1. bölüm / 1
Zamanın Kırık AynasıTozlu ve Sessiz
Bölümler 1Şu an: Tozlu ve Sessiz
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zaman, her şeyin üzerinde aynı hızla akmıyordu. Bazı yerlerde nehir gibi gürül gürül çağlarken, bazı köşelerde sızan bir su sızıntısı kadar yavaş, hatta durgundu. Aras için zaman, Çukurcuma’nın dik yokuşlarından birinde, üzerindeki boyaları çatlamış ahşap bir kapının ardında tamamen durmuştu.
Dükkânın içi; pirinç şamdanlar, duvarları kaplayan koyu renkli ceviz aynalar, kadifesi solmuş koltuklar ve geçmişin kokusunu taşıyan yüzlerce parça eşyayla doluydu. Havada uçuşan toz zerreleri, ikindi güneşinin pencerelerden içeri sızan eğik ışık hüzmelerinde ağır ağır dans ediyordu. Aras, tezgahının üzerine eğilmiş, 19. yüzyıldan kalma bir masa saatinin çarklarıyla uğraşıyordu. Parmaklarının ucundaki ince cımbızla, zamanı geriye ya da ileriye akıtacak o küçük metal dişliyi yerleştirmeye çalışırken nefesini tutmuştu.
Onun dünyası buydu. Kırılmış, dökülmüş, terk edilmiş ne varsa topluyor, onlara eski saygınlığını geri kazandırıyordu. Belki de bu, yirmi iki yaşındayken babasının iflası ve ardından gelen ani intiharıyla darmadağın olan kendi hayatını bir araya getirme çabasıydı. İnsanları tamir edemiyordu, bunu acı bir şekilde öğrenmişti; ama ahşaba, metale ve cama söz geçirebiliyordu. Onlar ihanet etmezdi. Onlar ansızın gitmezdi.
Kapının üzerindeki küçük tunç çıngırağın sesi, dükkânın sessizliğini zarifçe böldü.
Aras, cımbızı elinden bırakmadan başını kaldırdı. Kapı eşiğinde, dışarıdaki ikindi aydınlığının önünde bir silüet duruyordu. İçeri giren kadın, mekânın tozlu ve ağır havasına tamamen yabancı bir zarafetle adım attı. Sırtında, boyunu aşan siyah, sert kumaştan bir kılıf taşıyordu. Bir çello kılıfıydı bu. Üzerindeki açık renkli trençkotu, hafifçe dağılmış kumral saçları ve yüzündeki o çekingen, neredeyse suçlu ifadeyle dükkânın ortasında durakladı.
"Merhaba," dedi kadın. Sesi, tınısı düşük fakat oldukça duru bir tondaydı. Bir enstrüman gibi, her kelimesi tartılarak söylenmiş gibiydi.
"Merhaba," dedi Aras, tezgahın arkasından doğrulup önündeki siyah önlüğü hafifçe silkeleyerek. "Hoş geldiniz."
"Ben... Aslında bir şey satın almak için gelmedim," dedi kadın, gözlerini dükkânın tavanına kadar yükselen antikaların üzerinde gezdirirken. Bakışlarında bir alıcı merakından ziyade, sığınacak bir yer arayan birinin ürkekliği vardı. "Bir tamir işi için gelmiştim. Aşağıdaki sahaf, bu caddedeki en hassas ellerin size ait olduğunu söyledi."
Aras hafifçe gülümsedi. Selim’in kulaklarını sonra çınlatacağını not ederek, "Sahaf Selim abartmayı sever," dedi. "Ama elimden geleni yaparım. Sorun nedir?"
Kadın, sırtındaki ağır çello kılıfını dikkatle yere, kadife koltuğun kenarına bıraktı. Ardından çantasından, ipek bir şala sarılmış, dikdörtgen şeklinde ahşap bir kutu çıkardı. Kutuyu sanki kırılacak bir büyü taşıyormuş gibi iki eliyle kavrayarak tezgaha doğru yürüdü ve Aras’ın önüne bıraktı.
Şalı yavaşça sıyırdığında, ortaya sedef kakmalı, kenarları pirinç şeritlerle işlenmiş eski bir müzik kutusu çıktı. Üzerindeki cila yer yer çatlamış, sedeflerin bir kısmı dökülmüştü ama hâlâ asil duruyordu.
