ZİFİR kitap kapağı

1. bölüm / 1

ZİFİR

1.BÖLÜM : DOĞRULAR VE YALANLAR

Yazar: Gece Sonat

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: 1.BÖLÜM : DOĞRULAR VE YALANLAR

Efsaneye göre, doğru ile yalan yanlızlıklarına çare bulmak için birbirleriyle arkadaş olmaya karar vermişler.

Doğru, yalana dönmüş ve demiş ki; "Korkarım günün birinde her ikimizde yapayalnız kalacağız."

Tek dostu olan yalana bakarken en büyük korkusunu dile getiriyormuş aslında.

Yalan, doğrunun yalnızlıktan korktuğunu anladığında gülümsemiş. "Birbirimizden ayrılmadığımız sürece sorun yok." Demiş, kendinden emin bir sesle.

Oysa ikiside vedalardan asla kurtulamayacaklarını biliyorlarmış.

Doğru, yalana güvenmek istemiş. Yalanın asla kendisini bırakmayacağına inanmış.

Günler sonra dünya turuna çıkmaya karar vermişler ve yola çıkmışlar. Yolculuğu ise yalan hazırlamış.

Yıllar onlar için hızla geçmiş.
Yalan, doğruyu sıkıntılarından kurtarmış, doğru ise yalana minnettar kalmış.

Yalan, günün birinde sürekli doğruları konuşmaya başlamış. Doğru için bu şaşırtıcı bir olaymış. Sadece dinlemiş yalanı. "Bugün hava çok güzel. " Demiş yalan, saatler sonra yine doğruyu dile getirerek konuşmuş.

Doğru arkadaşına baktıktan sonra gözlerini gökyüzüne çıkarmış. Hava, gerçekten çok güzelmiş. Gülümsemiş. Arkadaşının onun gibi davranması onu o kadar mutlu etmiş ki içten içe yalana olan güveninin arttığını hissetmiş ama bunu dile getirmemiş.

Bir kuyunun yanına gelene kadar en güzel anılarını biriktirmişler.

Yalan tekrar doğruyu söyleyerek; "Su çok güzel, birlikte yüzmeye ne dersin?" Diye sormuş.

Başta şüpheci bir şekilde suya dokunan doğru, suyun gerçekten çok güzel olduğunu fark edince dostunun bu isteğini kabul etmiş.

Birlikte soyunup suya girmişler. Yalan, doğrunun elini tutarak onu kuyunun en güzel olduğu yanına götürmüş.

Dünyanın şahitlik ettiği bu anlar, tüm söylenenleri yalanlayacak nitelikteymiş. Siyah ve beyaz... İyilik ve kötülük birbirine karışmış. Griyi gözler önüne sermiş.

İlk kez gerçekler ve yalanlar bu kuyuda buluşmuş ve barışmış.

Beraber yüzmeye başladıklarında yalan ani bir hareket ile sudan çıkarak doğrunun kıyafetlerini almış ve kayıplara karışmış.

Doğru bir süre ne olduğunu anlayamadan kalmış yalanın ardından.

Sonra bir acı hissetmiş kalbinin derinliklerinde. Sürekli artan bir acı. Sinirle sudan çıkmış. Yalanı bulabilmek, kıyafetlerini geri alabilmek için her yeri aramaya başlamış.

Çıplak vücudu zarar görmeye açık hale gelmiş. Fakat o, yalanı bulabilmek için durmamış. Aramaya devam etmiş. Aldığı her bir yara acısını diri tutmaya yetmiş.

Dünyada çıplak gerçeği görenler, onu hor görmüş ve öfkeyle bakmışlar kendisine. Çıplak ve apaçık ortada kalan doğru, insanları sinir etmiş. Nedenini ise asla anlayamamış.

Doğru, sadece kıyafetlerini değil bütün hayatını kaybetmiş bir anda.

Zavallı doğru, kuyuya geri dönmüş ve sonsuza dek ortalıktan kaybolmuş. Griye yer olmadığını acı bir şekilde öğrenmiş.

Ya siyahtınız... Ya da beyaz...

O andan beri yalan, dünyanın her yerinde doğru gibi giyinerek içimizde yaşamaktadır. Dünya ise hiç bir zaman çıplak gerçeği görmek istememektedir.

Güven, ihanet, yok oluş.

İşte her şey bundan ibaretti. Elinde ki şemsiyeyi kaldırıp gökyüzüne baktı Ardian. Düşünüyordu. Binlercesi gibi o da hayatından kopup gidenleri düşünüyordu. Ellerinden kayıp giden onlarca hayal vardı. Kendisini çaresiz hissediyordu.

