Bölümler 4Şu an: 7 Günahkar 2030
- 1 Sonun Başlangıcı3.028 kelime
- 2 7 Günahkar 20303.025 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Karalanmış Kağıtlar4.433 kelime
- 4 Kura Planı4.737 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazıları günahlarından pişman olup tövbe etti, bazılarıysa çoktan işlediği günahların esiri olmuştu...
Batmak üzere olan akşam güneşi sıcak gülümsemesiyle etrafı ısıtıyordu. Ağarmış uzun saçlarını ensesinde at kuruyu yapan kırklı yaşlardaki adam mutfakta yeğenlerine yiyecek bir şeyler hazırlamaya çalışıyordu. Korku ve stresten titreyen parmaklarıyla buzdolabının kapağına uzandı. Çokta büyük olmayan bu buzdolabının içinde küflenmeye yüz tutmuş beyazpeynir, dört belki de beş gün önceden kalmış bozulup bozulmadığı şüpheli bir tabak pirinç pilavı ve iki üç tane yumurta vardı. Adam isteksizce buzdolabının kapağındaki bölmenin içindeki birkaç küçük mayonez ve ketçap paketinin yanında duran yumurtalardan üç tanesini alıp mermer tezgâhın üzerine koydu.
Evin oturma odasında televizyon izleyen öksüz ve yetim çocukların amcalarından başka kimsesi yoktu. Adam daha önce hiç bu kadar korkmuş hissetmemişti, zaten kendisi için endişeleniyordu birde kendisi için endişelenmesi yetmezmiş gibi üzerindeki sorumlulukta onu adeta boğuyordu. Oturma odasında güler yüzle televizyon izleyen masum çocukları da kendi bataklığına sürüklemişti, belki de bu günahsız çocukların geleceklerini ellerinden almıştı.
Nefes alması zorlaşan adam gömleğinin düğmelerini gevşetti, sadece yiyecekleri bu yumurtanın beraber yedikleri son yumurta olmamasını umuyordu. Beyaz ve gri saçlarla dolu kafasını kaşıyan adam mutfağın üst raflarından birine uzandı ve cam kâseyi alıp tezgâhın üzerine koydu, mermere çarpan camın sesi mutfağı inletti. Boyu oldukça uzun olan bu adam en üst raflara bile kolaylıkla uzanabiliyordu.
Güneş tamamen gökyüzünü terk ettiğinde evin küçük çocuğunun seni duyuldu. On beş yaşındaki, koyu kahverengi kıvırcık saçlara sahip çocuk koşarak mutfak kapısından içeri girdi. Adam çıkardığı yumurtaları kâsenin içine kırmak için eline aldı.
“Amca.” diye seslendi çocuk korkudan beyaza çalmış teni ve tedirgin ses tonuyla.
Adam kafasını çevirmeden cevapladı. “Evet Eren?”
Çocuk sanki takip ediliyormuş edasıyla bir arkasına bir amcasına bakıyordu.
“Az önce kapı çaldı.” dedi ve yutkundu. “Ablam kapı gözünden baktığında dışarıda siyah giyinmiş, pantolonlarının belinde silah olan adamlar olduğunu söyledi.”
Adam elindeki yumurtaları yere düşürdü, yerdeki beyaz parkelerden bazıları sarıya boyandı ve çiğ yumurta kokusu tüm mutfağa yayıldı. Adam kırılan yumurtaları umursamadan kapıya doğru hızla ilerledi, kapı gözüne baktığı o anda yeğenleriyle beraber bir yumurta yiyebilecek kadar bile zamanlarının olmadığını anladı.
Kafasında bir analog saatin sesi yankılanıyordu.
Tik tak.
Zamanının kalmadığını oda biliyordu. Her şeyin birazdan son bulacağını ve kapıdaki adamların onu lime lime edip yıllarca uğraştığı projesini insanlığın sonunu getirecek şekilde kullanacaklarını biliyordu ama o dâhiyane fikirleri bulduğu güne lanet etmesi hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Kaçacak yeri yoktu. Silahlı adamlardan biri kapıya sertçe yedi kez vurdu, tam olarak yedi kez. Beyaz saçlı adam mutfaktaki Erenin kolundan tutup sürükleyerek evin koridoruna götürdü.
Duvarın bir köşesinde korkan gözlerle etrafa bakan Erenin ablası bağırmaya başladı. “Neler oluyor Amca!”
