11. bölüm · 𝐁𝐞𝐫𝐳𝐚𝐡 𝐌𝐞𝐯𝐬𝐢𝐦𝐢

10. BÖLÜM: GÖLGE ADIM

Gülizar .

Gözümü açtığımda tavandaki çatlağa bakıyordum. Odaya sabah ışığı dolmuştu ama gece hâlâ içimden çıkmamış gibiydi. Saatlerdir uyumuyormuşum gibi hissediyordum çünkü ne zaman gözlerimi kapasam aynı ses yeniden duyuluyordu.

“Gördün. Ama bakmadın.”

Telefon komodinin üzerinde duruyordu. Elime alıp ekranı açtım. Son arama hâlâ en üstteydi.

03:47.

Numara silinmemişti.

Bir süre ekrana baktım. Yeniden aramak istedim ama bunu gerçekten isteyip istemediğimden emin değildim. O sesi bir kez daha duymak, dün geceden beri içimde dolaşan huzursuzluğu büyütmekten başka bir işe yaramayacakmış gibi geliyordu.

Telefonu yavaşça yatağın üzerine bıraktım.

Bugün ev yıkılacaktı.

Bu düşünceyle birlikte mideme ağır bir his oturdu. Gece boyunca kendime defalarca gitmeyeceğimi söylemiştim. Bulduğum kadarı yeterliydi. O eve ikinci kez girmek istemiyordum çünkü orası artık yalnızca çocukluğumun geçtiği eski bir ev gibi hissettirmiyordu. İçeri her adım attığımda, yıllardır susturmaya çalıştığım bir şey yeniden uyanıyordu.

Ama bütün gece boyunca aklımdan çıkmayan şey de buydu zaten.

Ya gerçekten gözümden kaçan bir şey varsa?

Üst kattaki oda yeniden gözümün önüne geldi. Açık çekmeceler, yere saçılmış eski defterler, yarım bırakılmış kutular… Dün oradan çıkarken içimde tamamlanmamış bir his kalmıştı. Mantıklı düşünmeye çalışıyordum ama mantığın ulaşamadığı başka bir yer daha vardı içimde. Sessizce beni aynı noktaya geri çağıran bir yer.

Yarım saat sonra kendimi sokağın başında bulduğumda hâlâ geri dönebilirdim.

İş makinelerinin boğuk sesi uzaktan duyuluyordu. Metal uğultuları sabahın sessizliğine karışırken adımlarım fark etmeden yavaşladı. Bir an gerçekten durdum. Eve uzaktan bakınca her şey daha kolay görünüyordu. Yıllardır terk edilmiş, boyaları dökülmüş eski bir bina sadece.

Ama biraz yaklaşınca öyle hissettirmemeye başlıyordu.

Sanki hâlâ içinde bir şey saklıyordu.

Kapıya geldiğimde nefesimi tuttuğumu fark ettim. Girişin yanındaki silik çizimlere baktım. Çocukken kalemle yaptığım karalamalar yıllar içinde neredeyse tamamen silinmişti ama dikkatli bakınca hâlâ seçilebiliyordu. Parmaklarımı ahşabın üzerinde gezdirdim. Bir an başımı çevirirsem annemin sesini duyacağım sandım.

Ama sokak boştu.

Kapıyı ittiğim anda içeriden yükselen ağır toz kokusu yüzüme çarptı. Ayakkabılarımın altında kırılan cam parçalarının sesi evin içindeki sessizliği bozuyordu. Dışarıdan gelen motor gürültüsü artık daha yakındı ama buna rağmen içeri girdikten sonra geri çıkmak daha zor gelmeye başladı. Merdivenlere baktığım anda içimde eski bir korku kıpırdadı. Çocukken gece su içmek için bile çıkmaya çekindiğim o basamaklar hâlâ aynı yerdeydi.

Yavaşça yukarı çıktım.

Üst kattaki oda dün bıraktığım gibiydi. Devrilmiş sandalye yerde duruyordu. Açık pencerenin arasından giren rüzgâr perdeyi hafifçe hareket ettiriyor, havalanan toz ışığın içinde ağır ağır dönüyordu.

Bu kez acele etmedim.

Çekmeceleri yeniden açtım. Kutuları tek tek karıştırdım. Eski defterlerin arasında sayfaları çevirdim. Dakikalar geçtikçe içimdeki gerginlik büyümeye başladı çünkü hiçbir şey bulamıyordum.

Belki gerçekten hiçbir şey yoktu.

Belki de bütün bunlar geçmişi anlamlandırmaya çalışan zihnimin bana oynadığı kötü bir oyundu.