Çaresiz ve acınası...

Bırakıp kaçma isteği içerisinde adeta yangına dönmüştü. Kaçmak çoğu insan için aptallıktan ibaret olabilirdi. Ama hiç kaçmaya fırsat bulamayanlar bilirdi kaçmanın değerini. Özgürlüğün verdiği hissi bilmek istiyordu. Hayali buydu. Kaçmak. Kaçamayanları kurtarmak.

Ve istediğini yapacaktı da. Bastığı toprağa akan her bir masum kan için ilk önce benzini dökecek ardından kendisiyle beraber herkesi ateşe verecekti. Çünkü o doğrunun intikamını alacaktı.

Gökyüzü kaplaranlıktı. Yağmur, bastığı toprağı çamura çevirecek kadar çok yağıyordu ama gözleri tek bir yeri izliyordu. Uçurumu.

"Yeni bir başlangıç... " Diye mırıldandı kısık çıkan sesiyle. Ardından elinde ki kolyeyi kaldırıp bir süre öylece baktı. Bu gece, burada ölecek bir ruhu vardı.

Gülümsedi. Bu acı bir gülümsemeydi. Sadece yaşayanların anlayacağı bir gülümseme. Acıyı barındırıyordu içerisinde. Oysa gülümsemeler sadece mutluluğa mahsustu.

Ağır ağır kolyenin ezbere bildiği işlemlerini inceledi. Ardından kolyeyi tüm yaşanmışlıklarıyla birlikte aşağıya attı.

Dönerken ise bir daha geriye bakmadı. Bu, bir başlangıcın hikayesiydi. Bu, bir çok insanın davasıydı.

Bu, bir yok oluştu. Ve yok oluşlardan geriye sadece nefret kalırdı.

~

Biliyordum. Bir son bekliyordu beni. Farkındaydım. Sustum. Nedensizce sessizliğimde boğuluyordum. Ben kaybettim. Acılarıma çığlıklar atan ben; yıkılışımı sessizce izledim.

Sonra geriye baktım. Karanlık karşıladı beni. O an fark ettim, ben sonu olmayan bir karanlıkta yolumu aradım.

Yanlıştım, yanlıştık. Doğrular yeryüzünden silinmişti sanki. Bir uğultu dolaşıyordu etrafta. Yardım zannettim.

Ben...

Biz. Şeytanı çıkışımız zannettik. Karanlıkta göremedik şeytanın bizlere çizdiği yolu. Oysa hepimiz biliyorduk. Koca bir boşlukta, ardımızda cesetler bıraktık. Cesetleri göremesek bile ruhları ilişti kalbimize.

Bir ilk yaşandı. İnsanlar, yanlış olduklarını bildikleri yalanlara göz yumdular. Oysa sussak da koca bir sessizlikte acı çığlıklar var.

Ölüyoruz. Kör olduk. Vaktimiz az. Daha kaç cinayeti görmemiz gerek uyanmamız için? Daha kaç kere ruhlarımızı feda edeceğiz?

Acının bir sesi vardı... Sessizlikten daha derin, gürültüden daha ağır. Ve bazen acıyı sadece hissetmekle kalmadığınızda... Öyle ağır gelirdi ki bu ses... Dünyada ki tüm renkler solar, sizi ise yaşayan bir ölüye çevirirdi. Şu an ise tek hissettiğim buydu.

Acının bir sesi vardı. Ve neresi olduğunu kavrayamadığım bu yerde, sessizce dinliyordum acıyı.

Kendi içimden geleni.

Saç köklerimde hissettiğim acıyla bakış açıma biri girmişti. Kim olduğunu bilmiyordum veya şu an neden bu kadar acı çektiğimi de anlayamıyordum. Tek görebildiğim karşım da ki adamın bana olan iğrenç bakışlarıydı...

"Söyle." Dediğini duydum. Yıllar sonra ilk kez birini duymuş gibi olmuştum. Saçımın sertçe çekildiğini hissedince acıyla mırıldandım.

"Sana söyle dedim! "

Neyi söylemem gerekiyordu? Derin nefesler alarak öylece izledim nefretle dolu gözleri. Şayet cevap verecek durumda olmadığımı da yeni fark etmiştim. Çünkü ağzımdan gelen kanlar buna engel oluyordu.

Ne olduğunu anlamak amacıyla gözlerimi bir kaç kez kapatıp açtım. Saçımın sertçe bırakıldığını hissettim. Bu anı bekliyormuş gibi öksürmeye başladığımda zeminle buluşan kanlar ve ağzıma gelen iğrenç tatla kendime geldiğimi hissettim.

