45. bölüm / 44
Zamanın SilgisiÖzel Bölüm
Bölümler 44Şu an: Özel Bölüm
- 1 Kanlı Ev2.654 kelime
- 2 Ağlayacak Yaşı Geçtim3.558 kelime
- 3 Birlikte Çıktık Diye Evlenecek Değiliz3.091 kelime
- 4 Gizli Odadan Çıkan Fotoğraf3.567 kelime
- 5 Kesin Dönüş Yapmak İçin Sebep2.390 kelime
- 6 Bir Küçük Sarma Meselesi2.802 kelime
- 7 Hoş Geldin Yiğit2.849 kelime
- 8 Babam Gibi Birisi2.583 kelime
- 9 Düğün/ İlk Yarı3.521 kelime
- 10 Düğün / İkinci Yarı1.495 kelime
- 11 Hesaplaşma ve Kapanış1.909 kelime
- 12 Yavaş Adımlar, Büyük Engeller1.487 kelime
- 13 İlk ve Son2.456 kelime
- 14 Merhemsiz Zaman1.488 kelime
- 15 Yüzük ve İhanet1.508 kelime
- 16 Mezarlıkta Kuru Çiçek1.883 kelime
- 17 Eşik2.485 kelime
- 18 Kırılma Noktası4.600 kelime
- 19 Kırılma Noktası: Ayna2.788 kelime
- 20 Tamamen Kapanan Çember3.653 kelime
- 21 Affetmenin Eşiğinde5.050 kelime
- 22 Beklenen Gerçekler3.156 kelime
- 23 Kıskançlığın Adalete Yansıması3.268 kelime
- 24 Bilgilendirme73 kelime
- 25 Kontrollü Mesafe4.197 kelime
- 26 Sonsuz Yalan2.996 kelime
- 27 Yıkık Duvarlar3.659 kelime
- 28 İsimsiz Anlaşma4.279 kelime
- 29 Diken Üstünde3.658 kelime
- 30 Tutunamıyorum4.550 kelime
- 31 Yabancının Gözleri4.456 kelime
- 32 Kaderin Kıyısında3.515 kelime
- 33 Derin Sular5.090 kelime
- 34 Son Satır3.501 kelime
- 35 Özgürlüğün Pazarlığı7.279 kelime
- 36 Karanlıkta Kalanlar5.698 kelime
- 37 Sevgi Yetmez5.665 kelime
- 38 Geç Kalmadan5.911 kelime
- 39 Zamanın Silgisi Bizi Es Geçer Mi?7.017 kelime
- 40 Yüreği Soğuyanın Savaşı Biter/Final/İlk Yarı6.749 kelime
- 41 Kül/Final/İkinci Yarı9.738 kelime
- 42 Güneş Doğarken/Final/Üçüncü ve Son6.641 kelime
- 43 Özel Bölüm Soru92 kelime
- 44 Özel Bölüm9.524 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhaba nasılsınız, ben iyiyim. Son bildiri yayımlamamın üzerinden biraz fazla zaman geçtiğinin farkındayım. Finali verip hep oturduğum masanın başından kalktıktan sonra tekrar geri dönmek biraz zor oldu. Normal gidişattan farklı bir bölüm içinse hiçbir şey içime sinmedi ama yeni tamamladığım bu özel bölümü daha fazla üzerine düşünmeden atmak istiyorum.
Karakterler aynı ufak çaplı değişiklikler var kökten değiştirmeyi doğru bulmadım sonuçta öyle olmasaydı böyle olurdu, denebilecek bir bölüm olduğunu düşündüğüm için çoğu şey tanıdık. Fazla kafa yormadan okunabilir ve anlaşılabilir.
Keyifli okumalar.
Roma, Temmuz 2013
✈
Akşam güneşi, dar sokakların arasından eğik bir açıyla içeri süzülüyor; eski apartmanın ahşap kepenklerinden sızan turuncu ışık, küçük salonun parke zeminine uzun gölgeler bırakıyordu. Pencereler ardına kadar açıktı. Dışarıdan yükselen İtalyanca konuşmalar, motosiklet sesleri ve köşe başındaki kafeden gelen hafif kahkahalar birbirine karışıyor, yaz sıcağına rağmen evi yaşayan bir şehrin ritmiyle dolduruyordu.
Rana'nın kiraladığı daire, Roma'nın merkezine yürüyerek ulaşılabilecek eski mahallelerden birindeydi. Küçüktü ama sıcaktı. Dar bir koridor, açık mutfakla birleşen küçük bir salon ve balkona açılan tek kişilik bir oda...
Büyük bir hayatı yoktu ama kurduğu küçük düzen, yabancı bir şehirde kendini ait hissetmesine yetiyordu. Okuduğu üniversiteye çok uzak kalmayan kirasını nispeten ev arkadaşıyla daha uygun fiyata getirdiği birçok yere yürüyerek ulaşabildiği evinde bugünkü misafiri çok özeldi.
Mutfak tezgâhının üzerinde yarısı bitmiş makarna paketleri, zeytinyağı şişesi, küçük bir fesleğen saksısı ve arkadaşının Türkiye'den gelirken valizine sıkıştırdığı Türk kahvesi duruyordu. Buzdolabının kapağı ise Erasmus boyunca gezdikçe aldığı magnetler göz aşinalığı sağlıyordu. Bir hafta sonra önce aile evine oradan da kendi üniversite okuduğu şehre gittiğinde yanına alacağı ilk şeylerdendi.
Salondaki eski Bluetooth hoparlörden Rana’nın isteğiyle Atiye çalıyordu. Türkçe pop şarkıları sırasıyla yükselirken Yeşim aynanın karşısında küpesini takmaya çalışıyor, Rana ise yatağın üzerine serdiği kıyafetler arasında kararsızlıkla dolaşıyordu.
"Şunu mu giysem..."
Elindeki beyaz keten elbiseyi kaldırdı. Dümdüz beyaz bir elbiseydi omuzlarını açıkta bırakıp kollarında duran askılarıyla bu yazın modalarından biriydi.
"...yoksa bunu mu?" Dedikten hemen sonra şortunu ve beyaz atleti işaret etti.
Yeşim aynadan ona baktığında diğer kulağına büyük halka küpesini takmaya geçmişti.
"İkinci."
"Hiç düşünmeden söyledin."
"Çünkü ilkini dün giydin."
Rana dudak büktü. “Doğru. Haklısın."
Telefonundan gelen bildirim sesiyle yatağın üzerine bıraktığı beyaz iPhone 5 hafifçe titreşti.
Ekranda tek satırlık bir mesaj belirdi.
Babiş
"Eve dönünce bizi arayın. Telefonunuz açık olsun iyi eğlenceler."
Rana istemsizce gülümsedi. Telefonu kaldırıp arkadaşına gösterdiğinde Yeşim mesajı görür görmez kahkaha attı.
"Tarık Amca kıta değişse bile aynı."
"Ben de bunu söylüyorum."
Mesajın altına yalnızca tek bir cevap yazdı.
"Merak etmee teşekkür ederim öptüm. ❤️"
Gönder tuşuna bastığı anda telefon yeniden titredi.
Bu kez annesiydi aynı yerde değiller miydi diye düşündü çok kısa bir anlığına.
"Akşam yemeğini geçiştirmeyin Rana fazla da içmeyin."
Ona da benzer bir merak etme mesajından sonra tekrar karşılıklı birkaç mesaj daha geldiğinde Yeşim “Baban mı?” dediğinde cıkladı.
"Annem dünyanın neresinde olursam olayım aç olduğuma inanıyor."
"Çünkü anneler öyle."
Rana gülerek telefonu masanın üzerine bıraktı birkaç saniye içinde huzurlu anı daha bir güzelleşmişti.
Dolabın kapağını açmadan önce beyaz elbiseyi kirliye attı ve odaya geri döndü.
“İkinci kombin daha iyi.” dedi Yeşim aynadan yatağın üzerindeki şort ve atlete bakarken.
"Gerçekten mi?"
"Evet. Bir de saçlarını toplama."
"Yeşim..." Dedi Rana bir elini Yeşim’e doğru savurdu amacı gerçekten vurmak değildi, Yeşim kıkırdayarak kaçarken "Ne?" Diye bağırdı.
"Bugün erkek bakmaya mı çıkıyoruz, akşam yemeğine mi?"
"İkisi aynı anda yapılamıyor mu?"
Rana kahkahasını tutamadı.
"Lisede de aynıydın."
"Lisede sen daha fenaydın."
"Kesinlikle iftira." dedi ama gülümsemesi büyüdü. Çünkü Yeşim'in teorileri yıllardır hiç değişmemişti. Ortak geçmişleri gözlerinin önüne geldi.
Lisenin son yılıydı.
Mayıs ayının sonlarına doğru, güneş sınıfın büyük pencerelerinden içeri vuruyor, matematik öğretmeninin sesi ise öğle ziline dakikalar kala iyice tekdüzeleşiyordu. Kimsenin derse odaklandığı yoktu. Birkaç kişi öğretmen tahtaya döndüğünde tuşlu telefonlarını kontrol ediyor bazıları ise defterlerinin arasına sakladıkları küçük notlarla birbirlerine laf yetiştiriyordu.
Rana, önündeki test kitabına boş boş bakarken masasının üzerine katlanmış küçük bir kâğıt düştü.
Kaşlarını kaldırıp başını çevirdi.
Yeşim, iki sıra arkadan hiçbir şey olmamış gibi tahtaya bakıyordu.
Rana gülümseyerek kâğıdı açtı.
‘Çıkışta her zamanki yere gidelim mi YKK ile buluşacağız beni yalnız bırakma.’
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Kalemini eline alıp notun altına tek satır yazdı.
"YKK kim bu hafta?"
Kâğıdı geri uzatmaya hazırlanırken koridoru dolduran zil sesi bütün sınıfı ayağa kaldırdı.
Öğretmenin sesi, itilen sıraların gıcırtısı ve bir anda başlayan sohbetlerin arasında kaybolup gitti.
Yeşim, çantasını omzuna geçirirken Rana'nın sırasına uğrayıp notu elinden çekiverdi.
"Ne yazdın?"
"Bak.”
Kâğıdı açıp okudu.
"YKK kim bu hafta?" cümlesini görünce kahkahasını zor tuttu.
"Yine değişti."
"Geçen hafta da değişmişti." Derken son matematik test kitabını da çantasına atmıştı.
"Bu hafta Kaan."
"Geçen ay Mert'ti."
"Bir ara Deniz'di."
Yeşim omzunu silkti. Birlikte yavaş adımlarla sınıftan çıktıklarında konuşmaları devam ediyordu.
"YKK'nın açılımı boşuna 'Yılın Kısa Süreli Koçu' değil."
Rana gülerek başını iki yana salladı.
"Ben 'Yakışıklı Kafama Koydum' sanıyordum."
"Bak, o da olurmuş."
Okulun çıkış ziliyle birlikte bina bir anda canlanmıştı. Koridorlarda sınav soruları tartışılıyor, alt sınıflar merdivenlerden koşarak iniyor, son sınıflar ise mezuniyet provasıyla ilgili konuşuyordu. Ama mezuniyet provası, ikisinin de o gün konuşmak istediği son şeydi.
Demir kapıdan çıktıklarında her zamanki gibi okulun karşısındaki küçük kafeye doğru yürüdüler.
Kafenin önündeki masaların yarısı okul üniformalı öğrencilerle doluydu. Kaldırımın diğer tarafındaki basketbol sahasında birkaç erkek kendi arasında maç yapmak için sayı tamamlamaya çalışıyordu, topun zemine her vuruşu kahkahalara karışıyordu.
Yeşim başıyla saha kenarını işaret etti.
"Bak."
Rana istemsizce döndü.
"Bu haftanın YKK'sı."
Kaan, arkadaşlarından biriyle konuşurken bir an başını kaldırıp onların bulunduğu tarafa baktı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden oyuna döndü.
Rana gözlerini tekrar Yeşim'e çevirdi.
"Bence çocuk sadece topun nereye gittiğine baktı."
Yeşim derin bir iç çekti.
"Sen gerçekten romantizmden anlamıyorsun."
"Olabilir."
"İmkânsız bir vakasın."
Rana zorla gülümser gibi yaptığında Yeşim tekrar kafasını sahaya doğru çevirdi.
"Kaan’ın sağındaki peki?" Dedi bir umutla ama Rana hiç bakmadı.
"Bakmayacağım." Dedi ve inatla kafasını başka masada oturanlara doğru çevirdi.
"Bir saniye bak." Diye söylendi Yeşim "Çocuk sana gülümsüyor."
"Sana da gülümsüyor olabilir."
