3. bölüm · 𝐁𝐞𝐫𝐳𝐚𝐡 𝐌𝐞𝐯𝐬𝐢𝐦𝐢
2. BÖLÜM: DÖRDÜNCÜ DUVAR
Kapının önünde birkaç saniye boyunca kıpırdamadan durdum.
Az önce duyduğum sesten sonra apartmanın içindeki sessizlik daha tuhaf gelmeye başlamıştı. Üst kat yeniden sessizleşmişti ama bu rahatlatmıyordu. İnsan bazen bir sesin kendisinden çok, aniden kesilmesinden korkuyordu.
Koridora baktım.
Duvarların boyası dökülmüş, nem tavana kadar işlemişti. Çocukken bu koridor bana daha uzun görünürdü. Gece mutfağa giderken ışığı açmadan yürüyemezdim. Şimdi daha dar görünüyordu ama içimde bıraktığı his değişmemişti.
Yavaşça ilerledim.
Ayakkabılarımın altında ince cam parçaları eziliyordu. Ses boş dairenin içinde yankılanınca istemsizce durup yeniden dinledim.
Hiçbir şey yoktu.
Belki gerçekten apartmanda kimse yaşamıyordu. Belki duyduğum şey eski binanın içinden gelen sıradan bir sesti. Kendimi buna inandırmaya çalıştım ama işe yaramadı.
Koridorun sonundaki küçük odaya yöneldim.
Kapı aralıktı.
İçeri girdiğim anda ağır toz kokusu yüzüme çarptı. Perde yarım açıktı. Soluk akşam ışığı odanın içine güçlükle giriyor, her şeyi silik ve renksiz gösteriyordu. Yatağın kenarına oturduğumda eski yaylar hafifçe ses çıkardı. Havalanan tozların arasında gözüm başucundaki çerçeveye takıldı.
Fotoğraf hâlâ oradaydı.
Sekiz yaşındaki hâlim, babamın yanında duruyordu. Fotoğraf çekilirken gülümsediğimi sanıyordum ama şimdi bakınca yüzümde yalnızca gerilmiş bir ifade görüyordum. Babamın eli omzumdaydı. Çocukken bunu korumak sanardım.
Şimdi başka bir şeye benziyordu.
Çerçevenin üzerindeki tozu başparmağımla sildim. O an odanın içindeki sessizlik değişti sanki. Yıllardır unutulduğunu sandığım şeyler, ben geri döndüğüm anda duvarların içinden yeniden çıkmaya başlamış gibiydi.
Bakışım yatağın köşesindeki pelüş ayıya kaydı.
Bir kulağı yırtılmıştı. Toz yüzünden rengi solmuştu. Elime aldığımda küçücük geldi. Çocukken geceleri ona sarılarak uyurdum. Korktuğum zamanlarda yalnız olmadığımı düşünmek için onun da benimle birlikte korktuğunu hayal ederdim.
Şimdi yalnızca eski bir oyuncaktı.
Ama onu yatağın üstüne geri bırakırken boğazımda açıklayamadığım bir düğüm oluştu.
Tam ayağa kalkacakken gözüm yatağın altına takıldı.
Tozun arasından görünen kahverengi çanta sapını fark ettiğim anda nefesim yavaşladı.
Bir süre yalnızca baktım.
Sonra eğilip çantayı yavaşça dışarı çektim. Üzeri tamamen tozlanmıştı. Fermuar kenarındaki küçük çizik bile aynı yerde duruyordu. Yıllar önce içine defterlerimi, yarım kalmış yazıları ve kimseye gösteremediğim şeyleri doldurduğum çanta buydu.
Garip olan şuydu; onu burada bıraktığımı hatırlamıyordum.
Ama gördüğüm anda tanımıştım.
Parmaklarım fermuara dokundu ama açmadım. Henüz hazır değildim. Çantayı kucağıma alıp bir süre öylece oturdum. Sanki içindeki şeyler yalnızca eski kâğıtlar değilmiş gibi ağır geliyordu.
“Ben bunları burada yazmıştım…”
Sesim boş odanın içinde yankılandı. Kendi sesim bile yabancı geldi kulağıma.
Çantayı omzuma astığımda ağırlığı omzuma çöktü. Yıllardır dokunulmadan bırakılmış bir şeyin ağırlığıydı bu. Yalnızca eşyanın değil, zamanın da ağırlığı.
Odadan çıkmadan önce son kez etrafa baktım.
Yatağa.
Fotoğrafa.
Yarım açık perdeye.
Sonra kapıyı yavaşça kapattım.
Bu kez gerçekten dışarıdan.
Koridora çıktığım anda üst kattan yeniden bir ses geldi.
Bu kez daha netti.
Sanki biri yavaşça yürümüştü.
Ve ben, apartmanın boş olduğundan artık emin değildim.
