8. bölüm · 212 Numaralı oda(Yarı texting+Tamamlandı)
7-Geçmiş kanlı bir tablo
“Öyle ölüler vardır ki, ben onların öldüklerini düşündükçe, vakit olur, yaşadığımdan utanırım.”
-Nazım Hikmet
______________________________
3.kişi bakışı ile
Geçmiş
Bir sevda uğruna insan parçalanır mıydı böylesine?
Kalbi katran yarası olan biri sevda nedir bile bilir miydi?
Aşk neydi?
Yaraya gelen merhem mi,yarayı deşen neşter mi?
Kadın sevgi yaşatır sanmıştı,adam onu yalnızlığa mahkum edesiye kadar.
Adı Leyla’ydı.
İsminin hakkını verircesine saçları zifiri karanlığı andıran gece gibi simsiyah bir kadındı.
Hayatının en büyük hatasını kendi Mecnun’unu bulduğunu sandığında yapmıştı.
Oysa bilmeden arkasında keskin bir bıçak saklayan katiline kucak açmıştı.
Çok sevdi...
Saf bir inançla sevgisinin o adamın taşlaşmış kalbini yumuşatacağını umdu ama amansızca yanıldı.
İlk başlarda o yalandan düzenin getirdiği her sahte tebessümü, her yapay şefkati gerçek bir sevda sandı.
"O da beni seviyor," diyerek kendi ruhunu avuttu.
Fakat bu avutuşlar içindeki kadını iyileştirmek yerine günbegün daha da yıprattı, eritti.
Adamın onu seveceğini, sarıp sarmalayacağını sanmıştı oysa adam arkasında sadece kırık dökük parçalar bıraktı.
Adam ona her yaklaştığında karanlık günlerin son bulduğunu nihayet o özlemle beklediği ışığa kavuştuğunu sandı,yanılmıştı.
Nikah yüzükleri parmaklarına geçtiğinde resmiyetin her şeyi düzelteceğine inandı,yine yanılmıştı.
Nihayet o kokusuna yanacağı oğlunu kucağına alacağını öğrendiğinde eksik kalan yanlarının tamamlanacağını ummuştu ama kader ona bir kez daha yanıldığını fısıldamıştı.
Zira kıştan kalma ayaz bir gece ansızın masanın üzerine bırakılmış tek bir mektupla terk edildi.
Arkasında bırakılan koca bir enkazla kalakalmıştı üstelik kalbinde tarifsiz bir acı, karnında ise o adamdan kalan henüz doğmamış canının bir parçasıyla…
Her şeyden bu acıtan geçmişten ve hatıralardan kaçmak istedi.
Nitekim kaçtı da.
Yeni bir şehirde kurtulacağını sanmıştı ama attığı her adımda geçmişin bataklığına daha da battı.
Sonunda İstanbul’un haritalarda bile unutulmuş, en gözden uzak, tenha bir semtinde, sıvaları dökülen küçük bir eve taşındı.
Kendince mütevazı bir düzen kurdu geçmişin perdelerini kapattı ve artık her şeyin bittiğini sandı.
Ancak o gece o sessiz semtin üzerine çöken karanlıkta iki çocuk aynı anda dünyaya gözlerini açtı.
Biri doğrudan bir cehennemin ortasına doğdu diğeri ise zaten çoktan yıkılmış, cehenneme dönmek üzere olan bir enkazın tam kalbinde açtı gözlerini.
İkisinin de ilk çığlığı semtin soğuk sokaklarında birbirine karıştı.
Henüz hiç tanışmamış bu iki küçük can aynı anda ağlayarak aynı görünmez acıyı paylaştılar.
Dünyaya gözlerini açan o talihsiz kız çocuğu ayyaş bir adamın tek gecelik bir hatasından ibaretti.
Annesi kucağındaki o günahsız hata yüzünden cehennem gibi bir hayata boyun eğmiş kendi rızasıyla cayır cayır yanan ateşe kucak açmıştı.
Yıllar bir duvar saatini amansızca döven akrep ve yelkovan gibi birbirini kovaladı.