"Hayır."
"Nereden biliyorsun?" Diye sorduğunda kafasını mecburen oluşan bir merakla sahaya doğru çevirmişti ve masaya bakan birkaç kişiyi gördüğünde yine de olası olmadığını düşündü. Öncelikle burası zaten neredeyse okulun karşısında açık bir yerdi herkes herkese bakabilirdi potansiyel kantin gibiydi.
Rana’yı daldığı bu kısacı andan Yeşim’in sesi çıkarttı.
"Çünkü ben bugün saçımı topladım."
Rana birkaç saniye ona baktı.
Sonra ikisi aynı anda gülmeye başladı.
"Bu nasıl mantık?"
"Bütün çocuklar düz saçlı, kaküllü kızlardan hoşlanıyor."
Rana gözlerini devirdi.
"Bir gün şu teorilerini kitap yapacaksın."
"Satacağına eminim."
Anıyı hatırlayınca ikisi de aynı anda gülmeye başladı.
"Ne?" diye sordu Yeşim yatağa yan bir şekilde oturdu.
"Hiç." Rana başını iki yana salladı. "Aradan kaç yıl geçti, sen hâlâ aynı teorileri üretiyorsun."
"Ve sen hâlâ hiçbirine inanmıyorsun."
"Çünkü mantıklı değiller."
Yeşim dramatik bir iç çekti.
"Bir gün senin romantik tarafını ortaya çıkaran beyefendiyi görüp bunları anlatacağıma emin olabilirsin."
Rana umursamazca omuzlarını silktiğinde şortunu da haftaya toplayacağı dolabın içine atıp kot eteğini eline aldı. "Kolay gelsin Yeşillik.”
Sekiz ay boyunca Roma'nın sokaklarını tek başına arşınlayan Rana için o kahkaha, İstanbul'dan gelen tanıdık bir parçaydı. Yeşim'in gelişiyle şehir değişmemişti ama şehirdeki yalnızlığı değişmişti.
Bu akşam ise onların son akşamıydı. Yeşim ertesi sabah İstanbul'a dönecek, Rana ise Erasmus programının bitmesine iki hafta kala birkaç evrak işini tamamlayıp ardından Türkiye'ye dönecekti.
Valizini toplamaya henüz başlamamıştı.
Belki de bu yüzden kendini hâlâ turist gibi değil, Roma'nın sıradan bir sakini gibi hissedebiliyordu.
Açık mavi gömleğinin son düğmesini ilikledi, saçlarını omzunun üzerine bıraktı. Yeşim ise son kez rimelini tazeleyip halka küpelerini düzeltti.
"Hazır mısın?"
"Her zaman evet!"
Rana masanın üzerindeki anahtarlarını, cüzdanını ve çantasına attı. Çıkmadan önce mutfağa uğrayıp buzdolabının kapağındaki notlara kısa bir göz attı. Yeşim müziği kapattı.
Kapıyı kilitledikten sonra telefonunu çıkarıp Lucia'ya kısa bir mesaj attı.
"Biz çıktık. Çok geç kalmayacağız."
Mesajı attıktan 3 saniye sonra cevap geldiğinde Rana telefonu açmadan kilit ekranından baktı.
"Divertitevi ❤️"
(İyi eğlenceler.)
Sekiz aydır aynı evi paylaştığı İtalyan ev arkadaşı, ilk günlerde onun en büyük dil desteği olmuştu. Başlarda İngilizceyle başlayan konuşmaları, aylar içinde yerini İtalyancaya bırakmış; Rana'nın aksanındaki çekingenlik, Lucia'nın sabırlı düzeltmeleri sayesinde yavaş yavaş kaybolmuştu. Buna karşılık Rana'nın İtalyancasındaki akıcılıkta, Lucia'nın da "Merhaba", "Afiyet olsun" ve "İyi geceler" deyişinde birbirlerinden izler vardı.
Taş merdivenlerden konuşarak inmeye başladılar.
"Sana buranın henüz en güzel yerini göstermedim." Dedi ve tepkisini ölçmek için Yeşim’e baktı. Yeşim merakla kaşlarını kaldırdı.
"Ben bütün hafta gezdik sanıyordum."
Rana apartmandan dışarı adım atarken hafifçe gülümsedi.
"Sana turistlerin Roma'sını gösterdim."
"Şimdi..."
Taş sokak boyunca yürümeye başladılar.
Rana bedeninin yarısını arkadaşına döndürüp yürürken kendine gelen güveniyle "...benim Roma'mı göstereceğim." Dedi.
✈︎
İstanbul, Ağustos 2013
Uçağın tekerlekleri piste değdiğinde kabinin içinde kısa bir alkış yükseldi.
Rana, cam kenarındaki koltuğundan dışarı baktı. Roma'nın sıcak taş binalarının yerini gri pist, Türk Hava Yolları uçakları ve İstanbul’un bunaltıcı yaz sıcağı almıştı.
"Hoş geldin," diye mırıldandı kendi kendine.
Dönmenin verdiği huzur ve özlemle harmanlanmış hissi içinden bir an önce atmak istiyordu ama iki tane valizini alması gerekiyordu. Önce büyük lacivert valizi geldi. Sonra bordo olan.
Arkasından Erasmus boyunca nereye gitse sırtından eksik etmediği siyah sırt çantası...
Koluna taktığı küçük çanta zaten yanındaydı.
Bir de pasaportunu, cüzdanını ve telefonunu koyduğu kahverengi çapraz çantası...
Rana, valizi arabadan indirir gibi banttan çekerken omuz silkti. “Kendi akılsızlığın her şeyi almak zorunda değildin. Taşı şimdi.”
Kalabalığın arasında ilk gördüğü kişi babası oldu. Tarık, elini havaya kaldırmış, onu görebilmek için insanların arasından uzanmaya çalışıyordu. Sekiz ayda babasındaki değişimi anlayabilmek için kısa anlığına adımlarını yavaşlattı. Rana yirmili yaşlarının başındaydı şu anda, babası kırkı ortalamış hatta geçmişti; mesleki deformasyonu olan çatık kaşları yüzünden oluşan alnındaki kırışıklıklar her zamanki derinliğiyle oradaydı yüzünde farklılaşan hiçbir şey yoktu ama saçları görmediği bu zaman içerisinde yer yer beyazlamaya devam etmişti. Sanki zaman saatlerde akmamış da babasının saçlarında gitmiş gibiydi.
"Rana!"
İstemsizce gülümsedi.
Ardından annesini gördü. Yazın sıcağında bunalmış siyah askılı bir elbise giymişti ayağında neredeyse her yaz vazgeçilmezi olan sandaletleriyle tatilden dönmüş gibi bir havası vardı. Saçının boyutu değişmişti Rana gitmeden önce omuzlarıyla göğsü arasında bir yerlerdeyken şimdi boynuna dökülüyordu siyah saçları. Annesi siyahla asil bir bağ içerisindeydi.
Beril'in yüzündeki telaş, sekiz aydır görmediği kızına kavuşacak olmanın heyecanıyla birbirine karışmıştı.
Onların hemen yanında, boyu son görüşmelerine göre iyice uzamış Oğuz, heyecanla el sallıyordu.
"Abla!"
Rana bavullarını olduğu yerde bırakıp koşar adım yanlarına gitti. İlk sarıldığı kişi babası oldu. Tarık, kızını iki eliyle sıkıca sararken başını saçlarına yasladı.
"Hoş geldin bebeğim."
"Hoş buldum... sizi çok özledim."
Ardından Beril...
Annesi daha ilk saniyede yüzünü iki avucunun arasına aldı.
"Zayıflamışsın."
Rana gülmeden edemedi. "Daha beş saniye oldu." Elleri annesinin ellerinin üstündeydi.
"Olsun daha ilk saniyesinde anladım."
Sonra Oğuz araya daldı. “Bana neler getirdin abla?”
Rana kardeşine eğilip gözlerini kıstı.
"Hiçbir şey."
Oğuz'un yüzü anında düştü.
"Nasıl yani?"
"Sekiz ay boyunca seni özledim, valize onu koydum."
"Abla..."
“Oğlum illaki bir şeyler getirmiştir ablanı sıkboğaz etme.”
"Şaka yapıyorum." diyerek annesine yeniden sarıldı.
"Asıl hediyeler bavullarda." dedi sonunu uzatarak.
Dört kişilik bir aileydiler ama sekiz aylık özlem, herkese aynı anda konuşma hakkı vermiş gibiydi.
Babası artık İtalya ile hiçbir işinin kalıp kalmadığını soruyor;
Beril yolculuğun nasıl geçtiğini öğrenmeye çalışıyor;
Oğuz ise çoktan büyük bavulun kulpunu tutmuş, "Çikolata aldın mı? Bana ne getirdin?" diye peş peşe sorular sıralıyordu.
Önlerinde birisi “Şu bavulların biri benim galiba.” diye bağırdığında Rana kafasını kaldırıp oraya baktığında amcası Tuncay da birkaç adım geride gülümseyerek onlara doğru geliyordu.
"Amca!"
Amcası kollarını iki yana açtı.
"Gel bakalım Erasmus öğrencisi."
Rana gülerek ona da sarıldı.
"Sen de mi geldin?"
"Yeğenim sekiz ay sonra dönüyor, gelmez olur muyum?"
Sonra birini abisinin aldığı birini yeğeninin taşıdığı valizlere şöyle bir baktı.
"Yalnız bunların içinde İtalya'yı da mı getirdin?"
Beril gülerek başını iki yana salladı. "Bir haftadır görüntülü aramada bana gösterdiğin eşyaların yarısını bile getirmeseydin keşke."
Oradan bir şeyler alıp getirme konusunda kızı ile çokça tartışmalar yaşamıştı. Rana dönmeden birkaç gün önceki son hazırlığında Beril’i görüntülü aramış eve getireceklerini göstermişti, su bardağı sanki hiç yokmuş gibi ta oradan gelmişti.
Rana kahkaha attı.
"Ama çok güzellerdi."
"Rana..."
"Anne, su bardağıydı sadece."
"Evde kırk tane var."
“En azından gümrük fark etmemiş.” diyen Tuncay’ı hemen Tarık’ın serzenişi devam etti.
"Bir insan sekiz ayda bu kadar eşyayı nasıl biriktirebilir?" Diyen babasına dudaklarını büktü. “Bilmiyorum baba. Hiçbir şeyi bırakmak istemedim.”
“İyi ki Tuncay gelmiş o zaman diğer türlü arabaya zor sığardık seni geri göndermek zorunda kalırdık.”
“Baba ya!” kıkırtısı hızlıca kahkahaya döndüğünde “Kıyamazsın. Artık bir yere göndermezsin ki o bir kere olur.”
“Bir kere olur.” diyerek onay aldığında babasına, annesine, Oğuz'a ve amcasına tek tek baktı. Daha havaalanının çıkış kapısından bile ayrılmadan, sekiz aydır özlediği ev hissi yeniden üzerine çökmüştü.
İstanbul, Eylül 2013
✈︎
Her gidiş aynı hissettirmiyormuş.
Bunu yirmi iki yaşımda öğrendim.
Çocukken bavul hazırlamak heyecan demekti İstanbul’da doğmuş hayatımın büyük bir kısmını burada geçirmiştim. Bu şehirden ayrılışım ben on yaşındayken yanımda annem varken başlamış yirmi üç olmama birkaç gün kalmışken tekrar bir hazırlığa itmişti.
Annem son dakikada çoraplarımı katlar, babam arabaya kaç valiz sığacağını hesaplar, ben ise yanıma hangi kitabı alacağıma karar veremezdim. Sonra üniversite başladı. Aynı bavulların içine bu kez ders notları, finaller, özlem ve biraz da büyümek girdi.
Şimdi ise son kez Ankara'ya dönüyordum.
Son sınıfımın kalan son iki dönemiydi.
Bu iki kelimeyi her düşündüğümde içimde garip bir düğüm oluşuyordu.
Daha dün lise bahçesinde Yeşim'le öğle arasında oturup insanların hayatlarını tahmin ettiğimizi sanıyordum. Sonra üniversitenin ilk günü geldi. Yeni arkadaşlar, yeni şehir, ilk vizeler, sabahlara kadar bitmeyen ödevler kalp kırıklarım bence ilk aşkım... Araya sekiz aylık Roma macerası girdi.
Şimdi ise önümde yalnızca bir yıl kalmıştı.