"Bu," dedi kadın, parmak uçlarını kutunun kapağında gezdirerek. "Annemin müzik kutusu. Uzun zamandır sesi çıkmıyor. Kurma kolu dönüyor ama içeride bir şeyler boşa dönüyor sanki. Kimseye güvenip bırakamadım. Benim için maddi bir değeri yok, yani... Çok daha fazlası var."
Aras, kutuya dokunmadı. Önce kadının yüzüne baktı. Gözleri koyu elaydı ve o gözlerin derinliğinde, Aras’ın aynaya her baktığında gördüğü o tanıdık gölge vardı: Erken yaşta tanışılmış ağır bir kaybın, tamamlanamamış bir yasın gölgesi. Neva’nın gözlerindeki o hüzün, Aras’ın içine ilk kez o an, henüz adını koyamadığı ince bir sızı olarak süzüldü.
"Dokunabilir miyim?" diye sordu Aras, nezaketle.
"Lütfen."
Aras kutuyu önüne aldı. Uzun, zanaatkâr parmaklarıyla ahşabın dokusunu inceledi. Kurma kolunu hafifçe çevirdi; metalin içeride çıkardığı o sürtünme sesini dinlemek için kulağını kutuya yaklaştırdı. O sırada Neva, adamın yüzündeki ciddiyeti, işine gösterdiği bu neredeyse dinsel saygıyı izliyordu. Aras’ın yüz hatları keskindi, şakaklarındaki erken beyazlar ona yaşından daha olgun bir hava katıyordu ama elleri bir bebeğe dokunur gibi yumuşaktı.
"Tarak dişlerinden birkaçı kırılmış olabilir," dedi Aras, başını kaldırıp doğrudan Neva’nın gözlerinin içine bakarak. "Ayrıca tamburun üzerindeki küçük pimler aşınmış. Çok eski bir İsviçre mekanizması bu. Aceleye gelmez. Parçaları tek tek temizlemek ve bazılarını yeniden üretmek gerekebilir."
Neva rahat bir nefes aldı. "Zaman mühim değil. Yeter ki... Yeter ki yeniden çalsın. İçindeki melodi yarım kalsın istemiyorum."
"Yarım kalan şeyler tehlikelidir," dedi Aras, tamamen kendi iç sesiyle konuşur gibi. Sonra hemen toparlandı. "Ben Aras."
"Neva," dedi kadın, elini uzatarak.
Aras, elindeki hafif toz yüzünden önce tereddüt etti, sonra önlüğüne silip Neva’nın ince, uzun parmaklı elini sıktı. Bir müzisyenin eliydi bu; parmak uçlarında çello tellerinin bıraktığı o hafif sertlikler, nasırlar vardı. Bu temas, ikisinin de kalbinde naif, gürültüsüz bir çarpıntı yarattı. Ellerini çekerlerken, aralarındaki o sessiz anlaşma çoktan imzalanmıştı.
"O halde," dedi Aras, kutunun üzerine küçük bir etiket yapıştırırken. "Müzik kutunuz bana emanet, Neva Hanım. Telefon numaranızı bırakırsanız, mekanizmayı tamamen açıp durum tespiti yaptığımda size haber veririm."
Neva numarasını yazarken dükkânın içine bir kez daha baktı. "Burası," dedi fısıldar gibi, "dışarıdaki dünyadan çok farklı. Sanki zaman buraya uğramayı unutmuş."
"Zaman buraya uğruyor," dedi Aras, masadaki saatin dişlisini göstererek. "Ama sadece bizim istediğimiz kadar hızlı akıyor."
Neva gülümsedi. Bu, yüzünde açan ilk sıcak çiçekti ve Aras, o gülüşün dükkândaki tüm aynalardan daha çok ışık saçtığını düşündü. Neva çellosunu sırtına alıp kapıya yöneldiğinde, tunç çıngırak bir kez daha öttü. Gitmişti, ama dükkândaki havanın rengi değişmişti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, İstanbul’un üzerine gri bir sis çökmüşken, Aras atölyesindeki lambanın altında tek başınaydı. Radyoda kısık sesle çalan bir klasik müzik parçası, yağmurun pencerelere vuran ritmine eşlik ediyordu. Normalde o saatte yarım kalan dolap kapaklarını cilalaması gerekirdi ama o, tezgahın üzerinde duran sedef kakmalı müzik kutusunu açmıştı.