Bir anda sesler yükselmiş gibi, hatta ışıklar artmış gibiydi. Derin bir nefes almayı denedim.

"Kaldır kafanı." Duyduğum ses fazlasıyla sakindi şu an olanların aksine... Kafamı kaldırarak sesin geldiği yöne baktım. İğrenç bir böcekmişim gibi bakıyordu. Ve bu his ilk değildi. Aklıma babam geldiğinde onun nerede olduğunu düşünmeden duramadım.

Neden yanımda olmadığını ve neden bu halde olduğumu sorgulamadan duramadım.

"Senin gibi köpekleri iyi eğitmek lazım. Sen dediğimi yapacaksın ve ben seni öldürmeyeceğim anlıyor musun? "

Anlamıyordum. Kahretsin ki şu an hissettiğim acıdan ve korkudan başka hiç bir şeyi kavrayamıyordum.

Adamın eline bir sopayı aldığını görünce odada başkalarının da olduğunu fark ettim. Yalnız ben ve o vardık zannediyordum. Algılarımı yitirmiş olmalıydım…

Korkuyla olduğum köşeye sinerken tek temennim bana o sopa ile vurmamasıydı.

Önümde diz çöktü ve gülümsedi. "Beni anlıyor gibi durmuyorsun." Konuşmak için ağzımı açtım ve çıkan ses asla benim sesim olamazdı buna emindim.

"N-neredeyim? " Diye sormuştum ama kendimi dahi duyamazken başkasının duymasını bekleyemezdim. Fakat garip bir şekilde anlamış olmalıydı ki adamın gülümsemesi genişledi.

"Beni iyi dinle, eğer dediklerimi harfiyen yapmazsan... " Elini kaldırıp göğsümün ortasına dokundu. "Bu kalbini sen canlıyken sökerim."

İçimi korku kaplarken sessizce izledim. Tehlikedeydim... Ve ben bunun farkına varmak için çok yanlış bir zamanı seçmiştim.

"Tekrarlıyorum. Biraz sonra o mahkeme salonuna çıktığında..." Sakin bir konuşması vardı. Yüzümden akan terler usulca boynuma ilerliyordu. Mahkeme? Çatılan kaşlarımla dinlemeye devam ettim.

"Orada ne denilirse denilsin susacaksın."

"N-ne mahkemesi..." Titreyen sesim benden bağımsız koptu dudaklarımdan. Vücudumda akıl almaz bir acı vardı. Göz yaşlarım aktığında İlk kez acıma ağlamaya başlamıştım.

"Neden…? "

Karşımda ki adam önce hafifçe doğruldu ve ardından hiç bir şeyi algılayamadan kafama aldığım darbeye çığlık attım. Başımda ki ağrı öyle hızlı yayılmıştı ki vücuduma. Sanki vurulan yer sadece başım değildi.

Ağzımda biriken kanları tükürerek yere yaslandım... Artık gücümün kalmadığını hissediyordum ve kulağımda ki yükselen çınlama çok kötü bir hal almıştı...

Şu an yaşadıklarımın tarifi yoktu. Ya da neler olduğunu anlayacak gibi değildim. Ağırlaşan gözlerimi açmak için verdiğim uğraşlar gereksizdi. Kapanan gözlerime hakim olamıyordum. Yakınımda hala hareketlilik olduğunu hissedebiliyordum.

Sorgulayacak durumda olmadığımı fark ederek öylece uzandım yerde... Bilincim kapanmak için uğraşlar verdiğinde izin vermekten başka bir şey yapamadım. Benden uzaklaşan ise sadece sesler oldu. Vücudumda ki acı ise hiç bir yere gitmedi.

Ne kadar öyle durduğumu bilmiyordum ama kapı çarpma sesiyle kendime gelmiş ve kuruyan dudaklarımı oynatmıştım. Ağzımdaki kan tadı öksürme isteğimi arttırıyordu. Nefes aldığımda ciğerlerime nüfuz eden acı yaşamamam gerektiğini söylüyordu resmen. Acıyla inledim.

Ağırlaşan göz kapaklarımı açmak için büyük bir direnç gösterdikten sonra başarmıştım.

Duyduğum tok ve emin adım seslerinin ardından görüş alanıma bir çift postal girmişti. Gözlerimi ağır ağır kırparak izledim postalları. Sebepsizce tekrar karanlığa bulandı görüş açım. Bir hareketlenme hissettim sadece. Ardından ise çekingen ama kalın bir ses kulaklarıma doldu.

