12. bölüm · 𝐒𝐢𝐥𝐢𝐤 𝐈𝐬𝐢𝐦𝐥𝐞𝐫
Bölüm 12|Can Yakan Farklı Nabızlar
Artık ne geri gelmeni beklerim ne de ben gelirim.
Nasılsa ben bir şey kaybetmedim, sen bensizliği seçtin.
Karar senin.
-Nazım Hikmet
~Keskin Bıçak - Sezen Aksu ~
Pars Averin
Bugün her zaman ki gibi görevin başındaydık, ama bugün beni zorluyordu.
Mesleğini seven adamın görevi ilk defa onu zorluyordu. Bir çift yeşil göz, ona yaptıklarını sorgulatıyordu.
Yandan gelen komutanım seslerini duyuyor ama tepki veremiyordum, ormanın yeşilliği bana bir şeyleri anımsattığı için odağım kayıyordu. En sonunda
"Komutanım! "diye gür bir ses gelince kendime geldim. Alper sesleniyordu.
" Komutanım! "dedi telsizden Alper tekrar gür sesiyle.
" Ne var lan! "diye sinirle yükseldim.
"Komutanım, hedef kilit noktaya yaklaştı, bir hamle yapmalımıyım? "
Düşmana odaklandım, yoksa bir çift göz uğruna ölecektim.
Varsa ölsündü, ne olacaktı? diyesim geliyordu kendimi tuttum.
Arkamdan kafama gelen bir darbeyle irkildim. Bu Mert'ti. Ona dönüp dik dik baktım.
"Komutanım sakın bana öyle bakmayın. Siz iyi değilsiniz. Sadece hızlı olup görevi bitirmemiz lazım, lütfen odaklanın. "dedi hızlıca. Haklıydı, gerçekten aklım başımdan gidiyordu.
Alper’in sesi tekrar kulaklığımda yankılandı.
“Komutanım, hedef kilit noktaya yaklaştı. Hamle yapalım mı?”
Nefesimi yavaşça verdim. Tüfeğin dipçiğini omzuma biraz daha bastırdım. Parmaklarım tetikteydi ama zihnim hâlâ yerini bulamamıştı.
“Bekle,” dedim kısık bir sesle.
Orman sessizdi. Sadece rüzgârın yapraklara sürtünmesi ve ekipten gelen hafif hareket sesleri duyuluyordu. Gece görüşünde her şey yeşilin farklı tonlarına dönüşüyordu.
Yeşil.
İstemeden Mira’nın gözleri geldi aklıma.
“Odaklan,” diye fısıldadım kendi kendime.
Hedef binanın arkasından bir gölge hareket etti. Alper’in nefesi kulaklıkta hızlandı.
“Komutanım, görüş aldım.”
“Bekle,” dedim tekrar.
Kalbim olması gerekenden hızlı atıyordu. Bu, çatışma öncesi adrenalin değildi. Daha farklı bir şeydi. İçimde kontrol edemediğim bir huzursuzluk vardı.
Çenemi sıktım.Her şeyi boşverdim.
“Şimdi,” dedim.
Sessizlik bir anda bozuldu. Ekip aynı anda hareket etti. Kısa, kontrollü adımlarla ilerlediler. Herkes yerini biliyordu.Timi gördükçe daha gurur duyuyordum onlarla.
Beynim içeri hemen girmemi söylüyordu ama bugün hareketlerim fazla düşünmeden gelmiyordu.
Baran kapıyı kırdı,hemen gölge gibi içeri girdik. Fenerlerimizin ışıkları duvarlarda kaydı. Bir sandalye devrildi. Adamın biri kaçmaya çalışıyordu.
“Dur!” diye bağırdım.
Adam olduğu yerde buz kesti, eceli gelmişti biliyordu.
Zaten eceli elimden olacaktı. Kadın istismarcısı puştları asla ülkemde yaşatmazdım!