Bir yıl sonra öğrenci olmayacaktım seçtiğim meslek için bambaşka bir hayata atılacaktım. Bu düşünce insanı sandığımdan daha fazla korkutuyormuş olmasına ayrı şaşırıyordum çünkü önümde herhangi bir belirsizlik yoktu sadece detaylandırılmamışlık vardı. Herkesin dilinde olup insana on sekizinde rahatsızlık veren üniversite bitiyordu sonrasında iş hayatım olacaktı bunları yaşamış ve yaşayacaktım belirsiz olan bu değildi belirsiz olan detaylardı.
Odamın ortasında açık duran iki bavula bakıp derin bir nefes verdim. Roma'dan döndüğümden beri onları tam anlamıyla boşaltmamıştım.
Bir köşede hâlâ İtalya'dan aldığım öğrenci evime götüreceğim magnetler duruyordu. Lucia'nın bana hediye ettiği küçük seramik kahve fincanı çalışma masamın üzerinde yerini çoktan almıştı. Bavulun yan cebinden çıkan İtalyanca metro kartını ise atmaya kıyamamış, masanın çekmecesine bırakmıştım.
Annem buna hiçbir anlam veremiyordu.
"Artık işine yaramıyor."
Haklıydı.
Ama mesele hiçbir zaman işe yarayıp yaramaması olmamıştı. İnsan bazen geçtiği yolları da saklamak istiyordu.
Yatağın üzerine dizdiğim kıyafetlerin arasında kararsızca dolaşırken kapım usulca tıklandı.
"Gelebilir miyim?"
Annemdi.
"Gel."
Elinde yine katlanmış kıyafetlerle içeri girdi. "Ben hallederim." desem de dinlemedi.
Hiçbir zaman dinlememişti zaten.
Sessizce bavulun yanına oturdu, tişörtleri yeniden katlamaya başladı.
"Bunları böyle koyarsan kırışırlar."
"Biliyorum."
"Bilseydin böyle koymazdın."
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Anne, Ankara'da ütü var."
"Biliyorum."
"O zaman?"
"Ben yine de düzgün yerleştireyim."
Omuz silktim.
"Sekiz aydır tek başıma yaşıyorum."
"Evet."
"Yemek yaptım."
"Evet."
"Ev temizledim."
"Aferin bebeğim." dedi gülümseyerek. "Yaşamak için gerekli şeyler. Tabii ki yapacaksın."
Dudaklarımı büktüm. Çok kısa bir an soluklandım ve “Keşke birkaç hafta daha geç gidebilseydim.” dediğimde annem katladığı tişörtü bavula yerleştirip bana baktı.
“Üzülme annem. İstediğinde geliriz sen gelirsin. Ben de seni çok özledim ama.” yatağın üzerine oturduğunda nefesini bıraktı. “Gel buraya. Bazen keşke Ankara'yı seçmeseydin diyorum. Sonra seni orada ne kadar mutlu gördüğümü hatırlıyorum."
“Gitmeyi kolay sanmıştım.” diye mırıldandım.
"Ben de." Dediğinde bir süre daha konuşmadan sessizce durduk.
Ben sadece öğrenciliğime veda etmiyordum. Annem de kızının çocukluğuna yavaş yavaş veda ediyordu.
“Sabaha sıkıştırma duş al sonra da saçlarını kurut öyle yatma.”
Kafamı salladım. “Tamam.”
Annem odadan çıktıktan sonra açık bavula uzun süre baktım. Koridordan tekrar annemin uyarı dolu sesini duydum. "Duş al, saçlarını da kurut öyle yatma!"
Gülümsedim.
"Tamam anne."
Kapım bu kez tıklanmadan açıldığında kafamı oraya çevirdim Oğuz elinde mp3 çalarıyla odama girip tuhaf dans hareketleri yapmaya başladı. Orta yerde bir ileri bir geri açık valizin üzerinden atlayarak hareket etmeye çalışıyordu.
Hareketleriyle orantılı olarak yüzünde muzip bir ifade vardı. O ifadeyi görünce kesin bir şey isteyeceğini anladım.
"Ne istiyorsun?"
Kulaklığını çıkartıp yatağın kenarına oturup odamı baştan aşağı süzdü.
"Yarın gidince..."
Durdu.
"...bu oda benim olsun."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Hayır ne alaka?"
"Artık büyüdün." Dedi çokbilmişliğiyle.
"Ee?" Dedim.
Yatakta yan yana oturuyorduk ama her an gelebilecek bir el şakasına hazırlıklı bir şekilde bekliyordum.
"Üniversite bitecek."
"Evet."
"Sonra çalışacaksın."
"Evet."
"Sonra seni verelim git.."
Kahkaha attım.
"Ne çabuk karar verdin hayatıma?"
Omuz silkti ve saçlarını karıştırdı.
"Normal süreç."
Yastığı kucağıma alıp ona baktım.
"Ben daha mezun bile olmadım."
"Olursun."
"İşe bile başlamadım." Dedim sonra "Başlarsın." Dedi.
"Evlenmedim."
"Evlenirsin." Diyerek lafı uzatmayı tercih etti.
Bir an durup gözlerini odamda gezdirdi.
"Boş boş duracağına ben geçerim."
Gülerek ayağa kalktım makyaj masam odadan girince soldaki köşede çalışma masamla paralel durarak çalışma sandalyem ortalarındaki üçgene denk gelerek her ikisine de ihtiyacım olduğunda ulaşımımı kolaylaştırıyordu.
Yatağım camın kenarında yanında duran şifonyeriyle takımdı. Altı raflı kitaplığım ise çalışma masamdan biraz uzakta diğer camın yanında duruyor kitaplarımdan çok önünü ıvır zıvırla doldurulmuş şekilde yıllardır aynı yerindeydi.
"Bir kere benim odam seninkinden küçük." Dedim Oğuz’a dönerek, tek artısı balkonum vardı ve havuza yani arka bahçeye bakıyordu. Buraya taşındığımız zaten bu oda birkaç yıl boş olarak durmuştu. Oğuz büyümeye başladığında odalarımız ayrılmış buraya ben geçmiştim.
"Umurumda değil." Dedikten sonra yatağımdan kalkıp kitaplığıma göz atmaya başladı.
“Oynama.” dedim uyarıyla bundan nefret ettiğimi biliyordu ama ısrarla nefret ettiğim hoşuma gitmeyen ne varsa eğlencesine yapma eğiliminde bir çocuktu.
"Senin odanda balkon var. Bu odanın manzarası daha güzel."
"Manzara dediğin havuz."
"Evet. Ama balkon daha iyi sigaraya başlarsam kullanırım."
Ani bir hareketle yataktan kalkıp ensesine rahatça beş parmağımın izini çıkarttım.
“Rana!” dedi uyarıyla ona alayla bakıp güldüğümde “Rana?” dedim.
“Abla.” diye ekledi ardından huysuzca “Şaka yapıyordum hiç şakadan anlamıyorsun. Joke yani.”
Başımı iki yana salladım.
Eliyle vurduğum yeri ovuştururken elimi uzatıp saçını karıştırdım ama beni engelledi.
"Oda yok sana." Dedim bütün gerçekliğimle.
"Niye?"
"Çünkü ben gelmeye devam edeceğim."
"Ee gelirsen diğer odaya gel."
Çalışma masamın yanındaki diğer masanın üzerinde kocaman yıldız şeklinde bir ayna duruyordu. Odamın bazı yerlerinde ışıklar asılıydı yani bunları başka bir yere taşımak istemiyordum. Anılarım aynı evde olsa bile odam benim odamdı. Üniversite için ayrı bir evim vardı ama geldiğim zaman misafir odasında farklı bir yatakta yatmıyordum odam buradaydı ve ben buraya gelmeyi seviyordum.
“Hayır senin odanı istemiyorum.”
"Misafir odasında kalırsın." Diye diretmeye devam ettiğinde yanımdaki yastığı bu kez gerçekten ona fırlattım. Yastık göğsüne çarpıp yere düştü.
Gülmelerinin arasında “Misafir odasında kalmazsan koltukta yat.”
"Gıcıksın sen başka oda da istemiyorum."
Kahkahalar arasında geri geri kapıya yürüdü bu sırada hâlâ beni delirtmeye devam ediyordu.
"Ben ciddi söylüyorum."
"Ben de."
"Bu oda benim olacak."
"Hayal kurmaya devam et."
Tam kapıdan çıkacakken annemin sesi yine koridordan yükseldi odalarımız birbirine çok yakındı ve konuşmamızın bir kısmı kapı açık gerçekleştiği için duymuştu.
"Oğuz!"
"Efendim?"
"Ablanı rahat bırak."
"Bırakıyorum."
Sonra bana dönüp kısık sesle fısıldadı.
"Seneye görüşürüz."
Kapıyı kapatıp kaçtığında gülümseyerek arkasından baktım kafamı çevirip yatağın üzerine bıraktığı müzik çalarını görünce vermek için odasına doğru adımlamaya başladım aradan yalnızca birkaç saniye geçmişti ki bu kez babamın sesi duyuldu.
"Oğuz."
"Efendim baba?"
"Ablanın odası kimseye verilmeyecek."
Koridordaydım Oğuz’un odasında kısa bir sessizlik oldu.
"Niye?"
"Çünkü orası Rana'nın odası."
"Ama evlenirse?"
"Yine Rana'nın odası."
"Başka şehirde yaşarsa?"
"Yine Rana'nın odası."
"Ya seksen yaşına gelirse?"
Babam hiç düşünmeden cevap verdi.
"O zaman biz olsak da olmasak da kendi odasında kalır."
Koridoru kısa bir sessizlik kapladı yürümeye başlayıp odasının kapısına gelince Oğuz'un söylenen sesi kulağıma geldi.
"Bu evde bana hiç değer verilmiyor."
İstemsizce güldüm.
"Senin de odan var oğlum."
"Balkonu yok."
"Çünkü sen küçük kardeşsin." Dedim ve elimdekini ona doğru uzattım.
Evdeki bütün ışıklar söndüğünde kendimi havuzun karşısındaki şezlonga bıraktım. Neredeyse götüreceğim her şeyi hazırlamıştım şimdi ise duşumu almış saçlarımı toplayıp bilgisayarımla bahçeye inmiştim izleyecek bir şeyler ararken kulağıma bir konuşma sesi geldi ve ellerim sanki yakalanacakmışım ama son anda bundan kurtulmuşum gibi klavyenin üzerinde durdu.
Yan komşumuzun büyük oğlu Emir Abinin sesiydi. “Getirdim al.”
Hiç duraksamadan karşısından bir ses daha geldi. “Sağ ol.”
“Anlat şimdi ne oldu canın neye sıkkın?”
Karşısında kardeşi vardı. Tam o anda bir şey açarsam sesimin onlara gideceğini düşündüm. Uzun zamandır onları dinliyormuşum gibi görünmek istemedim. Sessizce bilgisayarın kapağını tekrar kapattım.
“Annem birlikte büroda çalışmam için baskı yapıyor. Sevgilim işimi garanti gördüğü için daha ciddi bir bekleyişe girmiş durumda ve ben hayatta ne yapmak istediğimi bilmiyorum abi.”
“Avukat olup olmak istemediğimi bile bilmiyorum.” diye devam etti. Bu cümlesi kaşlarımın çatılmasına sebep olmuştu. Annesi, annem gibi avukattı babası başsavcıydı. Onların adımlarını takip eden sadece küçük oğulları değildi abisi annesiyle birlikte avukatlık yapıyordu madem yapmak istemiyordu kararsızdı neden hukuk okumuştu.
Eymen bu sene üniversiteyi bitirmişti benim yeni okul dönemimde o iş hayatına direkt atılacaktı.
On yıldan uzun süredir aynı sitenin, aynı sokağın çocuklarıydık. Bayramlarda kapı çalınır, yaz akşamları bahçelerde karşılaşılır, bazen ise günlerce birbirimizi görmezdik. Yakındık ama hiçbir zaman birbirimizin hayatının içinde değildik.
İki ayrı birbirinden tamamen bağımsız hanenin tek ortak yanı hukuktu bizim evimizdeki huzurdan ayrıldıkları diğer kısım ise onların evinde gürültü hiçbir zaman tamamen bitmiyordu; sadece azalıp kısılıyordu. Ertesi gün yeniden her şey başa dönmüş gibi oluyordu.
“Düşünmek için vaktin var. Ne istediğine karar vermek için vaktin var avukatlık yapacaksan bile hakimlik-savcılık sınavına gireceğini söyleriz vakit kazanırız.”
Kısa olan bir nefes alıp verme sesi duyduğumda çok uzakta olmadıklarını düşünerek bahçedeki mobilyaların konumlarını aklıma getirmeye çalıştım.
"İş bir şekilde hallolur."
Sessizlik oldu.
"Ama aile..."
Derin bir nefes aldı.