Adam kızın ağzını eliyle kapattı. Kız acınası gözlerle amcasına bakıyordu.
“Sessiz olun!” dedi adam. Çocukları kollarından tutup çekiştirerek girmelerinin yasak olduğu, kapısının uzun zamandan beri kilitli kaldığı kilerin önüne getirdi.
Cebinden çıkardığı gümüş renkli küçük anahtarla karanlık ve eski tahta parçalarıyla dolu kilerin kapısını açtı. Herkes girdikten sonrada tekrar kapatıp iyice kilitledi. Hızlı adımlarla bu küçük odanın içindeki yıpranmış tahtalara doğru ilerledi. Kalbi patlayacak gibi atıyordu ne kadar sakinleşmeye veya derin nefesler almaya çalışsa da bunları yapmak şuan onun için imkânsızdı. Nemden buzdolabındaki beyazpeynir misali küf tutmuş duvarın önündeki tahtaları birer birer kenara fırlatırken tahtalardan birine çakılı olan çivinin ucu sol elinin başparmağında küçük bir yarık açılmasına sebep oldu. Acıyla inleyen adam elini havada birkaç kez salladıktan sonra tahtaları kaldırmaya devam etti. Normalde kolayca taşıdığı bu eski tahtalar ona tonlarca ağır gelmeye başladı. Tahtaları duvarın önünden kaldırıp yanında duran küçük dolabın çekmecesinden bir çekiç çıkarıp duvarı dövmeye başladı, boyası kalkan ve ezilen duvarda küçük bir parmak izi tarayıcısı belirdi. Adam tarayıcıya başparmağını okutmaya çalışırken senörü boyayan kan damları işini zorlaştırıyordu. Adam tam parmağını tarayıcıya okuttuğu sırada kırılan dış kapının sesi tüm evde yankılandı. İçeri girmeyi başarmışlardı, zamanı gitgide daralıyor kafasındaki analog saatin tik tak sesleri aynı nabzı gibi hızlanıyordu. Duvardaki tarayıcı parmak izini okuduktan sonra yerini üzerinde harfler ve rakamlar olan bir klavyeye bıraktı. Yedi haneli şifreyi alelacele giren adam yaklaşık bir dakikadır tuttuğu nefesini bıraktı. Klavyeye şifrenin girilmesiyle beraber duvardaki boya kavlayıp pul gibi dökülmeye başladı ve arkasındaki gizli kapıyı açığa çıkardı. Kapının koluna tüm ağırlığını vermesine rağmen açmakta zorlanan adam kilere yaklaşan ayak seslerini duyabiliyordu. Kapıya sertçe omuz attı ve sıkışan kapı dilinin yuvasına sürtünerek duvardan ayrılmasını sağladı. Kapının ardını gören çocukların gözleri fal taşı misali açıldı.
“Bu oda da neyin nesi?” dedi Eren gözleri dolarken.
İçerisinde bir sürü kâğıdın, formülerin, deney tüplerinin, çekmecelerin, dolapların ve en önemlisi de bir insanın içine sığabileceği kadar büyük bir kapsülün olduğu bu laboratuvar gözler önüne serilmişti. Adam şaşkınlıkla laboratuvara bakan çocukları sırtlarından sertçe içeri itti.
“Amca ne yapıyorsun!” diye bağırdı Erenin ablası Pamira.
“Çekmede bir anahtar var ben çıkar çıkmaz kapıyı kilitleyin.”
“Amca hayır bizi bırakma!” diyerek ağlamaya başladı Pamira. Adam kapıdan çocuklara baktı, gözleri dolmuştu. Dudaklarından sadece “Özür dilerim.” Kelimeleri çıkabildi.
Kapıyı kapattı ve çocukları o koskoca laboratuvarın yalnızlığıyla baş başa bıraktı. Kilerin dört bir tarafına fırlattığı tahtaları tekrar kapının önüne taşıdı, adamların odaları arayıp sinirle ofladıklarını işitebiliyordu. Bu kilere bakmaları da çok uzun sürmeyecekti ama yine de biraz daha zamanının kalmış olmasını diliyordu. Tahtaları yerleştirdikten sonra önlerine çöktü ve yüzünü iki elinin arasına aldı. Azrail evinde dolanıyor ve o ölümü bekliyordu. Takırtı seslerini duyup kafasını kaldırdı, adamlar kilerin kapısını zorluyordu. Arkasındaki tahtalardan birini kapıya yasladı en azından yapabileceği her şeyi yapmaya çalışıyordu.