İnce vidaları tek tek söküp mekanizmayı dışarı çıkardı. Tahmin ettiği gibi, pirinç silindirin üzerindeki pimlerin bir kısmı ezilmiş, notaları çıkaran çelik tarağın üç dişi kırılmıştı. Bu kutu, en az otuz yıldır suskundu. Aras, büyütecini gözüne takıp mikroskobik çarkların arasına sızmış tozları temizlemeye başladı. Her bir hareketi o kadar yavaştı ki, sanki kadının annesinin anılarına zarar vermekten korkuyordu.
O sırada Neva, Teşvikiye’deki evinin salonunda, pencerenin kenarında oturmuş, elinde bir fincan bitki çayıyla dışarıyı izliyordu. Ev sessizdi. Babası Yargıç her zamanki gibi odasına çekilmiş, ertesi günkü dosyaları inceliyordu. Evin içinde konuşulmayan, adeta halının altına süpürülmüş devasa bir yalnızlık vardı. Annesinin ölümünden sonra bu ev, duvarları kurallarla örülmüş bir mahkemeye dönmüştü. Babasının beklentileri, Neva’nın omuzlarında görünmez birer apolet gibi ağırdı.
Neva, gözlerini kapatıp o tozlu antikacı dükkanını düşündü. Aras’ın sakin sesini, ellerindeki ahşap ve yağ kokusunu, kendisine bakarken gözlerinde beliren o tuhaf, yargılamayan anlayışı... Uzun zamandır ilk kez birinin yanında kendini güvende hissetmişti. Çellosuna uzandı, enstrümanı bacaklarının arasına yerleştirip başını sapına yasladı. Yay, tellere değdiğinde dökülen pes sesler, o gece Çukurcuma’daki bir atölyenin pencerelerinden sızan yağmur sesine karıştı.
İki hafta sonra, Neva’nın telefonuna kısa, resmi ama nazik bir mesaj geldi:
"Neva Hanım, müzik kutusunun dişlileri hazır. Eğer müsaitseniz, melodiyi ilk kez birlikte dinleyelim. Aras."
Neva, mesajı okuduğunda içindeki o çocuksu heyecanın kalbini sıkıştırdığını hissetti. O gün orkestra provası her zamankinden uzun sürmüştü ama şefin elindeki batonun her hareketinde, Neva sadece o antikacı dükkanına gideceği anı düşünmüştü. Provadan çıkar çıkmaz, çellosunu bile bırakmadan doğrudan Çukurcuma’ya gitti.
Dükkânın kapısını açtığında, Aras onu yine tezgahının başında buldu. Ancak bu kez tezgah temizlenmiş, üzerinde sadece müzik kutusu ve yan yana duran iki porselen fincan kalmıştı. İçeride taze demlenmiş kahve kokusu vardı.
"Hoş geldiniz," dedi Aras. Neva’nın aceleci nefes alışlarını fark etmişti. "Çok hızlı yürümüşsünüz."
"Provadan çıktım, gecikmek istemedim," dedi Neva, trençkotunu çıkarıp koltuğun kenarına bırakırken. "Çok merak ediyorum. Çalıştı mı?"
Aras, kadının bu sabırsız, naif heyecanına bakıp gülümsedi. "Sizi bekledim. Kurma kolunu henüz çevirmedim."
Neva tezgaha yaklaştı. Kutunun dökülen sedefleri Aras tarafından aslına uygun olarak tamamlanmış, ahşap gövdesi hafif bir cila ile parlatılmıştı. Kutu, sanki geçmişten bugüne bir zaman tüneliyle fırlatılmış gibi taze ama yaşanmış görünüyordu.
"Hazır mıyız?" diye sordu Aras.
Neva başıyla onayladı. Nefesini tutmuştu.
Aras, kutunun arkasındaki altın sarısı kurma kolunu yavaşça, üç kez çevirdi. Metalin içindeki yayın gerildiğini hissetti. Ardından kutunun kapağını yavaşça kaldırdı.
İçerideki pirinç silindir dönmeye başladı. İlk saniyede hafif bir hışırtı duyuldu, ardından dükkânın sessizliğine kristal kadar berrak, su damlası kadar temiz notalar dökülmeye başladı. Çalan melodi, Çaykovski’nin Kuğu Gölü balesinden hüzünlü ve naif bir bölümdü.