Çocuklar büyüyüp artık kendi ayakları üzerinde durmaya başladıklarında kapıda bekleyen o cehennem de sinsice ayaklarına serilmek üzereydi.
Bir gün kız çocuğu çaresizliğin yüküyle evinin kapı eşiğine çökmüş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Hemen karşı evde yaşayan oğlan çocuğu sokağın yankısıyla büyüyen bu sessiz serzenişe, içini sızlatan bu hıçkırıklara kulak tıkayamadı.
Yüreğindeki merhametle adımlarını kapının önüne, kızın yanına doğru yöneltti.
Tam o esnada oğlanın annesi pencerelerden sızan o tekinsiz sessizlikte panikle oğlunun nereye gittiğini kime doğru koştuğunu bulmaya çalışıyordu.
İşte tam o gün, o talihsiz kadının hayatındaki yeni ve en amansız cehennemi başlamış oldu.
Kızın babası olan o karanlık adam bakışlarında koca bir dünyayı, gizemli bir asareti saklayan bu alımlı kadını gördüğünde, artık her şey için çok geçti.
Adamın gözünde ne kendi karısı kalmıştı ne de darmadağınık yuvası...
Bakışları zehirli bir sarmaşık gibi o kadına dolanmıştı bir kere.
Bu karanlık arzusunu zafere ulaştırmak, kadını elde etmek için defalarca kapısını çaldı, gururunu ayaklar altına alıp pervasızca dilendi.
Ancak kadından aldığı tek şey suratına çarpan sert bir reddediş oldu.
Yıllar bir kez daha akıp gitti.
Zaman, yatağını kurutmuş zehirli bir nehir misali sinsice aktı ve o mahalledeki herkesin ruhunu yavaş yavaş zehirlemeye başladı.
Ve sonunda o gün geldi...
Gökyüzünün bile yüzünü kapattığı kapkara bir leke gibi tarihe geçecek o gece.
Kimsenin masumun feryadını, o yırtıcı çığlığını duymadığı adaletin sustuğu, suçlunun sinsice aklandığı o meşum geceydi.
Adam artık tüm gemileri yakmış, gözünü karartmıştı.
Ne pahasına olursa olsun o kadını elde etmek için, hayatının en kirli, en tehlikeli tuzağını kuracaktı.
Kız çocuğu ve oğlan çocuğu o meşhum limon ağacının gölgesine sığınmış kendi masallarının sonunun nasıl biteceğini dert ederlerken kaderin o soğuk ve karanlık eli çoktan sırtlarına dokunmuş, gölgelerini ele geçirmişti.
Henüz haberleri yoktu.
O esnada adam karanlığın içinden sıyrılıp kadının yanına vardı.
Masumun feryadı gökyüzüne yükseldi yükselmesine ama bu çaresiz çığlık suçlunun ruhundaki o karanlık memnuniyeti daha da beslemekten başka bir işe yaramadı.
Sokaklar sessizdi,vicdanlar sağır.
Kimse o feryada kulak asmadı, kimse bu adaletsizliğe engel olmak için öne çıkmadı.
Kadın adamın gözlerindeki o geri dönülmez dönmüşlüğü, o zifiri karanlığı gördüğünde artık her şeyin bittiğini yolun sonuna geldiğini sandı.
Korkunun ve can havlinin verdiği o son refleksle eline geçen ilk nesneyi, porselen bir vazoyu adamın kafasında parçaladı.
Havada uçuşan ve yere saçılan o keskin parçaların dönüp dolaşıp en çok da kendi canına batacağını, onu da kanatacağını henüz bilmiyordu.
Bu hamle adamın gözünü tamamen kararttı, zihni bulandı, yanlışı doğru sandı ve içindeki o canavarca öfkeye tamamen yenildi.
Çok geçmeden, o ıssız ve tenha sokakların sessizliğini keskin bir ses böldü.
Bir kurşun sesi...
Geçmişin tüm bağlarını tüm anılarını tek bir anda paramparça eden o ses mahallenin soğuk duvarlarında yankılandığında artık geri dönüşü olmayan o eşik geçilmiş, her şey için çok geç kalınmıştı.