"Benim korkum büyüdüğüm aile."
Emir Abiden, komik olduğu için atılmamış kısa bir gülüş yükseldi.
"Bunu annem duysa önce bana, sonra sana dava açar."
"Şaka yapmıyorum abi."
"Biliyorum."
Bahçeyi birkaç saniyelik sessizlik kapladı.
"Annemiz kötü bir insan değil."
"Değil."
Eymen'in sesi bu kez daha sakindi.
"Ama bence çocuk sahibi olmamalıymış."
Emir bir şey söylemedi.
"Hayatı boyunca işi hep önce geldi. Biz... sonra geldik."
Birkaç saniye daha sustu.
"Ben çocuklarımın beni görmek için ajandama bakmasını istemiyorum."
"İstemiyorsan benzemezsin."
"İnsan bazen fark etmeden benziyor."
"Fark ettiğin an durursun."
Eymen derin bir nefes verdi.
"Umarım."
Sonra sesi neredeyse fısıltıya dönüştü duyamadım.
"Sadece annem de değil."
"Babam da..."
Cümlesini bitirmeden önce kısa bir sessizlik oldu.
"Anlaşamıyorlarsa boşansalardı."
Bahçeyi birkaç saniye yalnızca cırcır böceklerinin sesi doldurdu.
"Eymen..."
Emir Abi ilk kez sözünü kesti.
"Bu artık bizim çözeceğimiz bir problem değil."
Sessizlik oldu.
"Doğduğumuz aileyi seçemedik ama kuracağımız aileyi seçebiliriz. Belki de yaşadıklarımızın tek güzel tarafı bu daha iyisine sahip olma şansımız."
Eymen hemen cevap vermedi.
Emir Abi devam etti.
"Ne istemediğini biliyorsun. Bazen bu, ne istediğini bilmekten daha değerli. On yıl sonrasının çocuklarını bugünden büyütmeye çalışma."
Daha fazla dinlememem gerektiğini düşündüm.
Bilgisayarımı sessizce kucağıma aldım. Şezlongdan kalkarken en ufak bir ses çıkarmamaya çalıştım.
Bazı konuşmalar yalnızca onları yaşayan insanlara aitti.
Sürgülü kapıyı usulca açıp salona girdim. Evin geri kalanı karanlıktı. Sadece mutfaktan süzülen sarı ışık koridora ince bir çizgi gibi yayılıyordu.
Kaşlarımı hafifçe kaldırıp mutfağa yöneldiğimde babamı mutfak masasının başında buldum. Önünde birkaç dosya açıktı ama elindeki kalem çoktan durmuştu. Beni görünce gözlüğünü masanın üzerinden alıp tekrar taktı.
"Ben de diyordum bizim gezgin kuş nereye kayboldu."
Gülümsedim ve "Bahçedeydim." Dedim hemen. Önündeki birkaç kağıda baktım elime ağırlık yapan bilgisayarı masaya bıraktım.
"Fark ettim."
Sonra bana dönüp gözlerini kıstı. "Aç mısın?" Diye sorduğunda önce cıkladım.
"Yok."
"Emin misin?" Dedi bu kez.
"Evet." Dedim kafamı salladım ama gözlerini kısıp bakmaya devam etti.
Yavaşça arkasına yaslandığında kollarını açıp gerindi. "İtalya'da makarna yiyip geldin diye Türk mide sistemi kapanmıyor haberin olsun."
"Baba..."
"Buzdolabında sarma var."
"Bir saat önce annem de aynı şeyi söyledi."
"Açsan ye bir daha bulamazsın bak." Sesinde alay sezmeyi beklemiştim ama beklediğim gibi olmadı.
"Yok." Dedim açlıktan değildi de yiyesim gelmemişti.
"Bir tane ye."
"Hayır."
"İki tane?"
Kahkaha attım.
"Bu pazarlık mı?"
"Ben savcıyım pazarlık yapmam."
"Ben de siyaset bilimi okuyorum."
"Onun bununla ne alakası var?" Dedi ama gülüyordu.
"Ben de müzakere yapıyorum."
Babam birkaç saniye bana baktı.
Mutfakta kısa bir sessizlik oluştu. Saatin tik takları ilk kez bu kadar belirgin duyuluyordu.
Babam yüzüme birazdan fazla uzun bakınca “Ne?” deyip gülümsedim. “Ne oldu?”
"Roma sana iyi geldi."
Başımı salladım.
"Galiba."
"Gitmen gerekiyormuş."
Bu cümleyi düşündüm.
"Evet."
Sonra gözlerini dosyalardan ayırıp bana baktı.
"Ama eve dönmen de gerekiyormuş."
İçimde sıcak bir şey kıpırdadı. Gülümsedim.
"Sanırım en çok bunu özlemişim."
Babam ayağa kalkıp kahve fincanını lavaboya bıraktı.
"Bir yıl daha. Sonra mezuniyet."
"Sonra..." diye devam etti, "artık seni havaalanından öğrenci olarak karşılamayacağız."
Gülümsedim.
"İnşallah."
Omzuma hafifçe dokunduğunda kendine doğru çekti hiç vakit kaybetmeden sarıldım.
"Ne olursan ol..."
Sesi her zamanki kadar sakindi.
"...önce mutlu ol." Dedi ve ekledi. “Ben sizin mutluluğunuz için çok çabaladım çok şey feda ettim. Önce her zaman mutluluğun, iş gelir para gelir... aşk gelir ama huzur ve mutluluğunu bulman hepsinden önemli.”
O cümleyi cebime koyar gibi içimde sakladım.
"İyi geceler baba."
"İyi geceler bebeğim."
✈︎
Haziran 2014
Cübbemi koluma alıp fakültenin arka bahçesine geçtiğimde neredeyse bütün sınıf oradaydı.
Yüksek sesli müzikle ritim yakalanırken kimisi birbirinin kepini düzeltiyor, kimisi son anda ruj tazeliyor, kimisi ise telefonuyla fotoğraf makinesiyle hangisi denk gelirse poz veriyordu. Diğer tarafa kafamı çevirdiğimde pankartı kimin nasıl tutacağını tartışan sınıf arkadaşlarımı gördüm.
"Rana!"
Sesin geldiği tarafa döndüğümde Elif elinde telefonla bana doğru koştu.
"Gel gel! Grup fotoğrafı."
"Daha yaklaşın!"
"Arkadaşlar araya boşluk girmesin."
"Sen uzun boylusun arkaya geç."
"Hayır orada güneş geliyor."
Fotoğrafı çeken çocuk beşinci kez aynı cümleyi kurmuştu.
"Herkes bana baksın!"
Tam o sırada yan taraftan biri bağırdı.
"Kepimi gören var mı?"
Bir başkası kahkahayla cevap verdi.
"Mezun olmadan kaybettin."
Bahçe bir anda kahkahalarla doldu.
Yanımda Ece duruyordu o da diğer yanındaki arkadaşına müziğin yüksek sesi yüzünden kendini duyurabilmek için bağırarak konuştu. "Bir daha hiçbirimiz aynı sınıfta olmayacağız."
İlk kez etrafıma dikkatlice baktım.
Dört yıl boyunca neredeyse her gün gördüğüm insanlar...
Sınavlardan önce not istediğim kişiler...
Sabahlara kadar sunum hazırladığımız ekip...
Kütüphanede yer kavgası yaptığımız arkadaşlar...
Hayatımın en sıradan parçaları olmuşlardı.
Şimdi ise birkaç saat sonra herkes başka bir şehre, başka bir işe, başka bir hayata dağılacaktı.
Bu kez sınıf temsilcisi seslendi.
"Hocalarla fotoğraf."
Hep birlikte fakülte binasının merdivenlerine çıktık.
Ön sıraya hocalar geçti.
Biz arkalarına dizildik.
Deklanşöre basılmadan hemen önce anayasa hocamız dönüp,
"Çocuklar!"
Hepimiz sustuk.
"Derslerde sizi çok az övdüm."
Arka sıralardan gülüşmeler yükseldi.
"Ama bugün söyleyebilirim."
Hepimize tek tek baktı.
"İyi insanlar olun. Bugün öğrencilerimiz değil meslektaşlarımızsınız sizleri çok iyi yerlerde göreceğimizi biliyoruz. Başınız çok ağrıyacak çok sıkıntılar görüp insanlarla uğraşacaksınız kafanızı yastığa tasasız şekilde yaslamak için iyi insanlar olun. Şimdi gülümseyin..."
Fotoğraf tam o cümlenin ardından çekildi.
Ve yıllar sonra o kareye her baktığımda, en çok o cümleyi hatırlayacaktım.
Protokol üyelerinin isimleri tek tek anons edilirken biz de kendi aramızda bölümlere göre sıraya girmiştik. Bir yandan cübbemin yakasını düzeltiyor, bir yandan tribünlerde tanıdık yüzler arıyordum.
Binlerce insanın arasında ailemi bulmak neredeyse imkânsızdı ama yine de gözlerim istemsizce o tarafa kayıyordu.
"Rana."
Yanımda duran Ece dirseğiyle koluma hafifçe dokundu.
"Ne oldu?"
"Pankart."
Elindeki fakülte pankartının bir ucu aşağı doğru kaymıştı.
"Tamam, sen şuradan tut. Ben de buradan."
İkimiz aynı anda kumaşı düzelttik.
Geçen hafta yaptığımız provada onlarca kez yürümüştük bu yolu.
Ama prova ile gerçek arasında, insanın kalbinin atışını değiştiren görünmez bir fark vardı.
Bu kez tribünler doluydu şimdi bizi bekleyen aileler vardı. Bu kez ismimizin okunacağı an gerçekten gelecekti.
Görevli elindeki telsize kısa bir şey söyledikten sonra bize döndü.
"Hazır mıyız?"
Sıranın en önündekiler başlarını salladı. Arkamdan bir ses yükseldi.
"Arkadaşlar, kepinizi düşürmeyin yeter."
Bir başkası hemen cevap verdi.
"Diplomayı da unutmayın, anneler onu daha çok önemsiyor."
Aramızda kısa bir kahkaha yayıldı.
Tam o sırada tören alanındaki müzik yeniden yükseldi.
Sunucunun sesi hoparlörlerden bütün alana yayıldı. Biz kendi aramızda son laf dalaşlarımızı yaparken “Siyaset bilimi ve kamu yönetimi mezunlarımız!” sesiyle müzik tekrar başlamış ve biz sırasıyla adımlayarak sahneye çıkmaya başlamıştık.
“Diplomaları takdim etmek üzere Bölüm Başkan Yardımcısı Sayın Doktor Öğretim Üyesi Nazan Ergül'ü sahneye davet ediyoruz."
Tribünlerden yeniden alkış yükseldi.
Nazan Hoca gülümseyerek sahneye çıktığında hepimiz istemsizce biraz daha dik durduk.
Görevli önümüzdeki sıraya dönerek isimleri okumaya başladı.
"Ece Aydın."
Ece derin bir nefes alıp bana baktı.
"Görüşürüz kanka. Orada bekliyorum."
Alkışlar arasında sahneye doğru yürüdü.
Ardından...
"Beyza Karaca."
"Emre Demir."
"Anıl Yıldırım."
Her isimle birlikte kalbim biraz daha hızlanıyordu.
Sıranın bana yaklaştığını hissedebiliyordum.
"Rana Soner.”
Merdivenleri çıktım. En solda yerimi alırken gözlerimle alanı taramaya başladım ama çok kalabalıktı nafileydi. Doktor Öğretim Üyesi Nazan Ergül gülümseyerek elini uzattı.
"Tebrik ederim Rana. Yolun açık olsun."
"Çok teşekkür ederim hocam."
Diplomamı iki elimle aldım.
Fotoğraf makinesinin flaşı birkaç kez art arda patladı. O an sadece birkaç saniye sürdü ama dört yılın tamamı, o birkaç saniyenin içine sığmış gibiydi.
Yerime dönerken istemsizce diplomama baktım.
Tören bittikten sonra öğrenciler bir anda sahaya yayıldı.
Kep sesleri...
Çiçekler...
Sarılmalar...
Her tarafta aynı cümleler duyuluyordu.
"Fotoğraf çekilelim!"
"Buraya bak!"
"Gitmeden son bir tane daha!"
Ben de kalabalığın içinde ailemi aramaya başladım. Bu kez daha kolaydı çünkü sadece ben onları aramıyordum onlarda beni arıyordu.
"Rana!"
Babamın sesini duyduğum an başımı çevirdim.
Elinde büyük bir çiçek buketiyle bana doğru yürüyordu.
Yanında annem, amcam ve eşi en son ise Oğuz...