Yaklaşık iki dakika sonra tahta adamın gözleri önünde ikiye bölündü ve kapı kulakları çınlatan bir gürültüyle açıldı. Kapının önünde yedi adam vardı ve hepsi de silahını ona doğrultmuştu. Siyah takım elbiseli adam ağır adımlarla ona doğru yürüdü.
“Sonunda seninle tanışabildik Özgür Çetin Özen.”
Özgür titreyen ellerini havaya kaldırdı, “Bakın beyler ne arıyorsunuz bilmiyorum ama aradığınız şeyin katiyen benimle bir alakası yok.” dedi tedirgin gözlerle kendisine doğrulmuş silahlara bakarken.
Yeşil gözleri adeta bir zümrüt gibi parlayan adam psikopatça bir kahkaha attı ve biraz sonra gülmeyi kesip yüzüne ciddi ve oldukça korkunç bir ifade oturttu. “Sen benimle kafamı buluyorsun!” Silahın namlusunu adamın şakağına dayadı. “Sadece bir kere soracağım adamım, makine nerede?”
“Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum.”
“Kendi icadının yerini bildiğini biliyorum Özgür!” Adam deliye dönmüştü. “Seni bulmak için yıllarımı harcadım ve şimdi sen beni o makineye götüreceksin.”
Özgür bir kafasına dayalı silaha bir de adama baktı. “Hayır, götürmeyeceğim!” şakağına dayalı silaha sertçe vurarak adamın silahı elinden düşürmesini sağladı ve adama bir yumruk savurdu.
Yeşil gözlü adam kanayan burnunu tutarak arkasındaki duvara yaslanırken diğer adamlardan biri Özgür'ün eline iki el ateş etti. Kurşunlar elini parçalayıp geçerken özgür elinin acısıyla bağırmaya başladı.
“Efendim, işini bitirmemizi ister misiniz?” dedi Özgür'ün eline ateş eden iri yarı adam.
“Hayır, onunla işim daha bitmedi.” diyerek yerden kalktı adam, “Canından olmak istemiyorsan konuşmaya başla!” Dudağına akan kanları sildi ve yerdeki silahını alıp tekrar ona doğrulttu. “Konuşmayacağım.” dedi Özgür kesin bir tavırla ve kendini ölüme hazırlamaya çalışarak gözlerini kapattı.
“Peki, o zaman biz hallederiz.”
Burnundan akan kanlarla sırıtan adam tahtaların arkasındaki küçük bölmeyi fark etmişti. Özgür'ün yüzüne bir yumruk savurdu, kafasında yıldızlar dönmeye başlayan Özgür, kendini kilerin tavanına bakarken buldu. Adamlar duvarın önündeki tahtaları fırlatarak ardındaki bölmeye ulaşmaya çalışıyorlardı ve bu yedi kişilik iri yarı adamlardan oluşan bir çete için çokta uzun sürmedi. Bölmeye ulaştıklarında bir zafer kazanmışçasına sırıttı adam ama parmak izi tarayıcısını gördüğünde yüzündeki güneşli havanın yerini kapkara bulutlar aldı.
“Bu da ne?” diyerek Özgür'e döndü yeşil gözlü adam.
“Ne oldu, demek ki kendi başınıza her şeyi halledemiyormuşsunuz öyle değil mi efendim?” Dönen başını ve parçalanan parmaklarının dinmez acısını umursamadan sırıttı. Zaten ölecekti, niye tadını çıkartmasındı ki? Hayat ona korkunun ecele faydasının olmadığını daha önce birçok kez hatırlatmıştı, en azından çocukları bulmalarını engelleyebilirdi. Öfkelenen adamın gözleri alev saçıyordu, hızla Özgüre doğru eğilip kana bulanmış beyaz gömleğinin yakasına yapıştı ve onu kaldırıp duvarla arasına aldı.
“Bana bak deli adam, ben karşılaştığın diğer insanlara benzemem. Kardeşinin seni koruyup çalışmalarını açık etmediği için mi öldüğünü sanıyorsun? Hayır, kardeşini her şeyi açık ettiği ve tüm planlarını anlattığı için öldürdüm çünkü artık bir işime yaramıyordu.”