Alper hızla kelepçeledi. Mert diğer odayı kontrol ederken Zeynep “Temiz!” diye seslendi.
Tüfeğimi indirirken ellerimin hafif titrediğini fark ettim. Kimse görmedi. Görmemeliydi.Hemen elimi sakladım, kendimi toparladım.
Kerem yanıma yaklaştı .“Komutanım?”diye sordu.
"Getirin o iti bana. "dedim soğuk bir sesle. Kerem ne yapacağımı az çok anlamıştı.
Kerem adamı kolundan tutup bana doğru itti. Adam ayakta durmakta zorlanıyordu ama gözlerinde hâlâ kaçacak bir yer arayan o huzursuzluk vardı.
Bir adım yaklaştım.
“Kaç kişinin hayatını mahvettin?” dedim alçak bir sesle.
Adam cevap vermek yerine başını çevirdi. O hareket bile içimdeki öfkeyi büyütmeye yetti.
Yakasından tutup sertçe kendime çektim.
“Bana bak.” dedim.
Adam direndi. Kendini kurtarmaya çalıştı. O an sabrım koptu. Onu duvara doğru hızla yasladım. Sırtı sert zemine çarptı. Adam refleksle bana doğru hamle yaptı, omzuma çarparak dengemi bozmak istedi ama yanlış hareketti.
Kolunu yakaladım, bileğini büktüğümde adam acıyla inledi ama ben bırakmadım.
“Komutanım…” diye uyardı Mert, ama sesini duymamış gibi devam ettim.
Adam kurtulmak için tekme savurdu.Tekme dizime denk geldi. Acıyı hissettim ama geri çekilmedim. Onu yakasından kaldırıp tekrar duvara yasladım.
“Konuş!” diye bağırdım.
Adamın nefesi hızlanmıştı.
“Tamam! Tamam!” diye panikle mırıldandı.
Ama içimdeki öfke hâlâ dinmemişti. Yumruğum göğsüne sertçe indi. Adam tekrar yere düştü.
Bir anlık sessizlik oldu.
Timdeki herkes donmuş gibiydi.
Adam yerde sürünerek uzaklaşmaya çalıştı. Botumla önünü kestim. Dizlerimin üzerine çöküp yakasını tekrar tuttum.
Kalbim kulaklarımda atıyordu.
Tam bir hamle daha yapacakken bu kez Emre devreye girerek daha sert bir şekilde kolumu tuttu.
“Komutanım, yeter!” dedi.
“Bu bir emirdir.”
O kelime beni durdurdu.
Emir.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Parmaklarım yavaşça gevşedi. Adamın yakasını bıraktım.
Ayağa kalktım, bir adım geri çekildim.
“Alın bunu.” dedim soğuk bir sesle.
Alper ve Kerem adamı kaldırdı. Adam artık direnemiyordu.
Kapıdan çıkarılırken sadece ekipman sesleri duyuluyordu.
Ellerimi dizlerime koyup bir saniye eğildim. Nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Öfke çekiliyordu ama arkasında ağır bir yorgunluk bırakıyordu.
Zeynep sessizce yaklaştı.
“Komutanım, çıkıyoruz.”
Başımı salladım.
“Toplanın. Operasyon bitti.”
Ama içimde bir gerçek kalmıştı,
bugün düşman sadece o adam değildi.
Adam araca bindirildi. Kapı sertçe kapandı.
Motorlar çalıştı.
Ben en arkaya, cam kenarına oturdum. Kimse konuşmuyordu. Normalde operasyon sonrası kısa değerlendirme yapılırdı. Şakalaşan bile olurdu.
Bugün sessizlik vardı.
Ve o sessizlik nedense bugün beni rahatsız etmiyordu.
Kafamın içi zaten yeterince gürültülüydü.
Camdan dışarı baktım. Gece yol boyunca uzuyordu. Sokak lambaları bir yanıp bir sönüyor gibi geçiyordu gözümün önünden.
Ellerime baktım.