"Tebrik ederim."
Gözleri, söyleyemediği onlarca cümleyi söylüyordu.
Diplomama baktı.
Sonra bana.
"Gurur duydum seninle."
Bu cümleyi ondan çok fazla duyardım ama bugünün etkisi farklıydı.
Belki de bu yüzden daha kıymetliydi.
Annem yanıma gelir gelmez beni sıkıca sardı.
"Ben sana demiştim başaracağını."
"Anne..."
"Dur."
Yüzümü iki avucunun arasına aldı.
"Bir bakayım."
Gözlerimin içine uzun uzun baktı.
"Sana mezuniyet çok yakışmış."
Kahkaha attım.
"Bunun da mı yakışanı oluyor?"
"Oluyor."
Oğuz çoktan diplomayı elimden kapmıştı.
"Bu gerçekten senin mi?"
"Hayır."
"Nasıl yani?"
"Az önce sahneden ödünç aldım."
"Abla!"
Araya Oğuz girdi.
"Tamam, yeter artık."
"Ne yeter?"
"Sırayla sarılın. Sıra sistemi kurun."
Babam omzuna hafifçe vurdu.
"Sen kıskandın galiba."
"Hayır."
"Kıskandın."
"Hayır diyorum."
Annem dayanamadı.
"Gel bakalım sen de."
Oğuz ne kadar istemiyormuş gibi davransa da birkaç saniye sonra hepimiz aynı fotoğraf karesinin içinde kalmıştık.
"Durun!"
Tuncay amcam cebinden fotoğraf makinesini çıkardı.
"Telefonla olmaz."
"Bunun pili var mı?"
"Var."
"Emin misin?"
"Tarık, kırk yıldır aynı makineyi kullanıyorum."
"İşte onu diyorum."
Hepimiz gülerken yanımızdan geçen bir öğrenci babasına,
"Baba biraz çekilir misin?" diye seslenince annem bana dönüp fısıldadı.
“Babalar hep aynı."
✈︎
2021 Sonbahar
İş çıkış saati gelince kurum binasının koridorları her zamankinden daha sessiz olurdu.
Mesai bitimine dakikalar kala odamdaki son evrakı da imzalayıp kalemi masanın üzerine bıraktım. Bilgisayar ekranında açık duran dosyaya birkaç saniye daha baktım. Gelen yazılar, cevap bekleyen üst yazılar, yarın sabah yapılacak toplantının notları...
Hiçbiri kaçmıyordu.
Ama bu hafta sonu benim de kaçırmak istemediğim bir şey vardı.
Sandalyemi hafifçe geriye itip gözlerimi odanın içerisinde gezdirerek sabah hava soğuk diye üzerime aldığım ceketimi aradım önceliğim dilsiz uşak olurken koltukta durur vaziyette bulunca kalkıp koluma aldım. Kapıyı açtığımda koridorda hâlâ ışıklar yanıyordu. Çoğu oda boşalmıştı. Sadece sekreterlik bölümünde birkaç kişi bilgisayarlarını kapatıyordu.
"Elif." Dedim odasının içine girmeden kapıdan.
Masasından başını kaldırdı.
Başını kaldırdı.
"Efendim Rana Hanım."
"Bana cuma akşamına İstanbul’a gidiş, pazar akşamı dönüş olacak şekilde ilk uygun uçuşu ayarlayabilir misin?"
"Tabii."
Klavyede birkaç tuşa bastı.
Sonra gülümseyerek bana baktı.
"Aile ziyareti?"
"Evet."
"İnşallah güzel bir sebeptendir."
“Aynen öyle.” dediğimde keyifle söylediğimi düşündüğü için gülümsemesi genişledi ama zerre alakası yoktu.
“Ayarlayıp haber vereceğim.”
“Teşekkür ederim yarın sabah görüşürüz.”
Haftanın ortasındaydık. Kurum binasından çıktığımda hava çoktan kararmaya başlamıştı. Sonbaharın kendine has serinliği şehrin üzerine yavaş yavaş çökerken otoparkta beni bekleyen aracıma yürüdüm. Telefonum tam arabayı çalıştırdığım sırada titreşti.
𝒜 ♡
"Çıktın mı?"
Gülümsedim.
"Otoparktan çıkıyorum şimdi.”
Mesajı gönderir göndermez arama geldi.
"Ben geldim." dedi hiçbir giriş yapmadan. Arka planda tabak çatal sesleri duyuluyordu. "Senin siparişi de verdim. Trafiğe takılmazsan çorban soğumaz."
"Bu biraz özlem gibi geldi." Dedim ve gülümsemem genişledi aynı zamanda otoparktan çıkmıştım.
"Evet..."
Kısa bir duraksadı sonra tekrar kendinden emin sesini duydum.
"ve kaygılı ve özlem dolu bir mühendis tespiti."
İstemsizce tekrar güldüğümde yaşadığım sıkıntılı günlere ilaç gibi geldiğini hissettim.
"On beş dakikaya oradayım."
Restoran, şehrin en gösterişli yerlerinden biri değildi. Küçük, ahşap masaları olan sakin bir esnaf lokantasıydı. Kapıyı gıcırtıyla açtığımda genellikle oturduğumuz masaya baktım hemen.
“Hoş geldiniz.”
“Hoş buldum.”
Alp beni kapıdan girer girmez gördü ayağa kalktı sarılmadan önce her zamanki gibi önce elimden çantamı aldı.
"Hoş geldin canım."
"Hoş buldum aşkım."
Sandalyemi çekmesini hâlâ gereksiz buluyordum ama o bunu her defasında yapıyordu. Vazgeçmeye de niyeti yoktu.
Masaya oturduğumda önümde çoktan mercimek çorbası duruyordu.
“Yeni geldi senin önünden...”
Kafamı dumanı tüten çorbadan kaldırıp oyunbaz bir şekilde "Ben sana sipariş vermemiştim." Dedim.
Alp ilgiyle gülümsedi. "Ben verdim."
"Nereden biliyordunuz Alp Bey bunu isteyeceğimi?"
Eline küçük bir ekmek parçası alıp parçalara bölmeye başladı ardından dumanı tüten kasemin içine attı.
"Çünkü çarşamba akşamları hiçbir zaman ağır yemek yemiyorsunuz Rana Hanım. Ben sizi sizden iyi tanıyorum."
Kaşığı elime alırken ona baktım.
"Ben bunu bilmiyordum."
"Ben biliyorum."
Bunu öyle doğal söylemişti ki birkaç saniye cevap veremedim.
İnsan, kendisi fark etmeden alışkanlıklarının bir başkası tarafından ezberlenmesini garip karşılıyordu.
Alp kravatını çoktan gevşetmiş, ceketini sandalyenin arkasına asmıştı. Telefonu birkaç kez titrese de hiçbirine bakmamıştı.
"Bugün zor geçti galiba." Dedim gözüme biraz keyifsiz gelmişti.
Başını salladı.
"Bugün değil de... son iki aydır işler yürümüyor. Teslim tarihi geldi geçti. Bir proje bitmeden diğerinde yeni bir sorun çıkıyor."
Çorbanın ilk kaşığını ağzıma götürürken onu dinlemeye devam ettim.
"Seni çok mu zorluyor?"
"Biraz o... biraz da sektör."
Omuzlarını hafifçe silkti.
"İnsanlar binanın temelini üç ayda atıyorsun sanıyor. Ruhsatı ayrı, belediyesi ayrı, yüklenicisi ayrı... Bir yerde biri gecikince bütün plan kayıyor."
Tekrar başımı salladım.
"Biliyorum sürekli bunlardan şikayetçisin." Dedikten sonra nefesimi bıraktım. “Aynı benim işe benziyor ama demek ki her yer aynı.”
"Görüyorum zaten."
"Nasıl?"
"Son zamanlarda telefonu eline alınca yüzün değişiyor."
Kaşığım havada birkaç saniye durdu fark ettirmediğimi düşünerek çatalımla değiştirip salataya uzandım.
"Fark ediliyor mu?"
"Ben fark ediyorum canım."
Masaya kısa bir sessizlik çöktü. Garson ana yemekleri bırakırken ikimiz de teşekkür edip yeniden konuşmaya başladık.
“Babam eski bir mesele yüzünden erken emekliliğe zorlanıyor biliyorsun.”
Alp başını salladı.
"Geçen ay bahsetmiştin."
Aynı şekilde ben de kafamı salladım. "O zaman kesinleşmemişti. Şimdi işler biraz daha ciddileşti."
Çatalımı tabağın kenarında yavaşça dolaştırdım.
"Aslında bu hafta sonu İstanbul'a gitme sebebim de biraz o."
"Düğün ikinci sebep yani."
Gülümseyerek başımı salladım. "Evet." Diyerek onayladım.
Alp birkaç saniye düşündü.
"Baban nasıl karşılıyor?"
"Hiç istemiyor. Hâlâ çalışacak gücü de isteği de var. Annem ise artık biraz dinlenmesini istiyor."
"Sen?"
Sorunun cevabı hazırdı ama söylemek yine de kolay değildi.
"Ben babamın istediğini yapabilmesini istiyorum."
Alp gözlerini birkaç saniye benden ayırmadı.
"Ne yapmayı düşünüyorsun?"
"Ailecek tanıdığımız biri var avukat onunla konuşacağım."
"Komşunuz olan?"
"Evet. Hâlâ annesiyle aynı büroda çalışıyor. Bu tarz idari davalara da bakıyor. Babam istemese de en azından dosyayı bir görmesini istiyorum."
"Mantıklı." Dediğinde ilgiyle bakmaya ve dinlemeye devam etti.
"Babam pek sıcak bakmıyor."
"Çünkü yardım istemeyi sevmiyor."
Gülümseyerek başımı salladım.
"Sen de tanıdın artık."
Yüzünde çekingen bir ifade oluştu. "Biraz.”
Lokantanın içi yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu. Yan masada oturan iki kişi hararetle maç konuşuyor, ocak başından sıcaklık gelir gibi oluyordu. Yemek yemeği bitirdiğimizde çaylarımız gelmişti.
"İstanbul'a gidince herkesi göreceksin."
"Evet."
"Eski arkadaşlar... akrabalar, tanıdıklar..."
"Muhtemelen." dedim omuz silkerek.
Alp bardağın tabağını parmağıyla çevirirken hafifçe gülümsedi.
"Birileri seni yine evlendirmeye çalışırsa haber ver."
İstemsizce güldüm.
"Niye?"
"Merak ederim."
"Fazla akrabam olmadığını biliyorsun. Yengem de beni evlendirmeyi düşüneceğine küçük çocuğunu büyütüyor. İçin rahat olsun."
"Demek sadece akrabalardan kurtulduk."
"Başka kim var?"
"Komşular meraklı tanıdıklar."
"Onlar da vazgeçti bence."
"Hiç sanmıyorum." dedi sakin bir ifadeyle. "İnsanlar mutlu gördükleri herkesi bir an önce evlendirmek gibi garip bir görev üstleniyor."
“İşte kendilerinden mutlu ve bekar birini görünce hepsine böyle bir görev yükleniyor.”
Tam o sırada oturuşumu düzeltmek için sandalyemi biraz öne çektim. Masanın altındaki ayağım istemeden onun ayağına çarptı.
"Ah..."
Refleksle ayağımı geri çektim.
"Aşkım, özür dilerim."
Alp aşağıya kısa bir bakış attı, sonra yeniden bana döndü.
"Bu kadar telaşlanacak ne yaptın?"
"Ayağına vurdum."
"Hâlâ yerinde." Der demez bu kez o ayağımı yokladı.
Gülmemi görünce başını hafifçe iki yana salladı.
"Konuyu değiştirmeye çalışma."
"Ne?"
"Az önce evlilik meselesini çok güzel savuşturuyordun."
"Sen niye bu kadar takıldın buna?"
"Takılmadım."
"Takıldın."
"Sadece..." dedi çay tabağını parmağıyla hafifçe döndürerek, "...başkalarının plan yapmasına gerek kalmamasını tercih ederim."
"Nasıl yani?"
Bana bakıp gülümsedi.
"Ben kendi planlarımı kendim yapmayı severim."
Evlilik planı şu anda benden hiç uzak değildi özellikle sevdiğim adamla birlikteyken uzak olmasını hiç istemiyordum ama hayatta istediğim bir şey daha vardı.
"Alp..."
Alp çayından bir yudum alıp bardağını masaya bırakıp bana baktı.
"Bir şey daha var."
Yüzümdeki ifadeden ciddi bir konu olduğunu anlamış olmalıydı. Sandalyede biraz bana doğru döndü.
"Dinliyorum."