Adam arkasında bıraktığı yıkımdan kaçarak kendi ihanet ettiği, huzurunu çoktan bozduğu yuvasına döndü.
Korku içindeydi.
Karısı onun bu dehşet saçan halini görüp adalete sığınmak, onu ihbar etmek için telefona yeltendiği o an gecenin karanlığını ikinci bir kurşun sesi daha yırttı.
Bu ikinci ses geçmişin kalıntılarını daha da derinden parçaladı ardında sadece mutlak bir sessizlik bıraktı.
O meşum gecenin sonunda masum bir kez daha yanılmış elindeki her şeyi kaybetmişti.
Suçlu ise geçici bir zaferin gölgesinde kazanmış, sıyrılıp kurtulmuştu.
Geriye kalan her şey zaman, mekan ve anılar...
Artık bakmaya cesaret edilemeyecek kadar ağır, kanlı bir tablodan ibaretti.
******************
Şimdiki Zaman
(İzgi Aksay)
Ben: O vakit…
Ben: Masallara inanır mısın Vargın? (23.22)
Mesajı gönderdiğim zaman kalbim artık isyan etmeye başlamıştı.
Nefesim ciğerlerime yeniden yetmediğinde içimde hapsolmuş nefesi öksüreklerle dışarıya çıkarmaya çalıştım.
Genzimin yanışı kalbimin ateşiyle harlandı.
Geçen saliseler saatler kadar can yaktı ama bekleyiş bir umuttu bekledim.
Bu bir soruydu ona.
Bu bir hatırlayış feryadıydı.
Ekrana düşen bildirim ile kalbim daha da alevlendi ateşi bedenimi de yaktı.
Vargın: İnanmam (23.24)
Tek bir kelime kızgın şiş misali yüreğime çakıldı oluk oluk kanadı.
Ağlamak istedim ağlayamadım.
Dermanım kalmamıştı.
Ellerim tir tir titrerken harfleri zoru zoruna bir araya getirdim.
Ben: Peki (23.25)
Ben: Sana kendi masalımı anlatacağım
Ben: Yaralarımı o vakit anlarsın belki
*Görüldü
*Yazıyor…
Vargın: Masallar çocukların uydurduğu bir yalan yabancı (23.27)
Vargın: Anlatma boşuna anlamam
“Ama bir zamanlar masallara inanır bana da inandırırdın…”diye mırıldandım ciğerlerimden gelen zor bir sesle.
Vargın: Kim olduğunu söyle sana yardımcı olayım yabancı (23.28)
Vargın: Bu şekilde sana yardımcı olamam
Ben: Söylesem bir şey değişmeyecek o yüzden gerek yok
Vargın: Kim olduğunu söylemeyeceksen neden yazıyorsun?
Ben: Sesimi unutup unutmadığını görmek için (23.29)
Vargın: Sesini duymuyorum ki
Ben: İşte tam olarak bu yüzden yazıyorum
Ben: Sesimi bir kez duyurmak için
Vargın: Ya duymak istemezsem
Ben: Ben yine de sesleneyim duyup duymamak sana kalsın (23.31)
“Seslenecek takatim kalmadı…Ama seslenirim sana Vargınım…”diye mırıldandım yazıyor ibaresini görürken.
Vargın: Niye bu kadar kırgınsın yabancı? (23.34)
Ben: Kırgın değildim kırdılar
Ben: Bende darıldım hayata
Ben: Bir umut dedim
Ben: Kırıldığımdan anlamayan
kırgınlığımdan anlar
Ben: Daha çok kırıldım
Ben: Öyle kaldı (23.36)
*Görüldü
*Yazıyor…
Vargın: Kırıklara bir çarem var mıdır bilmiyorum (23.38)
Ben: Sen çabala bu bana yeter Vargın
Ben: En başta da dediğim gibi
Ben: Yaşaması mühim değil ki
Ben: Bir kez kanadını hissetsin yeter
*Görüldü
*Yazıyor…
Vargın: Nasıl sarılır bilemem (23.42)
Vargın: Ama sararım
*******************