“Sen ne?” dedi Özgür, başının delice dönmesi ayakta durmasını zorlaştırıyordu.
Çalışmalarına 2027 yılında yani üç yıl önce başlamıştı ama ilk başta basit bir fikirden ve kâğıtlara karalanmış proje taslaklarından ibaret olan çalışmasının kardeşinin ve yengesinin hunharca katledilmesine ve yeğenlerinin öksüz, yetim kalmasına hatta kendi canına mal olacağını bilse bunu asla yapmazdı. Eren ve Pamira’nın babası abisinin tüm çalışmalarından haberdardı ama bu basit projenin bir sorun yaratacağını düşünmüyordu, ta ki bu gece olduğu gibi yedi silahlı adam kapılarına dayanana kadar. Bu lanet olası adamların kapıya dayandığı o karanlık gecede Pamira ve Eren şans eseri evde değillerdi. Eğer olsalardı şuanda anne babaları gibi can vermiş olacaklardı ve ne yazık ki Özgürün projesi bu adamların eline geçerse ölüm sadece küçük bir aile ile sınırlı kalmadan tüm dünyaya yayılacaktı.
Kardeşinin katilinin karşısında dikildiğini öğrenen özgür deliye dönmüştü. “Karan'ı sen öldürdün, kardeşimi sen öldürdün!”
“Umarım bu işimi ne kadar ciddiye aldığımı anlaman için yeterli bir örnektir.”
“Kimsin sen?”
Zümrüt rengi gözleri parlayan adam gülerek Özgüre döndü, “Ben Cem Kara, bu ismi çok duyacaksın Özgür özellikle acı çekerken. Şimdi şu lanet olası tarayıcıyı gözümün önünden çek, yoksa senin sonunda kardeşininki gibi olur!”
“Asla, beni öldürürseniz makineyi asla bulamazsınız ama ben hayattayken de bulamayacaksınız!”
Cem Kara derin bir nefes aldı. “Alın şunu.”
Adamlar Özgür'ün kollarını sıkıca kavradılar ve tarayıcıya okutmak için elini kaldırdılar. Özgür parçalanan elinin acısıyla inledi.
“Elimi parçaladınız aptallar artık ben bile açamam o kapıyı!”
Cem Kara, başını eğdi ve güldü. “Solak olduğunu biliyorum.”
Özgür'ün sol eli titredi Cem Kara onun hakkında özgürün sandığından da fazla şey biliyordu. Adamlar elini kıracak kadar sıkı tutarak tüm parmaklarını sırayla tarayıcıya okuttular. Özgür ne kadar dirense de yeterli olmadı ve en sonunda parmak izini algılayan tarayıcı yerini şifre klavyesine bıraktı.
“Yine mi?” diye bağırdı Cem Kara. “Kaç tane engel koydun buraya?”
“Senin gibi pislik herifleri engelleyebileceğini düşündüğüm kadar!”
Cem Kara onu öldürecekmiş gibi bakan gözleriyle Özgür'e yaklaştı. “Şifreyi söyle!”
“Cesedimi çiğnemen gerek.”
“Peki.” Cem Kara elindeki silahın tetiğini çekti ve Özgür'ün bacağına ateş etti. Acıyla çığlık atan adam zor nefes alıyordu.
“Ölmendense acı çekmeni yeğlerim.” dedi ve Özgür'ün çenesini kavrayıp yukarı kaldırdı. “Son kez soruyorum şifre ne?”
Özgür parçalanan eline ve dizine baktı, şifreyi söyleyebilirdi fakat söylerse çocuklarda ölebilirdi ama belki de zaman kazanmış olur ve kaçabilirdi. İnsanlık kimin umurundaydı o artık kendi canının derdine düşmüştü.
Cem Kara silahının namlusunu Özgür'ün iki kaşının ortasına dayadı. “Evet?”
Özgür derin bir nefes aldı. “Pandora.”
Laboratuvarın içindekiler Zeus’un Pandora’ya hediye ettiği kutu gibi dünyaya kötülükten başka bir şey getirmeyecekti. Merakına yenik düşen Pandora’nın açtığı kutu şimdi Cem Kara’nın açmak üzere olduğu laboratuvarın kapısıydı zamanlar farklıydı ama sonuçlar aynı olacaktı.
Cem Kara şifreyi girdi ve klavye duvardan kaybolarak laboratuvar kapısını gözler önüne serdi.
“Açın kapıyı!”
