2. bölüm / 1
ZEHİRLİ CENNET 11
Bölümler 1Şu an: 1
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
---
ZEHİR VE RÜYA
Her şey karanlığa gömüldüğünde, bu zulüm çukurunda gözümün seçebildiği tek şey yanıp sönen mor lambalardı. Bu ışıklar sanki yalnız olmadığımı fısıldıyordu.
Anlamadığım bir şekilde yere çakıldım; soğuk zeminin altımdan kaydığını hissediyordum.
O sırada başımda duran kişinin siyah ayakkabıları bir anlığına gözüme çarptı.
Artık sadece kulağıma gelen tok silah sesini idrak edebiliyordum.
Tekrar... Tekrar ve tekrar...
O ses hiç durmuyordu.
Ne olur sus... Ne olur dur... Lütfen, yalvarırım, dur...
Silah susmadı.
Yalvarmaya devam ediyordum ama o sesin hiç acıması yok gibiydi.
Var gücümle doğrulmaya çalıştım; bu sefer durduracaktım.
DUR ARTIK! DUR, DUR, DUR!
"DUR!"
Kulağıma kendi sesim ilişti. Etrafıma baktığımda yatağımdaydım.
"Tamam, geçti, geçti artık." Elimi kendi saçlarıma götürüp sakinleşmeye çalıştım. Çoğu zaman korktuğumda veya üzüldüğümde böyle yapardım.
Beni, benim dışımda teselli edenim hiç olmamıştı.
🌑
Kafam otobüsün camına yaslıyken, kulaklığımdaki şarkıya dudaklarımı oynatarak eşlik ediyordum:
Doymadım, doyamadım sevmelere seni ben.
Kimseyi koyamadım yerine, yeniden.
Saymadım, sayamadım sensiz geçen yılları.
Ne inkar, ne itiraf
Bu yalnızca sitem.
Bu şarkıyı seviyordum; bende çok özel bir yeri vardı. Otobüs birden durduğunda geldiğimizi anlamıştım. Biraz yürüdükten sonra müzik kursundaydım. İçeri girdiğimde Aysun Hanım’ın sesiyle irkildim. Aysun Hanım, buradaki çello öğretmeniydi.
"Levçin Hocam, Onur Bey sizi çağırmıştı; odasında bekliyor, çok sinirli, acil gidin derim."
"Size de günaydın, Aysun Hocam." Dedim. Ağzımın içinde bu kadını hiç sevmiyordum; fazla soğuktu ve kurs müdürü Onur Bey’in eşi olduğu için kendini bir şey sanıyordu. Bunun kocası da böyleydi. Acaba yine ne olmuştu da radarına girmiştim? Kapıyı çalıp beklemeye başladım ve sonunda içeriden müdür beyin:
"Gelin."
diyen sesini duyabilmiştim.
Odaya girdiğimde Onur Bey, önündeki dosyadan kafasını kaldırıp şükür bana bakabilmişti. Kırmızı büyük gözlüklerinin ardındaki yeşil gözleri üstten bakıyordu.
"Levçin Asdemir?" Dedi; doğrulamak istercesine başımı salladım.
"Benim."
"Dün sizinle ilgili bir şikayet aldım." Beni kimin, niye şikayet ettiğini merak etmiştim.
"Ne şikayeti?"
"Bir öğrencinize şiddet uyguladığınıza dair şikayet."
Ne! Asla böyle bir şey yapmazdım.
"Müdür Bey, bir yanlışlık olmasın..." diyordum ki, bağırarak lafımı kesti:
"Yanlışlık filan yok, Levçin Hanım! Öğrenci bizzat geldi, kendi söyledi. Tokat atmışsınız çocuğa!"
Beni asıl sarsan, son söylediği oldu. Tokat mı? Ben böyle bir şey yapmazdım, yapamazdım; bir kere içim el vermezdi.
"Ben mi tokat atmışım?" Anlayamamıştım. Kim söylemişti, hangi öğrencim bana bunu yapardı?
"Size beni şikayet eden kim?"
"Ailesi sayılı zenginlerden olan öğrenci, Emirhan Taşoğlu."
Demek o çocuktu; hani şu velilerinin sözde kursa, ama aslında müdüre yüklü miktarlarda bağış yaptığı çocuk. Olay da bambaşkaydı. Emirhan, sınıftan bir arkadaşını annesi babası ayrı olduğu için zorbalamıştı. Ben de sadece neden yapmaması gerektiğini açıklamış ve arkadaşından özür dilemesini istemiştim.
Demek ona vurduğumu söylemişti.
"Müdür Bey, bakın, Emirhan bir çocuğu zorbalıyordu. Ben vurmadım, sadece özür dilemesini söyledim."
Onur Bey ısrarcıydı:
"Çocuğun ailesi gitmenizi istiyor, yoksa çocuğu kurstan alacaklarmış. Üzgünüm Levçin Hanım, artık bizimle çalışamazsınız; gidip idareden çıkış belgelerinizi alın, lütfen."
Sarsıldım. Öğrencilerimden ayrılacaktım. İlk görev yerim olan bu kurstan çıkıyordum. Bir anda kendimi bağırırken buldum:
"Gidip çıkış belgelerimi alayım öyle mi!"
Sesim fazla yüksek çıkmış olmalı ki, Onur Bey’in yerinde sıçradığını fark ettim.
"Evet, lütfen."
"Peki, peki müdür bey. Sırf alacağınız para için iftiraya uğramama göz yumuyorsunuz ya, ne diyeyim, böyle devam edin. Aferin!"
Diye bağırdıktan sonra odasından çıktım. İçimden geldiği gibi, şu adama konuşabilmiştim; oh, canıma değsindi.
Çok kötü hissediyordum; içimdeki sıkıntıyı tek bir şey azaltabilirdi.
🌑
Kurstan çıktıktan sonra kendimi her üzüldüğümde geldiğim yerde, mezarlıkta bulmuştum. Hep buraya gelir, hiçbir şey söylemeden ağlar ve giderdim. Ağladığımı annem ve babamdan başka kimse görsün istemezdim; çünkü onlar da mezardaydı zaten.
Yine her zamanki gibi mezarlarını suladıktan sonra giderken, biraz su kaldığını fark ettim. Suyu ne yapsam diye düşünürken bir bebek mezarı gördüm. İçim hüzün dolmuştu.
LİVA ÇAKIRSOY
D.T.: 01.04.2022
Ö.T.: 28.02.2023
Mezarda sadece doğum ve ölüm tarihi yazıyordu. Anne ya da baba adı yoktu. Bebeğe bir Fatiha okuyup, kalan suyu mezarına döktüm. Ve içim burkularak oradan ayrıldım.
🌑
Bebeğinin mezarına su döken kadını izliyordu Ardıç Çakırsoy; henüz bu kadının kim olduğunu bilmiyordu.
Ama emin olduğu bir şey vardı: kim olduğunu bulacak ve onu tanıyacaktı.
---
Bölüm etkileşimi