Az önce o adamın yakasını tutan eller titremiyordu artık.Ama içimdeki şey dinmemişti.
“Sen iyi değilsin.”diyen Mert’in sesi kulaklarımda yankılandı.
Haklıydı.
Bir asker öfkeyle hareket edemezdi. Öfke hata yaptırırdı. Hata ölüm getirirdi.
Peki ya bugün?
Bugün yarım saniye gecikmiştim.
Yarım saniye.Bir çift yeşil göz yüzünden.
Gözlerimi kapattım.
Mira’nın bakışı geldi.
Sorgulayan.
Kırgın.
Ama güçlü.
Beni en çok o bakış sarsıyordu.
Aracın içindeki metal kokusu, barutun hafif izi… hepsi dağıldı bir an. Yerine hastane koridorlarının o steril kokusu geldi zihnime.
“Komutanım?”
Alper’in sesi önden geldi.
“Merkeze beş dakika kaldı.”
Merkez.
Oraya gitmem gerekiyordu.
Gitmeliydim.
Ama istemedim.
Camdan dışarı baktım. Yol ayrımı yaklaşıyordu.
Sağ taraf karakola giderdi.
Sol taraf…
Hastaneye gidiyordu.
Kalbim hızlandı.
Bu bir görev değildi.
Bu bir emir değildi.
Bu tamamen benim kararımdı.
“Aracı durdur.” dedim aniden.
Şoför frene bastı. Ekip şaşkınlıkla arkaya döndü.
“Komutanım?”dedi Aslı.
Kapı açılınca hemen aşağı atladım.
“Merkeze siz geçin. Raporu sabah ben alırım.”
Emre kaşlarını çattı.
“Komutanım, bir sorun mu var?”
Bir an durdum.“Yok.” dedim kısa ve net.
Ama vardı.
Araç uzaklaşırken yolun kenarında tek başıma kaldım.Soğuk hava yüzüme çarptı.
Hastane ışıkları birkaç sokak ötede görünüyordu.
Adımlarım ağırdı.Yürürken bir sigara yaktım.
Sanki her adımda mantığım geri çekmeye çalışıyordu beni.
“Karıştırma.” “Uzak dur.” diyordu zihnim ama ben zaten karışmıştım.
Hastanenin önüne geldiğimde durdum.
Cam kapının yansımasında kendimi gördüm.
Az önce bir adamı yere seren adam,şimdi bir kadının bakışından kaçamayan bir adamdı.
Derin bir nefes aldım.
Ve içeri girdim.
Mira Aden
Ağlamaktan harap olmuş gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Zor bela da olsa o odadan çıkmayı başardım çünkü 1,5 saattir buradaydım. Koridorun floresan ışıkları gözlerimi yakıyordu. Duvara tutunarak birkaç adım attım. Dizlerim sanki bana ait değilmiş gibi titriyordu. Hastanenin o keskin antiseptik kokusu ilk defa midemi bulandırdı.
Nefes almaya çalıştım ama göğsüm daralıyordu.
Ağlamayı bırakmıştım aslında. Gözyaşı kalmamıştı. Sadece o boşluk hissi kalmıştı içimde. İnsan çok ağlayınca hafiflemezdi; sadece yoruluyordu; onu fazlasıyla anladım.
Adımlarım yavaşladı. Koridorun sonundaki pencereye baktım. Gece, Ankara’nın üstüne ağır bir battaniye gibi çökmüştü.
Tam o sırada arkamdan gelen ayak seslerini duydum.
Tanıdık.
Ağır.
Kararlı.
Gözlerimi kapattım.
Durmadı o adımlar.
Yaklaştı.
Kalbim hızlandı ama dönmedim. Dönsem yıkılacağımı biliyordum.Dönsem karşıma gelecek adama kıyamayacaktım, biliyordum.
“Mira…”dedi aşinası olduğum ses.
Pars’ın sesi, beklediğimden daha yorgundu.
Hiçbir şey söylemedim.