Adamlardan biri kapıya omuz attı ama hiçbir şey olmadı.
“Kilitli efendim.”
“Üzerini arayın.”
Kapıya omuz atan adam hızlı adımlarla özgüre yaklaştı. Kana bulanmış beyaz gömleğinin ve haki rengi pantolonun ceplerini çabucak aradı ama işe yarar bir şey bulamadı.
“Özgür aç şu kapıyı!”
“Nasıl açabilirim sizde görüyorsunuz ki üzerimde anahtar yok!” “Belki de farklı bir yolu vardır, bunu sadece sen biliyorsun.”
“Başka bir yolu yok baksana sıradan bir kapı işte.”
Cem Kara sinirle özgüre doğru yürüdü ve yakasına yapıştı. “Çabuk aç şu kapıyı saçma bahanelerinle uğraşacak vaktim yok.”
“Açamam gerçekten, uzun zaman önce kapıyı kilitleyip anahtarı kapının altından içeri attım.”
“Yalan söylüyorsun!”
“Hayır, doğruyu söylüyorum.”
Cem Kara silahının tetiğini çekti ve namlusunu özgürün anlına dayadı. “Ya doğruyu söyle ve şu lanet olası kapıyı aç ya da son sözlerini düşünmeye başla!”
“Yapamam, açamam.” Özgürün mavi gözleri dolmaya başlamıştı içindeki korku ve tedirginlik onu boğuyordu. Ölecekti belki bir dakika belki de saniyeleri kalmıştı, kapıyı istese de açamazdı çünkü anahtar gerçekten içeride ve çocukların elindeydi.
Peki, Özgür öldüğünde çocuklar sağ kalacak mıydı?
Cem Kara’nın adamları kapıyı açabilecek miydi?
Proje insanlığın sonunu getirecek miydi?
Neyse neydi Özgür bunların hiç birinin cevabını öğrenemeyecekti.
“Son kez söylüyorum aç kapıyı!”
“Bende son kez söylüyorum yapamam!”
Cem Kara deliye dönmüştü zümrüt yeşili gözleri alev saçıyordu. “Bu aptal için elimi bir kez daha kana bulayamam.” Silahını indirdi ve arkasındaki siyah giyinmiş adamlara döndü. “Bitirin işini.” Adamlardan iri yarı olan silahını özgüre doğrulttu ve tetiği çekti. Özgürün elleri titriyor ve terliyordu işi bitmişti birkaç saniye sonra ölecekti bunun düşündüğü kadar acılı olmayacağını umuyordu.
“Öldür onu.”
Adam tam ateş edeceği sırada laboratuvarın içinden bir ses geldi. “Durun!” diyerek haykırdı bir kızın sesi.
“Ne oluyor.” Cem Kara, Cem Kara’nın tüm adamları ve Özgür gözlerini kapıya dikmişti. Kapı birkaç tıkırtının sonunda açıldı. Eren ve Pamira kapının önünde duruyordu.
“Çocuklar siz ne yapıyorsunuz!” diye bağırdı Özgür, ölse daha iyi olabilirdi.
Kapının açıldığını gören Cem Kara’nın gözleri fal taşı gibi açıldı ve sırıtmaya başladı. “Ne istiyorsanız alın ama amcama dokunamazsınız!” diye bağırdı Pamira. “Pamira hayır!” Cem Kara ve adamlarından bazıları kızı iterek laboratuvara daldı. Birkaç adamsa Özgürün başında bekliyordu. Kız ve kardeşi koşarak amcalarına sarıldılar. “Anne ve babamız gibi senin de ölmene izin veremezdik.” Dedi Eren ağlamaklı sesiyle.
“Bize bir açıklama borçlusun!” dedi Pamira.
“Açıklama yapabilecek kadar zamanım olursa yaparım.” Dedi amcaları tedirgin ve birazda sinirli bir ses tonuyla.
“Nasıl yani?” dedi Eren. “İstediklerini verdik işte, seni bırakacaklar.” Amcaları gözlerinin içine baktı ama sonra bakışları yerle buluştu. “Bırakmayacaklar dimi?” dedi gözyaşları dalgalı, uzun ve kahverengi saçlarını ıslatan Pamira.
“Ben olmadan o koca oğlanı asla çalıştıramazlar.”
“Yani sana ihtiyaçları var.”
Özgür derin bir nefes aldı. “Aynen öyle.”