"Beni duyuyor musun? "

Duyuyordum... Hem de gayet net duyuyordum. Sanki dilim tutulmuş gibi dinlemekten başka bir şey yapamadım. Tek yapabildiğim şey gözlerimi aralayarak bana seslenen adama bakmak oldu... Bal rengi gözleri ve polis kıyafetiyle, eğilmiş beni izleyen biri vardı karşımda.

Endişeyle nefes aldı.

"Beni duyuyorsan iyi dinle... Fazla vaktimiz yok. Birazdan seni götürecekler-"

Aniden yükselen bir ses cümlesini kurmasına engel olmuştu.Başını hızla başka yöne çevirdi ve korkuyla gözlerime baktı. Tepkisiz bir şekilde bakmaya devam ettim.

"Beni duyuyor musun, onlar ne derse desin onu yap tamam mı? Suçlu kim bilmiyorum ama seni yaşatmayacaklar. Eminim sen direndikçe işkence etmeye devam edecekler... " Konuşmaya büyük bir hızda devam ederken gözlerim kapanmak için diretiyordu.

"Gözlerini kapatma ve beni dinle!” sesini yükseltmesi gözlerimi açmama sebep olmuştu. Neyden bahsediyordu?

“Onlar seni yaşatmayacaklar! kendine gelmeli ve direnmelisin beni anlıyor-" Büyük bir gürültü geldiğinde hemen kalkmıştı.

Bilincim ise artık tamamen kapanmıştı...

...

Yüzüme atılan soğuk suyla öksürerek hareketlenmeye çalıştım. Fakat ellerimin bağlı olduğunu fark ettiğimde hareketlerim birer çırpınıştan farksızdı.

Tüm vücudumda hissettiğim ürpertiyle yaşadıklarımı hatırlamam zor olmamıştı. Yüzümü buruşturarak acıyla tavana döndüm ve gözümü kamaştıran ışığa baktım.

Başımda oldukça yapılı biri duruyordu. Oldukça korkunç bir bakışı vardı. Unutmak mümkün değildi bu adam kafama vuran adamdı.

Elinde tuttuğu büyük, mavi bir kovayı köşeye atarak beni izledi. "Ayağa kalk" Acıyla mırıldanarak gözlerimi kırpıştırırken, üstündeki formanın kollarını katladı ve beni saçımdan tutarak kaldırdı. Ağzımdan çıkan acılı feryat olduğumuz odada fazlasıyla yankılanmıştı. O ara da bulunduğum odayı yarım açık olan gözlerimle inceledim. Sanki duvarlar tamamen demirden yapılmıştı... Ve ışık yüzünden duvarlar fazlasıyla yansıyordu. Gözlerimi kapatıp başımdaki adama döndüm tekrar.

Ona baktığımı fark ettiğinde kollarını göğsünde birleştirdi. "Son kez soruyorum Blackvale, katil sen misin? "

Kaşlarımı çattım ve yaralarımın izin verdiği kadarıyla kahkaha attım. "İşte bu komikti" Dudaklarımdan dökülen kelimeler yıllarca konuşmayan bir acemi gibi çıkmıştı. Yabancı bir sesti. Kafayı yemiştim artık. Bu adam her seferinde anlamadığım bir dilden konuşuyormuş gibi geliyordu.

"Katil sen misin?" nasıl bir soruydu ve ben bu soruyu dıyacak ne yaşamıştım? Bunların hiç birine verecek bir tek anımı bile hatırlamıyordum. Karşımdakinin konuşmasına dahi izin vermeden konuştum. "Ne dediğini anlamıyorum."

Yalan değildi. Adamı cidden anlamıyordum. Sol gözümü kısmak zorunda kalıyordum çünkü acıyordu.

Arkama yaslanmak için hareketlenmeye çalışırken boşluktan başka bir şey hissetmedim. Yaslanabilecek bir duvar yoktu.

Bağlı ellerimin ne halde olduğunu dahi göremiyordum fakat fazlasıyla acıyordu.

"Yediğin dayaklar yüzünden anılarını mı unuttun Vexley? " Sakince eğilip benimle aynı hizaya geldiğinde bu adamı daha önce de gördüğüm hissiyatı kapladı tüm bedenimi.

Daha önce de görmüştüm. Emindim. Babamın yanında görmüş olma ihtimalim var mıydı?

Gözlerime öyle sert bakıyordu ki gözlerimi kaçırmamak için büyük bir çaba sarf etmiştim.