"Bakanlık Aralık’ta yeni sınav açıyor."
"Yurt dışı kadroları mı?"
Başımı salladım.
"Evet ve başvuracağım."
Bunu zaten biliyordu. Roma'dan döndüğüm günden beri hayalimdi.
Alp birkaç saniye sustu. "İstediğin buydu." Diye devam etti sesinde bana dair bir gücenme sezmek istedim ama yoktu.
"Uzun zamandır."
"Evet."
Parmaklarım çay bardağının kenarında dolaşmaya başladı. Nefesimi yavaşça bıraktım. "...temelli gidebilirim." Diye ekledim.
Lokantanın içindeki uğultu değişmedi.
Alp gözlerini benden ayırmadı. "Gitmeni istemem." En net cümlesiydi bu.
Göz göze geldiğimizde hemen içimden yükselen bir itiraz cümlesi aradım ama yoktu. "Ama gitmezsen de mutlu olmayacağını biliyorum."
Gözlerim dolmaya başlamıştı bunu ilk kez konuşuyorduk. Belki ikimiz de bugünü mümkün olduğunca geciktirmeye çalışmıştık.
İçimden geçen cümle ağzımdan düşünmeden çıktı. “Sensiz de mutlu olmayacağım benimle gel."
O cümle çıktıktan sonra geri alamadım.
"Lütfen." Dedim hemen kafamı salladım art arda. “Bir yolunu buluruz." Diyerek bize güvenmeyi ihmal etmedim.
Masaya biraz daha yaklaştım. "Bulabiliriz değil mi?" Diye sorduktan sonra hemen su bardağına uzandım tekrar konuştuğumda sesim ilk kez kırıldı. "Lütfen... halledebileceğimizi söyle."
Alp gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı tekrar göz göze geldiğimizde bakışlarında gözle görülür bir yumuşama gördüm. Benim gibi masaya yaklaştığında önce elimi tutacak sandım.
Onun yerine avucunu usulca yanağıma koydu. Başparmağı yanağımın üzerinde yavaşça gezindi.
"Canım..."
Sesinde hiçbir sitem yoktu.
"Ben de sensiz bir hayat istemiyorum."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Ama senin görevin değişecek."
Başımı hafifçe salladım.
"Evet."
"Bugün Akdeniz’deyiz yarın Batı sonra belki bambaşka bir ülke."
Konuşurken sesi ne yükseliyordu ne de titriyordu sadece gerçekleri tek tek önümüze koyuyordu. "Ben inşaat mühendisiyim Rana." Gülümsedi ama o gülümsemenin içinde burukluk vardı. "Bir projeyi bırakıp seninle başka ülkeye gidebilirim. Bunu bir kere de yaparım iki kere de ama bunu bir ömür boyunca yapamam."
Gözlerimi ondan ayırmadan fısıldadım.
"Bir yolunu buluruz."
Tekrar bana baktığında avucu hâlâ yanağımdaydı.
"Ben sana umut verip sonra o umudu elimden almak istemiyorum."
Başparmağı yanağımı okşadı.
"Çünkü seni gerçekten seviyorum."
Yutkundum.
"Ve tam da bu yüzden..."
Sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
"...sana yapamayacağım bir şey için söz vermek istemiyorum."
Bu cümle öyle sakin söylenmişti ki cevap veremedim.
Lokantadan birlikte çıktığımızda hava iyice serinlemişti. Sonbahar akşamı, sokakların üzerine ince bir sessizlik bırakmıştı. Yol kenarındaki ağaçlar hafif rüzgârla sallanıyor, sokak lambalarının sarı ışığı kaldırım taşlarına vuruyordu.
Alp her zamanki gibi beni arabama kadar geçirdi arabanın kapısını açarken elim bir an kapı kolunun üzerinde kaldı arkama döndüğümde onu bana bakarken yakaladım.
"Yarın erken kalkacaksın." Dedi “Gidip dinlen.”
"Sen de."
Başka söyleyecek çok şeyimiz vardı aslında. Ama ikimiz de konuşursak biraz önce masada susturduğumuz her şeyin yeniden ortaya çıkacağını biliyorduk.
Alp eğilip alnıma kısa bir öpücük kondurdu.
"Varınca haber ver."
"Veririm."
Arabama bindim çantamı yan koltuğa attım. O da kendi aracına geçtiğinde motoru çalıştırdım.
İçimde tarif edemediğim bir sıkışma vardı. Sanki bu akşam yalnızca bir akşam değildi.
Sakince geldiğim yol bana fazla uzun gelmemişti apartmanın önüne geldiğimde saatin onu geçtiğini fark ettim. Arabayı park edip kemerimi çözerken dikiz aynasında iki farın yavaşça durduğunu gördüm.
Gülümsemem kendiliğinden oluştu beni takip etmişti hemen araçtan inip arkamdaki arabanın sürücü tarafına ilerledim. Camını indirince başımı iki yana salladım.
"Ne yapıyorsun sen?"
"Sen içeri girene kadar bekleyeceğim."
"Alp..."
"İçim rahat edecek."
Çantamı omzuma takıp apartmana doğru yürüdüm. Apartmanın dış kapısının önüne geldiğimde arkamı döndüm. Hâlâ oradaydı ve elimi kaldırıp salladım.
O da bana aynı şekilde karşılık verdi.
Asansöre bindiğimde daha birkaç kat çıkmıştım ki telefonum çaldı.
Ekrana baktım.
𝒜 ♡
Aramayı açıp hemen kulağıma yasladım. "Alo..."
Sesim normal çıkmış mıydı, emin değildim.
"İçeri girdin mi?"
"Girdim."
"Tamam."
İkimiz de sustuk.
Konuşacak bir şeyimiz kalmamış gibiydi ama telefonu da kapatamıyorduk.
Sonunda Alp konuştu.
"İyi geceler canım."
"İyi geceler."
Kısa bir sessizlik daha oldu.
"N'olur..." dedi yavaşça. "Daha aylar var, sınavı kazansan bile gitmen için aylar var şimdiden önce kendini sonra beni üzme..."
"...Sınav sonucu belli değil."
Gözlerimi kapattım.
"Biliyorum."
"Hayır."
Sesi bu kez daha sakindi.
"Daha net bir şey yok. Tamam mı?"
Cevap veremedim.
"Bizi, henüz yaşanmamış bir gün için yorma."
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Tamam."
"Seni seviyorum."
Kalbim yine aynı yerden sızladı.
"Ben de seni seviyorum." Telefonu kapattığımızda elim hangi ara açtığıma emin olamadığım çantamın içinde bir süre dolandı durdu. Anahtarı çantamdan çıkarırken elim hiç takılmadan kapıyı açtığımda ayakkabılarımı bile çıkartmadan içeri geçmiştim. Kapı gürültüyle kapanır kapanmaz içeride büyük bir sessizlik beni karşılarken ilk düşündüğüm bunun başka bir ilde olursa başka bir ülkede olacağını düşünmek oldu.
Işığı yaktığımda karşımdaki açık kapıdan sabah aceleyle bıraktığım kahve kupasının hâlâ mutfak tezgâhında durduğunu gördüm.
Ayakkabılarımı çıkarıp çantamı salondaki koltuğun üzerine bıraktım ne yapacağımı unutarak salonda birkaç dakika öylece ayakta kaldım.
Ev hiç olmadığı kadar büyük gelmişti koltuğun; sanki bana ait değilmiş gibi en ucuna otururken telefonumu çantamdan çıkartıp saatte bakmadan annemi aradım. İlk çalışta açmadığında uyuduğunu düşünüp vazgeçecektim ama ikinci çalışta açtı.
"Canım."
"Uyumadın mı?" Diye sordum kendime bir çıkış yolu arayarak.
"Sen geleceksin. Ben nasıl erken uyuyayım?"
Dudağımı ısırdığımdan birkaç saniye konuşamadım. "Babam?"
"Çoktan uyudu."
"Oğuz?"
"Odasında."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Ne oldu?" Dedi aniden sesine bariz bir endişe bulaşırken “Hiç.” dedim.
Annem beni benden iyi tanıyordu. "Hiç diye aramazsın sen."
Koltukta geriye kayıp başımı arkaya yasladım.
"Sadece sesini duymak istedim."
Telefondan hafif bir nefes sesi geldi.
"Alp'le mi konuştunuz?"
Gözlerimi tavana çevirdim. "Evet."
"Kavga mı ettiniz?"
"Hayır...” Telefonu kulağımdan çekip diğer kulağıma aldım.
Annem anlatabilmem için sessizliğe ihtiyacım olduğunu anlayıp uzun süre konuşmadı sessizliği bozan yine ben oldum.
"Anne..."
"Hı?"
"Başvurularımı yapacağım."
Karşı taraftan sadece yumuşak bir "Biliyorum." geldi.
"Belki yeni yılımı başka bir yerde başka bir ülkede olacağım."
"Olabilirsin."
Derin bir nefes aldım.
"Alp gelemeyebilir."
Bu kez annem de sustu.
Sessizlik bazen cevaplardan daha ağır oluyordu.
"İşi yüzünden..." diye devam ettim. "Bugün aynı şehirdeyiz, yarın başka bir şantiye... Benim görev yerim değişecek. Belki ülke değişecek. İkimizin de işi hareketli doğrusu ne istediğimi bilmiyorum ve o da bilmiyor. Bana bugün, yapamayacağı bir şeyin sözünü vermek istemediğini söyledi."
Sesim istemeden inceldi.
"Ben de ona 'Benimle gel.' dedim."
Annem derin bir nefes verdi. "Ne dedi?"
"Gözlerimin içine baktı."
Yutkundum.
"'Seni çok seviyorum ama sana umut verip sonra o umudu kırmak istemiyorum.' dedi." Yarım saat öncesinde yaşarken de ağlatmamıştı şimdi de ağlatmıyordu ama boğazım düğümlendi.
"Hiç pişman oldun mu?" Diye direkt bir soru yönelttim anneme çünkü anneannem, babamın savcı olarak bir devlet memuru olmasından mütevellit annemle evliliklerini pek istememişti. Dedem ise annem üniversiteye geçmeden vefat etmesiyle birlikte hukuku bitiren annemin evlenmesi anneannemi tamamen yalnız bırakması ihtimaliyle ne evliliğe ne de başka bir şehirde yaşamını ondan uzakta sürmesine rızası olmamıştı.
"Hayır."
"Çünkü yaptığım fedakârlık kendi isteğimdi."
Sonra sesi yavaşladı.
"Ama bir şeyi hiçbir zaman yapmadık."
"Neyi?"
"Birbirimizden, birbirimizin hayatını istemedik."
Bu cümle odanın içinde uzun süre asılı kaldı.
"Tarık hiçbir zaman bana 'Mesleğini bırak.' Demedi o adamla uğraşırken bile mesleğini bırak demedi." Bahsettiği geçmişimizi hatırlayınca “Ama başka şehre gittik babamdan uzaklaştık.”
“Babanın ya da benim isteğimizle olmadı ki...” dedi annem anlık olarak makul geldi. “O zaman ben de ona ' Başımıza bir sürü iş geldi savcılığı bırak.' demedim."
“Haklısın deseydin bugünümüz olmazdı.”
"Birbirimizi değiştirmeye çalışsaydık..."
Küçük bir kahkaha attı.
"...bugün hâlâ aynı evde olmazdık."
Başımı koltuğun arkasından kaldırıp televizyondaki yansımama baktım.
"Peki ben ne yapacağım?"
Bu kez annem cevap vermek için acele etmedi. "Onu sana ben söyleyemem çünkü o zaman benim hayatımı yaşamış olursun. Bense senin kendi hayatını yaşamanı istiyorum."
Sadece bir nefes aldı. “Alp sana senin gittiğin yolda yanında olacağını söylemiş kızım yanında onu istiyorsan ortasını bulacaksın.”
“Düşüneceğim anne şimdi üzerimi değiştirip yatacağım çok yorgunum.” der demez koltuktan kalkıp salonun ışığını söndürüp yatak odama geçtim.
“Tamam sen dinlen istediğin bir yemek var mı?”
Şu an karnım toktu aklıma bir şey gelmiyordu. “Yok anne sağ ol.” dedim. Üzerimdeki ceketi çıkartmadan önce telefonu hoparlöre alıp yatağın üzerine bıraktım. Sırasıyla üstümü çıkartırken annemle vedalaştık.
“Ne demek annecim sen yat dinlen. Cuma görüşürüz üstünü iyice ört.”
“Görüşürüz iyi geceler.”
Birbiri ardını takip eden iki günün sonunda İstanbul’a gelmiştim. Taksi düğün salonunun önünde yavaşça durduğunda saate baktım.