Cem Kara ve adamları laboratuvarı talan etmiş, karıştırılmadık yer bırakmadan her yere bakmışlardı. Bu kadar koşuşturmanın sonucunda ellerinde; üzerinde bir sürü formül yazan kâğıtlar, kocaman bir rüya ansiklopedisi, yıllarca uğraşılıp yazılmış beyaz karton kapaklı iki tane günlük, radyasyon cihazları ve bir de laboratuvarın zemininden duvarına kadar uzanan, bir insanın içine sığabileceği kadar geniş cam bir kapsül vardı. Yani onların gözünde değerli olan her şeyi ama her şeyi almışlardı.
Özgür, iki çocuk ve kalan adamlarda Cem Kara’nın kapsülü incelemeye başlamasıyla laboratuvara girdi. Özgür çocukları kanatlarının altına almış tedirgin gözlerle etrafa bakıyordu. Darmadağın olmuş bu koca laboratuvarın aslında iki girişi vardı. Birinci giriş herkesin öğrendiği kiler girişiydi, ikincisi ise kâğıt yığınının arkasında kalmış sitenin otoparkına açılan kepenkli kapıydı ama bu kapıyı henüz kimse fark etmemişti. Özgür yavaş ve fark edilmemesini umduğu aksak adımlarla kepenkli çıkışa yaklaştı. Belki de bu kapı tek kurtuluş yollarıydı.
Cem Kara kapsüle arkasını dönerek çocuklara odaklandı ve hafifçe sırıttı. “Aynı anne babanıza benziyorsunuz.”
Eren yumruğunu sıktı.
“Sakin ol.” Diye fısıldadı Özgür.
“Böyle bir durumda nasıl sakin olmamı bekleyebilirsin amca!” diye bağırdı Eren, amcasının yanından uzaklaştı rafın üzerinde duran cam deney tüpünü eline aldı.
“Eren hemen buraya gel!” diye bağırdı Pamira korkuyla
“Hadi ama Eren amcacığını dinle, anne babanıza çok benziyorsunuz derken dış görünüşten bahsetmiştim ama sonlarınızın da benzemesini istersen elimden geleni yaparım.” dedi Cem Kara.
“Annemi ve babamı sen mi öldürdün?”
“Yeterince açık değil mi küçüğüm?”
Eren elindeki cam tüpü sıkmaya başladı, dişleri takırdıyordu. Ailesinin katiliyle karşı karşıya olan birini durduramayacağının farkında olan Özgür dikkatleri dağılıp Ereni izleyen adamları fırsat bilerek yanındaki adamın belindeki silaha uzandı ve rafın altına düşmüş minik anahtarı alıp kepengi kapalı tutan bir yanı paslanmış asma kilidi açtı.
Eren elindeki cam tüpü Cem Kara’ya doğrulttu. “Ne o beni mi öldüreceksin küçük adam.” diyerek sırıttı Cem Kara, sırıttığında gözüken yapma beyaz dişleri göz kamaştırıyordu.
“Neden yaptın!” diye bağırdı Eren. “Ailemi neden öldürdün!”
“Çünkü ölmeye layıklardı yaşamaya değil.”
“Asıl ölmeye layık olan sensin, cehennemde kül olmayı hak eden sensin, o sonsuz azabı hak eden sensin. Cehennemi sana adamalılar!” Erenin elinde tutuğu cam tüp saniyeler içinde Cem Kara’nın kafasında parçalara ayrıldı. Yere düşen cam parçaları yeşil gözlü adamın kafasından akan kandamlalarıyla kırmızıya boyandı. Elindeki cam tüpü Cem Kara’nın kafasına fırlatan Eren Cem Kara’nın adamlarının ateş etmeye başlamasıyla beraber kendini tekerlekli rafın arkasına attı, bu sırada ise amcası çoktan çıkış kapısını açmış, otoparktaki siyah üzerine sarı boyayla numaralar yazılmış kolonun arkasından adamlara ateş ediyordu. Eren arkasına saklandığı tekerlekli rafla beraber gerileyerek amcası ve ablasının yanına gitmeye çalışıyordu ama Eren rafın arkasındayken onlar çoktan otoparkın içinde koşuşturmaya başlamışlardı bile, amcası da bacağına yediği kurşunla aksak adımlar atmasına rağmen Erenden çok uzaktaydı.