Neva, ilk notalarla birlikte gözlerinin dolduğunu hissetti. Bu melodi, annesinin o hastane odasındaki yatağının başucunda, o küçük çocukken ağladığında sabaha kadar çalan melodiydi. Yıllar sonra bu sesi bu kadar canlı duymak, geçmişin tüm kapılarını birden açmıştı. Bir damla yaş, yanağından süzülüp tezgahın ahşap yüzeyine düştü.
Aras, kadının ağladığını görünce ne yapacağını bilemedi. Büyük bir hata yapmış gibi hissetti bir an. Mendil uzatmak için hareketlendi ama Neva, elini hafifçe kaldırarak onu durdurdu.
"Özür dilerim," dedi Neva, sesi titreyerek. "Bu... Bu acıdan değil. O kadar uzun zaman oldu ki bu sesi duymayalı. Annemin sesini yeniden duymuş gibi oldum. Teşekkür ederim, Aras. Gerçekten... O kadar güzel tamir etmişsin ki."
Aras, ilk kez ona "siz" demediğini fark etti. Aralarındaki o resmi mesafe, bir melodinin kırık dişlileri arasında eriyip gitmişti.
"Teşekkür etme," dedi Aras, sesi her zamankinden daha pes ve yumuşaktı. "Ben sadece yerinden oynamış birkaç parçayı ait olduğu yere koydum. Ruhunu üfleyen sensin."
Neva gözlerini sildi ve Aras’ın gözlerine baktı. O an, dışarıdaki caddeden geçen arabaların gürültüsü, korna sesleri, İstanbul’un o keşmekeşi tamamen yok oldu. İki insan, hayatın onlardan kopardığı parçaların yasını tutarken, birbirlerinin sessizliğinde ilk kez bir teselli bulmuşlardı.
"Kahve?" diye sordu Aras, ortamdaki o yoğun duygusal havayı biraz olsun hafifletmek ister gibi, fincanları göstererek.
"Çok iyi olur," dedi Neva, tezgahın önündeki yüksek tabureye otururken.
O öğleden sonra kahvelerini içerken, sadece müzik kutusundan değil, kendilerinden konuştular. Neva, babasının onun üzerindeki baskısından, çello çalarken aslında nasıl özgürleştiğinden ama eve döndüğünde o kafese yeniden girdiğinden bahsetti. Aras ise babasının ölümünden sonra nasıl her şeyi bırakıp bu dükkâna sığındığını, eski eşyaları tamir ederken aslında kendi kırıklarını nasıl yamamaya çalıştığını anlattı.
Konuşmuyorlar, adeta birbirlerinin ruhundaki yaraları parmak uçlarıyla incitmeden geziyorlardı. Ne bir aceleleri vardı ne de arkalarından onları kovalayan bir niyet. Aşk, aralarına bir fırtına gibi değil, sonbaharın ilk serin yağmuru gibi, toprağa sine sine, yavaşça ve naifçe sızıyordu.
"Biliyor musun," dedi Neva, gitme vakti geldiğinde çellosunu sırtına takarken. "Ben buraya sadece bir kutu getirdiğimi sanıyordum. Ama galiba kaybolan bir parçamı da burada buldum."
Aras, kapıya kadar ona eşlik etti. Tunç çıngırağın altında durduklarında, Neva’nın gözlerinin içine baktı.
"Kutunun bakımı henüz tamamen bitmedi," dedi Aras, hafif bir yalan söyleyerek. Kutuyu aslında tamamen bitirmişti ama Neva’nın buraya tekrar gelmesi için bir nedene ihtiyacı vardı. "Birkaç gün sonra tekrar kontrol etmem gerekebilir. Gelir misin?"
Neva’nın dudaklarında o sıcak, huzurlu gülümseme belirdi. "Gelirim," dedi. "Zamanı bizim istediğimiz kadar yavaşlatmak için yine gelirim."
Neva yokuştan aşağı, sisli İstanbul akşamına doğru yürürken, Aras arkasından baktı. Dükkânın içi hâlâ eski eşyalarla doluydu, tozlar hâlâ havadaydı; ama artık içerisi sessiz değildi. İçeride, kalbinin en derin köşesinde, paslanmış bir çark yıllar sonra ilk kez dönmeye başlamıştı.
Yorumlarınızı ve eleştirilerinizi bekliyorum
Bölüm etkileşimi