Dokuz buçuğu birkaç dakika geçmişti. Düğün salonunun önünde siyah takım elbiseli vale görevlileri hâlâ peş peşe gelen araçları teslim alıyor, girişteki kırmızı halının iki yanında davetlileri karşılayan görevliler isim listelerini kontrol ediyordu.
Ben ise birkaç saat önce makam odasından çıkıp uçağa yetişmeye çalışan kişiyle aynı insan olduğuma inanmakta zorlanıyordum.
Bir günün içine iki ayrı hayat sığmış gibiydi.
"İyi akşamlar."
"İyi akşamlar."
"Davetli isminizi alabilir miyim?"
"Rana Soner."
Görevli elindeki tablet ekranına kısa süre baktı.
Ardından gülümseyerek başını kaldırdı. "Hoş geldiniz Rana Hanım.”
Ekranda masayı kontrol etti.
"Sizin yeriniz özellikle boş bırakıldı."
"Çok teşekkür ederim."
Kristal avizeler tavandan sıcak bir ışık yayıyor, salonun dört bir yanına yerleştirilen beyaz çiçekler canlı müzikle birlikte ağır ağır salınan insanların arasına zarif bir düzen katıyordu. Garsonlar ellerindeki tepsilerle masalar arasında dolaşıyor, dans pistinde yeni evli çift misafirlerle fotoğraf çektirirken salonda onlarca farklı sohbet aynı anda devam ediyordu.
Derin bir nefes alıp içeri doğru yürüdüm masaların bulunduğu salona doğru yürümek üzereydim ki adımlarım kendiliğinden sağ tarafa döndü.
Salonun girişindeki küçük bara...
Derin bir nefes verdim.
Bütün hafta bakanlıktaki dosyalar, Alp'le yaptığımız konuşma, babamın yaşadıkları, uçağa yetişme telaşı...
Hepsi omuzlarımdaydı.
"Bana bir kadeh beyaz şarap alabilir miyim?"
Barmen başını sallayıp kadehi önüme bıraktı.
İlk yudumu yeni almıştım ki telefonum titredi.
Yeşim.
Gülümsedim. "Daha salona girmeden yakalandım." Diye mırıldandım kendi kendime.
"Neredesin?"
"Buradayım."
"Kendi masanda değilsin."
"Daha gitmedim bardayım."
"Hareket etme."
"Emir mi bu?"
"Hayır geliyorum."
Telefon kapandı. Yaklaşık bir dakika sonra Yeşim gerçekten de kalabalığın arasından bana doğru yürüyordu.
Beni görür görmez kollarını açtı sıkıca sarıldık. Bana şöyle bir baktı.
"Yorgunsun."
"Sen de."
"Yalan."
“Cuma akşamı düğün yapmasalarmış keşke mahvoldum."
“Salon dolu baksana herkes sen ben gibi işten çıkıp gelmiş.”
Barmen ikinci kadehi Yeşim'in önüne bırakırken o bana dönüp kadehini kaldırdı.
"Yoğun devlet insanına."
Ben de kendi kadehimi kaldırdım.
"İstanbul’u boşamaya ant içmiş avukata."
Camların çıkardığı ince ses gülüşlerimize karıştı.
"Hadi hadi."
"Nereye?"
"Herkes seni bekliyor."
"Abartıyorsun." Dedim ama beni duyup duymadığından emin olamadım içeriye doğru ilerledikçe uğultular artıyor müziğin sesi daha fazla rahatsız ediyordu. Bütün gece için kendime sabır diledim.
Yeşim sesini duyurabilmek için kulağıma yaklaştı ve olabildiğince bağırarak konuşmaya başladı. "Hayır abartmıyorum annem bin kere sordu seni görmek istiyormuş. Rana nerede hiç gelmiyor mu, neden gelmiyor, siz neden görüşmüyorsunuz, bir sürü şey soruyor..."
Masaların arasından birlikte yürümeye başladık. İlk bizi gören Gülay Teyze oldu.
"Rana!"
Sandalyesinden kalkar kalkmaz sarılmadan önce elimi tuttu refleks ile yapmıştı arından elimi bırakıp bana sarıldı.
"Sonunda gelebildin."
"Gelebildim."
Hemen yanındaki Mete Amca da ayağa kalktı. "Devlet izin verdi demek."
"Bu kadarını koparabildim." Aldığım bir izin yoktu da normal hafta sonumdan feragat etmiştim.
"İyi ki geldin."
Kısa ama içten bir sohbetten sonra vedalaştık.
Salonun diğer tarafında yıllar önce yalnızca aile toplantılarında gördüğüm birçok tanıdık yüz vardı. Kimileri uzaktan el sallıyor, kimileri gülümseyerek başıyla selam veriyordu. Bazılarıyla yalnızca göz göze gelmek bile yetiyordu.
Annem beni görür görmez sandalyeden yarım doğruldu ona doğru eğilip sarıldım. Üzerindeki kahverengi ceketiyle takım olan elbisesiyle salonun ışığında yumuşakça parlıyordu. Her zamanki gibi saçını normal haline bırakarak toplayıp dağınık bir topuz yaptırmıştı.
"Hoş geldin canım."
Eğildiğim yerden doğrulmayıp yanağından öptüm.
"Hoş buldum."
Babam ayağa kalkmadan önce yanındaki sandalyeyi geriye doğru çekti.
"Gel bakalım. Tabağını kaldırmalarına izin vermedik."
Gözüm masaya ilişti. Gerçekten de önümdeki tabakta ismimin yazılı olduğu küçük kart duruyordu.
Rana Soner.
Altındaki peçete bile kimse dokunmasın diye özenle katlanmıştı.
"Beklemişsiniz."
Annem kaşlarını kaldırdı.
"Başka ne yapacaktık?"
"Uçak rötar yapsaydı?"
"O zaman yine beklerdik."
Babam gülerek yerine geçtiğinde "Annen organizasyon komitesine üç kere 'Kızım geliyor, tabağı kaldırmayın.' dedi." Söylediklerine tebessüm ederken ben de ortalarındaki sandalyeye oturdum.
"Tarık." Dedi annem uyarı niteliğinde ‘sus’ demeye getirerek.
Babam "Ne var? Gerçek." Dedi durmadan. Kendi gerginliğini bu şekilde attığını düşünürken Oğuz hemen araya girdi.
"Garson en son bana 'Hanımefendi gerçekten geliyor değil mi?' diye sordu."
Hepimiz güldüğümüzde gelirken hissettiğim telaşın solup gittiğini hissettim.
Tam o sırada garson elinde sıcak tabakla masaya yaklaştı.
"Afiyet olsun."
Çatalımı elime aldım. Etten ilk lokmayı ağzıma atarken haftalardır ilk kez gerçekten acıktığımı fark ettim. Annem bunu da fark etmiş olacak ki tabağıma doğru bakıp memnuniyetle gülümsedi.
"İşte şimdi içim rahatladı."
Babam başını iki yana salladı. “Annen sen doğduğundan beri açlık çektiğini düşünüyor babacım.”
"Tarık..."
"Ne?"
"Kız otuz yaşına geliyor."
"Gelmesin."
"Tarık."
"Tamam sustum."
Annem bana dönüp gülümsedi.
"Yemeğini ye sen."
Babam fısıltıyla bana eğildi.
"Ben sustum ama gözleri hâlâ tabağında."
İkimiz aynı anda gülmeye başlayınca annem bu kez gerçekten pes etmiş gibi başını salladı.
"İkiniz de aynısınız."
Tabağımı yarı bir şeyler atıştırarak yarı masadakilerle konuşarak yarıladığımda annem kulağıma doğru "Yetişebildiğine şükür." Dedi ve ekledi. “Aklım sendeydi.”
"İyiyim gürültü bitip evde yatağıma kavuşunca daha iyi olacağım."
Bir süre masadaki sohbetlere eşlik ettim. Bir ara annem tanıdığı bir meslektaşını görünce izin isteyip masadan kalktı. Oğuz da arkadaşlarının bulunduğu masaya geçti. Masada yalnızca babamla kaldığımızda ona doğru vücudumu çevirerek döndüm.
"Dosyayı annem anlattı." Diyerek konuyu açtım.
Babam sanki bunu bekliyormuş gibi bana daha çok yaklaşarak içindeki tüm birikmişi dökmeye başladı. “Kimin canını yaktık ne bileyim asıl onun çocuğu bir annenin yüreğine ateş düşürmüş insan mı bunlar? Ben kendimi niye geri çekeyim?” dediğinde masaya göz attım. Herkes kendi halindeydi.
Başımı kaldırdım.
"Konuşacağız şu an yeri değil."
"Konuşmayalım." Dedi babam karşılığında.
"Baba..."
"Gerek yok."
"Sana haksızlık yapılıyor."
Gözlerini birkaç saniye dans pistine çevirdi.
"Olabilir."
"Olabilir mi?"
Sonra bana baktı.
"Kızım. Konuyu açıp beni celallendirme herkes burada.” Tam o sırada eski bir meslektaşı gelip babama seslendi ayağa kalkarken omzuma hafifçe dokundu.
"Sonra konuşuruz."
Başımı salladım.
Peçetemi tabağın yanına bıraktığımda salonda göz atmaya başladım. Gözüm istemsizce yan masada biraz fazla oyalandı. Moran ailesi...
Leyla Hanım ile Emir Abi sohbet ediyordu. Masadaki üçüncü sandalye ise boştu. Diğerinde kalan akrabaları ve Leyla Hanım’ın kocası oturuyordu.
Kısa bir an tereddüt ettim sonra ayağa kalkıp yanlarına doğru yürüdüm. Dikkatini çekmek istediğim kişi Leyla Hanım ve Emir Abiydi.
"İyi akşamlar."
İkisi de aynı anda başını kaldırdı. Leyla Hanım yüzünde sıcak bir gülümsemeyle ayağa kalkacak gibi oldu.
"Rana... hoş geldin."
"Hoş bulduk."
"Gel otur."
Boş sandalyeyi eliyle gösterdi.
"Rahatsız etmeyeyim."
"Ne rahatsız etmesi?" dedi gülümseyerek. "Otur Eymen gitti bir daha gelmedi otur tatlım."
Teşekkür edip sandalyeye geçtim. Salonun diğer ucunda alkışlar yeniden yükselirken gelinle damat pistte dans etmeye devam ediyordu içimden ne kadar uzun dans ettiklerini düşündüm.
Kısa bir hâl hatırdan sonra hemen asıl konu için Emir Abiye döndüm sohbete onunla devam etmeye başladım.
“Hatay’da mısın?”
Hemen kafamı salladım. "Evet." Dedim.
"Alışabildin mi?" Diye sorduğunda hemen onayladım "Sanırım... zaten insanları çok sıcak istemesem de alıştım."
Emir gülümsedi.
"Sevindim senin adına dönmeyi düşünüyor musun kadro durumlarınız nasıl?"
“Şu anlık öyle bir ihtimalim yok, kadromuz da açıldıkça başvuru yapıyoruz, şartları sağlıyorsak mülakatımız oluyor.”
Başını hafifçe salladığında fazla vaktim olmadığını düşünerek "Aslında..." Der demez Leyla Hanım’ında bizi dinlediğini fark ettim.
"Sana danışmak istediğim bir konu vardı."
Emir Abi "Bana mı?" Diyerek şaşırdı
"Evet."
"Babamın dosyasıyla ilgili."
Emir'in yüzündeki ifade ciddileşti.
"Tarık Amca'nın durumunu duydum."
"Konu biraz karışık."
"Konuşalım o zaman."
İçim rahatlamış gibi başımı salladım.
"Gerçekten çok sevinirim."
Emir kısa bir an sustu. Sonra hafifçe gülümsedi ama mahcubiyetin izlerini taşıdığına emin olduğumda bir sonraki cümlesi beni şaşırtmadı.
"Ama senden bir özür dilemem gerekecek."
"Neden?"
"Ben artık büroda çalışmıyorum."
Şaşkınlıkla baktım Leyla Hanım’a döndüm. Kafasını sallayarak oğlunu onayladı.
"Nasıl yani?"
"Geçen yıl ayrıldım."
Leyla Hanım bu kez araya girdi. "Şirket avukatlığı yapıyor artık."
"Alışabildin mi?" diye sordum.
Emir omuz silkti.
"İlk zamanlar zorlandım ama şimdi iyiyim."
Başımı hafifçe salladım.
"Anladım."
İçimdeki umut çok belli olmasa da biraz azalmıştı. "Belki..." dedim tereddüt ederek. "Eymen yardımcı olabilir mi? Burada mı, göremedim ama..."