“Eren çabuk ol!” diye bağırdı Pamira.
Eren hızlıca etrafına baktı adamlar hızla ona yaklaşıyordu ve o savunmasızdı. Eren arkasına saklandığı tekerlekli rafı ileri doğru sertçe itti ve ona yaklaşan adamları biraz da olsa yavaşlatmayı başarıp hızla otoparka koştu. Ama bu koşu ayağına yediği kurşunla başlamadan bitti. Çocuk ayağına isabet eden kurşunla yere yığıldı, otoparkın zemini çocuğun kanıyla boyandı. Eren çığlık atarak ağlamaya başladı. Başı dönüyor, gözleri kararıyor, ayağı zonkluyordu. Zar zor nefes almaya çalıştı ama ayağına bakan gözleri acıyla inliyor, o korkudan nefes alamıyordu.
Kardeşinin vurulduğunu gören Pamira korkuyla bağırdı. “Eren!” başından aşağı kaynar sular dökülmeye başladı, dalgalı saçlarını çekiştirdi ve dişleri takırdadı. Gözleri yaşlarla dolduğu sırada saklandığı kolonun arkasından çıkarak hızla kardeşine doğru koştu. “Pamira dur!” diye bağırdı Özgür ama o Pamira’nın aksine kolonun arkasından kıpırdamamıştı bile.
“Eren iyi misin?” dedi ve gözyaşlarını serbest bıraktı, artık onları tutabilecek mecali kalmamıştı. Pamira kardeşine ulaştığında onun yanına çöktü.
“Ateş etmeyin!” Diye bağırdı Cem Kara.
Çocukları sağ istiyordu. Bu iki çocuğun cesedi kimin işine yarardı ki? “Pamira bırak beni, git!” dedi Eren acıyla ağlarken.
“Eren saçmalama, ne diyorsun sen!”
İki çocuğunda gözlerinden yaşlar akıyordu, sadece bir gecede tüm dünyaları kararmıştı.
Eren onlara yaklaşan adamlara baktı. “Beni burada bırak.” Ellerini kanayan ayağına bastırdı ve çığlık attı. “Kaç kurtar kendini amcam beni kurtarır.”
Kahverengi gözleriyle hızlıca etrafını taradı. “Bak!” dedi “Orada sitenin bahçesine açılan bir acil çıkış kapısı var, ben onları oyalarım kaç!”
“Eren…” Bir karar vermesi gerekiyordu ama üzerine düşünecek zamanı yoktu.
“Kaç dedim sana!”
Pamira gözünden akan yaşları silmeye çalıştı, kardeşine son bir kez sarılıp ayağa fırladı ve acil çıkış kapısına doğru koşmaya başladı.
Kızın kaçtığını gören Cem Kara Pamira’ya iki el ateş etti ama silahın namlusundan ayrılan hiçbir kurşun kıza isabet etmedi ve Pamira kendini sağ salim kapıdan dışarıya attı.
“Bırakın kızı çocuğu alın!”
Adamlar koşar adımlarla Erene yaklaştı.
Çocuk derin bir nefes aldı, “Amca yardım et geliyorlar!”
Özgür bir çocuğa bir de adamlara baktı. Eğer giderse yakalanırdı ve büyük ihtimalle onu saniyeler içinde parçalarına ayırırlar ya da proje için kullanırlardı ama ya gitmezse o zaman Erene ne olurdu? O daha on beş yaşında küçük bir çocuktu.
Adamlar iyice yaklaştığı sırada Eren korkuyla bağırdı. “Hadi amca!” Özgür’ün mavi gözleri Erene kitlendi ama hala siyah kolonun arkasından ayrılmamıştı. Eren içini sıkan korkuyla ağlamaya ve kendini yerde sürümeye başladı ama adamlardan birinin onu kolundan yakalaması çok uzun sürmedi.
Eren çığlık attı, “Amca kurtar beni!”
Amcası yakalanan çocuğa, ölen kardeşinden ona emanet olan yeğenine son bir kez baktı. Sonrada kendi canını kurtarmak uğruna üç yıl boyunca yanında büyüttüğü çocuğu ölüme terk etti ve arkasını dönüp otopark çıkışına doğru koştu. Adamlardan bazıları çığlık çığlığa bağıran Ereni kucaklayıp tekrar laboratuvara döndü bazıları ise Özgürün peşinden koşmaya başladı…
Bölüm etkileşimi