Tam vazgeçmeye yaklaşmıştım ki gözüm yatağın altına kaydı.

Dün oraya bakmıştım.

Ama gerçekten aramamıştım.

Bu kez dizlerimin üzerine çöktüm. Telefonun ışığını açıp elimi yatağın altındaki karanlığa uzattım. Parmaklarım önce yalnızca toza değdi. Sonra ince, katlanmış bir şeye takıldı.

Kalbim hızlandı.

Kâğıdı dikkatlice dışarı çektim.

Eskiydi.

Kenarları sararmış, kat yerleri yumuşamıştı. Birkaç saniye boyunca elimde öylece tuttum. İçimde garip bir his vardı. Sanki birazdan okuyacağım şey yalnızca unutulmuş bir not değil, yıllardır eksik duran bir parçaydı.

Katlarını açtığımda ilk dikkatimi çeken şey küçük bir kelebek çizimi oldu.

Altındaki yazıları okumaya başladım.

“Bağırışları duydum.”

Nefesim yavaşladı.

“Seni kurtarmak için koştum geldim.”

Parmaklarım kâğıdın kenarında sıkıldı.

“Kapı açıktı. İçeri girdim.”

Bir anlığına gözümün önüne kırık camlar, karanlık koridor ve yerde uzanan gölgeler geldi.

“Kimse yoktu. Sen yoktun.”

Boğazım düğümlendi.

Son satıra geçtiğimde kalbim daha sert atmaya başladı.

“Çünkü o kelebekli tokan bende.”

Ev aniden sarsıldı.

Bu kez titreşim öncekilerden çok daha güçlüydü. Tavandan ince bir toz tabakası dökülürken duvarların içinden gelen uğultu bütün odaya yayıldı. Binanın artık ayakta kalmak için zorlandığını hissedebiliyordum ama buna rağmen gözlerimi nottan ayıramıyordum. Elimde tuttuğum birkaç satır, yıllardır peşinden koştuğum bütün sorulardan daha ağır gelmişti.

Tam o sırada merdivenlerden hızla çıkan ayak sesleri duyuldu.

Başımı kaldırdım.

Birisi yukarı koşuyordu.

Kapıda belirdiğinde nefes nefeseydi. Üzerine toz bulaşmıştı. Yüzünü tam seçemiyordum ama beni gördüğü anda gözlerindeki ifade değişti. İçinde saklamadığı bir korku vardı.

“Çık buradan!”

Sesi sert çıktı ama öfkeli değildi.

Ev yeniden sallandı.

Bu kez yanıma gelmek için düşünmedi bile. Bileğimden tutup beni ayağa kaldırdı. Parmakları soğuktu ama kavrayışı kararlıydı. Arkamızda duvarlardan parçalar koparken beni merdivenlere doğru çekmeye başladı. Basamaklardan inerken evin içinden gelen sesler büyüyordu. Tahtalar çatırdıyor, tavandan parçalar düşüyor, bina her saniye biraz daha içine çöküyordu.

Dış kapıya ulaştığımız anda yukarıdan korkunç bir gürültü koptu.

Son birkaç adımı neredeyse sürüklenerek geçtim. Kendimizi dışarı attığımız anda arkamızdaki üst kat büyük bir sesle çöktü. Toz bulutu etrafımızı sararken dengemi kaybedip yere düştüm. Boğazıma dolan toz yüzünden öksürmeye başladım. Birkaç saniye boyunca yalnızca uğultu duyuyordum.

Başımı kaldırdığımda ev artık yoktu.

Biraz önce içinde dolaştığım odalar, yıllardır zihnimde aynı kalan merdivenler, kapının yanındaki silik çocuk çizimleri ve her köşesine sinmiş anılar birkaç dakika içinde şekilsiz bir enkaza dönüşmüştü.

Öylece baktım.

İçimde tuhaf bir boşluk vardı. Sanki yıllardır geri dönebileceğimi sandığım bir yer gözlerimin önünde tamamen silinmişti.

Parmaklarım cebime gitti.

Katlanmış not hâlâ oradaydı.

Belki de evden çıkarabildiğim son şey oydu.

Yanımdaki adama döndüm.

Hâlâ elimi bırakmamıştı.

Yüzü toz içindeydi. Nefesi düzensizdi ama bana bakışında yalnızca birini enkazdan kurtarmanın rahatlığı yoktu. Daha eski, daha derin bir şey vardı sanki. Çenesi gerildi. Birkaç saniye boyunca konuşmadı.

Sonra boğuk bir sesle konuştu.

“Bu sefer seni bırakmadım.”