Emir'in yüzünde hafif bir gülümseme oluştu.
"Eymen burada." Kafasını kaldırıp salona bakmaya başladı. “Ona danış...”
Tam o sırada arkamdan tanıdık bir ses duyuldu.
"Bana mı ihtiyaç var?"
Başımı çevirdim.
Eymen...
Siyah takım elbisesinin ceketini tek eliyle omzuna atmış, diğer elinde telefonuyla masanın başında abisinin solunda ayaktaydı.
Beni görünce kısa ama samimi bir tebessüm etti.
"Hoş geldin Rana."
"Hoş bulduk."
Emir ayağa kalktı.
"Tam zamanında geldin."
"Neden?"
"Rana'nın sana danışacağı bir konu var."
Eymen kaşını hafifçe kaldırdı.
"Bana mı?"
"Babasıyla ilgili."
Eymen başıyla onayladı.
"Tabii."
Emir Abi ayağa kalkar kalkmaz ceketini düzeltti. "Ben şu karşı masaya bir uğrayıp geleyim." Dedikten sonra bana dönüp göz kırpar gibi gülümsedi.
"Artık kendin sor bakalım."
Gülümsemeden edemedim.
"Teşekkür ederim."
Emir uzaklaşırken Eymen onun boşalttığı sandalyeye oturdu, “Sor bakalım.”
Tam konuşmaya başlayacaktım ki telefonum masanın üzerinde titredi. Ekrana baktım.
𝒜 ♡
Yüzüm istemsizce yumuşadığında "Affedersiniz." Demek zorunda kaldım telefonu elime alıp sandalyemi geriye doğru ittirdim.
"Bir dakika müsaade isteyeceğim."
Leyla Hanım gülümseyerek başını salladı.
"Tabii."
Masadan kalkıp salonun biraz daha sessiz olan bar tarafına yürüdüm.
"Efendim?"
Alp'ın sesi ilk andan itibaren yumuşaktı.
"Rahatsız etmedim ya?"
"Etsen açmaz mıyım?"
Hafifçe güldü.
"Doğru."
Bar taburesine oturup dirseğimi tezgâha yasladım.
"Yetiştin mi?"
"Yetiştim."
"Nasıl geçti yol?"
"Güzeldi."
Arka planda salondaki müzik duyuluyordu.
Alp kısa bir sessizlikten sonra güldü.
"Canlı müzik mi var?"
"Evet." Arkama doğru sahneye baktım. “Keman falan çalıyorlar piyano da var.”
"Demek gerçekten düğündesin."
"Kandırmadım seni."
"Hiç şüphem yoktu."
"Düğün başlamış mı?"
"Çoktan."
"Eğleniyor musun?"
Salona doğru kısa bir bakış attım.
"Şimdilik insanları izliyorum."
"Bu da senin eğlenme şeklin zaten."
İstemsizce güldüm.
"Sen ne yaptın?"
"Şantiyeden yeni çıktım."
"Klasik."
Sesi biraz yumuşadı.
"Yarın babanla konuşunca haber ver."
"Veririm."
"Kendini yorma."
"Tamam. Sen de biraz dinlen."
"Tamam. Gece bitince haber verirsin. İyi eğlenceler güzelim."
“Veririm.”
Telefonu kapatıp derin bir nefes aldım birkaç saniye ekran kararmış hâlde elimde kaldı. Salona döndüğümde masaya baktım Leyla Hanım tanıdığı bir hanımla sohbet etmek için birkaç masa öteye geçmişti.
Emir de hâlâ yerinde yoktu.
Eymen ise elinde yeni servis edilen kahvesiyle masanın yanında durmuş beni bekliyordu. Beni görünce başıyla barın daha sakin köşesini işaret etti.
"İstersen şurada konuşalım."
"Olur." Diyerek onayladım.
"Konuşabildin mi?" Dedi ve etrafa baktı.
Başımı hafifçe salladım. "Konuştum."
"Burası biraz gürültülü."
“Her yer çok gürültülü.”
Salonun biraz daha sakin olan yan koridoruna çıktık. Camın arkasında pistte dönen insanlar görünüyordu. Ben kısa kısa babamın durumunu anlattım; zorunlu emeklilik baskısını, itiraz ihtimalini, onun bu konuda ne kadar kırıldığını ve aslında hiçbir yardımı kabul etmek istemediğini...
Hukuk alanında Profesör olmuş birinden yardımcı olmasını istemek şu anda daha mantıklı bir hareket olacaktı ama babam gerçekten bir yardım istiyor olsaydı. İstemiyordu bunun için en iyi seçenek fikirler edinebileceğim teşekkürümü ettikten sonra Soner ailesi olarak sorunumuzun çekirdek ailemizde kalacağını bilmemdi.
Eymen dikkatle beni dinledi. Sözümü kesmedi anlatmayı bitirdiğimde birkaç saniye düşündü.
İlk söylediği cümle "Kesin konuşamam." oldu.
Onayladım. "Zaten onu beklemiyorum."
"Ama dosyayı görmeden yorum yapmak istemem."
Bu cümledeki mesleki ton dikkatimi çekti.
Sonra ekledi: "Yine de acele etmeyin. Bazı kararlar ilk göründüğü kadar kesin olmuyor."
Başımı salladım. "Babam da öyle söylüyor."
"Tarık Amca'nın mücadele etmeyi bırakacağını sanmıyorum annen avukatı olabilir.” Dediğinde sesindeki meraka güldüm.
“O zaman annen benimkilerin boşanma avukatı olur Eymen. Bilmiyor musun, bir eve bir hâkim yeter.”
“Haklısın benim hatam oldu bilmediğim bir şey değil de işte.”
İlk kez gerçekten rahatlamış gibi gülümsedim.
"Aslında Emir Abi'ye de o yüzden danışmak istemiştim tamamen bu davayı almak isteyen birini aramıyorum farklı bir yol gösteren bir fikir edinmek istiyorum."
Kısa bir duraksadı. "Eğer hâlâ büroda olsaydı büyük ihtimalle ilgilenirdi. Aynı şekilde ben de büroda kalsaydım sana daha net şeyler söyleyebilirdim."
"Yine de..." dedim.
"Yol gösterebilirsin diye düşündüm."
"Evet."
Bu kez daha net konuştu.
"Önce konuşmadan kimseye doğrudan vekâlet verme ben sana kimlerle görüşmen gerektiğini söyleyebilirim."
İçimdeki gerginlik biraz olsun hafifledi.
"Bu bile yeter."
"Birkaç isim yazıp sana gönderirim."
"Çok teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Kısa bir sessizlik oldu. İkimiz de yıllardır görüşmemiş insanların yaşayacağı o tuhaf boşluğu hissediyorduk sonunda Eymen hafifçe gülümsedi.
"Bu arada... Nasılsın gerçekten?"
Soruyu beklemiyordum.
Üzerine fazla düşünmeden "İyiyim. Sen?" Demiş bulundum.
"Şimdi ne yapıyorsun?" diye sordum.
Bu kez cevap vermeden önce salondaki hukuk camiasına saniyelik göz gezdirdi.
"Yine hukuk için nabzım atıyor. Savcıyım."
“Sevindim.”
Salondan yeniden alkış sesleri yükseldi pasta töreni için pist boşaltılıyordu. Eymen saatine baktı. Masaya doğru baktığımızda annesinin bize elindeki telefonu salladığını geçen insanlardan dolayı zorlukla gördüm.
"Sanırım bizi arıyorlar."
"Galiba."
Birlikte salona doğru yürüdük masaların bulunduğu alana geldiğimizde kısa bir an durduk.
"Dosyayı bana gönder."
"Göndereceğim."
"Tarık Amca'ya da geçmiş olsun."
"Söylerim."
İkimiz de aynı anda gülümsedik.
"İyi geceler Rana."
"İyi geceler Eymen."
Sonra ikimiz de farklı masalara doğru yürüdük annem yerine geri dönmüştü. “Neredeydin?” dediğinde içtenlikle gülümsedim. “Buradayım anne.”
Oğuz, arabaya biner binmez boynundaki kravatı çözmüş, ceketini omzuna atmıştı. Eve girer girmez de kravatı koltuğun üzerine fırlattı.
"Bu ne ya?" diye söylendi. "Damada tüm gece acıdım."
Babam en arkadan gelerek kapıyı kapatırken gülümseyerek ona baktı.
"Daha evlenmeden acımaya başladın."
"Başka ne yapayım? Adam piste ayak bastığı gibi herkesle fotoğraf çekildi. Bir de sürekli gülümsüyor."
Annem çantasını sehpaya bırakırken kaşını kaldırdı.
"Sen de kendi düğününde aynı şeyi yapacaksın."
Oğuz iki adım geriledi.
"Ben mi?"
"Evet, sen."
"Ben nikâhı kıydırır çıkarım."
"Olmaz öyle."
"Neden?"
Annemle Oğuz kendi aralarında bir şeyler tartışır durumdayken kendimi gelişigüzel koltuğa bıraktım.
“Of ben mahvoldum çok yorulmuşum.” Gün boyu ayağımda duran topukluların ardından parkeye basmak bile iyi gelmişti.
Annem saçındaki tokayı çıkarıp omuzlarına düşen saçlarını düzeltti ve merdivenlere yürürken düğünde duyduğu şarkının nakaratını mırıldanıyordu. Arkasından şaşkınlıkla bakarken babamın sesiyle ona döndüm.
"Sahi..."
Kollarını iki yana açtı.
"Ben kızıma doğru düzgün sarıldım mı bugün?"
"Sanmıyorum." Derken gülüp kafamı iki yana salladım.
"Gel o zaman."
Hiç düşünmeden yanına yürüdüm.
Babam beni her zamanki gibi sıkıca kendine çekti. Çocukken başımı göğsüne koyduğum yer hâlâ aynıydı. Sadece yıllar içinde ikimizin de boyu değişmişti.
Sırtımı iki kez hafifçe sıvazladı. "Nasılsın meleğim?"
Gözlerimi kapattım. "İyiyim."
"Yalan."
Başımı kaldırıp yüzüne baktım.
"Neden?"
"Çünkü 'iyiyim' derken sesin ince çıktı."
Oğuz hemen kanepeye yayılmış hâlde araya girdi.
"Başladı bizim ilgi mesaisi..."
Babam hiç oralı olmadı.
"Canın sıkkın."
Yutkunduktan sonra "Biraz." Diyebildim.
"İş mi?" Diye sordu.
"Yok."
"Yorgunluk?"
"Biraz."
"Benim yüzümden mi?"
Bu kez gerçekten güldüm.
"Yok."
"Emin misin?"
"Eminim."
Babam rahatlamış gibi başını salladı.
"Tamam yarın tekrar soracağım."
Sonra omzuma hafifçe vurdu.
“Yine aynı şey canını sıkıyorsa söylersin anlatırsın babana."
“Hıhı.” diyerek mırıldandım.
Oğuz koltuktan doğrulup esnedi.
"Ben kaçıyorum."
"İyi geceler."
"İyi geceler."
Merdivenleri yavaş adımlarla çıktım. Evin içi yeniden sakinleşmişti. Alt kattan annemle babamın boğuk sesleri geliyordu; Çocukluğumdan beri değişmeyen gece rutinleri...
Odamın kapısını açtığımda içerideki tanıdık koku yüzümde istemsiz bir tebessüm bıraktı. Çalışma masam, kitaplığım, yıllardır aynı yerde duran fotoğraflar...
Ben değişmiştim.
Oda ise beni beklemişti.
Elimdeki çantayı kapının yanına bıraktım. Küpelerimi çıkarıp komodinin üzerine koydum. Aynanın karşısında birkaç saniye durup saçımı omuzlarımdan geriye attım. Yüzümde günün yorgunluğu vardı ama uzun zamandır ilk kez içimde garip bir huzur hissediyordum.
Perdeyi hafifçe araladım. Sokağın lambaları hâlâ yanıyordu.
Yıllarca okuldan dönüp baktığım manzara...
Hiç değişmemişti.
Üstümü değiştirdikten sonra hemen ışığı kapatıp yatağa uzandım.
Otuz yaşındaydım ve bir zamanlar bu odada geleceği hayal eden yirmi yaşındaki kız çok geride kalmıştı.
Artık kendi verdiğim kararların sonuçlarını kendim yaşayacak yaştaydım.
Sevmenin de...
Vazgeçmenin de...
Kalmanın da...
Gitmenin de...
Yastığı başımın altına çekip gözlerimi kapattım.
Yarın yine yeni bir gün olacaktı.
Ve hayat, bütün ihtimalleriyle beni bekliyordu.
Bölüm etkileşimi