Koridordaki sessizlik büyüdü.
Bir adım daha yaklaştı.
“Mira, konuşmamız lazım.”
Başımı hafifçe iki yana salladım. Sesim çıkmadı önce. Sonra zorlayarak fısıldadım:
“Gerek yok.”
Omzumun yanında durduğunu hissedebiliyordum artık. Varlığı bile kalbimi düzensiz attırıyordu.
“Bana bak,” dedi.
Bakmadım.
Ve birkaç saniye sonra…
Bileğimden tutan sıcaklığı hissettim.
Bileğimden tutan eli sıcaktı ama içimde hiçbir şeyi ısıtmıyordu.
Yavaşça dönmek zorunda kaldım.
Pars’ın yüzü yorgundu. Gözlerinin altı çökmüş, bakışları sertliğini kaybetmişti. Sanki saatlerdir uyumamış gibiydi.
Beni görünce bir an ne söyleyeceğini unuttu.Kızaran gözlerimi fark etmişti, tam bir şey diyecekti ki sözünü kestim.
“Elini bırak.” dedim sakin ama soğuk bir sesle.
Bırakmadı.
“Mira, dinle—”
“Elimi bırak, Pars.”
Bu sefer sesim daha netti. Parmakları bileğimde bir saniye daha kaldı, sonra yavaşça gevşedi.
Aramızda yarım adımlık bir mesafe oluştu.
Eskiden o mesafe yoktu.
“İyi misin?” diye sordu.
Gülmemek için kendimi zor tuttum.
“Gerçekten bunu mu soruyorsun?”
Çenesini sıktı.
“Ben sadece—”
“Sen sadece görevini yaptın, değil mi?” dedim. “Her zamanki gibi.”
Pars bir şey söylemek için ağzını açtı ama kelimeler gelmedi.
Devam ettim.
“Biliyor musun, en çok neye şaşırdım?” dedim. “Yalan söylemene değil.”
Gözleri bana kilitlendi.
“Hiç zorlanmamana.”
Koridor yine sessizliğe gömüldü.
Pars’ın sesi bu kez daha alçaktı.
“Seni korumaya çalışıyordum.”dedi sakinliğini korumaya çalışırken.
Başımı eğip kısa bir nefes verdim.
“Hayır,” dedim. “Kendini koruyordun.”
Bu cümle onu vurmuştu. Gözlerinde o küçük sarsılmayı gördüm.Bir yıkılmasını ilk defa gördüm.
“Her şeyi bilmiyorsun.” dedi.
“Bilmem mi gerekiyor?” diye karşılık verdim. “Görmek için dosya mı okumalıyım?”
Pars bir adım yaklaştı.
“Mira, bu düşündüğün gibi değil.”
“Nasıl?” dedim hemen. “Anlat o zaman. "
Cevap veremedi.
İşte o an içimde bir şey koptu.
Yorgunluk, kırgınlık, öfke… hepsi birbirine karıştı.
Gözlerim doldu ama sesim sertleşti.
“Sen,” dedim yavaşça, “sana karşı olan tam güvenimi iki saat önce kaybettin.”
Pars donup kaldı.
Devam ettim.
“Ve insan birine güvenini kaybedince…”
yutkundum,
“…o kişi yabancıya dönüşür. "
Aramızdaki mesafe büyüdü sanki.
Kalbim deli gibi atıyordu.
Ama bu sefer kaçmadım.Kaçarsam kıyamazdım.
Gözlerinin içine bakarak konuştum.
Sözlerim bittikten sonra bir saniye daha yüzüne baktım.
Hiçbir şey söylemedi.
O sessizlik, özürden daha ağırdı.
Başımı hafifçe salladım.“Bitti.” dedim.
Yanından geçip gitmek için adım attım.
Ama bileğim bu kez daha sert bir şekilde tutuldu.
Refleksle durdum.
“Gitme.” dedi Pars.
Sesindeki ton… emreden bir komutanın değil, kaybetmekten korkan bir adamın tonuydu.
