaşlarımı havaya kaldırdım ve koltuğa oturdum. Bars etrafa bakıyor ve sanki bu işin ustasıymış gibi sakinliğini belli ediyordu. Gerçekten hiçbir eşyaya dokunmadı ve sakince olanlara baktı. Bir şey planlamış olmalıydı. Bars birkaç saniye benimle göz göze geldi. Kolumu sıkıca kavradı: "Kalk!" Oturduğum yere sanki yapışmış gibiydim. "Kalk Monroe!" Soyadımla seslenince ona baktım. "Suç bize kalacak, kalk!" Gözlerindeki sinir ve telaşı anlayabiliyordum. Beni çekince olduğum yerden kalktım. "Kameralar?" dedim donmuş bir sesle. "Eğer kapıdan çıksaydı görürdük, başka bir yolu olmalı." Hızla etrafa göz attı ama pek umurunda değilmiş gibi ilerledi. Kapıyı açtı. Koridor yine sessizdi. Kameralarda olan kırmızı nokta dikkatimi çekiyordu. Koridordan gelen kadın sesi ile Bars hızlıca ara koridora girdi ve parmağını dudağına götürdü: "Şşş!" Belki o adamı orada bırakmasaydım ölmeyebilirdi. Bir süre ses kesildi. Tam koridoru yarılamıştık ki çığlık sesi tüm katı doldurdu. Asansöre bindiğimizde aynaya dönüp saçımı düzelttim. Bars'ın gözleri benim üzerimdeydi. "Hastalarını muayeneye devam et." Asansörün tık sesi kulaklarımı doldurdu. "Kameralar," dedim ciddi bir sesle. Asansörden indim, kapılar yavaşça kapanmaya başladı ve tam kapandı. Bars kameralar hakkında tek kelime etmemişti. Ellerim yeni titremeye başlamıştı. Kimsenin yanında gerçek ben olamıyorum, duygularımı belli edemiyorum. Koridorda yavaşça yürürken boş dosyaya bakıyordum. "Elya Hanım, hastalarınızdan biri..." Nefes nefese kalmış hemşireye tek kelime etmeden izledim. "Odasında ölü bulundu," dedi ve baştan aşağı beni süzdü. Bu hastanedeki çoğu kişi benden nefret ediyordu; bence nedenleri soğuk, duygusuz, samimiyetsiz ve ruhsuz olmamdı. Kendini düşünen bencil biriyim; insanları umursamayacak kadar kötü biri olduğumu düşünmelisiniz. "Polis?" dedim. Başını salladı. Bu hastanın gözünde bir korku vardı; artık bu intihar değil, cinayet! "Yolda aradılar." Başımı salladım. Elimdeki dosyayı hızlıca koluma sıkıştırdım. "Gidip bakalım." Gördüklerim bana yetmemişti sanırım. Hemşire ile hızla ilerledik ve asansöre bindik. O da çok telaşlıydı, korkuyor olmalıydı. Elleriyle tırnaklarını kemiriyor ve ayaklarını hareket ettirerek dikkatini dağıtmaya çalışıyordu. Asansörün kapısı açılınca hızla önden çıktı ve Bars ile çıktığımız ara koridordan ilerledik. Koridorun sonunda sağa doğru yön çevirince biriken toplulukla gözlerimi kırpıştırdım. Kötü haber ne hızlı yayılıyordu bu hastanede... Birkaç hemşire bana baktı. Geçenki olaydan dolayı böyle baktıklarını düşünüyorum; çünkü Aysel Sönen de boğazına bıçak saplanarak ölmüştü ve bu cinayete ilk tanıklık eden bendim. Tabii ki ilk tanık olduğum için de baş şüpheli bendim. Ne tesadüftür ki Acar da boğazına bıçak saplanarak ölmüştü. Artık herkes biliyor, herkes kabul ediyor ama tek kelime etmiyordu, Çünkü bu; cinayet, asılsız, kimliksiz, suçu olmayanların bu hayatta acı çektiği bir cinayetti. Belki de her şey yeni başlıyordu.
Bölüm etkileşimi