"Hatırlatmamı ister misin?" Oldukça alaycıydı. Şu an tüm bedenim ağrımasaydı ağzının ortasına çarpmak isterdim. Ayrıca kahretsin ne oluyordu burada? Başımı geriye atarak güldüm.

"Babamdan fidye istemek için beni kaçırdıysanız şimdiden söyleyeyim o adam bana kuruş vermez."

Dalgayla karışık gülümseyerek tavanı izliyordum. Sinirlerim alt üst olmuştu.

Karşımda ki adamı göremesemde bakışlarını yoğun olarak hissediyordum.

"Baban odanda uzuv bulduğunu söyledi. "

Kulaklarımda ki acı dolu çınlama artarken sarf edilen bu kelimeleri anlamam dakikalarımı almıştı. Öylece izledim duvarı. Öylece izledim duvarda ki çivileri. Çınlama saniye saniye artarken karşımda ki yabancının gözlerine baktım.

"Ne?"
"Odanda yediden fazla insan uzvu bulundu Blackvale."

Konuşmamı keserek, sertçe, duygusuz konuştu. Canımın daha fazla yandığını hissettim ama bu sefer sebebi yaralarım değildi. Bu sefer hissettiğim hiçbir duygunun sebebi ağrılarım değildi. Oysa hissettiğim bu acının yaralarım yüzünden olması için yalvarırdım.

Şaşkınlık hala tüm vücudumu sarmalarken saniyelik bir gülümseme belirdi dudaklarımda. Ne tepki vermem gerektiğini bilemiyordum. Olmuyordu. Kafayı yiyecektim. Belki de çoktan yemiştim bilmiyordum.

Ama attığım kahkahalar benden bağımsızdı.

Yavaşça doğruldu. "Hatırlamadığını söyleyerek yalan söyleyemezsin. Veya bu olaydan kaçamazsın... "

"Günlerdir bu odadasın... Yorulmadın mı yalanlar üretmekten?"

Derin bir nefes aldığında yüksek sesle araya girdim. Kahkaham bir bıçak misali kesilmişti. "Yalan söylüyorsun... Birini kaçırmanın bedeli ne biliyor musun?!"

"Burası bir karakol bayan Blackvale. Sizi kaçırmadık. Veya evden alı koymadık. "

Yavaşça kapıya doğru adımladığında kanımın kaynadığını hissediyordum.

"Bizim işimiz suçluları cezalandırmak... Ve senin durumunu düşünecek olursak… Bir suçlu daha yakaladık. " Gülümsemişti. Çıkmadan önce bana gülümsemişti. Samimiyetten uzak bir gülümsemeydi. Ama tüm hislerimi alt üst etmişti.

Odada bekleyen diğer kişiler de peşinden çıkmıştı. Sessizlik bir sis gibi yayılmıştı odaya.

Korku ile titreyen bacaklarıma ve bağlı ellerime rağmen ağır ağır kalktığımda ne yaptığıma dair hiçbir fikrim yoktu. Bir duvara ellerimi yaslayarak ilerlemeye çalışırken ulaştığım kapıyı açmaya çalışmıştım.

Hiç bir çabam sonuç bulmuyordu. Acılarım artarken artık çığlıklar atıyor kapıya vuruyordum.

Olmuyordu. Anlamıyordum. Her şey tamamen birbirine karışmıştı. Bir açıklamayı bulamadığım sürece çığlıklarım da işe yaramıyordu.

Yorgunluk ağır bastığında yere yaslanıp saçlarımı çekiştirmeye başladım. Beni buradan çıkarmalılardı. Ne olduğunu anlatmalılardı.

Adamın söyledikleri aklıma geldikçe çıldırıcak gibi oluyordum. Uzuvlardan bahsetmişti. Suçlu muydum? Değildim. Olamazdım. Yalandı. Belkide bir rüyaydı ama asla gerçek olamazdı.

Hatırlamaya ne kadar uğraşsam da başımda ki ağrı öyle baskındı ki çığlıklarım artıyordu.

Ne kadar geçtiğini bilemiyorum ama birden gözümün önünde beliren görüntüler çekiş girdiğim saçlarımı bırakmama sebep oldu.

Bağlı ellerim yavaş yavaş görüntü alanıma girdiğinde bileklerimde ki kesiklerden akan kanlar tanıdıktı. Anılar bir zehir gibi zihnime yayıldı.

Odamdaydım. Kime ait olduğunu bilmediğim kanlar ellerimden akarken gözlerim tek bir köşeye bakıyordu.

Kapımın önünde duran kesik bir başa.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kategoriler ve temalar yükleniyor…