“Elimi bırak.” dedim.
Bırakmadı.
Koridorun duvarına doğru ondan kurtulmak için bir adım geri gittim. O da geldi. Geldikçe aramızdaki mesafe sıfırlandı.
Sırtım soğuk duvara değdi.
Pars iki elini başımın iki yanına koymuştu. Bana dokunmuyordu ama kaçış alanım kalmamıştı.
Nefesi düzensizdi.
“Bana böyle bakma.” dedi kısık, boğuk bir sesle.
“Nasıl bakıyorum?” dedim.
“Yabancı gibi.”
Bir an sustum.Kelimelerim onu da benide yakacaktı.
“Çünkü şu an öylesin.” dedim netçe.
Çenesi gerildi.
“Ben senin düşmanın değilim.”
“Değilsin,” dedim. “Ama artık güvenli alanım da değilsin.”
Bu cümle onu daha çok sarstı.
Bir an gözleri kapandı. Alnı neredeyse alnıma değecekti ama değmedi.
“Korktum.” dedi aniden.
İlk defa.
İtiraf gibi.
Gözlerim istemsizce titredi.
“Neyden?” diye sordum.
“Zayıf düşmekten.” dedi. “Seni işin içine katmaktan. Sana zarar gelmesinden.”
Başımı iki yana salladım.
“Pars…” dedim yavaşça, “Sen zaten bana her şeyi saklayarak zarar verdin.”
Bu sefer gerçekten sustu.
Ellerini duvardan çekmedi ama bakışları değişti. O sert komutan ifadesi yoktu.
Sadece bir adam vardı.
Ve ilk defa çaresiz görünüyordu.
Kalbim hızlandı.Üzülüyordum.Ama geri adım atmadım.
“Yolumu keserek güven kazanamazsın.” dedim.
Pars bir şey söylemedi.
Gözlerimi onunkilerden ayırmadan bir adım ileri attım.Bu sefer ben ona yaklaştım.
Sırtım artık duvara dayalı değildi. Pars’ın kolları iki yanımda kalmıştı ama mesafeyi ben kapatıyordum.
Pars bunu beklemiyordu.Nefesi duraksadı.
“Sen,” dedim dudaklarına doğru alçak ama sert bir sesle, “Benim için neyin doğru olduğuna karar veremezsin.”
Bir adım daha attım.Artık geri çekilmek zorunda kalan oydu.
Pars istemsizce yarım adım geriledi.
“Görevini seçtin.” dedim.“Ben de kendimi seçiyorum.”
Koridorun sessizliği ağırlaştı.
Pars’ın bakışları ilk defa kararsızdı.
“Ben seni seçmedim demedim.” dedi.
Başımı hafifçe eğdim.
“Demene gerek yoktu.” dedim. “Yaptın.”
Bu cümle aramızda asılı kaldı.
Kalbim deli gibi atıyordu ama sesim titremedi.
Ve sonra…
O cümle.Beni bile derinden yakan cümleyi onun gözlerinin içine bakarak söyledim:
“Bu koca Ankara’da ne dirin dirime… ne de ölün ölüme, Pars Averin.”
Pars’ın yüzündeki ifade dondu.
“Bundan sonra seninle aynı şehirde olabilirim…” dedim.
Yutkundum.
“…ama artık asla seninle aynı yolda olmayacağım.”
Bu sefer geri çekilen bendim.
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
Pars yerinden kıpırdamadı.Sanki donmuştu.
Sanki bir şey söylemek istiyordu ama kelimeler boğazına düğümlenmişti.
Döndüm.
Yürümeye başladım.Ayak seslerim koridorda yankılandı.Pars hâlâ arkamdan seslenmedi.
İşte en çok bu canımı yaktı.
“Ve o an, aynı şehirde kalıp aynı hayatta kalamayacağımızı ikimiz de sessizce kabul ettik.Yani en azından ben etmiştim. "
